24-KİTÂBU'L-CENÂİZ. 4

1- Bab: Cenazeler Hakkında  ve Son Sözü "La ilahe illellah" Olan Kimse Hakkındadır 4

2- Cenazelerin Ardından Gitmekle Emr Edilmesi Babı 4

3- Ölümden Sonra, Kefeni İçine Sarıldığı Zaman Ölünün Yanına Girmek Babı 5

4- Bab: İnsan, Ölü Sahiblerine (ve Din Kardeşlerine) Ölüm Haberini Açıklar 6

5- Cenazeyi Bildirmek Babı 7

6- Bir Çocuğu Ölüp de Allah'ın Hükmüne Razı; Rahmet ve Mağfiretini Ümid Edici Olarak Sabreden Kimsenin Fazileti Babı . 7

7- Erkeğin, Kabir Yanındaki Bir Kadına "Sabret!" Damesi Babı 7

8- Ölüyü Su ve Sidr İle Yıkamak ve Abdest Aldırmak (Yahud Abdest Almak) Babı 8

9- Ölünün Tek Sayıda Yıkanmasının Müstehab Olacağı Babı 8

10- Bab: Ölünün Yıkanmasına Sağ Azalarıyle Başlanır 9

11- Ölünün Abdest Yerleri Babı 9

12- Bab: Kadın, Erkek İzarı İçinde Kefenlenir Mi?. 9

13- Bab: Cenazeyi Son Yıkayışında Kafürlu Su Kullanır 9

14- Yıkama Sırasında Kadının Saç Örgüsünü Çözmek Babı 9

15- Bab: Ölüye İç Gömleği Giydirmek Nasıldır?. 10

16- Bab: Ölü Kadının Saçı Üç Bukle Yapılır Mı? 10

17- Bab: Ölü Kadının Saçları Arkasına Atılır 10

18- Kefen İçin Beyaz Bez (Kullanılması) Babı 10

19- Cenazeyi İki Bez İçinde Kefenleme Babı 11

20- Ölü İçin Güzel Koku Kullanmak Babı 11

21- Bab: İhramlı İken Ölen Kimse Nasıl Kefenlenir?. 11

22- Etrafı Dikilen Yahud Etrafı Dikilmeyen Gömlek İçinde Kefenleme ve Gömleksiz Kefenlendirilen Kimse Babı 11

23- Gömleksiz Kefenleme Babı 12

24- Başlık Olmayarak Kefen Babı 12

25- Kefen. Ölünün Malının Mecmuundan Tesviye Edilir (Üçte Birinden Değil) Babı 12

26- Bab: Bir Tek Bezden Başkası Bulunmadığı Zaman (Ne Yapılır)?. 13

27" Bab: Ölü Sahibleri, Ölünün Yalnız Baş Tarafını Yahud Yalnız Ayak Tarafına Örtecek Şeyden Başka Kefen Yapacak Birşey Bulamadıkları Zaman, O Tek Şeyle Ölünün Yalnız Gövdesiyle Baş Tarafını Örterler 13

28- Peygamber (S) Zamanında Kefen Hazırlayan ve Bu İşi Redd ve İnkar Olunmayan Kimse Babı 13

29- Kadınların Cenazeler Ardından Gitmeleri  (Mes'elesi) Babı 14

30- Kadının, Kocasından Başkalarının Ölümü Üzerine Yas İçin Süslenmeyi Terketme Süresi Babı 14

31- Kabirleri Ziyaret Etmek Babı 15

32- Peygamber(S)’in: "Ölü, kendi ailesinin bir nevi' ağlamasından dolayı azâb olunur" Sözü Babı 15

33- Ölü Üzerine Feryadla Ağlamanın Mekruh Kılınması Babı 17

34- Bab 18

35- Bab: 'Yakalar yırtan bizden değildir". 18

36- Bab: Peygamber (S), Sa'd İbn Havle'ye Mersiye Edip Hüznünü Açıklamıştır 18

37- Musibet Sırasında Saç Yolmanın Nehyedilmesi Babı 19

38- Bab: 'Yanaklara vuran bizden değildir' 19

39- Muşibet Sırasında Cahiliyyet Çağırışının ve Vaveyla Etmenin Nehyolunması Babı 19

40- Bir Musibet Sırasında Oturan ve Kendisinde Hüzün Farkedilen Kimse Babı 20

41- Musibet Sırasında Kederini Açığa Vurmayan Kimse Babı 20

42- "Sabr, musibetin birinci darbesi sırasındadır" Babı 21

43- Peygamber(S)'in: "(Yâ İbrahim!) Bizler senin ayrılığın sebebiyle çok kederliyiz" Kavli Babı 21

44- Hasta Yanında Ağlamak Babı 22

45- Feryad (ve) Fiğan Etmenin ve (Yüksek Sesle) Ağlamanın Nehyedilmesi ve Bu Fiillerden Men' Edilmesi   » Babı 22

46- Cenaze İçin Ayağa Kalkmak Babı 22

47- Bab: Cenaze İçin Ayağa Kalktığında İnsan Ne Zaman Oturur? 23

48- "Bir Cenaze Ardından Giden Kimse, O Cenaze Erkeklerin Omuzlarından İndirilip Konuluncaya Kadar Oturmaz, Eğer Bundan Önce Oturursa Kalkmakla Emredilir" Babı 23

49- Bir Yahudi Cenazesi İçin Ayağa Kalkan Kimse Babı 23

50- Cenazeyi Kadınların Değil de Erkeklerin Taşıması Babı 24

51- Cenazeyi Yolcu Edip Taşımakta Sür'at Edilmesi Babı 24

52- Ölünün  Tabut Üzerinde İken "Beni Yerime Ulaştırınız!" Kavli Babı 25

53-Cenaze Namazında İmamın Arkasında İki Yahud Üç Sıra Saff Olan Kimse Babı 25

54- Cenaze Namazında Cenazeye Karşı Sıra İle Dizilmiş Safflar Babı 25

55- Cenazeler Üzerinde Kılınan Namazlarda Erkeklerin Beraberinde Çocukların Da Saff  Tutmaları Babı 25

56- Cenazenin Üzerine Namaz Kılmanın Kaanunlaştırılması Babı 26

57- Cenazelerin Beraberinde Gitmenin Fazileti Babı 27

58- Cenaze Gömülünceye Kadar Bekleyen Kimse Babı 27

59- Cenazeler Üzerine Kılınan Namazlarda Çocuklarında Da İnsanların Beraberinde Cenaze Namazı Kılmaları Babı 28

60- Cenazeler Üzerine Kılınacak Namazların (Bunun İçin Ayrılmış Musallada) Namazgahta ve Mescidde Kılınması Babı 28

61- Kabirler Üzerinde Mescidler Edinmenin Mekruh Kılınması Babı 28

62- Lohusalığı İçinde Öldüğünde Lohusa Kadının Üzerine Cenaze Namazı Kılınışı Babı 29

63- Bab: Cenaze Namazını Kıldıracak Kimse, Kadın ve Erkek Cenazesinin Neresine Doğru Dikelir? 29

64- Cenaze Üzerine Kılınan Namazda Dört Tekbir Alınması Babı 29

65- Cenaze Üzerine Kılınan Namazda Fâtihatu’1-Kitâb Sûresini Okuma (nın meşruluğu) Babı 29

66- Ölü Gömüldükten Sonra Kabir Üzerine Cenaze Namazı Kılınması Babı 30

67- Bab: Ölü, (Dirilerin) Ayakkabılarının Sesini İşitir 30

68- El-Arzu’l Mukaddese'de Yahud Onun Gibi Mukaddes Olan Diğer Yerlerde Gömülmeyi Arzu Eden Kimse Babı 31

69- Cenazeyi Geceleyin Gömme Babı 31

70- Kabir Üzerine Mescid Kurulmasının Meni) Babı 32

71- (Lahdine Yerleştirmek İçin) Kadının Kabrine Girecek Kimse Babı 32

72- Şehid Üzerine Namaz Babı 32

73- Bir Kabir İçinde İki ve Üç Kişinin Gömülmesi Babı 33

74- Şehidleri Yıkamayı Düşünmeyen Kimse Babı 33

75- Lahdin İçinde Öne Geçirilen Kimse Babı 33

76- Kabir İçine Izhır Çayırı ve Kuru Ot Konuluşu Babı 34

77- Bab: Ölü Herhangi Bir Sebebden Ötürü Kabirden ve Lahidden Çıkarılır Mı? 34

78- Kabir İçinde Bulunacak Lahid ve Yarık Babı 35

79- Bab:  Sabi (Yani Çocuk) İslam'a Girip de Öldüğü Zaman Üzerine Cenaze Namazı Kılınır Mı?. 35

80- Bab: Müşrik Olan Kimse Ölüm Sırasında "Lâ ilahe ille'llah" Dediği Zaman? 37

81- Kabir Üzerine Hurma Dalı Koyma Babı 38

82- Muhaddisin Kabir Yanında Va'z Etmesi ve Bu Sırada Arkadaşlarının Onun Etrafında Oturmaları Babı 38

83- Kendi Kendini Öldüren Kimse Hakkında Gelen Hadisler Babı 39

84- Münafıklar Üzerine Cenaze Namazı Kılmanın ve Müşrikler İçin Allah'tan Mağfiret İstemenin Mekruh Kılınması Babı 40

85- İnsanların Ölüyü Hayırla Anıp Övmeleri Babı 40

86- Kabir Azabı Hakkında Gelen Hadisler Babı 41

87- Kabir Azabından Allah'a Sığınmak Babı 43

88- Gıybet ve Sidikten Dolayı Kabir Azabı Babı 43

89- Ölüye, Sabah Akşam Kendi Oturacağı Yerinin Gösterilmesi Babı 43

90- Ölünün, Tabut Üzerinde Taşınırken Söylediği Kelam Babı 44

91- (Henüz Buluğa Ermeden Ölen) Müslüman Çocukları Hakkında Söylenmiş Hadisler Babı 44

92- Müşriklerin Ölen Çocukları Hakkında Söylenmiş Hadisler Babı 44

93- Bab 45

94- Pazartesi Günündeki Ölüm Babı 46

95- Birdenbire (Ansızın) Ölmek Babı 46

96- Peygamber (S) ile Ebü Bekr ve Umer'in Gömülüşleri Hakkında Gelen Hadisler Babı 46

97- Ölülere Sövmek ve Kötülemekten Nehyedilmesi Babı 49

98- Ölülerin Şerriilerini Anmak Babı 49


Rahman ve Rahim olan Allah 'in ismiyle

 

24-KİTÂBU'L-CENÂİZ

(Cenazeler Kitabı) [1]

 

1- Bab: Cenazeler Hakkında [2] ve Son Sözü "La ilahe illellah" Olan Kimse Hakkındadır [3]

 

Ve Vehb ibn Münebbih'e: Lâ ilahe HleHlâh cennetin anahtarı değil midir? denildi. Vehb: Evet, anahtarıdır; lâkin bu anahtarın muhakkak kendine mahsûs bir takım dişleri vardır. Eğer sen cennetin kapısı önüne dişleri bulunan bîr anahtar ile gelirsen o kapı sana açılır, yoksa kapı sana açılmaz, demiştir [4].

 

1-....... Ebû Zerr (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S):  "Bana Rabb 'im tarafından gelen (Cibril) geldi de: Ümmetimden her kim Al­lah 'a hiçbir şeyi ortak tanımayarak ölürse, o kimse cennete girer, di­ye haber verdi -veya bununla beni müjdeledi-" buyurdu. Ben:

— (Yâ Rasûlallah!) O adam zina ettiği ve hırsızlık yaptığı tak-dîrde de (yine cennete girer) mi? dedim.                              

Rasûlullah:

—"(Evet) zina ettiği ve hırsızlık yaptığı takdîrde de" [5].

 

2-.......Abdullah ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S): "Allah'a bir şeyi ortak sayarak ölen kimse cehenneme girer" bu­yurdu. Ben de: Allah'a hiçbir şeyi ortak kılmayarak ölen kimse cen­nete girer, dedim [6].

 

2- Cenazelerin Ardından Gitmekle Emr Edilmesi Babı

 

3-.......el-Berâu'bnu Âzib (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) bize yedi şeyi işlememizi emretti, yedi şeyden de bizi nehy eyledi: Peygam­ber bize cenazeler ardından gitmeyi; hastayı ziyaret etmeyi; da'vetçi-yi icabet eylemeyi; zulme uğramışa yardım etmeyi; yemini kabul etmeyi; selâmı karşılamayı; aksırana duâ etmeyi emreyledi. Yine Peygamber (S) bizi gümüş kap (kullanmak)tan; altım yüzükten; harîr, dîbâc, kas-sıyy, istebrak (denilen ipekli kumaşları kullanmaktan da nehyetti [7].

 

4- Bize Muhammed ez-Zuhlî tahdîs edip şöyle dedi: Bize Amr ibn Ebî Seleme, el-Evzâî'den tahdîs etti. O şöyle demiştir: Bana İbnu Şİhâb haber verip şöyle dedi: Bana Saîd ibnuM-Müseyyeb haber.ver­di ki Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Ben Rasûlullah(S)'tan işittim; şöyle buyuruyordu: "Müslümânın müslümân üzerindeki hakkı beş­tir: Selâmı karşılamak; hastayı ziyaret etmek; cenazeler ardından git­mek, da'vete icabet eylemek ye aksırana duâ eylemek" [8].

Bu hadîsi rivayet etmekte Amr ibn Ebî Seleme'ye, Abdurrazzâk ibn Hemmâm mutâbaat etmiş ve bize Ma'mer ibn Râşid haber verdi demiştir. Bu hadîsi, Selâme ibn Ravh, Ukayl ibn Hâlid'den rivayet etmiştir.

 

3- Ölümden Sonra, Kefeni İçine Sarıldığı Zaman Ölünün Yanına Girmek Babı

 

nuşmadı. Doğru Âişe'nin odasına girdi. Hemen Peygamber'e yak­laştı. Peygamber'in yüzü Yemânî bir bürde ile örtülü idi. Yüzünden örtüyü açtı. Sonra üzerine kapandı ve O'nu öptü; sonra ağladı [9]. Bunun ardından: Yâ Nebiyallah! Babam sana feda olsun. Allah sa­na bu ölüm şiddetinden başka ikinci bir ölüm vermeyecektir. Sana yazılmış olan bu mukadder ölüm geçidini ise şimdi geçmiş bulunu­yorsun, dedi.

Râvî Ebû Seleme şöyle dedi: İbn Abbâs da bana şunu haber ver­di. Ebû Bekr, Âişe'nin odasından çıktı. O sırada Umer insanlara bir-şeyler söylüyordu. Ebû Bekr ona:

—  Otur, dedi.

Fakat Umer (dehşetinden) oturmadı. Ebû Bekr tekrar:

—  Otur, dedi.

Umer yine oturmadı. Bunun üzerine Ebû Bekr yüksek sesle şehâ-det getirdi. Bu sırada halk Umer'i bırakıp, Ebû Bekr'in yanma geldi­ler. Ebû Bekr Allah'a hamd ve sena ettikten sonra, şunları söyledi:

— Amma ba'du: Sizden her kim Muhammed'e ibâdet ediyor idiy­se, bilsin ki, Muhammed ölmüştür. Her kim de Allah'a ibâdet edi­yorsa, bilsin ki, Allah diridir, ölümsüzdür. Yüce Allah şöyle buyurdu: ' 'Muhammed ancak bir rasûldür. O 'ndan evvel daha nice rasûller gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür yâhud öldürülürse ökçelerinizin üstünde (ge­risin geri) mi döneceksiniz? Kim böyle iki ökçesi üzerinde (ardına) dönerse elbette Allah 'a hiçbir şeyle zarar yapmış olmaz. Allah şükr (ve sebat) edenlere mükâfat verecektir" (Âiu imrân: 144).

İbn Abbâs rivayetine devamla: Allah'a yemin ederim ki, Ebû Bekr bu âyeti okuyuncaya kadar sahâbîler hayretlerinden bu âyeti hiç bil­miyorlarmış gibi idiler. Sanki Allah bu âyeti yeni indirmişti de, onlar Ebû Bekr'den yeni duyup öğreniyorlardı. Her işiten sahâbî muhak­kak âyeti (hayret içinde) kendi diliyle okuyordu [10].

 

6-.......îbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Zeyd ibn Sâbit'in oğlu Hârice haber verdi. Ona da Ensâr'dan, Peygamber'e bey'at etmiş olan Ümmü'1-Alâ' ismindeki kadın (R) şöyle haber vermiştir: Muha­cirler kur'a ile (Ensâr arasında) taksim edilmişti. Bizim ailenin payı­na da Usmân ibn Maz'ûn düşmüştü. Biz Usmân'ı evlerimizde konuk ettik. Fakat Usmân (bir süre sonra) ölüm sebebi olan bir hastalıkla hastalandı. Vefat edince gasl edildi ve kendi elbisesi ile kefenlendi. Sonra Rasûluilah cenazeye geldi [11]. Ben (cenazeyi tezkiye ederek):

—  Yâ Ebâ Sâib! Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun. Benim senin hakkındaki şehâdetim şudur: Yemîn ederim ki, Allah seni ke­rem ve inayetine mazhar kılmıştır, dedim.

Bunun üzerine Peygamber:

—  "Allah 'm bu ölüye kerem ve inayet ettiğini sana bildiren ne­dir?" buyurdu.

Ben:

—  Yâ Rasûlallah! Babam sana feda olsun. Allah (buna ikram

etmez de) kime ikram eder? dedim.

Bu defa da Peygamber:

— "Usmân ibn Maz'ûn'a gelince, muhakkak ki, ölüm ona gel­miştir. Ve A ilah 'a yemîn ederim ki, ben de bu ölü için hayr ve saadet ummaktayım. Yine Allah 'a yemin ederim ki, ben Allah 'in Rasûlü iken bana (ve size, yarm) Allah tarafından ne muamele yapılacağını bilemem" buyurdu [12].

Ümmü'1-Alâ': Vallahi bundan sonra ben ebeden hiçbir kimseyi tezkiye etmem, demiştir [13].

 

7-.......Bize el-Leys, bu hadîsin benzerini tahdîs etti. Ve Nâfi' ibnu Yezîd, Ukayl'den "Ona ne muamele yapılacağını bilemem" şek­linde söyledi [14].

Bu hadîsi rivayet etmekte ona Şuayb, Amr ibnu Dînâr ve Ma'-mer mutâbaat etmişlerdir [15].

 

8-.......Bize Şu'be tahdîs edip şöyle dedi: Ben Muharnmed ibnu'l-Münkedir'den işittim; o şöyle dedi: Ben Câbir ibn Abdillah(R)'ten işittim; o şöyle dedi: Babam (Uhud'da) şehîd edildiği zaman, ben ağ­layarak yüzünden elbisesini açmaya başladım. Oradakiler beni ağla­maktan nehyediyorlardı. Hâlbuki Peygamber (S) beni nehyetmiyordu. Halam Fâtıma da ağlamaya başladı. Peygamber (S): "(Yâ Fâtıma!) Siz ona ağlasamz da, ağlamasanız da, siz şehidi yerinden kaldırınca-ya kadar melekler kanatlarıyle onu gölgelendirmekte devam ettiler'' buyurdu [16].

Bu hadîsi rivayet etmekte Şu'be'ye, İbn Cureyc mutâbaat etmiş ve şöyle demiştir: Bana ibnu'l-Münkedir, bunu Câbir(R)'den işittiği­ni haber verdi [17].

 

4- Bab: İnsan, Ölü Sahiblerine (ve Din Kardeşlerine) Ölüm Haberini Açıklar [18]

 

9-.......Ebû Hureyre(R)'den (o, şöyle demiştir): Rasûlullah (S) Necâşî'nin vefatını, Necâşî öldüğü gün bizzat haber verdi. Akabinde namaz yerine çıktı, sahâbîlerini saff yaptı ve dört tekbîr aldı [19].

 

10-....... Enes ibn Mâlik (R) şöyle  demiştir:   Peygamber (S) -minber üzerinde-: "Sancağı Zeyd ibn Harise aldı; akabinde şehîd edil­di. Sonra sancağı Ca'fer ibn Ebî Tâîib aldı; o da şehîd edildi. Sonra sancağı Abdullah ibn Revâha aldı; o da şehîd edildi" buyurdu. -(Bunu söylerken) Rasûlullah'ın iki gözünden yaş akıyordu.- (Rasûlullah de­vamla): "Bundan sonra sancağı emirsiz olarak Hâlid ibn Velîd aldı ve ona feth ihsan olundu" buyurdu [20].

 

5- Cenazeyi Bildirmek Babı [21]

 

Ve Ebû Râfi\ Ebû Hureyre(R)'den söyledi ki, o: Peygamber (S) "Onu bana neden bildirmediniz?" buyurdu, demiştir [22].

 

11-....... İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Hastalığında kendisini Rasûlullah'ın ziyaret etmekte olduğu bir insan vefat etti. Vefatı da geceleyin oldu da, onu geceleyin gömdüler. Sabah olunca onu Rasû-lullah'a haber verdiler. Rasûlullah (S): "Onu bana bildirmekten siz­leri men'eden nedir?" buyurdu. Sahâbîler: Gece idi; gece karanlıktı. Bunun için sana meşakkat vermek istemedik, dediler. Akabinde Ra­sûlullah o zâtın kabrine geldi ve kabre karşı namaz kıldı [23].

 

6- Bir Çocuğu Ölüp de Allah'ın Hükmüne Razı; Rahmet ve Mağfiretini Ümid Edici Olarak Sabreden Kimsenin Fazileti Babı [24].

 

Azîz ve Celîl olan Allah da: "Sabredenlere müjdele... " (ei-Bakara: 155) buyurdu [25].

 

12-.......Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) şöy­le buyurmuştur: "Henüz ergenlik çağına ulaşmadan üç çocuğu ölen insanlardan hiçbir müslümân yoktur ki, illâ Allah g müslümânı, bu çocuklara ihsan ettiği geniş rahmeti ile cennete girdirmiş olmasın" [26].

 

13-....... Bize Abdurrahmân ibnu'I-Isbahânî, Zekvân'dan; o da Ebû Saîd(R)'den tahdîs etti (o, şöyle demiştir): Kadınlar Peygamber'e: Bizim için bir gün ayır, dediler. Nihayet ayırdığı günde Peygamber kadınlara va'z etti. Ve bu arada: "Herhangi bir kadının üç çocuğu ölmüşse, o çocuklar cehenneme karşı birer siper olurlar" buyurdu. Bir kadın: iki tane (ölmüşse)? dedi. Peygamber (S): "İki tanesi de (öyledir)" buyurdu.

Ve Şerîk ibn Abdillah, İbnu'l-Isbahânî'den söyledi. Abdurrah­mân ibnu'I-Isbahânî şöyle demiştir: Bana Ebû Salih Zekvân es-Sem'în, Ebû Saîd ile Ebû Hureyre'den; onlar da Peygamber'den olmak üze­re tahdîs etti. Ebû Hureyre: "Bulûğ çağına varmamış üç çocuk" de­miştir [27].

 

14- Bize Alî ibnu'l-Medînî tahdîs edip şöyle dedi: Bize Sufyân ibn Uyeyne tahdîs edip şöyle dedi: Ben ez-Zuhrf den işittim; o da Sa­îd ibnu'l-Müseyyeb'den; o da Ebû Hureyre(R)'den. Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Üç çocuğu ölen herhangi bir müslim kişi cehen­neme girmez; ancak Allah'ın yemini yerini bulacak kadar girer".

Ebû Abdillah el-Buhârî burada: "Sizden hiçbiriniz müstesna ol­mamak üzere illâ oraya (cehenneme) uğrayacaktır. Bu, Rabb'ımn uh­desinde vâcib kıldığı, kaza ettiği bir şeydir'' (Meryem: 7i) âyetini söyle­di [28].

 

7- Erkeğin, Kabir Yanındaki Bir Kadına "Sabret!" Damesi Babı

 

15-.......Bize Sabit el-Bunânî tahdîs etti. Enesibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) bir kabir yanında ağlamakta olan bir kadı­na uğradı da, o kadına "Allah'a ittikaa et ve sabreyie!" buyurdu [29].

 

8- Ölüyü Su ve Sidr İle Yıkamak ve Abdest Aldırmak (Yahud Abdest Almak) Babı [30]

 

İbn Umer (R) Saîd ibn Zeyd'in vefat eden bir oğlunu yıkayıp kokulandırdı ve cenazeyi nakledip, namazını kıldı ve kendi abdest organlarını (tekrar) yıkamadı [31].

İbn Abbâs (R) da "Müslim diri iken de, ölü iken de necs olmaz" demiştir [32].

Sa'd ibn Ebî Vakkaas da: "Eğer ölü (dînen) necs '.;  olsaydı ben ona elimle dokunmazdım" demiştir [33].

Ve Peygamber (S): "Mü'min necs olmaz" buyurmuştur [34].

 

16-....... Ümmü Atıyye el-Ensâriyye (R) şöyle demiştir: RasûlulIah(S)'m kızı vefat ettiğinde Rasûlullah yanımıza geldi de [35]: "Kızum su ve sidr ile üç, yâhud beş yâhud lüzum görürseniz bundan daha çok yıkayınız. Son def ak inde kâfur yâhud kâfur nev'inden kokulu birşey kullanınız. Yıkamayı bitirdiğiniz zaman bana bildiriniz1' buyurdu. Biz yıkamayı bitirdiğimizde Peygamber'e haber verip bildirdik. Ra-sûlullah bize hıkv denilen kendi izârını verdi de: "Bunu kızıma iç göm­leği yapın " buyurdu. Râvî Muhammed ibn Şîrîn: Ümmü Atıyye hıkv ile izârını kasdediyor, demiştir [36].

 

9- Ölünün Tek Sayıda Yıkanmasının Müstehab Olacağı Babı

 

17-.......Bize Abdulvahhâb es-Sakafî, Eyyûb es-Sahtıyânî'den; o da Muhammed ibn Sîrîn'den tahdîs etti. Ümmü Aüyye (R) şöyle demiştir: Bizler, kızım yıkamakta olduğumuz sırada Rasûlullah (S) yanımıza girdi de: "Onu su ve sidr ile üç, yâhud beş, yâhud da bun­dan daha fazla yıkayınız. Son yıkayışta kâfur kullanınız. Yıkamayı bitirdiğinizde bana bildiriniz" buyurdu. Biz yıkamayı bitirdiğimiz za­man kendisine haber verip bildirdik. Rasûlullah bize hıkv denilen izâ­rını attı da: "Bunu kızıma iç gömleği yapın" buyurdu [37].

Ve Eyyûb es-Sahtıyânî, yine geçen isnâd ile şöyle demiştir: Bu Ümmü Atıyye hadîsini bana Muhammed ibn Şîrîn'in haber verdiği gibi, ktzkardeşi Hafsa bintu Şîrîn de tahdîs etti. Fakat Hafsa'nm ha­dîsinde, Muhammed'in hadîsinden fazla olarak: "Kızımı tek sayıda yıkayınız"[38], yine Hafsa'nm hadîsinde: "Üç su, yâhud beş su, yâ­hud yedi su yıkayınız"; yine Hafsa'nm hadîsinde Rasûlullah'in: "Onu yıkamağa sağlarından başlayınız ve abdest uzuvlarından başlayınız" buyurduğu; yine Hafsa'nm hadîsinde: Ümmü Atıyye'nin, biz onun saçını üç bukle yaptık, dediği fıkraları vardır [39].

 

10- Bab: Ölünün Yıkanmasına Sağ Azalarıyle Başlanır

 

18-.......Ümmü Atıyye (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S), kızı­nın yıkanması hususunda: "Bedeni/î sağ yanları ile ve abdest uzuvla­rı ile yıkamaya başlayınız" buyurdu [40].

 

11- Ölünün Abdest Yerleri Babı

 

19-.......Ümmü Atıyye (R) şöyle demiştir: Bizler Peygamber'in kızını yıkamaya koyulduğumuzda; bizler onu yıkarken, bize hitaben: "Onu sağ taraflarlyle ve abdest uzuvlarıyla yakamağa başlayınız" bu­yurdu [41].

 

12- Bab: Kadın, Erkek İzarı İçinde Kefenlenir Mi?

 

20-....... Ümmü Atıyye (R) şöyle demiştir: Peygamber'in kızı vefat etti. Bunun üzerine Peygamber (S) bize: "Onu üç yâhud beş yâhud eğer gerekli görürseniz bundan fazla sayıda yıkayınız. Yıka­mayı bitirdiğinizde bana bildiriniz" buyurdu. Öiz yıkamayı bitirince Peygamber'e haber verip bildirdik. Peygamber belinden izârını çıkardı ve: "Bu izan kızıma iç gömleği yapın" buyurdu [42].

 

13- Bab: Cenazeyi Son Yıkayışında Kafürlu Su Kullanır

 

21-.......Bize Hammâd ibri Zeyd, Eyyûb'dan; o da Muhammed ibn Sîrîn'den tahdîs etti. Ümmü Atıyye şöyle demiştir: Peygamber'in kızlarından biri vefat etti. Bunun akabinde Peygamber dışarı çıktı da: "Kızımı su ve sidr ile üç yâhud beş, yâhud eğer gerekli görürse­niz bundan daha fazla sayıda yıkayınız. Sonuncu yıkayışta kâfur yâ­hud kâfur nev 'inden kokulu birşey kullanınız. Yıkamayı bitirdiğinizde bana bildiriniz" buyurdu. Ümmü Atiyye dedi ki: Biz yıkamayı biti­rince kendisine bildirdik. Peygamber bize kendi izârını attı da: "Bu­nu kızıma iç gömleği yapın" buyurdu. Ve yine Eyyûb es-Sahtıyânî'den; o da Hafsa bîntu Sîrîn'den; o da Ümmü Atıyye'den yukarıda geçen hadîsin benzerini rivayet etti. Burada Ümmü Atıyye şöyle demiştir: Rasûlullah: "Onu üç, yâhud beş, yâhud yedi, yâhud da eğer gerekli görürseniz bundan daha fazla sayıda yıkayınız" buyurdu.

Hafsa dedi ki: Ümmü Atıyye: Biz onun başım üç bukle yaptık, dedi [43].

 

14- Yıkama Sırasında Kadının Saç Örgüsünü Çözmek Babı

 

İbn Şîrîn: Ölünün saçının çözülüp bozulmasında beis yoktur, demiştir [44]

 

22-.......Bize İbnCureyc haber verdi. Eyyüb es-Sahtıyânî şöyle dedi: Yine ben Hafsa bintu Sîrîn'den işittim; o şöyle dedi: Bize Üm­mü Atıyye (R) tahdîs etti ki, onlar Rasûlullah'm kızının başını üç bukle yapmışlardır. İbn Atıyye:Biz yıkayacağımız sırada saç örgülerini çöz­dük. Sonra başını yıkadık, sonra da saçları üç bukle yaptık, dedi [45].

 

15- Bab: Ölüye İç Gömleği Giydirmek Nasıldır?

 

Ve Hasen el-Basrî: Beşinci bez ki, ölü yıkayıcı gömleğin altından olrnak üzere, uylukların aşağısını ve yukarısını bununla sarıp bağlar, demiştir [46].

 

23-....... Bize îbnu Cureyc haber verdi. Ona da Eyyûb haber verip şöyle demiştir: Ben Muhammed ibn Sîrîn'den işittim, şöyle di­yordu: Rasûlullah ile bey'at etmiş Ensâr kadınlarından biri olan Ümmü Atıyye Basra'ya geldi. Basra'daki bir oğluna yetişip görmek üzere an­sızın geliyordu; fakat ona yetişememişti. İşte o zaman bize tahdîs edip şöyle dedi: Biz Peygamber'in kızını yıkama hâlinde iken yanımıza Pey­gamber (S) girdi de: "Onu su ve sidr ile üç yâhud beş, yâhud gerekli görürseniz bundan daha fazla sayıda yıkayınız. Son yıkayışta kâfur kullanınız. Yıkamayı bitirdiğiniz zaman bana bildiriniz" buyurdu. Ümmü Atıyye dedi ki: Biz yıkamayı bitirince Peygamber bize hıkvesini (yânî izârmı) attı da: "Bu izan o kıza iç gömleği yapın" buyurdu. Eyyûb dedi ki: Muhammed ibn Şîrîn bunun üzerine bir şey ziyâ­de etmedi Yine Eyyûb: Bu yıkanan kız, Peygamber'in hangi kızıdır bilmiyorum, dedi. Ve yine Eyyûb: İş'âr, yıkayıcı kadınlar o kızı bu izâr içine sardılar demektir. (Tâbiîler'in ölüler bilgisinde en âlim ola­nı) Muhammed ibn Şîrîn de işte böyle kadın cenazesine boydan boya iç gömleği giydirilmesini ve izâr bağlanmamasını emreder idi, demiş­tir [47].

 

16- Bab: Ölü Kadının Saçı Üç Bukle Yapılır Mı? [48]

 

24-....... Bize Sufyân (es-Sevrî), Hişâm ibn Hassân'dan; o da Ümmü'l-Huzeyl (Hafsa bintu Sîrîn)'den; o da Ümmü Atıyye(R)'den tahdîs etti. Ümmü Atıyye: Biz Peygamber'in kızının saçlarını ördük, yânî üç örgü yaptık, demiştir.

Vekî' de dedi ki: Sufyân es-Sevrî: Alın perçemini bir bukle, ba­şın iki yan tarafının saçlarını da ayrı ayrı iki bukle yapmıştır, dedi.

 

17- Bab: Ölü Kadının Saçları Arkasına Atılır

 

25-.......Ümmü Atıyye (R) şöyle demiştir: Peygamber'in kızla­rından biri vefat etti. Akabinde Peygamber (S) bize geldi de: "Onu sidrli su ile tek sayıda yıkayın. Ya üç, ya beş, yâhud eğer gerekli görürseniz bundan daha fazla tek sayıda yıkayınız. Son yıkama su­yunun içine kâfur yâhud kâfur nev'inden güzel kokulu birşey katı­nız. Yıkamayı bitirdiğinizde bana bildirin" buyurdu. Nihayet biz yıkamayı bitirdiğimizde kendisine bildirdik. Peygamber bize hıkve-sini (yânî izârmı) attı. Biz o kızın saçlarım üç örgü yaptık ve bu üç örgüyü de arka tarafına atıp salıverdik [49].

 

18- Kefen İçin Beyaz Bez (Kullanılması) Babı [50]

 

26-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) pamuktan, suhûliyye denilen üç parça beyaz Yemen bezi içinde kefenlendi. Bu ke­fen parçalarının içinde gömlek ve başlık yoktu [51].

 

19- Cenazeyi İki Bez İçinde Kefenleme Babı [52]

 

27-.......Bize Hammâd (ibn Zeyd), Eyyûb es-Sahtıyânî'den; o da Saîd ibn Cubeyr'den tahdîs etti. İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Bir adam Arafat'ta vakfe ederken ansızın devesinden düştü. Düşer düş­mez deve onun boynunu kırdı. Peygamber (S): "Bu adamı su ve sidr ile yıkayınız ve iki ihram bezi içinde kefenleyiniz. Ona koku sürme­yiniz; başına bez de sarmayınız. Çünkü bu ihrâmlı hacı kıyamet gü­nünde Lebbeyk, Aîlâhumme lebbeyk... diyerek diriltilecektir" buyur­du.

 

20- Ölü İçin Güzel Koku Kullanmak Babı [53]

 

28-.......İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Rasûlullah'ın beraberinde bir kimse Arafat'ta vakfe yaparken birden devesinden düştü. Râvî: Deve de onu kana bürüdü, yâhud deve onu derhâl öldürdü, demiş­tir. Bnnun üzerine Rasûlullah (S): "Onu su ve sidr ile yıkayınız ve iki ihram bezi içinde kefenleyiniz. Ona koku sürmeyiniz; başına da bez sarmayınız. Çünkü bu zât kıyamet gününde telbiye okuyarak diriltilecektir" buyurdu [54].

 

21- Bab: İhramlı İken Ölen Kimse Nasıl Kefenlenir?

 

29-.......İbn Abbâs(R)'tan (o, şöyle demiştir): Biz Peygamber'le bulunduğumuz sırada devesi bir adamın boynunu kırdı, o adam da ihrâmlı hâlde idi. Peygamber (S): "Onu su ve sidr ile yıkayınız, iki parça ihramı içinde kefenleyiniz. Ona hiçbir koku sürmeyiniz ve ba­şına da bez sarmayınız. Çünkü Allah onu kıyamet gününde başının saçına zamk makûlesi nesne sürüp yapıştırmış bir kimse olarak diriltecektir" buyurdu [55].

 

30-.......Bize Hammâd ibn Zeyd, Amr ibn Dînâr ile Eyyûb es-Sahtıyânî'den; bunların ikisi de Saîd ibn Cubeyr'den tahdîs ettiler, ibn Abbâs(R) şöyle demiştir; Bir adam Arafat'ta Peygamber ile bir­likte vakfe yapmakta idi. Birdenbire devesinden düştü. Râvî Eyyûb "fevakasathu = deve onun boynunu kırdı" ta'bîrini söyledi. Amr ise "feeksaathu = deve onu derhâl öldürdü" ta'bîrini söyledi. Ve o zât derhal öldü. Bunun üzerine Peygamber (S): "Onu su ve sidr ile yıkayın,iki ihram bezi içinde kefenleyin. Onu kokulandırmayın, başına da bez sarmayın. Çünkü o kıyamet gününde -Eyyûb: Telbiye okuyarak, dedi; Amr ise; Telbiye edici olarak, dedi- diriltilecektir" buyurdu [56].

 

22- Etrafı Dikilen Yahud Etrafı Dikilmeyen Gömlek İçinde Kefenleme ve Gömleksiz Kefenlendirilen Kimse Babı [57]

 

31-.......Ubeydullah şöyle demiştir: BanaNâfi', îbnUmer'den tahdîs £tti (o, şöyle demiştir): Abdullah ibn Ubeyy öldüğü zaman oğlu Abdullah, Peygamber'e geldi ve: Yâ Rasûlallah! Gömleğini bana ver de babamı onun içinde kefenleyeyim; namazını da Sen kıldır ve onun için mağfiret isteyiver, dedi. Peygamber(S), Abdullah'a kendi gömle­ğini verdi ve: "Cenaze hazırlanınca bana haber ver de namazını kılayım" buyurdu. Müteakiben Abdullah cenazenin hazırlandığını Peygamber'e bildirdi. Peygamber onun cenaze namazını kıldırmaya davrandığında Umer (R) Peygamber'i çekti ve: (Yâ Rasûlallah!) Al­lah seni münafıklar üzerine namaz kılmaktan nehyetmedi mi? de­di [58]. Peygamber (S): "Ben iki tercih etme arasında serbestim (yânî is­tiğfar etmekte ve etmemekte muhayyerim). Allah Taâlâ: Onlar için istiğfar et yâhud istiğfar etme. Eğer onlar için yetmiş defa istiğfar dahi etsen, yine Allah kendilerini kafiyyen mağfiret etmiyecektir («-Tevbe: 80) buyurdu" diye cevâb verdi. Ve Rasûlullah, Abdullah ibn Ubeyy'in cenazesine namaz kıldı. Bunun üzerine: "Onlardan ölen hiç­bir kimse üzerine dua etme; (defn veya ziyaret için) kabrinin başında da dikilme. Çünkü onlar Allah *ı ve Rasûlü ynü inkâr ile kâfir oldular ve onlar fâşıklar olarak öldüler*' (et-Tevbe: 84) [59].

 

32-....... Bize îbnuUyeyne, Amr ibn Dinar'dan tahdîs etti. O, Câbir'den şöyle dediğini işitmiştir: Abdullah ibn Ubeyy gömüldük­ten sonra, Peygamber (S), Abdullah ibn Ubeyy'in yanına geldi ve onu çukurundan dışarı çıkarttı. Akabinde onun cildine kendi tükürüğün­den üfledi ve ona gömleğini giydirdi [60].                                        

 

23- Gömleksiz Kefenleme Babı

 

33-.......Âişe (R): Peygamber (S) üç tane beyaz pamuk bezi içinde kefenlendi. Bu kefen parçalarının içinde gömlek de, başlık da yoktu, demiştir.                                                                                       

 

34-.......Âişe (R): Rasûlullah (S) içlerinde gömlek ve başlık bu­lunmayan üç tane bez içinde kefenlendirildi, demiştir [61].

 

24- Başlık Olmayarak Kefen Babı

 

35-.......Âişe (R): Rasûlullah (S) pamuktan dokunmuş sahûliyye denilen üç parça beyaz bez içinde kefenlendi. Bu kefen parçala^ rı içinde ne gömlek ve ne de başlık vardı, demiştir [62].

 

25- Kefen. Ölünün Malının Mecmuundan Tesviye Edilir (Üçte Birinden Değil) Babı [63]

 

Atâ ibn Ebî Rebâh, ez-Zuhrî, Amr ibn Dînâr ve Katâde de bu görüşe kaail olmuşlardır [64].

Amr ibn Dînâr: Ölü yıkarken kullanılacak koku, ölünün malının mecmuundan sarf olunur, demiştir.

İbrahim en-Nahaî de: Ölünün malından evvelâ kefen ile harcamaya başlanır. Sonra borcu ödenir. Sonra vasıyyeti yerine getirilir, demiştir. Sufyân es-Sevrî de: Kabir ücreti, yıkama harcaması, kefen masrafları cümlesinden sayılır, demiştir [65].

 

36-.......Bize İbrâhîm ibn Sa'd, babası Sa'd ibn İbrâhîm'den; o da babası İbrâhîm ibn Abdirrahmân'dan tahdîs etti. O şöyle de­miştir: Babam Abdurrahmân ibn Avf'un önüne bir gün yemeği geti­rilmişti. Bunun üzerine dedi ki: Mus'ab ibn Umeyr (Uhud'da) şehîd edildi. Hâlbuki o benden çok hayırlı idi. Ona bir tek kaftandan baş­ka içinde kefenlenleneceği birşey bulunmamıştı. Hamza da şehîd edildi -.Yâhud diğer bir adam şehîd edildi, demiştir-. O da benden hayırlı idi. Ona da bir kaftandan -yâhud kaftanından- başka içinde kefenle-nebileceği şey bulunamamıştı. Yemîn olsun ki ben, âhiret için kazan­dığımız hasenelerin bize bu dünyâ hayâtımızda peşin verilmiş olmasından endîşe etmişimdir, dedi; sonra da ağlamaya başladı [66].

 

26- Bab: Bir Tek Bezden Başkası Bulunmadığı Zaman (Ne Yapılır)?

 

37-....... Bize Şu'be, Sa'd ibn İbrâhîm'den; o da babası İbrâ­hîm'den haber verdi. O şöyle demiştir: Oruçlu bulunduğu bir gün ba­bam Abdurrahmân ibn Avf un önüne bir iftar sofrası getirilmişti. Babam (sofraya bakıp) şöyle dedi: Mus'ab ibn Umeyr (Uhud'da) şe­hîd edildi. Hâlbuki o benden daha hayırlı idi. Öyleyken Mus'ab bir tek bürde içinde kefenlendi.-Bununla başı örtülse ayakları açılıyor; ayakları örtülse başı açılıyordu. Râvî dedi ki: Ben babam Abdurrah­mân ibn Avf şunu da söyledi zannediyorum: Hamza da şehîd edildi. Hâlbuki o da benden daha hayırlı idi. Sonra bize dünyâ ni'metlerin-den önümüze serilen bunca ni'metler yazılıp serildi -Yâhud da: Dün­yâdan bize verilen bunca ni'metlere nail olduk, dedi-. Hâlbuki bizler, âhiret için kazandığımız hasenelerin ta'cîl edilip de, bize dünyâda ve­rilmiş olmasından endîşe etmekteyiz, dedi; sonra üzülerek ağlamaya başladı, hattâ yemeği de terkeyledi [67].

 

27" Bab: Ölü Sahibleri, Ölünün Yalnız Baş Tarafını Yahud Yalnız Ayak Tarafına Örtecek Şeyden Başka Kefen Yapacak Birşey Bulamadıkları Zaman, O Tek Şeyle Ölünün Yalnız Gövdesiyle Baş Tarafını Örterler

 

38-.......Bize Habbâb (R) tahdîs edip şöyle dedi: Biz Allah rı­zâsını kasdederek Peygamber (S) ile hicret ettik. Artık ecrimiz (va'di gereğince) Allah'a vâcib oldu. Yoldaşlarımızdan bunun ecr ve ni'me-tinden hiçbirşey tatmadan âhirete gidenler vardır. Mus'ab ibn Umeyr bunlardan birisidir. Dostlarımızdan, kendilerine hicret semeresi ula­şan ve bu meyveyi devşirenler de vardır. Mus'ab, Uhud günü şehîd edilmişti de biz onu saracak bir kefen bulamamıştık. Yalnız (şehide âid) bir kaftan bulmuştuk da bu şehîdi ona sarmağa çalışmıştık [68]. Bürdeyle başını örttüğümüzde ayaklan açığa çıkıyor; ayaklarını ört­tüğümüz zaman ise başı açığa çıkıyordu. (Bu yokluk karşısında) Pey­gamber (S) bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de ızhır (denilen kokulu ottan) koymamızı emreyledi [69].

 

28- Peygamber (S) Zamanında Kefen Hazırlayan ve Bu İşi Redd ve İnkar Olunmayan Kimse Babı [70]

 

39-.......Sehl ibn Sa'd'den (o, şöyle demiştir): Bir kadın kenar­lı dokunmuş bir bürdeyi Peygamber'in yanına getirdi. Sehl:

—  Bilir misiniz, bürde nedir? diye sordu. Oradakiler:

— Semledir, ihramdır, diye cevâb verdiler.

 Sehl:

 — Evet öyledir, dedi.

Kadim:

— Bu bürdeyi kendi elimle dokudum ve sana giydirmek için gel­dim, dedi.

Peygamber de o bürdeyi aldı ve zâten kendisinin böyle bir bür-deye ihtiyâcı vardı. Akabinde Peygamber o bürdeyi örtünerek bizim yanımıza çıktı. Fulân sahâbî de bu bürdenin güzelliğini belirtti ve:

— (Yâ Rasülallah!) Bu ne kadar güzel; bunu bana giydir, dedi. Orada bulunanlar, o zâta:

— Bunu söylemekle iyi etmedin. Peygamber bu bürdeyi ihtiyâcı olarak giymişti. Sonra sen Peygamber'in hiçbir isteyeni reddetmez olduğunu bildiğin hâlde bunu kendisinden istedin, dediler.

O da:

— Vallahi ben bu bürdeyi giymek için istemedim. Ben onu an­cak benim kefenim olsun diye istedim, dedi.

Sehl'ibn Sa'd: Hakîkaten bu bürde o zâtın kefeni oldu, demiş­tir [71].

 

29- Kadınların Cenazeler Ardından Gitmeleri  (Mes'elesi) Babı [72]

 

40-.......Ümmü Atıyye: Biz kadınlar cenazeler ardında gitmek­ten nehy olunduk. Cenazeler ardından gitmek bizim üzerimize vâcib kılınmadı, demiştir [73].

 

30- Kadının, Kocasından Başkalarının Ölümü Üzerine Yas İçin Süslenmeyi Terketme Süresi Babı

 

41-.......Muhammed ibn Şîrîn şöyle demiştir: Ümmü Atıyye'nin bir oğlu ölmüştü. Vefatının üçüncü günü olunca, Ümmü Atıyye safranlı bir koku istedi. Akabinde bu kokuyu kendisine sürdü de: Biz kadınlar, kocadan başka ölüler için üç günden fazla yas tutmaktan nehyolunduk, dedi.

 

42-.......Bize Eyyûb ibnu Mûsâ tahdîs edip şöyle dedi: BanaHumeyd ibnu Nâfi', Ebû Seleme'nin kızı Zeyneb'den haber verdi. (Ümmü Habîbe'nin kendi kızı ve râvîsi olan Ebû Seleme kızı) Zeyneb şöyle demiştir [74]: Şam'dan Ebû Sufyân'ın ölüm haberi Medine'ye geldiğinin üçüncü günü (Ebû Sufyân'm kızı, annem) Ümmü Habîbe zağfe-rânlı bir koku istedi. Akabinde bunu iki yanağının safhasına ve iki kollarına sürdü ve: Şübhesiz ben böyle süslenmekten müstağni bir ka­dınım. Fakat ben Peygamber(S)'i şöyle buyururken işittim: "Allah'a ve âhiret gününe îmân eden bir kadının, eşinden başka bir ölü üzeri­ne üç günden fazla yas tutması halâl olmaz. Lâkin kadın, eşinin ölü­mü üzerine dört ay on gün yas tutar" [75].

 

43-.......Zeyneb bintu Ebî Seleme (R) haber verip şöyle demiş­tir: Ben Peygamber'in zevcesi olan Ümmü Habîbe'nin yanına girdim. Ümmü Habîbe şöyle dedi: Ben Rasûlullah(S)'tan işittim, şöyle buyu-ruyordu: "Allah 'a ve âhiret gününe îmân eden bir kadına zevcinden başka bir ölü için üç günden fazla yas tutması halâl olmaz. Lâkin kadın, zevcinin ölümü üzerine dört ay on gün yas tutar".

Zeyneb bintu Ebî Seleme şöyle dedi: Sonra bir kerre de ben, er­kek kardeşi vefat ettiğinde Zeyneb bintu Cahş'ın yanına girdim. Zey­neb bintu Cahş da bir koku isteyip kendisine sürdü [76]. Sonra da şöyle dedi: Benim gibi yaşını başım almış bir kadının kokuya ne ihtiyâcı olabilir? Şu kadar ki, ben Rasûlullah(S)'tan minber üzerinde işittim, şöyle buyuruyordu: "Allah'a ve âhiret gününe îmân eden bir kadına, zevcinden başka bir ölü için üç günden fazla yas tutması halâl olmaz. Lâkin kadın, zevcinin ölümü üzerine dört ay on gün yas tutar" [77].

 

31- Kabirleri Ziyaret Etmek Babı

 

44-.......Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Peygamber (S), bir kabir yanmda ağlamakta olan bir kadının yanından geçti de, o kadı­na: ; 

 — "Allah'a ıttıkaa et ve sabreyle" buyurdu.

Kadın:

— Benden uzaklaş, sen benim musibetimle musîbetlenmedin, de­di.

Kadın Peygamber'i tanımıyordu. Kadına:

— Bu zât Peygamber'dir, denildi.

Bunun üzerine kadın Peygamber'in kapısına geldi. Kadın, Pey­gamber'in kapısı yanmda kapıcılar (bekçiler) bulmadı [78]. (Peygamber'in yanına girdi de:)                                                

—  Ben seni bilemedim, dedi. Peygamber (S):

—  "Sabr ancak musibetin birinci darbesi sırasındadır" buyur­du [79].

 

32- Peygamber(S)’in: "Ölü, kendi ailesinin bir nevi' ağlamasından dolayı azâb olunur" Sözü Babı [80]

 

Bu azâblanmaya sebeb olan ağlama, sağlığında Ölülere feryâdla ağlama, ölünün kendi âdeti ve hayât

yolundan olduğu zamandır [81].

Çünkü Yüce Allah: "Ey îmân edenler, kendilerinizi ve aile ferdlerinizi ateşten koruyun.., "buyurmuştur (Tahrirn: 6).

Peygamber de: "Her biriniz birer çobandır ve güttüklerinden sorumludur" buyurmuştur [82].

Ölü üzerine yapılan ağlama, ölünün hayâtta iken yapageldiği sünnetinden meydana gelmiş değilse, işte bu nevi' ağlama Aişe'nin dediği gibidir: "Günahkâr hiçbir nefs diğerinin (günâh) yükünü taşımaz*' (ei-En'âm: 164; el-İsrâ: 15; Fâtır: 18; ez-Zumer: 7; en-Necm: 38).

Bu da Yüce Allah'ın şu kavli gibidir:

"Günâh işleyen hiçbir nefs, başkasının günâhını çekmez. Eğer yükü ağır bir kişi (diğer birini) onu taşımaya çağırırsa, bu, hışmı da olsa, kendisine ondanhiçbirşey yükletilmez... " (Fât.r: ısı. Ruhsat verilen ağlama ise, feryâdsız olan ağlama o nev'idir [83].

Ve Peygamber (S) şöyle buyurdu:                

"Herhangi bir nefs zulm ile öldürülecek olursa, muhakkak onun kan günâhından bir pay, birinci âdemoğlu üzerinde sabit olur. Bu da şundandır: çünkü o birinci âdemoğlu öldürmeyi âdet edenlerin birincisidir" [84].

 

45-.......Usâme ibn Zeyd (R) tahdîs edip şöyle dedi: Peygamber(S)'in kızı (Zeyneb) Peygamber'e:

— Oğlum öldü, bana geliniz, diye haber gönderdi. Peygamber de kızına selâm söyleyerek:

— "Allah'ın aldığı ve verdiği her şey Allah'a âiddir ve her şey Allah katında belirlenmiş bir müddet, bir ömür iledir. Binâenaleyh ey kızım, sen sabr et ve bu sabrın Allah yanında sevabı olduğunu hatırla" diye cevâb yolladı.

Bu defa Zeyneb, Peygamber'e yemîn vererek:

—  Muhakkak geliniz, diye haber gönderdi.

Bu haber üzerine Peygamber kalktı. Maiyyetinde Sa'd ibn Ubâ-de, Muâz ibn Cebel, Ubeyy ibn Ka'b, Zeyd ibn Sabit ve bir takım insanlar olduğu hâlde Zeyneb'in evine geldi. Çocuk Rasûlullah'm ku­cağına verildi. Çocuğun canı gidip gelmekte ve hareket hâlinde idi. Râvînrn: Vücûdu sanki (zaîfhktan) eski su kırbası gibi idi, dediğini sanıyorum demiştir. Rasûlullah'ın iki gözü yaş döktü. Sa'd ibn Ubâde:

—  Yâ Rasûlallah, bu yaş, bu ağlayış nedir? dedi. Rasûlullah:

—  "Bu gözyaşı, bir rahmettir ki, Allah onu kullarının gönülleri içine koymuştur. Allah ancak kullarından merhametli olanlara mer­hamet ihsan eder" buyurdu [85].

 

46-.......Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Bizler Rasûlullah'­ın bir kızının (Ümmü Kulsüm'ün) cenazesinde hazır bulunduk. Enes dedi ki: Rasûlullah kabrin bir tarafına oturmuştu. Yine Enes dedi ki: Ben Rasûlullah'ın iki gözünün yaş akıtmakta olduğunu gördüm. Yi­ne Enes dedi ki: Rasûlullah (S):

—  "İçinizde bu gece günâh işlememiş kimse var mıdır?" diye sordu.

Ebû Talha:

—  Ben varım, dedi. Rasûlullah:

—  "Haydi kabre in!" buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Talha o kadının kabrine indi(de yerleştirdi) [86].

 

47-..... Bize İbnu Cureyc haber verip şöyle dedi: Bana Abdul­lah ibnu Ubeydillah ibn Ebî Muleyke haber verip şöyle dedi:

Usmân'ın kızı (Ümmü Ebân) Mekke'de vefat etmişti. (Nama­zında ve gömülüşünde) hazır bulunmak için bizler de bu cenazeye gel­miştik. İbn Umer ile İbn Abbâs da bu cenazede hazır bulundular. Ben İbn Umer ile İbn Abbâs'ın arasına oturmuştum. Yâhud da şöyle dedi: Yâhud ben bu ikisinden birinin yanına oturmuştum da diğeri de gelip benim yanıma oturmuştu. (Bu sırada evden kadınların fer­yadı yükseldi.) Bunun üzerine Abdullah ibn Umer, yanında bulunan Usmân'ın oğlu Amr'e:

— Şu kadınları ağlamaktan nehy etmez misin? Çünkü Rasûlul-lah (S): "Şübhesiz ölü, ailesinin kendisine ağlamasından dolayı azâb edilir" buyurdu, dedi.

Buna karşı Abdullah ibn Abbâs da:

—  Umer, ölü kendisine ailesinin her ağlaması yüzünden değil, bâzı gûnâ ağlaması sebebiyle azâb olunur der idi, dedi [87]. Bundan sonra da İbn Abbâs şu hâdiseyi anlatıp, şöyle dedi:

— Ben Mekke'den Umer ile birlikte hacc'dan dönmüştüm. Biz (Mekke ile Medîne arasındaki) Beydâ mevkiinde duraklamakta iken, büyük bir semure ağacının altında develi bir yolcu kaafilesi görün­dü. Umer bana:

—  Git bak, bu kaafile kimlerdir? dedi.

Ben de baktım ve derhâl Suheyb'i tanıdım. Ve bunu Umer'e ha­ber verdim. Umer:

—  Suheyb'i bana çağır,  dedi. Ben Suheyb'in yanına döndüm ve:

— Mü'minlerin Emîri'nin yanına gel ve onunla buluş, dedim. (Beraber Medine'ye geldik.) Umer vurulduğu zaman Suheyb ağ­layarak Umer'in yanına girdi ve:

—  Vah kardeşim, vah yoldaşım! diyerek feryada başladı.     ^ Umer:

— Yâ Suheyb! Bana mı ağlıyorsun? Hâlbuki Rasûlullah: "Ölü, ai­lesinin bâzı gûnâ ağlamalarından dolayı azâb olunur" buyurdu, de­di.

Sonra İbn Abbâs şöyle dedi:

— Umer vefat ettiğinde bu vak'ayı Âişe'ye anlattım. Âişe: Al­lah Umer'e rahmet etsin. Allah'a yemîn ederim ki, Rasûlullah (S): "Allah, ehl ve ailesinin ölüye ağlamasından dolayı bir mü'mini azâb eder" hadîsini söylememiştir. Lâkin Rasûlullah (S): "Allah ehl ve ai­lesinin kendisine ağlamasından dolayı kâfirin azabım artırır" buyur­du. Ve Âişe devamla: Size Kur'ân kâfidir. "Günahkâr hiçbir nefs, diğerinin (günâh) yükünü taşımaz" (ei-En'âm: 164) dedi.

İbn Abbâs, Âişe'nin bu sözlerini naklettikten sonra: Hakikat su: Güldüren de, ağlatan da Allah'tır" (en-Necm: 43) dedi.

İbnu Ebî Muleyke: Allah'a yemîn ederim ki, İbnu Umer bun­dan sonra birşey söylemedi, demiştir [88].

 

48-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S), ailesi başında ağlaşmakta olan bir Yahûdî karısının (mezarı) yanından geçmişti de: "Bunlar ölüleri üzerine ağlıyorlar. Hâlbuki ölü kabrinde azâb olunuyor" buyurdu [89].

 

49-.......Ebû Mûsâ (R) şöyle demiştir:Umer vurulduğu zaman Suheyb: Vah kardeşim! diyerek ağlamaya başlamıştı. Bunun üzerine Umer: Yâ Suheyb! Peygamber(S)'in "Şübhesiz ölü, dirinin ağlaması ile muhakkak azâb olunur" buyurduğunu bilmez misin? dedi [90].

 

33- Ölü Üzerine Feryadla Ağlamanın Mekruh Kılınması Babı

 

Ve Umer (R): "Kadınlara ilişmeyin; Ebû Süleyman'a ağlasınlar; başlarına toprak saçmadıkça yâhud feryâd (ve) figân etmedikçe" demiştir [91].

'en-Nak' ", başa toprak saçmak; "el-Laklaka" da, ağlarken çıkarılan sestir [92].

 

50........ el-Mugîre (R) şöyle demiştir: Ben Peygamber(S)'den işittim, şöyle buyuruyordu: "Benim ağzımdan yalan söylemek, baş­ka bir kimse ağzından yalan söylemek gibi değildir. Her kim bile bile benim ağzımdan yalan uydurursa ateşteki yerine hazırlansın".

el-Mugîre dedi ki: Ben yine Peygamber'den işittim: "Herhangi ölüye feryâd ve figânla ağlanırsa, kendisine yapılan buferyâd ve fi­gân sebebiyle azâblandırıhr" buyuruyordu [93].

 

51- Bize Abdan tahdîs edip şöyle dedi: Bana babam Usmân ibn Cebele, Şu'be'den; o da Katâde'den; o da Saîd ibnu'l-Müseyyeb'den; o da İbn Umer'den; o da babası Umer ibnu'l-Hattâb(R)'dan tahdîs etti. Peygamber (S): "Ölü, kendisine feryâd ve figânla ağlanması se­bebiyle kabrinde azâb olunur" buyurmuştur [94].

Bu hadîsi rivayet etmekte Abdân'a Abdu'1-A'lâ mutâbaat etmiş ve şöyle demiştir: Bize Yezîd ibnu Zuray' tahdîs edip şöyle dedi: Bize Saîd ibnu Ebî Arûbe tahdîs edip şöyle dedi: Bize Katâde, Saîd ibnu'l-Müseyyeb'den tahdîs etti [95].

Ve Âdem ibn Ebî Iyâs da Şu'be'den (bâb hadîsinin isnâdıyle) "Ölü, dirinin -yâhud kabîlenin- kendisine ağlaması sebebiyle azâb olunur" hadîsini söyledi [96].

 

34- Bab [97]

 

52-....... Ben Câbir ibn Abdillah(R)'tan işittim, şöyle dedi:

Uhud günü babam şehîd edilip, burnu, kulakları, etrafı kesil­miş olarak getirildi ve nihayet Rasûlullah'ın önüne konuldu. Üzeri bir bezle örtülmüş hâldeydi. Ben babamın üstünden örtüsünü açmak isteyerek yanma vardım. Akrabalarım beni bundan nehyettiler. Son­ra bir daha açmak üzere vardım. Yine kabîlem beni nehyettiler. Bu defa Rasülullah emir buyurdu da, örtü kaldırılıp açıldı. Bu sırada bir kadın çığlığı işitti ve:

—  "Bu kadın kimdir?" diye sordu. Oradakiler:

— Amr'ın kızıdır, yâhud Amr'ın kızkardeşidir, diye cevâb ver­diler.

Rasülullah:

—  "Bu kadın niçin ağlıyor?" Yâhud da: "Ağlamasın! Çünkü o azız şehidi melekler, cenazesi kaldırılıncaya kadar kanatlarıyla göl­gelemekte devam ettiler" buyurdu [98].

 

35- Bab: 'Yakalar yırtan bizden değildir"

 

53-.......Abdullah ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Peygamber (S):

"(Ölüler için) avuç içi ile yanaklarım döven, yakalarını yırtan ve Câ-hiliyyet çağırışı ileferyâd (ve) figân eden kimse bizden değildir" bu­yurdu [99].

 

36- Bab: Peygamber (S), Sa'd İbn Havle'ye Mersiye Edip Hüznünü Açıklamıştır [100]

 

54-.......Sa'd ibn Ebî Vakkaas (R) şöyle demiştir: Veda Haccı yılında Mekke'de tutulduğum şiddetli bir hastalığımda Rasülullah bana hasta ziyareti yapıyordu. Ben:

— Yâ Rasûlallah! Bendeki hastalık şu şiddetli dereceye ulaşmış­tır. Ben mal sahibi bir kimseyim. Bana yalnız bir tek kızdan başkası mîrâsçı olmayacak. Buna göre malımın üçte ikisini sadaka yapayım mı? diye sordum.

Rasülullah:

—  "Hayır, sadaka yapma" buyurdu.     

—  Yansını sadaka yapayım mı? dedim. ,M Rasûlullah yine:

—  "Hayır, sadaka yapma" dedi. Sonra Rasûlullah şöyle buyurdu:

—  "Üçte bir (sadaka yap). Üçte bir de büyüktür yâhud çoktur. Senin mirasçılarını zengin bırakman, muhtaç ve halka el açar halde fakır bırakmandan daha hayırlıdır. Ey Sa'd! Sen Allah rızâsını iste­yerek harcayacağın herbir nafakadan muhakkak ücret alacaksın. Hattâ yemek yerken eşinin ağzına koyacağın bir lokmadan dolayı da ecre nail olacaksın".

Yine ben:

— Yâ Rasûlallah! (Siz Medine'ye döneceksiniz de) ben arkadaş­larımın arkasında geriye mi bırakılacağım? diye sordum.

Rasûlullah (S) şöyle buyurdu:

—  "Sen geri bırakılmıyacaksın. (Şayet burada kalır da) sâlih amel işlersen, elbette onunla derecen artacak, merteben de yükselecektir. Sonra zannediyorum ki, sen uzun zaman yaşatılacaksın. Hattâ sen­den bir takım kavimler faydalanacak; diğer bir takımları da senden dolayı zarara uğrayacaklardır. Yâ Allah! Sahâbîlerimin hicretlerini tamamla, onları topukları üzerinde ters çevirme!"

Lâkin hâli üzüntülü olan Sa'd ibn Havle'dir. Rasûlullah (S) ona, Mekke'de ölmüş olmasından dolayı şefaat edip, üzülmektedir[101].

 

37- Musibet Sırasında Saç Yolmanın Nehyedilmesi Babı

 

55-.......Bana Ebû Musa'nın oğlu Ebû Burde tahdîs edip şöyle dedi: (Bir kerre babam) Ebû Mûsâ şiddetli bir hastalıkla hastalan­mıştı. Bu sırada başı ailesinden bir kadının kucağında olduğu hâlde bayılmıştı. Bunun üzerine kadın ağlamağa başladı. Fakat Ebû Mû­sâ, kadının bu ağlamasını men' etmeye muktedir olamamıştı. Ebû Mû­sâ bu baygınlıktan açıhnca şöyle dedi: Rasûlullah'm hoşlanmayıp uzak bulunduğu kimselerden ben de uzağımdır. Şübhesiz Rasûlullah (S) musîbet zamanında sayha eden, saçını yolan ve elbisesini yırtan ka­dınlardan uzak bulunmuştur [102].

 

38- Bab: 'Yanaklara vuran bizden değildir'

 

56-.......Abdullah ibn Mes'ûd'dan: Peygamber (S) şöyle buyur­muştur: "Yanakları döven, yakalan yırtan ve Câhiliyyet çağırış ba­ğır işiyle fery ad eden kimseler bizden değildir" [103].

 

39- Muşibet Sırasında Cahiliyyet Çağırışının ve Vaveyla Etmenin Nehyolunması Babı

 

57-....... Abdullah ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Peygamber (S): "Yanakları döven, yakaları yırtan ve Câhiliyyet çağırışı ile bağı­rıp çağıran bizden değildir" buyurdu [104].

 

40- Bir Musibet Sırasında Oturan ve Kendisinde Hüzün Farkedilen Kimse Babı [105]

 

58-.......Bana Amre bintu Abdirrahmân haber verip şöyle de­di: Ben Âişe(R)'den işittim, şöyle dedi: Peygamber'e (Mûte şehîdle-ri) Zeyd ibn Hârise'nin, Ca'fer'in, Abdullah ibn Revâha'nın şehîdlik haberi geldiği zaman, Peygamber (mescidde) oturmuştu. Yüzünde hü­zün ve keder eseri fark ediliyordu. Ben de kapının Rasûlullah'ın gö­rülebileceği bir aralığından, yânı kapının yarığından kendisine bakıyordum. Bu sırada Rasûlullah'a bir adam geldi ve:

—  Ca'fer'in kadınları, dedi ve onların ağlaştıklarım söyledi. Rasûlullah (S) o kimseye kadınları bu çığlıktan men' etmesini

emretti. O adam gitti. Sonra ikinci defa Rasûlullah'a geldi ve kadın­ların kendisine itaat etmediklerini haber verdi. Rasûlullah yine:

—  "Kadınları nehyet!" buyurdu. O adam üçüncü defa geldi ve:

—  Yâ Rasûlallah! Vallahi kadınlar bize galebe ettiler, dedi. (Râvî Amre dedi ki:) Âişe: Rasûlullah o adama: "Bu kadınların

ağızlarına toprak saç" buyurdu, dedi.

Âişe dedi ki: Ben de o adama: Allah senin burnunu topraklasın, yânı Allah seni zelîl etsin. Sen ne Rasûlullah'ın sana verdiği emri ye­rine getirdin, ne de hüzün ve keder içinde bulunan Rasûlullah'i ken­di hâlinde bıraktın! dedim.

 

59-.......Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) Maûne kuyusunda yetmiş kadar kurrâ şehîd edildiği zaman bir ay kunût yaptı (ve müşrikler aleyhine duâ etti). Ben Rasûhıllah'ın o zaman­dan daha şiddetli bir hüzünle üzüldüğünü asla görmedim [106].

 

41- Musibet Sırasında Kederini Açığa Vurmayan Kimse Babı [107]

 

Muhammed ibn Ka'b el-Kurazî de: "el-Cezau", kötü söz söylemek ve kötü zannda bulunmaktır, dedi [108].

Ya'kûb Peygamber de:

"Ben kederimi, mahzunluğumu yalnız Allah'a şikâyet ediyorum..." dedi (Yusuf: 84) [109]

 

60-.......Bize Sufyân ibn Uyeyne tahdîs edip şöyle dedi: Bize İshâk ibn Abdillah ibn Ebî Talha haber verdi. O, Enes ibn Mâ-lik(R)'ten şöyle derken işitmiştir: Ebû Talha'nm hasta olan bir oğlu vardı. Enes dedi ki: Bu çocuk Ebû Talha evden dışarıda bulunduğu bir sırada öldü. Karısı Ümmü Süleym, çocuğun öldüğünü görünce bir şey hazırladı (yâni çocuğu yıkadı, kefenledi) ve çocuğu kokuladı da evin bir tarafına koydu. Ebû Talha geldiğinde: Oğlan nasıldır? di­ye sordu. Ümmü Süleym: Çocuğun nefsi sâkinleşti. İstirahat etmiş olmasını ümîd ederim, dedi. Ebû Talha, kadın doğru söylüyor san­dı ve yattı (yânî eşi ile birleşti). Sabah olunca yıkandı. Dışarı çık­mak istediğinde Ümmü Süleym, Ebû Talha'ya çocuğun öldüğünü bildirdi. Ebû Talha mescide gidip, Peygamber ile namaz kıldı. Sonra da bu karı koca arasında o gece olup bitenleri Peygamber'e haber verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (S): "Allah'ın sizlere, bu geceniz hak­kında bereketler ihsan etmesini dilerim" diye duâ etti [110].

Sufyân ibn Uyeyne şöyle dedi: Ensâr'dan (Ibâye ibnu Rıfâa is­minde) bir kimse: Ben Ebû Talha ile Ümmü Süleym'in dokuz çocuk­larını gördüm, bunların hepsi de Kur'ân okurdu, dedi [111]..

 

42- "Sabr, musibetin birinci darbesi sırasındadır" Babı 

 

Ve Umer (R) şöyle demiştir:

Şunlar ne güzel iki denk ve ne güzel ilâvedir.          

"Onlar kendilerine bir musibet geldiği zaman 'Biz Allahhn mülküyüz ve biz ancak O'na dönücüleriz' derler. İşte onlar; Rabb lerinden mağfiretler ve rahmet hep onların üzerinedir ve onlar doğru yola erdirilenlerdir''    

(el-Bakara: 156-157) [112].                                                    

Ve Yüce Allah'ın şu kavli:

"Hem sabr (ve sebat) ile hem de namaz ile (A Hah 'tan) yardım isteyin. Şübhesiz bu elbette büyük bir şeydir.

Ancak Allah'a karşı yüksek saygı gösterenler üzerinde öyle değildir"  (el-Bakara: 45) [113].

 

61-.......Bize Şu'be, Sabit el-Bunânî'den tahdîs etti. O şöyle de­miştir: Ben Enes ibn MâIik(R)'ten işittim; Peygamber (S): "(Gerçek) sabr, musibetin ilk darbesi sırasında (katlanıp dayanmak) bu­yurmuştur [114].

 

43- Peygamber(S)'in: "(Yâ İbrahim!) Bizler senin ayrılığın sebebiyle çok kederliyiz" Kavli Babı      

 

Ve İbn Umer (R) Peygamber(S)'den olmak üzere: "Göz ağlar ve kalb mahzun olur'* demiştir [115].

 

62-.......Bize Kurayş -ki o İbnuHayyân'dır-,Sâbit el-Bunânî'den tahdîs etti. Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Rasûlullah ile demirci bir san'atkâr olan Ebû Seyf in yanına girdik. Ebû Seyf, (Peygam-ber'in çocuğu) İbrahim'in süt babası idi. Rasûlullah, İbrahim'i aldı, onu öptü ve kokladi. Bundan sonra bir kerre daha Ebû Seyf in evine gittik. Bu defa İbrâhîm can veriyordu. Rasûlullah'ın iki gözü yaş dök­meye başladı. Bunun üzerine Abdurrahmân ibn Avf:

— Yâ Rasûlallah! Halk musibet zamanında sabr etmeyebilir; fa­kat sen de mi? diye taaccüb ifâde etti.

Rasûlullah:

—  "Ey Avf oğlu! Bu halet, bir rahmet ve şefekattir" buyurdu. Sonra bu göz yaşını diğer bir gözyaşı ta'kîb etti. Bu defa da Ra­sûlullah (S):

—  "Şübhesiz göz ağlar, kalb de mahzun olur. Biz ise, Rabb'i-mizin razı olacağı sözden başka söz söylemeyiz. Yâ İbrahim! Bizler senin ayrılığınla pek mahzun ve kederliyiz" buyurdu [116].

Bu hadîsi Mûsâ ibn Ismâîl, Süleyman ibnu'l-Mugîre'den; o da

Sabit el-Bunânî'den; o da Enes ibn Mâlik'ten; o da Peygamber(S)'den olmak üzere rivayet etmiştir [117].

 

44- Hasta Yanında Ağlamak Babı

 

63-.......Abdullah ibn Umer (R) şöyle demiştir: Sa'd ibn Ubâde bir kerre kendisine arız olan bir hastalıktan dolayı rahatsız oldu. Peygamber (S), Abdurrahmân ibn Avf, Sa'd ibn Ebî Vakkaas ve Ab­dullah ibn Mes'ûd ile birlikte Sa'd'e hasta ziyaretine geldiler. Pey­gamber, Sa'd'in yanına girdiği zaman, onu ailesi halkı tarafından çepçevre kuşatılmış bir hâlde buldu. Rasûlullah:

—  "Sa'd öldü mü?" diye sordu

Oradakiler:

—  Hayır yâ Rasûlallah, ölmedi, dediler.

Peygamber duygulanıp ağladı. Topluluk Peygamber'in ağladı­ğını görünce, onlar da ağladılar [118]. Bunun üzerine Peygamber (S):

— "İşitmez misiniz? Şübhesiz ki, Allah gözyaşı ile ve iç üzüntü­sü ile azâb etmez. Lâkin -diline işaret ederek- işte bunun yüzünden ya azâb eder, yâhûd da merhamet eyler. Ve şübhesiz ölü, ailesinin kendisine (nehyedilmiş bir ağlayışla) ağlamasından dolayı azâb olunur" buyurdu [119].

Umer (R) de (Câhiliyyet âdeti üzere) ağlandığında sopa ile dö­ver, çakıl taşları atar ve toprak saçardı [120].

 

45- Feryad (ve) Fiğan Etmenin ve (Yüksek Sesle) Ağlamanın Nehyedilmesi ve Bu Fiillerden Men' Edilmesi   » Babı

 

64-.......Bize Yahya ibn Saîd tahdîs edip şöyle dedi: Bana Abdurrahmân kızı Amre haber verip şöyle dedi: Ben Âişe(R)'den işit­tim, şöyle diyordu: Zeyd ibn Harise, Ca'fer ve Abdullah ibn Revâha'nın ölüm haberleri geldiği zaman Peygamber (S) mescidde oturdu. Kendisinde hüzün fark ediliyordu. Ben de kapının (görülebilecek) aralığından Peygamberce bakıyordum. Bu sırada kendisine bir kimse geldi ve:

— Yâ Rasûlallah! Ca'fer'in kadınları, dedi ve onların (çığlıkla) ağlayışlarım zikretti. Rasûlullah da o kimseye kadınları bu çığlıktan nehyetmesini emretti. O adam da gitti. Sonra geldi de: Onları neh-yettim, dedi, ve kadınların kendisine itaat etmediklerini söyledi. Pey­gamber ikinci defa ona kadınları nehyetmesini emretti. O zât tekrar gitti. Sonra geldi ve:

—  Vallahi kadınlar bana -yâhud bize- galebe ettiler, dedi. Şekk, râvî Muhammed ibn Havşeb'dendir. (Amre dedi ki:) Âişe: Peygamber (S) o adama: "Bu kadınların ağızlarına toprak saç" buyurdu, dedi. (Âişe dedi ki:) Ben de o adama: Allah senin burnunu toprağa sürsün (yânî seni zelîl kılsın)! Vallahi sen ne Rasûlullah'ın verdiği emri. yaptın, ne de (hüzün ve keder içinde bulunan) Rasûlul-lah'ı kendi hâlinde bıraktın, dedim [121].

 

65-.......Ümmü Atıyye (R) şöyle demiştir: Peygamber (S), biz kadınlardan İslâm üzerine bey'at aldığı sırada ölüye feryâd ve çığlık­la ağlamıyacağımıza dâir de söz almıştı [122]. Beş kadından başka bizden hiçbir kadın (o zaman) ahdine vefa etmedi. Ahdini yerine getiren beş kadın: Ümmü Süleym, Ümmü'1-Aiâ, Mufiz'ın karısı olan Ebû Seb­re kızı, ve daha iki kadındır. Yâhud Ebû Sebre kızı üe Muâz'ın karısı ve diğer bir kadın [123].

 

46- Cenaze İçin Ayağa Kalkmak Babı

 

66-....... Bize Sufyân ibn Uyeyne tahdîs edip şöyle dedi: Bize ez-Zuhrî, Sâlim'den; o da babası Abdullah ibn Umer'den; o da Âmir ibn Rabîa'dan tahdîs etti. Peygamber (S): "Sizler cenaze gördüğü­nüzde, cenaze sizi geride bırakıncaya kadar ayağa kalkınız" buyur­muştur [124].

Sufyân ibn Uyeyne şöyle dedi: ez-Zuhrî şöyle dedi: Bana Salim, babasından haber verdi. Babası Abdullah ibn Umer: Bize Âmir ibn Rabîa, Peygamber'den haber verdi, demiştir [125].

el-Humeydî Ebû Bekr Abdullah el-Mekkî, Sufyân ibn Uyeyne'den yaptığı rivayetinde: ' 'Cenaze sizi geride bırakıncaya yâhud cena­ze yere konuluncaya kadar ayakta durunuz" fıkrasını ziyâde etmiş­tir [126].

 

47- Bab: Cenaze İçin Ayağa Kalktığında İnsan Ne Zaman Oturur? [127]

 

67-.......Bize el-Leys ibn Sa'd, Nâfi'den; o da İbn Umer(R)'den; o da Âmir ibn Rabîa'dan tahdîs etti. Peygamber (S) şöyle buyurmuş­tur: "Sizin herhangi biriniz bir cenaze gördüğünde, cenazenin bera­berinde yürüyücü değilse, cenazeyi arkada bırakıncaya kadar, yâhud cenaze onu geride bırakıncaya kadar; yâhud cenaze o kimseyi arka­da bırakmazdan evvel cenaze yere indirilinceye kadar ayağa kalksın" [128].

 

68-.......Keysân şöyle demiştir: Biz bir cenazede bulunduk. Ebû Hureyre, Mervân'ın elini tuttu. Cenaze yere konulmazdan evvel ikisi oturdular. Bunun üzerine Ebû Saîd el-Hudrî gelip Mervân'ın elinden tuttu ve:

— Ayağa kalk! Yemin olsun şu adam (yânı Ebû Hureyre), Pey-gamber'in bizleri cenaze omuzlardan yere indirilmedikçe oturmadan nehyettiğini kat'î olarak bilmektedir, dedi.

Bu söz üzerine Ebû Hureyre de:

—  Ebû Saîd doğru söyledi, dedi [129].

 

48- "Bir Cenaze Ardından Giden Kimse, O Cenaze Erkeklerin Omuzlarından İndirilip Konuluncaya Kadar Oturmaz, Eğer Bundan Önce Oturursa Kalkmakla Emredilir" Babı

 

69-.......Bize Yahya ibn Ebî Kesîr, Ebû Seleme ibn Abdirrahmân'dan; o da Ebû Saîd el-Hudrî(R)'den tahdîs etti. Peygamber (S): "Bir cenaze gördüğünüz zaman hemen ayağa kalkınız. Cenazenin ardından giden kimse ise, cenaze konuluncaya kadar oturmasın" bu­yurmuştur [130].

 

49- Bir Yahudi Cenazesi İçin Ayağa Kalkan Kimse Babı

 

70-.......Câbir ibn Abdillah şöyle demiştir: Bir kerre yanımız­dan bir cenaze geçmişti. Peygamber (S) hemen o cenaze için ayağa kalktı. Biz de ona uyarak ayağa kalktık ve:

—  Yâ Rasûlallah! Bu bir Yahûdî cenâzesidir, dedik.

—  "Bir cenaze gördüğünüzde hemen ayağa kalkınız" buyur­du [131].

 

71-.......Bize Amr ibnu Murre tahdîs edip şöyle dedi: Ben Abdurrahmân ibn Ebî Leylâ'dan işittim, şöyle dedi: Sehl ibn Huneyf ile Kays ibn Sa'd, Kaadisiyye mevkiinde oturuyorlardı. Ora halkı bun­ların yanından bir cenaze geçirdiler. Sehl ile Kays hemen ayağa kaİk-tılar. Kendilerine: Bu cenaze, bu arazîlerin halkından, yânî zimmet ehlindendir, denildi. Bunun üzerine Sehl ile Kays:

— Peygamber(S)'in yanından bir Yahûdî cenazesi geçmişti de Peygamber hemen ayağa kalkmıştı. Bunun üzerine Peygamber'e de: Bu bir Yahûdî cenâzesidir, denilmişti de Peygamber (S): "Bu da (ya­şayıp ölen) bir insan değil mi?" diye cevâb vermişti, demişlerdir [132].

Ve Ebû Hamze Muhammed ibn Meymün, el-A'meş'ten; o da Amr'dan; o da İbn Ebî Leylâ'dan söyledi. îbn Ebî Leylâ şöyle de­miştir: Ben Kays ile Sehl'in beraberinde idim. Bunlar: Biz Peygam-ber'in beraberinde idik... dediler [133].

Zekeriyyâ ibn Ebî Zaide de Şa'bî'den; o da İbn Ebî Leylâ'dan söyledi ki, o Ebû Mes'ûd Ukbe ibn Amr el-Ensârî ile Kays ibn Sa'd; her ikisi de cenaze için ayağakalkarlardı, demiştir [134].

 

50- Cenazeyi Kadınların Değil de Erkeklerin Taşıması Babı

 

72-...... Keysân, EbûSaîd el-Hudrî'den işitti ki, Rasûiullah (S) şöyle buyurmuştur: "Cenaze (tâbuta) konulup erkekler omuzları üze­rine yüklendikleri zaman, eğer o cenaze iyi bir kişi ise: 'Beni (sevabı­ma) ulaşdınmz' der. Eğer o cenaze iyi olmayan bir kişi ise: 'Eyvah! Bu cenaze ile nereye gidiyor sunuz?' diyeferyâd eder. Cenazenin bu feryadını (gafil) insandan başka her varlık işitir. İnsan bu sayhayı işit-seydi, muhakkak düşer bayılırdı" [135].

 

51- Cenazeyi Yolcu Edip Taşımakta Sür'at Edilmesi Babı

 

Ve Enes ibn Mâlik (R): "Sizler, ölüyü, yerine ulaştırmak için beraberinde gidenlersiniz. Onun için cenazenin önünde, arkasında, sağında solunda yürüyünüz" demiştir [136].

 Enes'ten başkası da: "Cenazeye yakın gidiniz"  demiştir [137].

 

73-.......Bize Sufyân ibn Uyeyne tahdîs edip şöyle dedi: Biz şu gelecek hadîsi ez-Zuhrî'den ezberledik; o da Saîd ibnu'l-Müseyyeb'den; o da Ebû Hureyre(R)'den. Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Ce­nazeyi sür'atlice naklediniz. Eğer bu ölü iyi bir kişi ise, bu bir hayr-dır. Onu (bir an evvel kabirdeki) hayr ve sevabına ulaştırmış olursunuz. Eğer bu cenaze iyi bir kişi değilse, bu da bir şerrdir. Onu omuzları­nızdan (çabuk) indirip korsunuz'' [138].

 

52- Ölünün  Tabut Üzerinde İken "Beni Yerime Ulaştırınız!" Kavli Babı

 

74-.......Keysân, Ebû Saîd Hudrî'den işitmiştir. O şöyle demiş­tir: Peygamber (S) şöyle der iûi:"Cenâze tâbuta konulduğu ve erkekler onu omuzlan üzerine yüklendikleri zaman, eğer o cenaze iyi bir kişi idiyse; 'Beni (sevabıma) ulaştırınız' der; ve eğer o cenaze iyi olmayan bir kişi idiyse, cenaze ahâlîsine hitaben: 'Bu cenazeye yazıklar olsun! Onu nereye götürüyorlar?' diye feryâd eder. Cenazenin bu feryadını insandan başka herşey işitir. İnsan bunu işitseydi, muhakkak düşer bayılırdı" [139].

 

53-Cenaze Namazında İmamın Arkasında İki Yahud Üç Sıra Saff Olan Kimse Babı

 

75-.......Câbir ibn Abdillah (R): Rasûlullah (S-Habeş hüküm­darı olan) Necâşî üzerine cenaze namazı kıldırdı. Ben ikinci yâhud üçüncü saffta bulundum, demiştir [140].

 

54- Cenaze Namazında Cenazeye Karşı Sıra İle Dizilmiş Safflar Babı

 

76-.......Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Necâşî'nin ölüm haberini sahâbîierine ulaştırdı. Sonra (namaz kıldırmak üzere) kendisi öne geçti, sahâbîler O'nun arkasında dizi dizi sırala­nıp saff oldular. Akabinde Peygamber dört tekbîr aldı [141].

 

77-.......Bize Süleyman eş-Şeybânî, eş-Şa'bî'den tahdîs etti. O şöyle demiştir: BanaPeygamber'in yanında hazır bulunmuş olan bir kimse haber verdi. Peygamber (S) bir defa kenarda kalmış bir kabre gelip, kabr üzerine sahâbîleri saff saff dizmiş ve dört tekbîr alarak cenaze namazı kıldırmıştır. (Süleyman eş-Şeybânî dedi ki:) Ben eş-Şa'bî'ye hitaben: Bu hadîsi sana kim (yânî hangi sahâbî) tahdîs etti? diye sordum. eş-Şa'bî: İbnu Abbâs (R) diye cevâb verdi [142].

 

78-.......Bana Atâ ibn EbîRebâh haber verdi. O, Câbir ibn Abdil!ah(R)'tan şöyle derken işitmiştir: Peygamber (S): "Bu gün Habeş milletinden iyi bir adam ölmüştür, gelin de ona cenaze namazı kı­lın!" buyurdu. Câbir dedi ki: Biz dizilip saff olduk. Bizler dizi dizi safflar hâlinde iken Peygamber Necâşî üzerine cenaze namazı kıldırdı.

Ebû'z-Zubeyr Muhammed ibn Müslim, Câbir'den söyledi. Câbir: (Peygamber Necâşî'ye cenaze namazı kıldığı zaman) ben ikinci saffta idim, demiştir [143].                                                      

 

55- Cenazeler Üzerinde Kılınan Namazlarda Erkeklerin Beraberinde Çocukların Da Saff  Tutmaları Babı

 

79-.......Bize Süleyman eş-Şeybânî, Âmir eş-Şa'bî'den; o da İbn Abbâs(R)'tan tahdîs etti (o, şöyle demiştir): Rasûlullah (S) geceleyin içine cenaze gömülmüş olan bir kabre uğradı. Orada bulunan cenaze sâhiblerine:

—  "Bu cenaze ne zaman gömüldü?" diye sordu. Onlar da:

— Geçen gece (yânı dünkü günün gecesinde), diye cevâb verdi­ler.

(Peygamber bu ölüyü hastalığı sırasında ziyaret etmiş bulundu­ğundan) cenaze sâhiblerine:

—  "Bana niçin haber vermediniz?" diye serzeniş etti. Onlar:

— Biz onu gecenin karanlığında gömdük; sizi o vakitte uyandır­mak istemedik, dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah namaza dikeldi. Biz de arkasında saff bağladık. İbn Abbâs dedi ki: Ben de bu saffların içinde bulundum. Rasûluliah bu gömülü olan ölüye namaz kıldı [144].

 

56- Cenazenin Üzerine Namaz Kılmanın Kaanunlaştırılması Babı [145]

 

Peygamber (S): "Cenaze üzerine namaz kılan kimse..." buyurdu.

Ve yine: "Arkadaşınız üzerine namaz kılınız" buyurdu. Ve yine:

"Necâşî üzerine namaz kılınız" buyurdu. Peygamber bu sözleriyle, içinde rükû* ve sucûd bulunmayan, kelâm da edilmeyen; fakat içinde ölüye duâ edilen, tekbîr alma ve selâm verme bulunan bu husûsî duruşa namaz ismi vermiştir [146].

Ve İbn Umer, cenaze namazını ancak temiz olarak kılardı ve o, cenaze namazını güneşin doğuşu ve batışı sırasında kılmaz ve tekbîr alışta iki elini yukarı kaldırır idi [147].

Ve Hasen Basrî: Zamanlarına yetiştiğim (sahâbî ve tabiîden olan) insanlar, cenazeleri üzerine kılınacak namazda imamete en ziyâde lâyık gördükleri kimseler, farz namazlarında imamlığına razı oldukları kimselerdi, demiştir [148].

Keza: Bayram günü namazında abdesti bozulan yâhud cenaze namazı kılınacağı sırada abdesti olmayan kimse, su arar da teyemmüm etmez [149].                                       

Ve yine Hasen Basrî; Bir kimse cenaze namazına cemâat namaz kılarken ulaşırsa, cemâatle beraber bir tekbîr alarak namaza girer, demiştir [150]. Saîd ibn Müseyyeb de:

Erkek kişi, cenaze namazında gecede gündüzde, seferde hazarda musâvî olarak dört tekbîr alır, demiştir [151].                    

Enes ibr. Mâlik de: Birinci tekbîr namaza başlama tekbîridir, demiştir [152].

Ve Yüce Allah ' 'Onlardan hiçbir kimse üzerine ebedî salât etme. Kabrinin başında da durma..." (et-Tevbe: 85) buyurdu, yânî buna "Salât" ismini verdi [153].

Ve bu cenazeye yapılan salâtta diğer namazlar gibi safflar da, imâm da mevcûddur [154].

80-.......Şa'bî şöyle demiştir: Bana, Peygamberiniz ile beraber yolu yalnız bir kabre uğrayan bir zât haber verdi. O zât: Peygamber (S) bize imâm oldu; biz de O'nun arkasında saff bağladık, dedi. Sü­leyman Şeybânî dedi ki: Biz eş-Şa'bî'ye: Yâ Ebâ Amr! Bunu sana tahdîs eden sahâbî kimdir? dedik. eş-Şa'bî: îbnu Abbâs(R)'tır, diye cevâb verdi1[155].

 

57- Cenazelerin Beraberinde Gitmenin Fazileti Babı [156]

 

Ve Zeyd ibn Sabit (R-45): Cenaze  namazını kılınca, üzerindeki cenazeye ittibâ borcunu ödemiş olursun, demiştir [157]. Humeyd ibn Hilâl de: Biz cenaze namazı üzerine geri

dönmek için cenaze sahihlerinden izin almak bilmiyoruz, lâkin cenaze namazını kıldıktan sonra geri

dönen için bir kîrât sevâb vardır, demiştir [158].

 

81-.......Bize Cerîr ibnu Hazım tahdîs edip şöyle dedi: Ben Nâfi'den işittim, şöyle diyordu: İbnujUmer'e:

— Ebû Hureyre, cenazenin beraberinde giden kimse için bir kî­rât ecir vardır diyor, denildi.

İbn Umer:                                                                          

— Ebû Hureyre bize (hadîs rivayet etmeyi) çoğalttı, dedi. Fakat Âişe, Ebû Hureyre'yi tasdîk etti ve:                          

— Ebû Hureyre'nin söylemekte olduğu hadîsi ben de Rasûltfl-lah'tan işittim, dedi.                                                                  

Bunun üzerine Abdullah ibn Umer:

— Yemîn olsun ki, biz pek çok kîrâtlardaki sevabı almakta ku­sur ettik, dedi.

(Buhârî dedi ki:) "Farrattu" "Allah'ın emrinden zayi' ettim" demektir [159].

 

58- Cenaze Gömülünceye Kadar Bekleyen Kimse Babı

 

82- Bize Abdullah ibnu Mesleme tahdîs edip şöyle dedi: Ben İb­nu Ebî Zi'b'in huzurunda okudum. O da Saîd ibn Ebî Saîd el-Makburî'den; o da babası Ebû Saîd Keysân'dan. O, Ebû Hureyre'-den sormuş; Ebû Hureyre de: Ben Peygamber(S)'den işittim, demiş­tir.

H ve bana Abdullah ibnu Muhammed tahdîs etti: Bize Hişâm tahdîs etti: Bize Ma'mer, ez-Zuhrî'den; o da İbnu'l-Müseyyeb'den; o da Ebû Hureyre(R)'den. Peygamber (S) buyurdu ki...

Bize Ahmed ibnu Şebîb ibn Saîd tahdîs edip şöyle dedi: Bana babam Şebîb ibn Saîd tahdîs edip şöyle dedi: Bize Yûnus ibn Yezîd tahdîs etti. İbnu Şihâb dedi ki: Ve bana Abdurrahmân el-A'rac tah­dîs etti ki, Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir [160]: Rasûlullah (S): "Ce­nazede, cenaze namazı kılınıncaya kadar hazır bulunan kimseye bir kîrât vardır. Cenaze gömülünceye kadar hazır bulunan kimse için ise iki kîrât sevâb olur" buyurdu. İki kîrât nedir? denildi. Rasûlullah: "İki büyük dağ gibidir" buyurdu [161].

 

59- Cenazeler Üzerine Kılınan Namazlarda Çocuklarında Da İnsanların Beraberinde Cenaze Namazı Kılmaları Babı [162]

 

83-.......İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) bir kabre geldi. Orada bulunanlar: Bu cenaze dünkü günün gecesinde gömül­dü dediler. İbn Abbâs bu kelimeyi dufine yâhud dufinet şeklinde ter-dîdli söylemiştir. İbn Abbâs: Biz Rasûlullah'ın arkasında saff olduk, sonra Rasûlullah o gömülü cenaze üzerine namaz kıldırdı, dedi [163].

 

60- Cenazeler Üzerine Kılınacak Namazların (Bunun İçin Ayrılmış Musallada) Namazgahta ve Mescidde Kılınması Babı

 

84-.......Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) bize Habeşler'in meliki olan Necâşî'nin ölüm haberini, Öldüğü gün bildirdi ve: "Kardeşiniz için Allah'tan mağfiret isteyin" buyurdu.

Ve İbn Şihâb'dan: O şöyle demiştir: Bana Saîd ibnu'l-Müseyyeb tahdîs etti ki, Ebû Hureyre (R): Peygamber'in onları namazgahta saff yapıp Necâşî üzerine dört tekbîr aldığını söylemiştir [164].

 

85- Bize îbrâhîm ibmı'İ-Munzir tahdîs edip şöyle dedi: Bize Ebû Damre tahdîs edip şöyle dedi: Bize Mûsâ ibn Ukbe, Nâfi'den tahdîs etti. Abdullah ibn Umer (R) şöyle demiştir: Yahudiler kendilerinden zina etmiş olan bir erkek ile bir kadını Peygamber'e getirdiler. Pey­gamber bu.zinâcılann taşlanmasını emretti. Bunun üzerine ikisi de

mescidin yanında cenazelerin konulduğu yere yakın bir mekânda taşla Öldürüldüler [165].

 

61- Kabirler Üzerinde Mescidler Edinmenin Mekruh Kılınması Babı

 

Alî ibn Ebî Tâlib'in torunu olan el-Hasen ibnu'l-Hasen (97) vefat ettiğinde, eşi ve yine Alî'nin torunu olan Fâtıma bintu'l-Hüseyin (110), kocasının kabri üzerine bir sene kadar bir kub­be kurmuştu [166]. Sonra bu kubbe kaldırıldı. O sırada Fâtıma ve yanında bulunanlar bir sayha işittiler. Sayha sahibi:

—  Düşün bak! Bu musîbet-zedeîer kaybettiklerim buldular mı? diye soruyordu.

Diğer bir sayha sahibi de bu suâle:

—  Hayır, onlar ümîdlerini kestiler de döndüler, dîye cevâb vermişti [167].

 

86-.......Urve'den;odaÂişe(R)'dentahdîsetti. Peygamber (S) âhirete göç ettiği hastalığında: "Allah Yahûdîler'i ve Hrısüyanlar'ı rah­metinden uzak kılsın. Bunlar peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler" buyurmuştur [168]. Âişe: Böyle bir endîşe olmasaydı sahâ-bîler, Rasûlullah'ın kabrini açık bırakırlardı. Lâkin ben onun mes­cid edinilmesinden korkarım, demiştir [169].

 

62- Lohusalığı İçinde Öldüğünde Lohusa Kadının Üzerine Cenaze Namazı Kılınışı Babı

 

87-.......Semure ibn Cundeb (R) şöyle demiştir: Ben.lohûsahğından dolayı vefat eden bir kadın üzerine Peygamber'in arkasında cenaze namazı kıldım. Peygamber (S), o kadının cenazesinin karşı­sında tam ortasına doğru ayakta durdu [170].

 

63- Bab: Cenaze Namazını Kıldıracak Kimse, Kadın ve Erkek Cenazesinin Neresine Doğru Dikelir? [171]

 

88-.......Bize Semure ibnu Cundeb (R) tahdîs edip şöyle dedi: Ben nifâs müddeti içinde ölmüş bir kadına Peygamber(S)'in arkasın­da cenaze namazı kıldım. Peygamber cenazenin karşısında ve ortası­na doğru ayakta durdu [172].

 

64- Cenaze Üzerine Kılınan Namazda Dört Tekbir Alınması Babı

 

Ve Humeyd et-Tavîl şöyle demiştir:

Enes (R) bizlere cenaze namazı kıldırdı da bunda üç defa tekbîr aldı, sonra selâm verdi. Akabinde bu husus kendisine söylendi. Bunun üzerine hemen kıbleye yöneldi, sonra dördüncü tekbîri aldı, sonra da selâm verdi [173].

 

89-.......Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Peygamber (S), vefat etmiş olduğu gün içinde Necâşî'nin ölümünü bildirdi. Ve sahâbîleri musallaya çıkardı, onları sıralayıp saff yaptı ve Necâşî üzerine dört defa tekbîr aldı.

 

90-.......Bize Saîd ibnu Mînâ, Câbir ibn Abdillah'tan tahdîs etti ki, Peygamber (S) Ashame en-Necâşî üzerine dört defa tekbîr almış­tır. Ve Yezîd ibn Hârûn ile Abdussamed, Selîm'den yaptıkları riva­yette "Ashame" demişlerdir [174].

Ve bu hadîsi rivayet etmekte Abdussamed ibnu Abdilvâris, Ye­zîd ibn Harun'a mutâbaat etmiştir [175].

 

65- Cenaze Üzerine Kılınan Namazda Fâtihatu’1-Kitâb Sûresini Okuma (nın meşruluğu) Babı

 

ef-Hasenu'1-Basrî de: Çocuk üzerine cenaze namazı kıldıracak olan kimse Fâtihatu'I-Kitâb'ı okur, sonra da

"Allahumme'c'alhu lenâ faratan ve selefen ve ecran (Yâ Allah, bu çocuğu -cennette- bizim için karşılayıcı, teşrîfâtçı ve âhiret armağanı kıl) diye duâ eder, demiştir [176].

 

91- Bize Muhammed ibn Beşşâr tahdîs edip şöyle dedi: Bize Gun-der tahdîs edip şöyle dedi. Bize Şu'be, Sa'd ibn İbrahim'den; o da Talha ibn Abdiîlah'tan tahdîs etti. Talha: Ben İbn Abbâs'ın arkasın­da cenaze namazı kıldım, demiştir.

Ve bize Muhammed ibnu Kesîr tahdîs edip şöyle dedi: Bize Suf-yân es-Sevrî, Sa'd ibn İbrâhîm'den; o da Talha ibn Abdillah ibn Avf -tan haber verdi. Talha: Ben İbn Abbâs'ın arkasında cenaze üzerine namaz kıldım; bu namazda îbn Abbâs Fâtihatu'I-Kitâb'ı okudu da: Cenaze namazında Fâtihatu'I-Kitâb okumak bir sünnet olduğunu bil­sinler dedis demiştir [177].

 

66- Ölü Gömüldükten Sonra Kabir Üzerine Cenaze Namazı Kılınması Babı

 

92-....... Ben eş-Şa'bî'den işittim, şöyle dedi: Bana, Peygamber(S)'in beraberinde, kenarda kalmış bir kabre uğrayan kimse ha­ber verdi. Peygamber onlara imâm olmuş, onlar da Peygamber'in arkasında o mezar üzerine cenaze namazı kılmışlardır. (Süleyman eş-Şeybânî dedi ki:) Ben eş-Şa'bî'ye hitaben: Yâ Ebâ Amr, bu hadîsi sana tahdîs eden (sahâbî) kimdir? dedim. eş-Şa'bî: Abdullah ibn Ab-bâs(R)'tır, dedi [178].

 

93-.......(Ebû Hureyre -R- şöyle demiştir): Bir zencî adam yâ­hud zencî kadın mescidi süpürür idi [179]. Günün birinde vefat etti. Fa­kat Peygamber onun ölümünü bilmemişti. Bir gün Peygamber o zâtı andı da: "Bu insan ne yaptı?" diye sordu. Sahâbîler: O öldü yâ Ra-sûlallah, dediler. Rasûlullah: "Bana (vefatını) haber vermeli değil miy­diniz?" buyurdu. Sahâbîler: O şöyle şöyle oldu diye, onun kıssasını zikrettiler. Râvî dedi ki: Sahâbîler bu sözleriyle o zâtın sânını horla-dılar (onu küçük ve ehemmiyetsiz gördüler). Rasûlullah: "Haydin onun kabrini bana gösteriniz" buyurdu. Akabinde onun kabrine vardı ve üzerine namaz kıldı [180].

 

67- Bab: Ölü, (Dirilerin) Ayakkabılarının Sesini İşitir

 

94-.......Bize Saîd ibn Ebî Arûbe, Katâde'den; o da Enes(R)'ten tahdîs etti. Peygamber (S) şöyle buyurmuştur:

"Kul kabrine konulduğu ve sahihleri geri dönüp gittikleri zaman -ki ölü bunlar yürürken ayakkabılarının sesini muhakkak işitir- ona iki melek gelir. Bunlar ölüyü oturturlar ve ona:

— Şu Muhammed denilen kimse hakkında ne dersin? diye so­rarlar.

O mü'min kul:

— O'nun Allah'ın kulu veRasûlüolduğunaşehâdetederim, der. Bunun üzerine melekler tarafından:

— Ey mü'min, cehennemdeki yerine bak. Allah bu azâb yerini senin için cennetten bir makaama tebdil eyledi, denilir''.

Peygamber (S): "O mü'min, cehennem ve cennettekUki makaa-mini birden görür" buyurmuştur.

"Fakat kâfir veyâhud münafık olan ölü (meleklerin suâline):

— Muhammed hakkında bir şey bilmiyorum. İnsanların O'na diyegeldikleri bir sözü (işitir), ben de onlara uyup söylerdim, diye ce-vâb verir.                                                           

Bu iki melek tarafından o kâfir veya munâfıka:              

— Hay sen anlamaz ve uymaz olaydın! denilir.

Sonra bu kâfir veya munâfıkın iki kulağı arasına de­mirden bir topuzla vurulur. O topuzu yiyince kâfir veya münafık şid­detli birferyâd ile bağırır ki, bu feryadı ins ve cinnden başka, bu ölüye yakın olan her şey işitir" [181].

 

68- El-Arzu’l Mukaddese'de Yahud Onun Gibi Mukaddes Olan Diğer Yerlerde Gömülmeyi Arzu Eden Kimse Babı [182]

 

95-.......Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Ölüm meleği Mûsâ Peygamber'e gönderildi. Melek Musa'ya gelince, Mûsâ, meleğe bir to­kat vurdu. Melek Rabb'ına döndü ve:

—  Sen beni ölmek istemeyen bir kula gönderdin, dedi.

Allah, meleğe gözünü (yâhud eski kudret ve metanetini) iade et­ti ve tekrar Musa'ya dön de ona: Elini bir öküzün sırtına koymasını ve elinin örttüğü her bir kıla mukaabil bir yıl Ömür verileceğini söy­le, dedi.

Mûsâ, bu ilâhî bahşişi duyunca:

— Yâ Rabbî! Bundan sonra ne olacak (ölecek miyim, yoksa da­ha yaşayacak mıyım)? diye sordu.

Allah:

—  Sonra öleceksin, buyurdu. Mûsâ:

— Öyleyse ölüm şimdi gelsin, dedi de Allah'tan bir taş atımı me­safeye kadar kendisini Mukaddes Arz'a yaklaştırmasını (orada ölüp orada gömülmesini) diledi [183].

Ebû Hureyre şöyle dedi: Rasûlullah (S): "Eğer ben Musa'nın gö­müldüğü yerde sizinle beraber bulunsaydım, onun yol kenarında olan ve kızıl bir kum tepesinin yanında bulunan kabrini muhakkak sizlere gösterirdim" buyurdu [184].                                                            

 

69- Cenazeyi Geceleyin Gömme Babı [185]

 

Ebû Bekr (R) de geceleyin gömülmüştür [186].

 

96-....... İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) gecele­yin gömülmesinin ardından bir kimsenin mezarı üzerine cenaze na-mâzı kıldı. Bu namazda kendisi ve sahâbîleri ayakta durdular. Peygamber o kimse hakkında suâl sorup "Bu kimdir?" demişti de, oradakiier: Dünkü günün gecesinde gömülmüş olan Fulân kimsedir diye cevâb vermişlerdi. Bu cevâb akabinde hepsi birden o kabir üze­rine cenaze namazı kıldılar [187].

 

70- Kabir Üzerine Mescid Kurulmasının Meni) Babı

 

97-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) hasta olduğu zaman kadınlarından bâzısı Habeşistan'da gördükleri bir kiliseyi ko­nuştular. Ona Mâriye (yânî Meryem Ana) Kilisesi deniyormuş. (Son­radan Peygamber'in kadınlarından olan) Ümmü Seleme ile Ümmü Habîbe (R) Habeşistan arazîsine gitmişlerdi [188]. Bu iki kadın o kilisenin güzelliğini ve içindeki suret ve timsâlleri zikrettiler. Bunun üze­rine Peygamber başını yukarı kaldırdı da: "Onlar kendilerinden iyi bir kimse çıkıp da vefat ettiği zaman, onun kabri üzerine bir mescid bina ederler, sonra o binaya bu suretleri (yânî resimleri) yaparlar. İş­te onlar Allah katında mahlûkaatın en şerlileridirler" buyurdu [189].

 

71- (Lahdine Yerleştirmek İçin) Kadının Kabrine Girecek Kimse Babı

 

98-.......Bize Fulayh ibnu Süleyman tahdîs edip şöyle dedi: Bi­ze Hilâl ibnu Alî tahdîs etti. Enes (R) şöyle demiştir: Biz Rasûlullah'in kızının cenazesinde hâzır bulunup, şuna şâhid olduk: Rasûlullah kab­rin bir tarafına oturmuş hâldeydi. İki gözünün yaş dökmekte oldu­ğunu gördüm. Rasûlullah: "İçinizde bu gece günâh işlememiş bir kimse var mı?" diye sordu. EbûTalha: Ben vanm, dedi. Rasûlullah: "Bu kızın kabri içine in" buyurdu. Râvî Enes dedi ki: Bu emir üzerine Ebû Talha, Rasûlullah'm tazmin kabrine indi ve o kız, lahdine yerleştirip gömdü [190].

Ebû Abdillah el-Buhârî-'Lİ-yakterifû"   ''( Kazanmaları için)" (el-En’am 113) ma'nasmadır.dedi [191].

 

72- Şehid Üzerine Namaz Babı [192]

 

99-.......Câbir ibn Abdillah (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Uhud şehîdlerinden ikişer kişiyi bir örtü (yânî bir kabir) içinde bir­leştiriyordu. Sonra: "Bunların hangisi Kur'ân'ı daha çok öğrenmiş­tir?" diye soruyordu. Bu çift şehîdlerden biri kendisine işaret edilince, onu kabirdeki lahdin içine önce koyuyordu. Ve sonra: "Ben bu mu~ câhidler üzerine (yânî hayâtlarım Allah yolunda feda ettiklerine) kı­yamet günü bir şahidim" buyurdu ve bu şehîdlerin kendi kanları içinde, yıkanmadıkları ve üzerlerine namaz da kilınmadığı hâlde gö­mülmelerini emretti [193].

 

100-.......Ukbe ibn Âmir(R)'den (o, şöyle demiştir): Peygam­ber (S) bir gün çıkıp Uhud şehîdlerine cenaze üzerine kıldığı namazı gibi namaz kıldı [194]. Sonra Medîne'ye dönüp minbere çıktı da: "Ben sizin için havuza ilk erişeniniz olacağım. Sizin hakk yolundaki hiz­metlerinize şehâdet ediciyim. Allah'a yemin ederim ki, ben şu anda (cennetteki) havuzumu muhakkak görmekteyim. Ve emîn olunuz ki, bana arz'ın hazînelerinin anahtarları -yâhud arz'ın anahtarları- ve­rilmiştir. Vallahi ben, benden sonra sizin müşrikliğe döneceğinizden hiç korkmam. Lâkin ben sizin ihtiras ile Dünyâ hazîneleri hususun­da birbirinizle nefsâniyet yarışına düşüp didişmenizden korkarım" buyurdu [195].

 

73- Bir Kabir İçinde İki ve Üç Kişinin Gömülmesi Babı

 

101-.......Câbir ibn Abdillah (R) şöyle haber vermiştir: Peygam­ber (S) Uhud harbi şehîdlerinden iki kişiyi bir kabirde birleştiriyordu [196].

 

74- Şehidleri Yıkamayı Düşünmeyen Kimse Babı

 

102-.......Câbir (R) şöyle demiştir: Peygamber (S): "Onları, yânî Uhudşehîdlerini kendi kanları içinde gömünüz" buyurdu. Hâlbuki Pey­gamber onları yıkatmamıştı da [197].

 

75- Lahdin İçinde Öne Geçirilen Kimse Babı [198]

 

Kabir içindeki oyuğa îahd denilmesi, onun kabrin bir tarafındaki mey! olmasından dolayıdır.  Her zulm edici, mülhiddir (yânî hakktan meyledîcîdir). "Mültehad" (ci-cinn: 22), meyi edip sığınılacak yerdir. Eğer kabir bir yana meyilsiz olarak dümdüz olsaydı, o bir darîh, yânî yerde düz bir çukur ve yarıktan ibaret olurdu [199].

 

103-.......Câbir ibn AbdiIIah(R)'tan (o, şöyle demiştir): Rasülullah (S) Uhud şehîdlerinden iki kişiyi bir örtecek yer içinde, yânî" bir kabir içinde birleştiriyordu. Sonra: "Bunların hangisi Kur'ân'ı daha çok öğrenmiştir?" diye sorardı. Bu iki şehîdden birine işaret edilince onu kabirdeki lahdin içinde önce geçirir ve: "Ben bu şehîd-ler üzerine bir şahidim" buyurup, onları yıkamadığı ve üzerlerine ce­naze namazı kılmadığı hâlde, şehîdlerin kendi kanlan içinde gömülmelerini emreyledi.

(Abdullah ibn Mübarek şöyle dedi:) Ve bize el-Evzâî, ez-Zuhrî'den haber verdi ki, Câbir ibn Abdillah şöyle demiştir: Rasûlullah (S) Uhud şehîdleri için: "Bunların hangisi Kur'ân'ı daha çok öğrenmiştir?" diye sorardı. Kendisine bir adamın daha çok Kur'ân bildiği işaret edilince, Rasûlullah o adamı kabirdeki lahdin içinde yanındaki arkadaşından öne geçirirdi [200].

Ve Câbir: (Uhud şehîdlerinden olan) babam Abdullah ibn Amr ile amucam Amr ibn Cumûh bir tek çizgili abâ içinde kefenlendirildi, demiştir.

Ve Süleyman ibnu Kesîr dedi ki: Bana ez-Zuhrî tahdîs edip şöyle dedi: Bana Câbir(R)'den işiten kimse tahdîs etti [201].

 

76- Kabir İçine Izhır Çayırı ve Kuru Ot Konuluşu Babı [202]

 

104-.......Bize Hâlid el-Hazzâ-, İkrime'den; o da İbn Abbâs(R)'tan tahdîs etti. Peygamber (S) şöyle buyurdu: "Azız ve Cetîl olan Allah Mek­ke'yi haram kılmıştır. Artık Mekke, benden evvel hiçbir kimse için ha-lâl olmadı; benden sonra da hiçbir kimse için hatâl değildir. Mekke bana da bir gündüzün bir saatinde halâl kılınmıştı. Mekke'nin otu kopanl-maz, ağacı kesilmez, av hayvanı ürkütülmez, yitiği kimse tarafından el uzatılıp alınamaz. (Mekke'de yitirilen şeyi) ancak onun sahibini araştı­racak kimse atabilir". Rasûluilah'ın bu sözleri üzerine Abbâs: Yâ Rasûlallah, kuyumcular ve kabirlerimiz için ızhır otu müstesna olsun, dedi. Rasûlullah: "Izhır müstesnadır" buyurdu [203].

Ebû Hureyre Peygamber'den rivayet ettiği hadîste o zâtın: "Ka­birlerimiz için ve evlerimiz için (ızhır müstesna olsun)" dediğini söyle­di [204].

Ve Ebân ibnu Salih, el-Hasen ibn Müslim'den; o da Şeybe'nin kı­zı Safıyye'den söyledi ki, bu Safıyye: Ben Peygamber(S)'den işittim, deyip bu hadîsin benzerini (yânı kabirler ve evleri zikrettiğini) rivayet etmiş­tir [205].

Mucâhid de Tâvûs'tan; o da İbn Abbâs'tan söyledi ki, Abbâs: Iz­hır, Mekkeİiler'in demircileri, dökümcüleri ve evleri için (zarurî bir ih­tiyaç maddesi)dir, demiştir [206].

 

77- Bab: Ölü Herhangi Bir Sebebden Ötürü Kabirden ve Lahidden Çıkarılır Mı? [207]

 

105-.......Bize Sufyân (ibn Uyeyne) tahdîs etti. Amr ibn Dînâr şöyle dedi: Ben Câbir ibn Abdillah(R)'tan işittim, şöyle dedi: Rasû­lullah (S), Abdullah ibn Ubeyy ibn Selûl kendi çukuru içine konul­duktan sonra onun çukuruna geldi; onun dışarıya çıkarılmasını emretti. O da dışarıya çıkarıldı. Rasûlullah onun cesedini kendi iki dizi üzerine koydu da, onun cildi üzerine tükürüğünden üfledi, ve ona kendi gömleğini giydirdi. Rasûluilah'ın kendi gömleğini ona giydir­mesinin sebebini Allah en bilendir. Abdullah ibn Ubeyy ibn Selûl, Peygamber'in amucası Abbâs'a bir gömlek giydirmiş idi.

Sufyân ibn Uyeyne şöyle dedi: Ebû Hureyre şöyle demiştir [208]: Ra­sûluilah'ın üzerinde iki gömlek vardı. Abdullah ibn Ubeyy'in oğlu Ab­dullah, Rasûlullah'a: Yâ Rasûlallah, senin cildine dokunan gömleğini babama giydir, dedi.

Sufyân ibn Uyeyne şöyle dedi: Peygamber'in kendi gömleğini Ab­dullah ibn Ubeyy'e giydirmesini, vaktiyle onun Abbâs'a gömlek giy­dirmiş olmasına bir karşılamadır zannederlerdi [209].

 

106-.......Câbir ibn AbdiIIah (R) şöyle demiştir: Uhud harbi vak­ti geldiğinde babam Abdullah beni geceleyin çağırdı ve: "Ben Peygam-ber'in sahâbîlerinden ilk şehîd edilecekler içinde şehîd olacağımı kuvvetle zannediyorum. Ve ben kendimden sonraya Rasûlullah'ın zâtı müstes­na senden daha kıymetli bir kimseyi geride bırakmıyorum. Benim üze­rimde bir borç vardır. Binâenaleyh onu öde. Kızkardeşlerine hayr vasiyet etmeyi iste dur" dedi. Sabaha girdik. Babam ilk şehîdlerden oldu. Ve bir tek kabir içinde diğer bir şehîdle beraber gömüldü. Sonra gönlüm, onu başka bir kimsenin beraberinde terk etmekten hoşlanmadı. Altı ay geçtikten sonra onu mezarından çıkardım. Bir de gördüm ki o, kulağı müstesna, yenice gömülmüşcesine, mezarına koyduğum gündeki gibi duruyor [210].

 

107-.......Câbir (R) şöyle demiştir: Babam Ahdullah ibn Arnr'ın beraberinde bir adam gömülmüştü. Benim gönlüm buna razı olmadı, nihayet babamı mezardan çıkardım ve onu tek başına bir kabir içine koydum [211].

 

78- Kabir İçinde Bulunacak Lahid ve Yarık Babı

 

108-.......Câbir (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Uhud şehîdlerinden ikişer kişiyi bir kabirde birleştiriyordu. Sonra: "Bunların hangisi Kur'ân'ı daha çok bellemiştir?" diye soruyordu. Bu çift şehîdlerden biri kendisine işaret edilince, onu kabirdeki lahdin içine önce koyardı. Aka­binde: "Ben kıyamet gününde bu şehîdler üzerine bir şahidim " der, on­ları yıkamadığı hâlde, bunların kendi kanları ile gömülmelerini em­rederdi [212].

 

79- Bab:  Sabi (Yani Çocuk) İslam'a Girip de Öldüğü Zaman Üzerine Cenaze Namazı Kılınır Mı?

 

Ve çocuğa İslâm'a girmesi teklîf edilir mi? [213] Hasen Basrî, Kaadı Şurayh, İbrâhîm Nahaî ve Katâde ibn Diâme:

Ana-babadan biri İslâm'a girdiği zaman çocuk    ıi bunlardan İslâm'a girenin beraberinde olur, demişlerdir [214].

Ve İbn Abbâs da Mekke'de, annesinin beraberinde zayıflatılmak istenen(mustad'aflar)den idi de, kavminin dîni üzere bulunan babası Abbâs'ın beraberinde değil idi [215].

Ve (Rasûlullah): "İslâm (dâima) yüksek olur; onun üstüne yükselinmez" dedi [216].

 

109-.......Abdullah ibn Umer (R) şöyle haber verdi: Umer ibnu'l-Hattâb, Peygamber(S)'in beraberinde bir topluluk içinde İbnu Sayyâd (denilen küçük kâhin)in bulunduğu tarafa gittiler. Ve onu (Ensâr'dan) Megâle oğulları'nın taştan yapılmış sağlam kale binası yanında çocuk­larla oynarken buldular. İbnu Sayyâd o sırada henüz bulûğ çağma er­meye yaklaşmıştı. İbn Sayyâd, Peygamber'i bilemedi. Nihayet Pey­gamber eliyle ona (hafifçe) vurduktan sonra İbnu Sayyâd'a:

—  Benim Allah'ın Rasûlü olduğuma şehâdet eder misin? dedi. Bunun üzerine ibnu Sayyâd, Rasûlullah'a baktı ve:.

— Senin Ümmîlerin Rasûlü olduğuna şehâdet ederim, dedi ve Peygamber'e hitaben: Sen de benim Allah'ın Rasûlü olduğuma şehâdet eder misin? dedi.

Rasûlullah onun suâline cevâb vermeyi bıraktı da:

— Ben Allah'a ve (hakk) rasûllerine îmân ettim, dedi. Akabinde İbnu Sayyâd'a: Ne görüyorsun? diye sordu.                         

İbnu Sayyâd:                                                             

—  Bana doğru haber de, yalan haber de gelir, dedi.Bu cevâb üzerine Peygamber:                                             

— öyleyse iş sana çok karıştırılmış, buyurdu. Bundan sonra Pey­gamber İbnu Sayyâd'a: Senin içingönlümdebirşeysakladım (şunubil), buyurdu.

îbnu Sayyâd:                                               

—  Gönlündeki o şey "Duh"tur, diye cevâb verdi. Bunun üzerine Rasûlullah:                                     

—  Sus, yıkıl git; haddini tecâvüz eîme, buyurdu [217].  Peygamber'in onu böyle azarlaması üzerine Umer:

—  Yâ Rasûlallah, beni bırak da şunun boynunu vurayım, dedi. Peygamber:

—  Ona dokunma, eğer bu çocuk o Deccâl ise, sen onu vurmaya me'mûr ve muktedir kılınmadın [218]. Eğer Deccâl değil ise, onu Öl­dürmekte senin için hiçbir hayır yoktur, buyurdu.

Ve Salim şöyle dedi: Ben babam Abdullah ibn Umer'den işittim, o şöyle diyordu: Rasûlullah (S) bundan sonra bir kerre de Ubeyy ibn Ka'b ile beraber İbnu Sayyâd'ın bulunduğu hurmalığa gitmişti. Rasû­lullah onu gafil yakalamak ve îbn Sayyâd kendisini görmeksizin onun husûsî hayâtını görmek ve onun kâhinliğinden, tabiî olmayan hâlinden ve sözlerinden birşeyler işitmek ve sahâbîlere göstermek istiyordu. Pey­gamber onu kadife örtüsü içinde yan yatmış bir hâlde gördü. Kadife hırkası içinde genizden gelen anlaşılmaz bir hırıltı vardı. Tam bu sırada bir hurma ağacının arkasına gizlenmiş bulunan İbnu Sayyâd'ın annesi, Rasûlullah'ı gördü ve hemen:

—  Yâ Safı! İşte Muhammed geldi, diye seslendi.

Safî, İbnu Sayyâd'ın adıdır. İbnu Sayyâd sür'atle ayağa kalktı. Bu­nun üzerine Peygamber (S), maiyyetinde bulunan kimselere:

— Şu kadın oğlunu o hâlde bıraksaydı, o tutarsız saçma sapan söz­leriyle, tabiî olmayan hâli ile size ne mal olduğunu açıklardı, buyur­du [219].

Ve   Şuayb   ibn   Ebî   Hamza   kendi   hadîsinde:   "Ferafasahu, ramrametun" yâhud "zemzemetun" şeklinde söyledi. Ukayl ibn Hâlid ise "Ramrametun" dedi. Ma'mer ibn Râşid ise "Ramzetun" diye söyledi [220].

 

110-.......Enes (R) şöyle demiştir: Bir Yahûdî çocuğu vardı, Peygamber'e hizmet ederdi. Bir ara çocuk hastalandı. Peygamber (S) ona hasta ziyaretine geldi ve başının yanında oturdu. Ve çocuğa hitaben: "İslâm'agir" buyurdu. Çocuk yanında bulunan babasının yüzüne baktı. Babası: Ebû'I-Kaasım'a itaat et (yânî O'nun emrini kabul et), dedi. Bu­nun üzerine o çocuk hemen (şehâdet kelimelerini söyleyip) müslümân oldu. Müteakiben Peygamber hastanın yanından çıkarken: "Bu çocu­ğu cehennem ateşinden kurtaran Allah'a hamdolsun" diyordu [221].

 

111-.......Ubeydullah el-Leysî şöyle dedi: Ben tbn Abbâs'tan işit­tim; o: Ben ve annem Lubâbe, mustad'atînden (yânî Medine'ye hicret edemeyip Mekke'de kalan ve orada zaîf bırakılmak istenen müslümân-lardan) idik. Ben çocuklar sınıfındaki mustad'aflardan idim, annem ise kadınlar sınıfından olan mustad'aflardan idi [222].                    

 

112-.......İbn Şihâb ez-Zuhrî şöyle demiştir: Her ölen çocuğa, zi­na eden bir kadına âid olsa bile, cenaze namazı kılınır. Çünkü o çocuk İslâm fıtratı üzere yaratılmış olup, o fıtrat üzere doğurulmuştur. Onun anasıyle babası yâhud anası gayrı müslim olsa bile, bilhassa babası müs­lümân olduklarını iddia ederlerse o çocuk doğum sırasında ağlayarak doğmuş ise, ona namaz kılınır. Böyle hayât emaresi izhâr etmeyerek, yânî ağlamayarak doğan çocuğa, eksik ve hami müddeti tamam olma­dan düşük bir cenîn olarak doğduğu için namaz kılınmaz. Çünkü Ebû Hureyre (R) şu hadîsi tahdîs edip durmuştur:

Peygamber (S) şöyle buyurdu: "Her doğan çocuk muhakkak fıt­rat üzere doğar. Sonra anasıyle babası onu Yahûdî yâhud Nasrânî yâ­hud Mecûsî yaparlar. Nasıl ki, kusursuz doğundan her hayvan yavrusu, organları tam olarak doğar. Siz hiç o yavrunun burnunda, kulağında eksik, kesik birşey hisseder misiniz?"

Bundan sonra Ebû Hureyre: "O hâlde sen yüzünü birmuvahhid olarak dîne, Allah'ın o fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah *m yaratışına hiçbir şey bedel olamaz. Bu, dimdik ayakta duran bir dîndir. Fakat insanların çoğu bilmezler*' (er-Rûm: 30) âyetini söyler idi [223].                     

 

113-.......İbn Şihâb ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bana Ebû Seleme ibnu Abdirrahmân haber verdi ki, Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûluilah (S) şöyle buyurdu: "Her çocuk ancak fıtrat üzere dünyâ­ya getirilir. Bundan sonra anası babası (Yâhûdî ise) onu Yahûdîya­parlar, (Nasrânî ise) onu Nasrânîyaparlar, (Mecûsî ise) onu Mecûsî yaparlar. Nitekim kusursuz doğan bir hayvan yavrusu içinde siz ku­lağı, dudağı, burnu, ayağı kesik olanını hiç görüyor musunuz?"

Bundan sonra Ebû Hureyre (R) şu âyeti söylerdi: "O hâlde sen yüzünü bir muvahhid olarak dîne, Allah'ın o fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah 'in yaratışına (hiçbir şey) bedel olamaz- Bu, dimdik ayakta duran bir dîndir. Fakat insanların çoğu bilmezler" (er-Rûm: 30) [224].

 

80- Bab: Müşrik Olan Kimse Ölüm Sırasında "Lâ ilahe ille'llah" Dediği Zaman? [225]

 

114-.......İbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Saîd ibnu'l-Müseyyeb, kendi babası Müseyyeb ibn Hazn'dan haber verdi. Müseyyeb ibn Hazn (R) ona şöyle haber vermiştir: Ebû Tâlib'e ölüm alâmetleri geldiği sırada ona Rasûluilah (S) geldi ve amucasmın yanında Ebû Cehl ibn Hişâm ile Abdullah ibn Ebî Umeyye'yi buldu. Rasûluilah, Ebû Tâ­lib'e hitaben:

—  "Yâ amuca! Lâ ilahe illefilah kelimesini söyle de, bununla Allah katında sana şehâdet edeyim" dedi.                       

Ebû Cehl ve Abdullah ibn Ebî Umeyye:

— Yâ Ebâ Tâlib! Abdulmuttalib milletinden yüz mü çevirecek­sin? diye men' ettiler.

Fakat Rasûlullah bu tevhîd kelimesini amucasma arz etmeye de­vam ediyordu. O iki kişi de mütemâdiyyen o sözlerini tekrar ediyor­lardı. Nihayet Ebû Tâlib bunlara söylediği son söz olarak:

— O (yânî ben), Abdulmuttalib milleti üzeredir, dedi ve Lâ ila­he ülellah demekten çekindi.

Rasûlullah (S):

—  "İyi bil ki (ey amucam)! Allah'a yemin olsun, bensanamağ-firet dilemekten nehyolunmadığım müddetçe, senin için muhakkak Allah'tan mağfiret isteyeceğim" dedi.

Akabinde Allah bu hususta şu âyeti indirdi:

"Müşriklerin o çılgın ateşin yaranı oldukları muhakkak meyda­na çıktıktan sonra, artık onların lehine, velev hısım olsunlar, ne Pey­gamber ne de müzmin olanların istiğfar etmeleri doğru değildir" (et-Tevbc: 113) [226].

 

81- Kabir Üzerine Hurma Dalı Koyma Babı

 

Ve Büreyde el-Eslemî kendi kabrinin içine iki hurma dalı konulmasını vasıyyet etmiştir [227].

İbn Umer (R), Ebû Bekr'in oğlu Abdurrahmân'ın kabri üzerinde bir çadır gördü de: Ey oğul, bu çadırı sök, çünkü ölüyü kabrinde ancak kendi ameli gölgeler, dedi [228].

Ve Hârice ibn Zeyd şöyle dedi: Usman'ın halifeliği zamanında biz gençler topluluğu iken kendimi gördüm ki, bizim en şiddetli sıçrayıp atlayanımız Usmân ibnMaz'ûn'un kabrini, üzerinden öteye geçecek kadar sıçrayıp atlayan kimse idi [229].

Ve Usmân ibn Hakîm şöyle dedi: Hârice ibn Zeyd, benim elimi tuttu, beni bir kabir üzerine oturttu ve bana amucası Zeyd ibn Sâbiften şunu haber verdi: Zeyd ibn Sabit: Kabir üzerine oturmak ancak orada yakışmayacak söz ve fiil yapan kimseler için mekruh görüldü, demiştir [230].

Nâfi de: İbn Umer (R), kabirler üzerine oturur idi, demiştir [231].

 

115-.......Bize Ebû Muâviye, el-A'meş'ten; o da Mucâhidibn Cebr'den; o da Tâvûs'tan; o da İbn Abbâs(R)'tan tahdîs etti ki, Pey­gamber (S) azâb edilmekte olan iki kabre uğradı da: "Bunlar mu­hakkak azâb ediliyorlar. Hem de bunlar büyük bir işten dolayı azâb edilmiyorlar. Bunlardan biri sidikten sakınmaz idi. Diğeri de koğu-culuk ederdi" buyurdu. Sonra Peygamber yapraklan koparılmış ta­ze bir hurma dalı aldı ve bunu ikiye böldü. Sonra her bir kabre bun­lardan birini dikti. Sahâbîler: Yâ Rasûlallah! Bunu niçin yaptınız? diye sordular. Rasûlullah (S): "Bu dallar kurumayıp taze kaldığı müd­detçe, bu iki kabir sahibinden azabın hafiflemesini ümîd ederim" buyurdu [232].

 

82- Muhaddisin Kabir Yanında Va'z Etmesi ve Bu Sırada Arkadaşlarının Onun Etrafında Oturmaları Babı

 

"Yevme yahrucûne minel-ecdâs" (ei-Kamen 7) kavlindeki   el-Ecdâs, kabirler ma'nâsınadır. "Bu'siret" (ei-infitar: 4) usîret (=  eşelendi) ma'nâsinadır. "Havzımi eşeledim" demek, havzımın dibindeki şeyleri yukarısına çıkardım, demektir. "el-îfâd" (d Maâric: 43); sür'atie gitmek manasınadır. el-A'meş, bu âyetteki "NSB" lâfzını "İlâ nasbin" okudu ki, dikilmiş bir şeye doğru öne geçme yarışı yapıyorlar, demektir. "Nusb" lâfzı dikilen tek şeye isimdir; "Nasb" ise dikmek ma'nâsına masdardır. "Yevme'l-hurûc" (ei-Kaaf: 42) kabirlerden çıkış günüdür. "Yensilûn" (Yâsîn: 51), çıkıp gidiyorlar, demektir [233].

 

116-.......Alî ibn Ebî Tâlib şöyle demiştir:           

Biz bir kerre Bakîu'l-Garkad kabristanında bir cenazede buIuı duk. Peygamber (S) bizim yanımıza gelip oturdu, biz de O'nun etra­fında oturduk. Peygamber'in elinde bir deynek vardı. Başını aşağıya doğru eğdi de, elindeki deynekle yere vurmaya başladı [234].  

Sonra:

—  "Sizden hiçbir kimse ve ne/eşlendirilmiş hiçbir can hâriç ol-mamak üzere, muhakkak herbirinin cennetten ve cehennemden olan yeri (takdîr edilip) yazılmıştır. Ve herbir kimse muhakkak şakı yâ-hud saîd olarak yazılmıştır" buyurdu.

Bunun üzerine sahâbîlerden biri:

— Öyle ise Yâ Rasûlallah, ameli ve ibâdeti bırakıp yazılmış olan kitabımıza dayanamaz mıyız? Bizden saadet ehli olan her kişiyi İlâhî yazı, saadet ehlinin hayr ameline sevkeder (cennetlik olur). Yine biz­den şakaavet ehli (olması mukadder) olan her kişiyi de îlâhî yazı, şa-kaavet ehlinin (şerr) ameline sevkeder (bu da cehenneme girer), dedi.

Rasûlullah

— "(Diğer rivayette: Siz amele devam edin, çünkü herkes niçin yaratıldı ise o kendisine kolaylaştırılır) Saadet ehline gelince, onlara saadet amelini işlemek kolaylaştırılır. Şakaavet ehline gelince, on/a­ra da eşkıya zümresinin şerr işlerini işlemek ciheti kolaylaştırılır" bu­yurdu. Sonra da şu âyeti okudu: "Bundan sonra kim verir ve sakınırsa, o en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız. Amma kim cimrilik eder, kendini müstağni görür ve o en güzeli yalan sayar­sa, biz de ona o en güç olanı kolaylaştırırız" (ei-Leyi: 5-10) [235]

 

 83- Kendi Kendini Öldüren Kimse Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

117-....... Bize Hâlid el-Hazzâ, Ebû Kılâbe'den; o da Sabit ibnu'd-Dahhâk(R)'tan tahdîs etti ki, Peygamber (S): "Herkim İslâm'­dan başka bir dîne yalancı ve kasdedici olarak yemîn ederse, o kimse dediği gibi(y&l&ncı)dir [236]. Kim de kendini demirden yapılmış kes­kin bir âletle öldürürse, bu kimse de cehennem ateşinde o âletle azâb olunur" buyurmuştur [237].

Haccâc ibnu Minhâl da şöyle dedi: Bize Cerîr ibnu Hazım tah-dîs etti ki, el-Hasen ei-Basrî şöyle demiştir: Bize Cundeb (R) şu Bas­ra Mescidi'nde Peygamber'den aşağıdaki hadîsi tahdîs etti. Biz o hadîsi unutmadık. Cundeb'in yalan söylemesinden de korkmuyoruz (Çün­kü Cundeb çok doğrudur). Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "(Siz­den evvel geçen ümmetlerden birinde) yaralı bir adam vardı. (Acısına dayanamayıp) kendisini öldürdü. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah: Kulum kendi kendisini öldürmeye davranmakla benim hük­müme sabırsızlık etti. Ben de ona cenneti haram kıldım, buyurdu" [238].

 

118-....... Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir. Peygamber (S): "(Dünyâda iken) kendini boğan kimse, ateşin içinde de kendini bo­ğar durur. Kendini dürtüp vuran (ve böylece kendini öldüren) kimse de ateşte kendini dürter durur" buyurdu [239].

 

84- Münafıklar Üzerine Cenaze Namazı Kılmanın ve Müşrikler İçin Allah'tan Mağfiret İstemenin Mekruh Kılınması Babı

 

Bu iki hususun mekruh kılındığı hadîsini Abdullah ibn Umer (R) rivayet etti [240].

 

119-....... Umer ibnu'l-Hattâb (R) şöyle demiştir: Abdullah ibnu Ubeyy ibn Selûİ öldüğü zaman, Rasûlullah (S) onun cenazesine namazını kıldırması için çağırıldı. Rasûlullah kal­kıp dikilince ben O'na doğru sıçrayıp fırladım da: Yâ Rasûlallah! Ab­dullah ibn Ubeyy üzerine cenaze namazı kılacak mısın? Hâlbuki o, şu, şu, şu ve şu günlerde şöyle şöyle demişti diyerek, Rasûlullah hak­kındaki çirkin sözlerini teker teker sayıyordum. Rasûlullah gülümse­di de: "Benden geriye çekil yâ Umer!" buyurdu. Ben kendisine karşı sözü çoğaltınca: "Ben muhayyer kılındım da istiğfar etmeyi tercih ettim. Eğer ben yetmişten fazla istiğfar ettiğim takdirde ona mağfi­ret edileceğini bilir olaydım, muhakkak yetmiş defadan ziyâde mağ­firet isterdim" buyurdu. Umer dedi ki: Akabinde Rasûlullah, Abdullah ibn Ubeyy üzerine namaz kıldı, sonra döndü. Ancak az bir zaman ikaamet etmişti ki, nihayet Berâe sûresinden iki âyet indi: "Onlardan ölen hiçbir kimseye ebedî duâ etme, (defn veya ziyaret için) kabrinin başında da durma. Çünkü onlar Allah 'i ve Rasûlü Vım inkâr ile kâfir oldular; onlar fasıklar olarak öldüler" (et-Tevbe: 84). Umer: Ben sonra Rasûlullah'a karşı olan o günkü cür'etimden dolayı hayret et­tim, Allah ve Rasûlü en bilendir, demiştir [241].

 

85- İnsanların Ölüyü Hayırla Anıp Övmeleri Babı [242]

 

120-.......Ben Enes ibn MâIik(R)'ten işittim; şöyle diyordu: (Bir kerre) Peygamber ve sahâbîlerinin yanında bir cenaze geçirdiler. 5a-hâbîler bu cenazeyi hayırla anıp övdüler. Peygamber (S) "Vâcib oldu" dedi. Sonra başka bir cenaze daha geçirdiler. Sahâbîler bu cenazeyi de şerr ile anıp kötülediler. Peygamber yine: "Vâcib oldu" buyur­du. Bunun üzerine Umer ibnu'l-Hattâb:

— Ne vâcib oldu? diye sordu.

Rasûlullah:

— "Şu önce geçen cenazeyi hayır ile anıp övdünüz. İşte ona cen­net vâcib oldu. Şu sonraki cenazeyi de şerr ile anıp kötü/ediniz. Bu­na da cehennem vâcib oldu. Çünkü sizler yeryüzünde Allah'ın şâhidlerisiniz" buyurdu [243].

 

121-.......Ebu'l-Esved ed-Duelî(69) şöyle demiştir: Bir kerre Bas­ra'dan Medine'ye gelmiştim. O sırada Medine'de bir hastalık vâki' olmuştu. Ben Umer ibnu'l-Hattâb'in yanına oturdum. Bizim toplu­luğun yanından bir cenaze geçti. Bu cenazenin sahibi oradakiler ta­rafından hayırla anılıp övüldü. Bunun üzerine Umer: Vâcib oldu, dedi. Sonra diğer bir cenaze daha geçirildi. Yine orada bulunanlar tarafın­dan bu cenazenin sahibi de hayırla anılıp övüldü. Umer yine: Vâcib oldu, dedi. Daha sonra üçüncü bir cenaze geçirildi. Bu sefer orada bulunanlar tarafından bu cenaze şerr ile anılıp kötülüğü söylendi.

Umer bu sefer de: Vâcib oldu, dedi. Ebu'l-Esved dedi ki: Ben:

—  Ey Mü'minler'in Emîri! Ne vâcib oldu? dedim. Umer:

—  Ben, Peygamber'in söylediği gibi söyledim; Peygamber (S): "Herhangi bir müsiümân hakkında dört (mü'min) kişi hayr ileşehâ-deî ederse, Allah o müsiümân kişiyi cennete girdirir" buyurdu. Biz: Üç kişi şehâdet ederse de böyle mi? diye sorduk. Peygamber: "Üç kişi şehâdet ederse de böyledir" buyurdu. Sonra: İki kişi şehâdet ederse de böyle midir? dedik. Peygamber: "İki kişi şehâdet ederse de böyledir" buyurdu. Bundan sonra biz Peygamber'e bir şâhidden sor­madık [244].

 

86- Kabir Azabı Hakkında Gelen Hadisler Babı [245]

 

Ve Yüce Allah'ın şu kavli:

"... Ölümün şiddetleri içinde, meleklerin de pençelerini uzatarak kendilerine: 'Canlarınızı kurtarın... Bu gün hakaaret azâbıyle cezalandırılacaksınız' dedikleri zaman, sen o zâlimleri bir görmelisin" (ei-Enâm: 93). ie "el-HûnJ\ horluk, zelîllikten ibarettir. "el-Hevn" ise, rıfk ve kolaylık ma'nâsınadır [246]. Ve zikri ulu olan Allah'ın şu kavli: "... Biz onları iki kerre azaba uğratacağız. Sonra da daha büyük bir azaba döndürüleceklerdir" [247]

Ve Yüce Allah'ın şu kavli: tiFir1avn*ın kavmini ise kötü azâb kuşatıverdû: (Azâbdan biri de) o ateştir ki, onlar sabah akşam ona arzolunacaklar, kıyametin kopacağı gün de Fir'avn hanedanını azabın en çetinine sokun (denilecek)" Mü'min: 45-46) [248].

 

122-....... el-Berâu'bnu Âzib(R)'den tahdîs etti ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Mü 'mine gelinip de mü'min kabri içinde otur­tulduğu zaman, (suâllerden) sonra mü'min: Eşhedu en lâ ilahe ille'-llah ve eşhedu enne Muhammeden Rasûlullah (= Şehâdet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muham-med muhakkak Allah'ın Rasûlü'dür) diye şehâdet eder. İşte bu şe­hâdet, Allah 'in şu kavlidir: Allah îmân edenlere dünyâ hayâtında da, âhirette de o sabit sözde dâima sebat ihsan eder (Allah zâlimleri şa­şırtır; Allah ne dilerse yapar)" (ibrâhîm: ıi) [249].

 

123-.......Bize Şu'be bu geçen hadîsi tahdîs etti ve bunda şu zi­yâde oldu: "Allah îmân edenleri o sabit sözde dâima sabit kılar.., "

(ibrâhîm: 27) âyeti, kabir azabı hakkında indi [250].

 

124-....... Salih ibn Keysân şöyle demiştir: Bana Nâfi' tahdîs etti. Ona da İbn Umer haber verip şöyle demiştir: Peygamber (S) Kalîb Çukuru'nda cesedler üzerine vardı da onlara:

—  "Rabb'inizin sizlere va'd ettiği şeyi hakk buldunuz mu?" di­ye seslendi.

Peygamber'e:

—  Bir takım ölü cesedlere mi hitâb ediyorsun? denildi. Bunun üzerine Peygamber:

—  "Sizler bunlardan daha fazla işitir değilsiniz. Fakat bunlar .cevâb veremezler" buyurdu [251].

 

125-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) ancak: "Bu ölüler, kendilerine söylemekte bulunduğum sözümün hakk ve doğru olduğunu şimdi muhakkak biliyorlar" buyurmuştur. Nitekim Yüce Allah da: "Zîrâ şübhesiz sen ölülere duyuramazsın. (Arkalarını dön­müş kaçarlarken sağırlara da da'veti işittiremezsin)" (en-Nemi: 80) bu­yurdu [252].

 

126-.......Âişe(R)'den: Âişe'nin yanına bir Yahûdî kadını gi­rip, kabir azabını zikretmiş; akabinde de Âişe'ye hitaben: Allah seni kabir azabından korusun, diye duâ etmiş. Bunun üzerine Âişe, Rasû-lullah'a kabir azabım sormuş. Rasûlullah (S) da: "Evet, kabir azabı (hakktır, vardır)" buyurmuştur.Âişe: Ben bundan sonra Rasûlullah'ın hiçbir namaz kılıp da kabir azabından Allah'a sığınmayı terkettiğini görmedim, demiştir [253].

 

127-.......İbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Urve ibnu'z-Zubeyr haber verdi ki, o Ebû Bekr'in kızı Esmâ'dan işitmiştir. Esma (R) şöyle diyordu: Rasûlullah (S) bir kerre hutbe yapmaya kalktı ve kişinin ka­birde tâbi' tutulacağı imtihan fitnesini zikretti. Rasûlullah kabir hâl­lerini böyle tafsîlâtıyle anlatınca müslümânlar dehşetlf bir surette feryâdla ağlaştılar. Râvî Gunder: Kabir azabı (hakktır), cümlesini zi­yâde etmiştir [254].

 

128-.......Bize Saîd ibn Ebî Arûbe, Katâde'den; o da Enes'ten tahdîs etti. Enes ibn Mâlik (R) onlara şöyle tahdîs etmiştir: Rasûlul-lah (S) şöyle buyurdu: "Kul, kabri içine konulduğu ve arkadaşları ile cemâati geriye dönüp gittikleri zaman -ki ölü bunların yürürken çı­kardıkları ayakkabılarının seslerini bile muhakkak işitir- ona iki me­lek gelir. Bunlar ölüyü oturturlar ve ona:

— Şu Muhammed adlı kimse hakkında ne der idin? diye sorar­lar.

Bu soruya muhâtab olan mü'min kul:

— O'nun Allah'ın kulu ve Rasûlü olduğunaşehâdetederim, der. Bunun üzerine melekler tarafından:

— Cehennemdeki oturacak yerine bak. Allah bu azâb yerini se­nin için cennetten bir oturacak makaama tebdil etti, denilir de o mü '-min kul, cehennem ve cennetteki o iki makaamını beraberce görür".

Katâde: "O mü'mine, kabri içinde bir genişlik verileceği bize zikrolundu" dedi ve sonra yine Enes hadîsine döndü. Rasûlullah şöyle buyurdu:                                                                        

"Münafık ve kâfir olan kula gelince, ona da:                   

—  Şu kimse hakkında ne der idin? diye sorulur. O da:

— Ben O 'nun hakkında birşey bilmiyorum. Ben sâdece insanla­rın O'nun hakkında söyleyegeldikleri sözü söylerdim, diye cevâb ve­rir.

Bunun üzerine ona:

— Anlamadın ve uymadın (yâhud: Sen hem anlamadın, hem de Kur'ân'ı tilâvet etmedin; yâhud da: Anlamaz ve uymaz olaydın) de­nir, ve ona demirden tokmaklarla öyle bir vuruş vurulur ki, derhâl şiddetli bir sayha ile bağırır. Bu bağırışı insan ve cinnlerden ibaret olan iki ağırlıktan başka bu ölüye yakın olan her şey işitir" [255].

 

87- Kabir Azabından Allah'a Sığınmak Babı

 

129-.......Bize Şu'be tahdîs edip şöyle dedi: Bana Avn ibnu Ebî Cuhayfe, babası Ebû Cuhayfe'den; o da el-Berâ ibnu Âzib'den tah­dîs etti ki, Ebû Eyyûb (R) şöyle demiştir:

Peygamber (S), güneş batmış olduğu hâlde Medine'den dışarıya çıkmıştı. Bir ses işitti de: "Yahudi kabilesi, kendi kabirleri içinde azâb olunuyor" buyurdu [256].

en-Nadr ibnu Şumeyl şöyle dedi: Bize Şu'be haber verip şöyle dedi: Bize Avn tahdîs edip şöyle dedi. Ben el-Berâ'dan işittim; o da Ebû Eyyûb(R)'dan; o da Peygamber(S)'den [257].

 

130-.......Mûsâ ibn Ukbe şöyle demiştir: Bana Hâlid ibn Saîd ibni'l-Âsî'nin kızı Eme tahdîs etti. O da Peygamber(S)'den, kabir aza­bından Allah'a sığınırken işitmiştir [258].

 

131-.......Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle duâ ederdi: "Allâhumme innî eûzu bike min azâbVl-kabri ve min azâbVn-nâri ve min fitnetVl-mahyâ ve'l-memâti ve min fitnetVl- < MesîhVd-Deccâli (= Yâ Allah! Ben, kabir azabından, ateş azabınız­dan, hayât ve ölüm imtihan ve şiddetlerinden ve Deccâl Mesîh fitne- ?-sinden sana sığınırım)" [259].

 

88- Gıybet ve Sidikten Dolayı Kabir Azabı Babı

 

132-.......İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) iki kabrin üzerine uğradı da: "Bu iki kabir muhakkak azâb olunuyorlar. Hâl­buki büyük bir şeyden dolayı azâb olunmuyorlar" buyurdu. Sonra da: "Evet, biri koğuculuk ederdi, diğeri de sidiğinden sakınmazdı" buyurdu. Râvî dedi ki: Bundan sonra Rasûlullah yaş bir deynek aldi, deyneği iki parçaya böldü. Sonra o parçalardan her birini bir ka­bir üzerine dikti. Sonra da: "Bunlar kurumayıp taze kaldıkları müddetçe belki bu kabir sahihlerinden azâb hafifletilir" buyurdu [260].

 

89- Ölüye, Sabah Akşam Kendi Oturacağı Yerinin Gösterilmesi Babı

 

133-.......   Bana   Mâlik,   Nâfi'den;   o   da  Abdullah   ibn Umer(R)'den tahdîs etti ki, Rasûlullah (S) şöyle buyurmuştur: "Siz­den biriniz öldüğü zaman, ona varıp oturacağı yeri sabah akşam gös­terilir. O kimse cennet ehlinden ise cennetten; cehennem ehlinden ise cehennemden olan yeri gösterilir. Ve ona: işte senin oturacağın yer burasıdır, nihayet kıyamet günü Allah seni buraya gönderecek, denilir" [261].

 

90- Ölünün, Tabut Üzerinde Taşınırken Söylediği Kelam Babı

 

134-.......Ebû Saîd el-Hudrî'den şöyle derken işitmiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: "Cenaze tâbuta konulup da erkekler onu omuzlan üzerine yüklendikleri zaman, o cenaze iyi bir kişi ise: Beni (sevabıma) ulaştırınız, ulaştırınız der. Şayet iyi bir kimse değilse: Ya­zıklar olsun! Bu cenazeyi nereye götürüyorlar? diye seslenir. Cena­zenin bu sesini (gafil) insandan başka herşey (her varlık) işitir. Eğer insan bunu işitseydi, muhakkak düşer bayılırdı" [262].

 

91- (Henüz Buluğa Ermeden Ölen) Müslüman Çocukları Hakkında Söylenmiş Hadisler Babı

 

Ebû Hureyre (R): Peygamber(S)'in: "Her kimin bulûğa ermeden üç çocuğu ölmüşse, bu çocuklar o kimse için ateşten yana bir nevi* perde olur yâhud o kimse cennete girer" buyurduğunu söylemiştir [263].

 

135-.......Enesibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöy­le buyurdu: "Günâh işleme çağına ermemiş üç çocuğu ölen hiçbir müs-lümân (ana baba) müstesna olmamak üzere, Allah muhakkak onu, bu çocuklara ihsan eylediği geniş rahmeti ile cennete girdirir" [264].

 

136-.......Sabit, el-Berâ(R)'dan şöyle dediğini işitmiştir: Rasûlullah (S), çocuğu İbrâhîm vefat ettiği zaman: ' îbrâhîm için cennet­te muhakkak bir süt annesi vardır" buyurdu [265].

 

92- Müşriklerin Ölen Çocukları Hakkında Söylenmiş Hadisler Babı [266]

 

137-.......İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: RasûIuIIah(S)'a müşriklerin ölen çocuklarından soruldu da: "Allah onları yarattığı za-I, mân, onların ne yapacaklarını en iyi bilendir" buyurdu [267].

 

138-.......Ebû Hureyre (R) şöyle diyordu: Peygamber(S)'e, müş­riklerin (ölen) çocuklarından soruldu da: "Allah onların neyi işleyi-ciler olduklarını en iyi bilendir" buyurdu [268].

 

139-.......Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) şöy­le buyurdu: "Her doğurulan çocuk, fıtrat üzere doğurulur. Sonra anası ile babası onu Yahudi yaparlar, yâhud Nasrânîyaparlar, yâhud Me­clisi yaparlar. Hayvan yavrusunun eksiksiz tam bir hayvan yavrusu sıfatında doğurulması gibi. Sen o hayvan yavrusu içinde kulağı, du­dağı, burnu, ayağı kesik olanını hiç görür müsün?" [269].

 

93- Bab [270]

 

140-.......Semure ibnu Cundeb (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) sabah namazım kılınca yüzünü bize yöneltir ve: "Bu gece sizden kim ru'yâ gördü?" diye sorar idi. Eğer birisi ru'yâ görmüş ise, ru'-yâsını Peygamber'e hikâye ederdi. Peygamber de o şahsın ru'yâsı hak­kında Allah'ın dilediği şeyleri (yânî yorumunu) söylerdi.

Yine bir gün bize sordu ve: "Sizden ru 'yâ gören var mıdır?" bu­yurdu. Biz: Hayır, yoktur, dedik. Peygamber dedi ki: "Lâkin bu ge­ce ben şöyle bir ru'yâ gördüm: Bana iki adam geldi, bunlar elimi tuttular ve beni^Mukaddes Arz'a (yânî pampâk ve düz bir arazîye) çıkardılar. Orada bir adam oturuyordu. Diğer bir adam da ayakta duruyor, elinde de demirden çatal bir kanca vardı. - Mûsâ ibn İsma­il'den rivayet eden bâzı arkadaşlarımız şöyle dedi:- Ayaktaki adam bu çatal kancayı oturanın ağzının sağ tarafına, tâ kafasına kadar so­kuyor ve ağzın bu kısmını parçalıyordu. Sonra bu adam onun ağzı­nın diğer tarafını da böyle yapıyor ve bu tarafı da parçalanıyordu. Bu sırada ağzın sağ tarafı iyi olmaya dönüyordu. Bu defa da buraya dönüyor, yine kancayı sokup parçalıyordu.

Ben, benim yanımdaki iki zâta: Bu adam kimdir ve bu hâl ne­dir? dedim. Onlar bana: (Sorma) yürü, dediler. Birlikte ileri gittik. Nihayet arka üstü yatmış bir adamın yanına geldik. Bunun baş ucunda da bir adam dikilmiş, elinde yumruk büyüklüğünde bir taş var. Bu taşla yatan adamın başım kırıyordu. Taşı başına her vurduğunda, taş yuvarlanıp gidiyordu. O adam da arkasından taşı almak için koşu­yordu. O dönüp gelmeden bunun kırılmış olan başı düzeliyor ve tek­rar eski hâline dönüyordu. Öteki adam dönüp gelince, yine başına vurup eziyordu.

Ben yanımdaki adamlara: Bu adam kimdir? diye sordum. On­lar: (Hiç sorma) ileri yürü, dediler. Birlikte ileriye gittik. Fırın gibi altı geniş, üstü dar bir deliğe eriştik. Bu deliğin altında ateş yanıyor­du. Ateş alevlenip yükseldikçe içindeki insanlar da yükseliyor, hattâ delikten çıkmağa yaklaşıyorlardı. Ateşin alevi sâkinleşince de aşağı dönüyorlardı. Bunun içinde çıplak erkekler ve çıplak kadınlar vardı.

Ben yanımdaki iki zâta: Bunlar kimdir? diye sordum. Onlar da: (Hiç sorma) ileri yürü, dediler. Beraber yürüdük. Nihayet kandan bir nehrin yanına geldik. O nehrin içinde ortasında ayakta bir adam di­kiliyordu. -Râvî Yezîd ile Vehb ibnu Cerîr ibn Hazım şöyle dediler:-Bu nehrin kıyısında da bir adam duruyordu. Önünde de bir takım taşlar vardı. Nehrin içindeki adam yüzerek kenara doğru gelip dışarı çıkmak isteyince, kıyıdaki adam onun ağzının içine bir taş atıyor ve onu geriye eski yerine döndürüyordu. Çıkmak için sahile doğru gel­meye her teşebbüs ettikçe, kıyıdaki hemen ağzına bir taş fırlatıyor ve onu eski yerine döndürüyor.

Ben yine yanımdaki iki zâta: Bu nedir? diye sordum. Onlar da: Sorma; ileri yürü, dediler. Beraberce yürüdük. Nihayet yeşil bir bah­çeye vardık. Bu bahçede büyük bir ağaç vardı. Bu ağacın dibinde de yaşlı bir adamla bir takım çocuklar bulunuyordu. Bu ağaca yakın bir yerde de bir adam vardı ve önündeki ateşi yakmaktaydı.

Benim yanımdaki iki zât, benimle beraber ağaca çıktılar. Ve be­ni bir eve soktular ki, ben asla bundan güzel bir ev görmedim. Bura­da bir takım yaşlı erkekler, bir takım gençler, bir takım kadınlar ve bir takım çocuklar vardı. Sonra yanımdaki iki adam beni buradan dışarıya çıkardılar. Benimle birlikte ağaca yukarı çıktılar. Ve beni ev­velkinden daha güzel ve daha kıymetli bir eve girdirdiler. Burada da bir takım yaşlılar ve gençler vardı.        

Ben, yanımdaki iki zâta: Sizler beni bu gece (iyi) gezdirdiniz. Şim­di bana gördüğüm şeyleri haber verip, bildiriniz, dedim. Onlar: Evet (anlatalım) dediler: Şu ağzının parçalandığını gördüğyn kimseye ge­lince, o bir yalancı idi; o dünyâda devamlı yalan söylerdi. Bunun yay­dığı yalan her tarafa ulaşırdı. İşte bu yalancı, kıyamet gününe kadar yapılmakta olduğunu gördüğün şekilde azâb olunacaktır.

Başı ezilmekte olduğunu gördüğün kimseye gelince, öyle bir adam­dır ki, Allah ona Kur'ân öğretmiş, o da (bu ni'metin kıymetini bil­meyerek) bütün gece uyumuş, gündüz de Kur'ân ile amel etmemişti. İşte hayâtında Kur'ân 'dan yüz çeviren bu gafil kimse de, kıyamet gü­nüne kadar bu suretle azâb olunacaktır.

O delik içinde gördüğün çıplak kimselere gelince, onlar da bir alay zina edicilerdir. Nehir içinde gördüğün kimse ise, ribâ (yânî fa­iz) yiyicilerdir. Ağacın dibindeki yaşlı kimse İbrahim Peygamber 'dir. İbrahim'in etrafındaki çocuklar ise, insan çocuklarıdırlar [271]. O ateş yakan kimse, cehennemin bekçisi olan Mâlik'tir. Girdiğin birinci ev, bütün mü'minlerin ortak evidir. İkinci gördüğün o muhteşem saray da, şehîdlerin sarayıdır. Ben Cibril'im, bu da (kardeşim) Mîkâîl'-dir. (Yâ Muhammed!) Sen başını yukarı kaldır, dedi. Başımı kaldır­dım, bir de gördüm ki, üst tarafımda beyaz bulut misâli bir şey! Melekler: işte burası senin makaamındır, dediler. Ben: Beni bırakınız da şu makaamıma gireyim, dedim. Melekler: Hayır. Senin daha tamamlamadığın kalan bir ömrün vardır. Onu ne vakit tamamlar­san, o zaman menziline girersin, dediler" [272].

 

94- Pazartesi Günündeki Ölüm Babı

 

141-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Ben Ebû Bekr'in yanına gir­dim. O:

—  Peygamber'i kaç parça bez ile kefenlediniz? diye sordu.

Âişe de:

— Gömlek ile başlık olmaksızın, üç parça beyaz Yemen'in Su-hûl beldesinde dokunmuş pamuk bezi içinde, diye cevâb^verdi.

Müteakiben Ebû Bekr, Âişe'ye:

—  Rasûlullah hangi gün içinde vefat etmişti? diye sordu.

Âişe de:

—  Pazartesi gününde, diye cevâb verdi. Ebû Bekr:

—  Bu. gün, hangi gündür? diye sordu. Âişe:

—  Bu gün pazartesi günüdür, dedi. Ebû Bekr:

— Benim vefatımın da şu saatimle bu gece arasında vâki' olma­sını ümîd ediyorum, dedi.

Sonra Ebû Bekr, içinde hasta bulunduğu elbisesine baktı da, onda da bir zağferan lekesi olduğunu gördü ve:

— Benim üstümdeki bu elbisemi yıkayınız ve buna iki parça bez daha ilâve ediniz de beni bunların içine sarınız, dedi.

Ben:

—  (Babacığım) muhakkak ki bu elbise eskimiştir, dedim. Ebû Bekr:

—  Şübhesiz diri, bunun yenisine ölüden daha lâyıktır. Çünkü yeni bez ancak hayâtında bir müddet bakaa gören kimse içindir, de­di.

Ebû Bekr, salı gecesi akşamına kadar vefat etmedi. Ve sabaha girmeden önce, geceleyin gömüldü [273].

 

95- Birdenbire (Ansızın) Ölmek Babı

 

142-.......Âişe (R)'den (o, şöyle demiştir): Bir kimse Peygamber'e geldi de: Annemin canı ansızın çıktı gitti. Öyle zannediyorum ki, annem söylenebilseydi tasadduk (edilmesini vasıyyet) ederdi. Şimdi ben onun adına sadaka versem, annem için bir sevâb olur mu? diye sordu. Peygamber (S): "Evet (olur)" buyurdu [274].

 

96- Peygamber (S) ile Ebü Bekr ve Umer'in Gömülüşleri Hakkında Gelen Hadisler Babı

 

"Akbarahu" (Abese: 2i); "Onu kabre gömdürdü" demektir. Ölü için bir kabir yapıp hazırladığın zaman "Akbartu'r-racule" denir. "Kabartuhu"; "Ölüyü gömdüm" demektir [275].

" (ei-Mürseiât: 25) "Bir toplantı yeri" demektir. İnsanlar diriler olarak yeryüzünde toplanmış olurlar,

ölüler olarak da yerin içinde gömülürler [276]

 

143-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) ölüm hastalı­ğında iken, Âişe gününün geç.kaldığından şikâyet ederek: Ben bu­gün kimin nevbetindeyim? Yarın kimin nevbetinde olacağım? der (ve benim günümü özlediğinden dolayı) diğer kadınlarına özür beyân ey­lerdi. Benim nevbetimde olduğu zaman Allah Peygamber'in ruhunu benim göğsüm ile gerdanım arasında kabzedip aldı. Ve bedeni de be­nim odamın içine gömüldü [277].

 

144-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) bir daha kalk­madığı hastalığı içinde iken: "Allah, Yehûda ve Nasrânîler'i rahme­tinden uzak kılsın! Bunlar Peygamberlerinin kabirlerini mescidler edindiler" buyurdu. (Âişe:) Böyle bir endîşe olmayaydı, Rasûlullah'ın kabri meydana çıkarılırdı. Şu kadar var ki, Peygamber endîşe etti.

Yâhud, O'nun kabrinin bir mescid edinilmesinden endîşe edildi, de­di [278].

Ve (yukarıki isnâdla) Hilâl ibn Humeyd el-Vezzân'dan; o: Urvetu'bnu'z-Zubeyr beni künye sahibi kılıp, bir künye ile künye-lendirdi; hâlbuki benim çocuğum olmadı, demiştir [279].

 

145-.......Bize Abdullah ibnu'l-Mubârek haber verip şöyle de­di: Bize Ebû Rekr ibnu Ayyaş (193), Sufyân et-Temmâr'dan haber verdi. Sufyân kendisinin, Peygamber(S)'in kabrini yer seviyesinden biraz yükseltilmiş deve hörgücü gibi hörgüçletilmiş olarak gördüğü­nü tahdîs etmiştir [280].

 

146-.......Bize Alî (ibn Mushir), Hişâmibn Urve'den; o da ba­bası Urve ibnu'z-Zubeyr'den tahdîs etti (o,  şöyle demiştir):  el-Velîdu'bnu Abdilmelik zamanında (Halifeliği 86-95 yılları arasıdır) Peygamber'İn gömülü bulunduğu hücrenin bir duvarı yıkılınca, bu­nu yapmağa giriştiler. Bu sırada dizine kadar baldın ile beraber bir ayak ortaya çıktı. Bu ayak, Peygamber'İn ayağıdır zannederek, ora­dakiler (yânî Umer ibnu Abdilazîz ve beraberindekiler) korkup ağ-Iaştılar. Ve hücrenin aslî vazıyyetini bilen bir kimse de bulamamışlardı. Nihayet Zubeyr'in oğlu Urve, oradaki cemâate hitaben: Allah'a ye-mîn ederim ki, bu ayak Peygamber'İn ayağı değildir Bu ayak ancak Umer ibn Hattâb'ın ayağıdır, dedi (ve böyle yeminle te'yîd ederek müşkili çözdü) [281].

Ve yine Hişâm'dan; o da babası Urve'den; o da halası Âişe'den olmak üzere geldi ki, Âişe, erkek kardeşi Abdullah ibnu'z-Zubeyr'e şöyle vasıyyet etmiştir: "Siz beni Rasûlullah ve iki halîfesinin yanına gömmeyiniz. Onların beraberinde gömülmek sebebiyle ebedî olarak tezkiye ve medh edilmeyeyim. Siz beni el-Bakî' mezarlığında gömülü bulunan kadın arkadaşlarımın (yânî.Peygamber'İn diğer kadınları­nın) yanına gömün" [282].

 

147-....... Amr ibnu Meymûn el-Evdî şöyle demiştir: Umer ibnu'I-Hattâb'ı gördüm. O, Ebû Lu'lü' tarafından hançerle vurul­duğu zaman oğlu Abdullah ibn Umer'e:

—  Mü'minlerin Anası Âişe'ye git de ona: Umer ibnu'l-Hattâb sana selâm ediyor, de. Sonra iki arkadaşımın beraberinde gömülmek-liğime ondan müsâade iste, dedi.

Âişe:

—  Burayı ben kendim için ayırmıştım. Fakat bu gün elbette Umer'i nefsime tercîh ederim, dedi.

Abdullah dönüp geldiği zaman Umer ona:

—  Yanında ne haber var? diye sordu. Abdullah da:

—  Ey Mü'minlerin Emîri! Âişe, arkadaşlarının yanına gömül­men için sana izin verdi, dedi.

Bunun üzerine Umer:

—  Bugün benim için o yere gömülmemden başka, bana ehem­miyetli olan hiçbir iş ve arzu yoktur. Benim ruhum alındığı zaman, cenazemi taşıyınız. Sonra Âişe'ye teslîm ediniz. Sonra: Umer ibnu'l-Hattâb sizden müsâade diler, deyin. Eğer benim orada gömülmeme müsâade ederse, beni orada gömünüz. Eğer müsâade etmezse, beni müslümânlarm kabirlerine götürüp  orada gömünüz, diye vasıyyet etti.

(Bu sırada Umer'in yanına bâzı kimseler gelmiş ve: Ey Mü'min­lerin Emîri! Yerine bir halîfe tavsiye etsen! demişlerdi. Umer bunla­ra hitaben:)

— Ben bu halîfelik makaamına, Rasûlullah'ın kendilerinden ra­zı olarak vefat ettiği şu kimselerden daha lâyık hiçbir kimse bilmiyo­rum. Bunlar aralarında kimi halîfe seçip kabul ederlerse, benden sonra halîfe odur. Artık onun emirlerini dinleyiniz, dedi.

Ve Rasûlullah'ın kendilerinden razı olduğu kimseler olarak şu isimleri sıraladı: Usmân, Alî, Talha, Zubeyr, Abdurrahmân ibnu Avf, Sa'd ibnu Avf, Sa'd ibnu Ebî Vakkaas.

Bu sırada Ensâr'dan genç bir kimse Umer'in yanına girdi ve:

— Ey Mü'minlerin Emîri! Allah'ın senin hakkındaki lutûf ve ina­yeti ile sevin. İslâm Dîni'ne girmekteki kıdeminden dolayı bilmekte olduğum bu kadar yüksek hizmetlerin vardır. Sonra halîfe seçildin ve adalet ettin. Sonra bütün beşerî faziletlerin ardından şehîdlik (rüt­besini kazandın), diye teselli etti.

Bunun üzerine Umer:

— Ey kardeşim oğlu! Bugün ben ondan, o da benden uzaklaşan bu halîfelik yok mu? Keski bunun bana ne ikaabı, ne de sevabı do-kunsaydı. Benden sonraki halîfeyi seçmek için ilk muhacirleri tavsi­ye ederim. Bu ilk muhacirlerin hakklarının tanınması, kendilerine yapılan hürmetin muhafaza edilmesi çok hayır ve büyük isabet olur. Sizlere Ensâr'a da hayırlı olmanızı tavsiye ederim. O Ensâr ki, hic­retten evvel Medîne'de ikaamet etmişler, îmâna yardım ve yurd ha­zırlamışlardır. İşte bütün bunların iyilerinin iyilikleri kabul edilmeli, kötülerinin kötülükleri ve kusurları afvedilmeli. Size Allah'ın ve Ra-sûlü'nün ahd ve emânmda olan bütün müslümânlarm (ve Kitâb ehli olanların) hakklarına hürmetkar olmanızı da tavsiye ederim. Bütün bunların haklan verilmeli, işleri görülmelidir. Mukaatele zarurî olursa, bunların arkalarından mukaatele edilmelidir. Ve insanlara, takatle­rinin üstünde teklifler yüklememelidir [283].

 

97- Ölülere Sövmek ve Kötülemekten Nehyedilmesi Babı [284]

 

148- Bize Âdem ibn Ebî Iyâs tahdîs edip şöyle dedi: BizeŞu'be, el-A'meş Süleyman ibn Mıhrân'dan; o da müfessir Mucâhid ibn Cebr'-den; o da Âişe'den tahdîs etti ki, Âişe (R) şöyle demiştir. Peygamber (S): "Ölülere sövmeyiniz. Çünkü onlar, önden göndermiş oldukları amellerinin karşılıklarına ulaşmışlardır" buyurdu [285].

Ve bu hadîsi Abdullah ibnu Abdilkuddûs es-Sa'dî er- Râzî, el-A'meş'ten ve Muhammed ibn Enes de yine el-A'meş'ten olmak üze­re rivayet etmişlerdir.

Bu hadîsi Şu'be'den rivayet etmekte Âdem ibn Ebî Iyâs'a, Alî ibnu'1-Ça'd, Muhammed ibnu Ar'ara ve İbnu Ebî Adiyy ayrı ayrı mu-tâbaat etmişlerdir [286].

 

98- Ölülerin Şerriilerini Anmak Babı [287]

 

149-.......Bize Amr ibnu Murre, Saîd ibnu Cubeyr'den; o da İbnu Abbâs'tan tahdîs etti ki, İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Allah'ın la'neti üzerine olası Ebû Leheb Abdu'1-Uzza ibn Abdilmuttalib, Kureyş'i Safa üzerinde topladığı günün bakıyyesinde Peygamber(S)'e hi­taben: "Tebben leke( = Yûh sana, helak ve ziyan sana)" demişti. İşte bunun üzerine: "Ebû Leheb *m iki eli kurusun, kendisi de kurudu helak oldu" sûresi indi [288].

 



[1] Asîlî ve Ebû'1-Vakt nüshalarında, burada olduğu gibi, "Besmele" ile "Kitâbu'l-Cenâiz" büyük başlığı vardır.

[2] el-Cenz, kenz vezninde, örtmek ma'nâsınadır; ikinci bâbdandır. Ve biriktirmek ma'nâsınadır. Ve cenz, kerpiçten ve balçıktan yapılmış muhtasar eve denir.

el~Cinâze, cîm'in kesriyle meyyite denir. Cîm'in fethiyle de caizdir. Bir kavle göre cîm'in kesriyle meyyite ve fethiyle serîre, yânî tâbuta denir. Bir kavle göre aksi üzeredir. Yâhud kesr ile üstünde meyyit olarak tâbuta denir ve bu setr ma'-nâsmdan alınmıştır... (Kaamûs Ter.)

[3] Babın İkinci fıkrası "Her kimin son sözü Lâ ilahe illellah olursa, o kimse cen­nete girer" mealindeki hadîse işaret etmektedir; o hadîs, muttasıl isnâdlarla Muâz ibn Cebel'den, Ebû Dâvûd da; Enes ibn Mâlik'ten İbn Ebî Şeybe'nin Mu-sannafmda; yine Muâz ibn Cebel'den Müsedded'in Müsned*İnde; Ebû Harb'-' den, Ebû Ya'lâ'nın Müsned'inds rivayet edilmiştir. Buhârîbirçok tarîkle rivayet edilen bu hadîste Tevhîd Kelimesi ile âhirete göçen kimsenin âhiret mükâfatının cennete girmekten ibaret olduğunu bildirmiş oluyor. Buhârî'nin buradaki şar­tın cevâbını zikretmemesi, alt tarafta gelecek olan Vehb ibn Münebbih'in habe­rini te'vîl etmek gayesine ma'tûftur da denilmiştir.

[4] Vehb ibn Münebbih'in bu haberini Buhârî et-Târîh'te; Ebû Nuaym da el-Hilye'de mevsûlen rivayet etmişlerdir. Bu haberi Beyhakî Sünen'İnde Muâz ibn Cebel'-, den merfûan da rivayet etmiştir. Şöyle ki: Rasûlullah, Muâz'ı Yemen'e vâlî gön­derirken: "Ey Muâz, Yemen 'e vardığında yanına Kilâb ehli kimseler gelip sana muhakkak: Cennetin anahtarı nedir? diye soracaklardır. Sen onlara cevaben: «. Lâ ilahe ille 'ilah cümlesidir. Lâkin bu Tevhîd Kelimesi, cennetin dişsiz bir anahtandır. Eğer sen cennetin kapısı önüne dişli bir anahtarla gelirsen cennet sana açılır; yoksa açılmaz, diye cevâb ver" buyurmuştur. (Umdetu'l-Kaarî, IV, 3; îrşâdu 's-Sârî).

Vehb ibn Münebbih'in bu cevâbı, cennete girebilmek için dînî vecîbelerin M lüzumuna yânî îmân ve İslâm asıllarına luzûmu işaret etmiştir. Şârih Kirmânî: Lâ ilahe ille 'ilah tevhîdi, Muhammedun Rasûlullah kelimesini de tazammun eder, demiştir.

[5] Ebû Zerr'in bu hadîsi Buhârî'nin İlim, îmân, Libâs, Tevhîd Kitâbtan'nda da uzun ve kısa metinlerle rivayet edilmiştir.

Buradaki rivayette şirk etmeden ölen kimsenin cennete gireceği müjdelen-miştir. Şirki terketmek ise Tevhîd'dir. Lâ ilahe ille'ilah demek de tevhîdi'izhâr­dan ibarettir.

[6] Buhârî bu hadîsi îmân, Nuzur, Tefsir Kitâbları'nda da getirmiştir. Müslim ile Nesâî de rivayet etmişlerdir. Bu rivayetler meâlen bir olmakla beraber, lâfzan farklıdır. Meselâ Müslim'in Vekî' ve İbn Numeyr tarikiyle rivayetinde bu iki cümle aksedilmiş olarak gelmiştir:

"Rasûlullah: Kim Allah'a bir şeyi ortak kılmayarak ölürse, cennete girer, buyurdu. Ben de: Kim Allah'a bir şeyi ortak kılarak ölürse cehenneme girer, dedim".

İbn Mes'ûd'un Müslim'deki bu Vekî' ve Numeyr yoluyla gelen rivayeti istisnâ edilirse, diğer tarîklerin hepsi müttehiddir. Konumuz olan rivayet tarîkine;tamâmıyle uygundur. Hadîsin vaîde ilgili olan kısmı merfûan, va'de ilgili olan r-j parçası mevkuf olarak rivayet edilmiştir. Vekî' ve tbn Numeyr tarîkıyle gelen rivayet ise, bunun tamâmıyle aksidir.

Hadîs sarihleri bu iki tarîki te'lîf için bir takım görüşler ileri sürmüşlerdir. Nevevî şöyle diyor: "Bu konuda söylenen sözlerin en doğrusu şudur: İbn Mes'­ûd bu hadîsin hem vaîde, hem de va'de ilgili olan iki kısmını da ezberlemiştir. Fakat bilâhare va'de dâir olan kısmı unutmuştur. Binâenaleyh birinci kısmı mer­fûan, ikinci kısmı da mevkûfen rivayet etmiştir. Bir zaman sonra da bunları aksedilmiş olarak hatırlamış ve bu yolda rivayet etmiştir. İki rivayeti cem' et­menin yolu budur. Ve bu suretle hadîsin her iki kısmı da merfûan rivayet edil­miş olur".

Şârih Aynî de Nevevî'nin bu tevcihine iştirak ediyor.

[7] Hadisin bâb başlığına delîl olan yeri, ".... cenazeleri ta'kîb etmekle... emreyledi" fıkrasıdır.

Cenazeye ittibâ', cenazeyi arkası sıra ta'kîb etmek, cenaze namazını kıl­dıktan sonra da bu suretle devam etmektir. İttibâ' ta'bîrinin zahirî ma'nâsı bu­dur. Bu sebeble Hanefîler'e göre cenazeyi ta'kîb etmekte efdal olan,Cenazenin arkasından gitmektir. Şâfiîler'e göre efdal olan cenazenin ön tarafında gitmek­tir. Mâlikîler arasında; a. Önde gitmek; b. Arkada gitmek; c. Yayalar önde, binekliler arkada gitmek suretiyle üç görüş vardır.

Cenazeye iştirak eden kadınların cenazeyi arkadan ta'kîb etmelerinde imam­ların İttifakı vardır (Kastallânî).

Da'vete icabet, iki suretle olur: Yardım dileyen bir kimsenin bu dileğini ye­rine getirmeye icabet suretiyle, düğün gibi hayırlı bir toplantıya edilen da'vete icabet etmekle.

[8] Bu hadîsin de bâb başlığına delâlet noktası yine cenazeleri ta'kîb etmek fıkrası-dır. Diğer hususlar da topluluk ferdleri arasında yapılmaları, topluluğun sağ­lamlığı ve medenî münâsebetlerin kemâli bakımından gerekli olan hareket ve davranışlardır... En yüksek medeniyet ve insaniyet alâmetleridir.

[9] Ebû Bekr, bu hareketi ile Rasûlullah'ın bu fiiline uymuş bulunuyor. Tirmizî'-nin sahîh rivayetine göre, vaktiyle Peygamber de Usmân ibn MazTm'un vefa­tında böyle yapmıştı. Kıdemli bir İslâm mücâhidi olan Usmân ibn Maz'ûn 'un ölümünde, Rasûluilah, Usmân'in cenazesi üzerine kapanmış, onu Öpmüş ve ağ­lamıştır. Hattâ gözyaşları yanakları üzerinden akmıştı.

İbn Abdilberr de bu firaklı vak'ayı et-Temhîd'inde şöyle rivayet etmiştir: RasûlülIah,İbn Maz'ûn'un cenazesi tâbuta konulduğu sırada Yâ Usmân, şimdi mutluluk senin içindir. Ne dünyâ sana bir elbi­se giydirdi, ne de sen dünyâya bir kıymet verdin" buyurmuştur.

İbn Maz'ûn, muhacirlerin fakirlerinden idi. Fakirliğinden dolayı kefen bu­lunamamış da eski ihramı ile kefenlenmişti. Peygamber bu matemli sözleriyle o acıklı vak'ayı işaret etmişti

[10] Bu âyetler daha çok evvel, hicretin üçüncü yılında meydana gelen Uhud Harbi hakkında inmişti.

Hadîste haber verilen Ebû Bekr'in fiilleri, bâb başlığına delü olan kısım­lardır. Bunlardan ölünün yüzünü örtmenin müstehâb olduğu; ölünün yüzünü öpmenin cevazı; feryâd etmeksizin sessiz ağlamanın cevazı hükümleri alınmıştır.

[11] Ebû Sâib, Usmân ibn Maz'ûn'un künyesîdir. Biraz evvelki haşiyede de geçtiği gibi, bu Usmân kıdemli sah ahilerdendir. İslâm olanların ondördüncüsüdür. Ev­velâ Habeşistan'a, sonra Medine'ye hicret etmiştir. Bedr Harbi'nde yararlıklar göstermiş ve hicretin ikinci yılında vefat etmiştir. îbn Maz'ûn'un ölümü Pey-gamber'i çok kederlendirmişti. Medîne muhacirlerinden ilk vefat eden, bu zât­tır (Vmdetu'l-Kaarî).

[12] Peygamber'in bu sözü "De ki: Ben peygamberlerden ilk defa (gelmiş biri) deği­lim. Bana ve size ne yapılacağım bilmem. Ben, bana vahyolunmakta bulunan­dan başkasına uymuyorum.,. "(el-Ahkaaf:9) âyetinin bir kısmına lâfzan da uygun düşmüştür

[13] Bu vefat ve tezkiye hâdisesi hicretin ikinci yılında vâki' olduğu için henüz Feth Sûresi nazil olmamış ve Peygamber'in geçmiş ve gelecek günâhlarının mağfiret buyurulduğu müjdelenmemişti. Bu müjdeleme, hicretin altıncı yılında Hudey-biye Anlaşmasi'nın imzalanmasından sonra Medine'ye gelirken yolda vâki' olmuştu.

Bedr Harbi'nde hazır bulunanların mağfiret olundukları Peygamber tara­fından haber verilip müjdelendiği sahîh olarak sabit bir hakikat iken, Usmân ibn Maz'ûn hakkında tereddüdü ifâde eden bir uslûb ile Ümmü'l-Alâ'ya cevâb vermesi, Usmân ibn Maz'ûn'un vefatı Bedr Harbi'nde bulunanların cennet ehli oldukları haberi verilmezden evvel olmasındandır.

Bu hadîsten, cennetle müjdelenen on kişi ve Bedr sahâbîleri gibi cennetlik oldukları nasslandırılmış olanlardan başka hiçbir kimse hakkında cennetliktir diye hükmedilmemesi; ihlâs bir kalb işi olduğundan, kimsenin vicdanına nufûz etmenin yolu bulunmadığı; ölü evine techîz ve tekfîn edildikten sonra girilmesi gibi hükümler çıkarılmıştır.

[14] Buhârî, hadîsin geri kalan kısmının muttafakun aleyh olduğuna işaret olarak bü kadarıyle yetinmiştir

[15] Buhârî, Şuayb'ın mutâbaatmı Kitâbu'ş-Şehâdet'te; Ma'mer ibn Râşid*in mutâ-baatını da Ta'bîr Kitâbı'nın "Cereyan edici göz bâbı"nda mevsûlen rivayet et­miştir. Amr ibn Dînâr'ın mutâbaasını ise îbnu Ebî Umer, kendi Müsned'İnde îbn Uyeyne'den; o da kendisinden olmak üzere mevsûlen rivayet etmiştir.

[16] Bu hadîsin de bâb başlığına uygunluğu açıktır.

Bakı' ibn Mahled, Câbir'den şunu rivayet etmiştir:

Rasûlullah bana kavuştu da: "Sana bir müjde vereyim mi? Allah babanı  diriltti ve kendisine perdesiz doğrudan doğruya söz söyledi. Hâlbuki şimdiye kadar hiçbir kimseye böyle perdesiz söylememiştir'' buyurdu {Umdetu 'l-Kaarî, IV, 20)

[17] Bu mutâbaati Müslim, Abdurrazzâk tarîkinden mevsûlen rivayet etmiştir. Bu­hârî bu "mutâbaatı, Müslim'de îbn Mâhân hakkında vâki' olan şeyi, yânî o isnâd-daki Muhammed ibn Alî ismini nefyetmek için zikretmiş ve doğrusunun Şu'be'nin rivayet ettiği gibi Muhammed ibnu'l-Münkedir olduğunu beyân eylemiştir. (Kas-tallânî).

[18] en-Na'y, es-Sa'y vezninde, en-Niâ, el-Gınâ vezninde ve'n-Nu'yân, el-Gufrân vez­ninde bir adamın vefat ettiğini haber vermek ma'nâsınadır; ikinci bâbdandır. (Kaamûs Ter.). Bugünkü ta'bîr ile Ölüm ilânı demek oluyor.

[19] Necâşî, Habeş meliklerine verilen unvandır. İbn Hişâm'ın es-Sîre'sinde bu Ne­câşî'nin ismi Ashame'dir; atıyye ma'nâsınadır denilmiş. Ebû'l-Ferec de Asha-me ibn Ebcerî'dir, demiştir. İbn Sa'd'm et-Tabakaat'mda müslümân oluşu şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlulah, hicretin altıncı yılında Hudeybiye'den dönüp, ye­dinci yılın Muharrem'inde Amr ibn Umeyye ed-Damrî ile bir mektûb gönderdi ve onu İslâm'a da'vet etti. Necâşî, Rasûlullah'ın mektubunu hürmetle alıp, kar­şısına koymuş ve tahtından inip yer üzerinde oturmuş, sonra müslümân olmuş ve İslâm'ı kabul ettiğini bir mektûbla Peygamber'e bildirmiştir. Ca'fer ibn Ebû Tâlib'in Necâşî'ye İslâm  Dînİ'ni öğrettiği de Tabakaat'ta rivayet edilmiştir.

Necâşî'nin vefatı, Tebük Seferi'nden dönüldüğü yedinci yılın Receb ayma tesadüf etmişti. Müslim'in Sahîh'inde, Peygamber tarafından kendisine mek­tûb gönderilen Necâşî'nin, cenazesine namaz kıldığı Necâşî olmadığı rivayet edi­liyor. Mektubun yazılıp gönderilmesi ile vefat târihi arasında altı aylık bir zaman vardır. Buna göre her iki şıkk da muhtemil olur.

Bu hadîs, cenaze ilânının cevazına, cenaze namazının mescid içinde değil, mescid haricindeki namazgahta gâib namazı olarak kılındığına ve cenaze na-mâzmın da diğer namazlarda olduğu gibi saff bağlandıktan sonra dört tekbîr ile kılındığına delâlet etmektedir.

[20] Mûte Harbi'nde kumandanların arka arkaya şehîd düştüklerini Peygamber, Me­dine'deki mescidde halka haber vermiş, en sonra da Hâlid ibn Velîd'in kuman­dayı  kendiliğinden  üzerine  alarak   İslâm  ordusunu  büyük  bir  felâketten kurtardığını bildirmiştir/Mûte Harbi'nin haberleri henüz Medine'ye ulaşmadan, gününde Peygamber tarafından böylece haber verilmiş ve haber verildiği gibi cereyan etmiştir.                                                                                 

Hadîsin bâb başlığına delâleti meydandadır. Buhârî bu hadisi Cınad,

Alâmâtu'n-Nübüvve, Hâlid'in Fazîleti, Mağâzî bölümlerinde de getirmiştir.

[21] Bu başlıkla bundan önceki başlık arasında şu fark vardır: Birincisi, ölüyü bil­meyen kimselere bildirmek; bu ise ölüyü bilip, ölünün işine hazırlanacak kim­selere bildirmektir. (Fethu'l-Bârî; İbnu'l-Munîr'den)

[22] Bu Ebû Râfi'in Ebû Hureyre'den nakli, daha evvel "Mescidin süpürülmesi ve çöplerinin toplanıp kaldırılması bâbı"nda geçmiş olan hadîsin bir tarafıdır. Bu kısmın da bâb başlığına delâleti meydandadır.

[23] Hadîsin bâb başlığına uygunluğu Rasûlullah'ın "Onu bana bildirmenizden siz­leri men' eden nedir?" buyurmasidır.

[24] Babın hadîsinde üç çocuğu Ölen müslümâmn hâli söylendiği hâlde, Buhârî'nin bâb başlığında bir çocuğu ölenin hâlini zikretmesi, hadîsin diğer rivayetleri ara­sında bir ve iki ile kayıdlanmış olanları bulunduğundan dolayıdır. Buhârî bu başlık ile o rivayetlerin subûtuna işaret etmiş oluyor.

[25] Buhârî bu âyeti bâb başlığındaki "İhtisâb" lâfzına te'kîd olarak getirmiştir. Çün­kü ihtisâb, ancak sabır ile olacaktır. Âyetin tamâmı, o âyetler grubu içinde da­ha iyi anlaşılacaktır: * 'Ey îmân edenler, sabır ile, bir de namaz ile yardım isteyin. Şübhesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir. Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ölüler demeyin. BiVakis onlar diridirler. Fakat siz iyice anlayamazsınız. And olsun, biz sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve mahsûllerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele ki, onlar kendilerine bir be­lâ geldiği zaman; Biz Allah'ınız ve biz ancak O'na dönücüleriz, diyenlerdir. Rabb Herinden mağfiretler ve rahmet hep onların üzerinedir ve onlar doğru yola erdirilenlerin tâ kendileridir"(el-Bakara: 153-157).

[26] Bu hadîs de rivayet yollarının çokluğu ile seçkin hadîslerden biridir. İsnâd yol­ları kırk kadar sahâbîye varmaktadır. İşte islâm Dîni'nin aslî saffetinde korun­muş olduğunun canlı şâhidlerinden biri. Bu sahâbîlerden rivayet edilen metinler birbirlerinden küçük farklılıklar gösterir ki, bu tabiî birşeydir. Yalnız ifâde et­tikleri ma'nânın özü birdir. Hadîste aranan da budur. Şark ve Garb mütefek­kirlerinin insaflıları, İslâm Dîni kadar hiçbir içtimaî hâdisenin metodolojik bir usûl ile zamanımıza kadar nakledilmediğini i'tirâf ederler. Bu yalnız ve yalnız İslâmî nakillerin mazhar olduğu ilâhî bir lûtuftur  (Kâmil Mîrâs, Tecrid Ter., IV, 395-396).

Bu bâbdaki hadîslerin hepsi mahzun ve kederli ana-babaları en belîğ şekil­de tesliye eden Peygamber sözleri ve Muhammedî metanet reçeteleridir.

Burada şu İlâhî sözler de hatırlanıp, sabr ve teslimiyetin değeri iyice kav-ranmalıdır: '.... Ancak sabredenlere ücretleri hesâbsız ö'denecektir"(ez-ZumeT-10).

[27] Bu ta'lîki ibn Ebî Şeybe de mevsûlen rivayet etmiştir. Buhârî, ilim Kitâbı'nda da küçük bir farkla bu isnadı ve ziyâdeyi getirmişti.

[28] Hadîsteki "Tahıllete'l-kasem" ta'bîri, Allah'ın yeminini halâl kılacak mıkdâr demektir. Buhârî'nin işaret ettiği üzere, hadîsteki bu tahıllete'l-kasem. "Ve in minkum illâ vâridûhâ{ = Vallahi sizden her bir kimse İllâ o ateşe uğrayacak)" (el-Meryem:71) kavlinde mukadder olan yemîndir. Bu uğrayiş, geçerken yol uğ­rağı görüşten veya günâhı kadar ikaametten ibaret olabileceğine göre, hadîsin ma'nâsı "Üç çocuğunun ölüm acısıyle yanıp buna sabreden ana baba, cehen­nem ateşini ya geçerken görecek yâhud günâhı kadar kalacak" demek olur.

[29] Hadîsin bâb balığına uygun yeri son fıkrasıdır. Peygamber'in bu emri kadının feryâd ile ağlamakta olduğunu gösterir.  "Sabretmezsen Allah'ın gadabına uğrarsın" demek oluyor.

Bu hadîsten, kabir ziyaretinin mutlak surette cevazı, ziyaretçinin erkek ve-yâhud kadın olmasının farkı olmayacağı gibi hükümler alınmıştır. Çünkü ha­dîste böyle bir ayırım yoktur.

Bu hadîs, ileride daha geniş olarak tekrar gelecek ve ilgili açıklamalar daha fazla orada verilecektir

[30] Başlıktaki "Ve vudûihî" zamîri meyyite de, yıkayıcıya da gidebilmek ihtimâli olduğundan, tercemede ikinci ihtimâl parantez içinde gösterildi.

es-Sidr: Sîn'in kesresi ve dâPın sükûnu ile nebk ağacının ismidir ki, Ara­bistan kirazı ta'bîr olunur. Trabzon hurması o nev'idendir. Müfredisvrfre'dir... Bu ağaç da iki gûna olur: Bİrİ bûstânîdir ki, yemişi hoş olup ve yaprağıyle yıka-. ma yapılır. Ve birisî berrîdir ki, yemişi kekre olur. Ve ikisinin de gölgesi be gâyet koyu ve lâtîf ve hafîf olur...

en-Nebk: Sidr ağacının yemişine denir ki Arabistan kirazı ta'bîr olunur (Kaa-mûs Ter.).

en-Nebk: Sidr ağacının yemişi ki köknar yemişi dahi derler (Ahterî).

Sidr bulunmazsa, cöven, hatmî kullanılır. Bunların hepsi kiri gidermek İçin sabun yerine kullanılmış şeylerdir. Kirleri gidermek için bunlardan hiçbirisini bulmak mümkin olmazsa, yalnız hâlis su ile yıkanır.

[31] ibn Umer'in bu fiilini İmâm Mâlik el-Muvatta' da Nâfi'den mevsûlen rivayet etmiştir

[32] İbn Abbâs'm bu sözünü Saîd ibn Mansûr sahîh bir isnâdla mevsûl olarak riva­yet etmiştir. Dârakutnî ile Hâkim ise bunu merfû* olarak rivayet etmişlerdir.

ibn Ebî Şeybe bu haberi şöyle rivayet etmiştir: İbn Abbâs: Ölülerinize ne-cistir demeyiniz. Çünkü mü'min hayâtında da, Ölümünde de necs değildir, de­miştir.

Necs olduğu kabul edilirse, tahareti, yânî paklanması kaabil değildir de­mek olur

[33] Sa'd ibn Ebî Vakkaas'ın bu sözünü de İbn Ebî Şeybe tahrîc etmiştir.

[34] Peygamber'in bu sözü, Buhârî'nin Kitâbu'l-Gusl'de "Cünüb çarşıda yürür ba­bı' 'nda Ebû Hureyre'den rivayet ettiği hadîsin bir parçasıdır.

[35] Peygamber'in kızı Rukayye'nin Hayber seferi sırasında vefatı üzerine diğer kızı Ümmü Kulsüm, Usmân'la evlendirilmiş, sonra hicretin dokuzuncu yılında o da vefat etmişti. Peygamber'in diğer kızı Zeyneb de hicretin sekizinci yılında vefat etmişti. Ümmü Atıyye ölü yıkayıcı bir kadın oduğundan, Zeyneb'i de, Ümmü Kulsüm'ü de yıkamış olabilir. Muhtemil ki, Buhârî, Peygamber'in bu iki kızın­dan hangisi olduğunu kestiremediğinden, burada "Peygamber'in kızı öldüğü zaman" demiş; isim zikretmemiştir. Fakat Müslim'in şartına göre Zeyneb ol­duğu sabit olduğundan, Müslim bu ismi zikretmiştir.

[36] Buhârî bu Ümmü Atıyye hadîsini uzun, kısa metinlerle yalnız bu Cenazeler Ki-tâbı'n'da, arka arkaya gelecek çeşitli bâblarında onbir defa getirmiştir. Bir çok hükümlerin delili olan bu hadîsten, özetle şu hükümler çıkarılmıştır:

Ölüyü yıkamak; yıkama esnasında Ölüye abdest aldırılması; su ve sıdr ile yıkamak; yıkamanın sayısı; yıkamada kâfur ve benzeri güzel kokulu şeyler kul­lanılması; kadının cenazesini kadınların yıkaması; cenaze yıkayan kimsenin gu-sül veya abdest alıp almayacağı; ölünün necs olmadığı; bundan dolayı yıkamanın abes olmayıp cesedin temizlenebileceği; erkek elbisesinin kadına kefen yapıla­bileceği... gibi.

[37] Hadîsin bu kısmı küçük bir fark ile bundan evvelkibâbda da geçmişti. Devamı olan kısımlar ise burada gelmiştir.

[38] Hadîsin bâb başlığına delîl olan yeri burasıdır. Cenaze yıkamakta tek sayı üze­rine emrediimesi, "Allah tektir; Sekleri sever" hadîsinden ileri gelebilir. Bu tek­lemenin gerçekleşmesi, bu Hafsa hadîsinde ölünün üç su, beş su, yedi su ile; diğerinde üç, beş ve gerekirse daha fazla sayıda yıkanmasıyle olabileceği bildi­rilmiştir. Yıkamaktan istenen gaye, ölünün temizlenmesidir.

[39] Hadîsin sonundaki "Onun saçını taradık, üç bukle yaptık"   fıkrası  Ümmü Atıy-ye'nin haber vermesidir. Yoksa hadîste bunun Rasûlullah tarafından bir emir ve işaretle yapıldığına dâir bir kayıd ve rivayet yoktur. Bu sebeble Hanefîler'e göre saç iki bukle yapılıp kadının göğsüne, gömlek üstüne konulur. Şâfiîler'ce üç bukle yapılarak arkaya uzatılır. Ahmed ibn Hanbel ile tshâk'ın görüşü de budur.

[40] Peygamber hayâtta dâima sağ ile başlamak geleneğinde idi. Bunda "Ashâbu'l-yemîn = Sağ taraf sahihlerinden " (el-Vakıa; 8, 27, 38: el-Müddessir: 39; el-Beled: 19) olma alışkanlığını kazandırmak temennisi veya yümn, hayr ve bereket sahibi olmaya bir alıştırma olması mümkindir.

[41] Ölü yıkamaya abdest azâlarıyle başlanması müstehâbdır. Bu abdest, ağız çal­kalama ve buruna su verme bulunmaksızın, hayâttaki gusl abdestinin aynıdır

[42] Hadîsin bâb başlığına uygunluğu meydandadır. Lügat açıklamaları şöyledir:

el-Hakvu, bedende böğüre denir. Ve futaya denir; izâr ma'nâsınadır. Bir kavle göre fûta bağlayacak yere denir ki, bel olacaktır. Bunda hâ'mn kesriyle el-Hıkve de lügattir.

el-Kâfûr ve el-Kufurrâ: Ve bunda kâfin ve fâ'nın üç harekesiyle lügattir. Hurma çekirdeğinin kapçığına denir. Ve kâfur bir nevi' güzel kokulu nebat is­midir ki, çiçeği papatya çiçeğine benzer olur. Tib müfredatında reyhânu'I-kâfûr ile resmedilmiştir ki, kâfur otu ta'bîr olunur. Kâfur bu isimle ma'rûf koku is­midir. Hind ve Çin dağlarında biten bîr ağaçtan meydana gelir, yânı onun zam­kıdır. Bu ağaç gayet büyük olduğu için gölgesinde pek çok insan mekân tutar. O mekânın harareti sebebiyle kaplanlar bu ağacın etrafında barınırlar ve kâfu­run azlığına sebeb budur... (Kaamûs Ter.)

ei-İzâr: Bedene bürünecek câr ve milhafeye denir... Şârih der ki: Gerçi mü­ellif mutlaka milhafe ile tefsir eyledi; lâkin izâr belden aşağı tutulan fûta ve peş-temâl makûlesine denir. Nitekim ridâ, belden yukarı tutulan elbiseye denir. Meselâ hacıların belden yukarı tutundukları ihram, ridâ ve belden aşağı tutun­dukları izârdır... (Kaamûs Ter.)

eş-Şiâr: At kısmının çuluna denir ki asıl şiar, insanın gömleğine denir. Ve mutlaka bedenine dokunan elbisesine denir, kıllara dokunduğu için...

et-İş'âr; Bir adama bir nesneyi bildirmek... ve bir kimseye şiar yânı gömle­ği giydirmek ma'nâsınadır. (Kaamûs Ter.).

[43] Bu hadîsin de bâb başlığına delâlet yeri açıktır

[44] Muhammed ibn Sîrîn'in bu sözünü, Saîd ibn Mansûr, Eyyûb es-Sahtıyânî tarî­kinden mevsûlen rivayet etmiştir.

[45] Kadın cenazesinin saçının üç bukle yapılıp arkasına bırakılması Şafiî, Ahmed ibn Hanbel, İshâk ibn Râhûye'nin mezhebidir. Hadîste görülen Ümmü Atiy-ye'nin kendi yaptıklarını haber vermesinden ibarettir. Yalnız bunu Peygamber'in işaretiyle yapmış olması da muhtemildir. ihtimâl üzerine hüküm bina edilemi yeceği ise şer'î bir esastır. Bunun için Hanefîler saçların iki bölük yapılıp cena­zenin göğsüne ve gömleğinin üstüne konulması içtihadında bulunmuşlardır. Hanefîler'ce saçı tarakla tarayıp arkaya atmaya luzûm yoktur.

Bâb başlığındaki ta'lîkte ve hadîs metninde ifâde edilen saç örgülerinin çö­zülmesi, vefatından evvel insanın başında örülü bulunan saçlara suyun iyice iş­lemesi için yıkama sırasında bu örgülerin çözülmesini anlatmaktadır.

[46] Ibmı Ebî Şeybe Hasan el-Basrî'nin buna yakın bir lâfzını mevsûlen rivayet et­miştir

[47] Bu hadîsten kadın cenazesinin beş parça bezle kefenleneceği açıkça anlaşılıyor ki, bu parçalar: Din', izâr, lifâfe, hımâr ve hırka'dır. Bunların îzâhı ve kullanış suretleri şöyledir: Bu hadîsteki ifâdelerde anlatılan kadın cenazesinin kefenleni-şini Aynî şöyle îzâh ediyor: "Cenaze evvelâ dır'a, yânî gömlek giydirilir. Sonra hımâr denilen bez, baş örtüsü gibi kadının başına Örtülür ve gömlek üzerine açılır. Bunun üzerine izâr, onun üzerine de lifâfe denilen en geniş bez sarılır. En sonra da bu bezler açılmamak için, hırka denilen enli bez, kadının memesi ile göbeği arasına bağlanır" (Umdetu'l-Kaarî, IV, 49).

[48] Buhârî bâb başlığını böyle suâl tarzında vermekle bu husustaki görüş ayrılığına işaret etmiş oluyor. Hadîs metni ile de üç bukle yapılacağını bildirmiş ve suâli delîli ile cevâblamış bulunuyor

[49] Ölü kadının saç buklelerinin ön tarafa veya arka tarafına doğru salıverilmesi hakkındaki tatbîkatia ilgili îzâh daha önceki hadîslerde geçmişti

[50] Buhârî ölülerin yıkanma hükümlerini bitirince, kefeni beyâna başladı.

[51] Hadîsin bâb başlığına delâleti zahirdir. Bâzı lügat açıklamaları şöyledir:

Yemâniyye: Yemen'e mensûb demektir. Bu kelime yâ'nın tahfifi ile de söy­lenir. Kaaide nisbet yâ'smın şeddeli olmasını gerektirir ise de, kelimeye elif zi­yâde kılınarak nisbet yâ'sı hafîfletilmiştir. Aslında Yemâniyye iken, Yemâniye de denilmiştir.

Sehûliyye: Ezherî: "Sîn'in fethi İle Yemen'de bez dokunan bir nahiyenin adıdır; sîn'in dammı ile de beyaz bezin adıdır'' diye ta'rîf etmiştir. Diğer lügat -çiler Yemen'de bir nahiyenin adı olduğunu başka ma'nâlarından önce söylemiş­lerdir.

Kursuf: Kâfin ve sîn'in dammı ve râ'nin sükûnu ile pamuk demektir.

Esvâb: Sevb'in cem'idir. Aslında dokunmuş olan bez, keten, ipek, yün ma-kûlesidir. Dönüp varacağı şey i'tibâriyle mecazen libâsa ıtlak olunur.

Kamlı: Gömlek; imame de başlık ve sarık demektir.

[52] Buhârî bu başlık İle kefenin üç olmasının vâcib değil, sünnet olduğuna işaret etmiştir. Zaruret olmayarak kefenin iki parçaya indirilmesi ile sünnet terkedil­miş olur. Bir parça ise, vâcibdir.

Hadîs metnindeki "vakasat" ve "evkasat" kelimeleri aynı ma'nâda olup her ikisi de boynunu kırdı demektir

[53] el-Hanût, sabûr vezninde ve el-Hınât, kitâb vezninde, güzel kokulu nesneler­den terkîb edilmiş kokuya denir ki, ölünün kefeni üzere saçılır ve buharlandın-lir; kâfur, sandal ve sâireden nıürekkeb olur.

el-Ihnâî ve't-Tahnît, ölüye hanût saçmak, ölünün kefenine hanût saçmak ve buharlandırmak ma'nâsınadır (Kaamûs Ter.).

[54] Hadîsin bâb başlığına mutabakatı, ihrâmlı için hanûtun men'inden anlaşılan mef­hûm yoluyladır. Bu hadîs metninde râvî, devenin işlediği cinayeti, yukarıdaki hadîstekinden farklı ve iki kelime ile terdîdli olarak ifâde etmiştir.

Birincisi, kâf, sâd, ayn harflerinden if'âldir ki, "Feaksaathu" kelimesidir. Bunun birçok ma'nâlarından biri, birşeyi kana bürümek ve kıpkızıl etmek, ez­mek. ..dir. Buna göre deve onu ezip kana bürüdü, kıpkızıl etti demek olur.

İkincisi, kaf, ayn, sâd harflerinden yapılmış if'âddir. Bunun sülâsîsi: Der­hâl ölmek ve çabuk öldürmek ma'nâsınadır. İf'âlİ de, yânî el-İkaas da derhâl öldürmek ma'nâsınadır. Bu suretle aralarında yine çok ma'nâ farkı yoktur.

[55] et-Telbîd; ihramda olan hacı başının saçı perişan olmayıp toplanmak için saçı­na zamk makûlesi nesne sürüp yapıştırmak ma'nâsmadır.

[56] Hadîste râvîlerin "fevakasat" veya "feaksaat" şeklinde terdîd ile bildirmeleri, kendilerinin tesbît edişlerinin neticesidir. "Vakasa" boynu kırdı ma'nâsmadır. İkincisi ayn, kaf, sâd ve ayn harfi kökün if'âl babından olan mâzîsidir. "Fea-kaasat, birşeyi kana bürüdü ve kıpkızıl etti" demektir. Binâenaleyh ma'nâca aralarında çok ayrılık yoktur.

[57] Şârih Kirmanı, Buhârî'nin bu başlığını, terceme ettiğimiz şekilde tefsîr etmiştir. Buhârî'nin ifâdesine göre kefen cümlesinden olan gömleğin etrafı dikilmiş olup olmaması; İlik konulmuş veya konulmamış olması müsâvîdir.

[58] Hz. Umer'in bu nehy hükmünü "Onlar için istiğfar etsen de istiğfar etmesen de haklarında birdir. Allah onları kat'iyyen mağfiret etmez. Şübhesiz Allah fâ-sıklar güruhuna hidâyet vermez "(el-Munâfıkûn:6) âyetinden almış olması muh-temildir. Umer'in içtihadına göre istiğfar, salât ile te'vîl edilmiş ve bu sözden namazdan nehy Duyurulduğu hükmü çıkarılmış olur.

Abdullah İbn Ubeyy, Medîne'de münafıkların reîsi idi. Müslümanlara bir­çok kötülükleri dokunmuştu.

[59] Bu hâdise üzerine et-Tevbe:84. âyetinin inmesi, Hz. Umer'in görüşünü doğru­lamış oluyor.

Peygamber'in münafıkların reisine hayâtında müsamahalı davranması, öl­düğünde mübarek gömleğini vermesi, cenaze namazını kılması ve istiğfar etme­sinin sebebleri şöyle özetlenmiştir: Müslümânlar'ın ilk zamanlarında büyük bir kabileye başkanlık etmekte bulunması, şeklen de olsa müslümân görülen bir zâtı her türlü kötülüklerine rağmen vaziyeti ıslâh ve idare etmek basiretinin kâbı olması, öldüğünde oğlu Abdullah'a bir taltîf olması, yâhud daha mühim ola­rak, bu zâtın son deminde Peygamber'in gömleği ile şefaat olunmak dileği gö rülüp duyularak, kabîlesi halkından münafık olanları ıslâh etmek gayesi veya Bedir günü Abbâs'a giydirmiş olduğu gömleğine karşılık vermiş bulunması...

[60] Bu Câbir hadîsinde Peygamber'İn, Abdullah ibn Ubeyy'in kabrine defn edil­dikten sonra geldiği haber veriliyor. Bundan evvelki îbn Umer hadîsinde, gö­mülmezden evvel geldiği ve namazını kıldığı haber verilmişti. îki hadîs arasında görülen bu zıdlığı sarihler şöyle gidermeye çalışmışlardır: ibn Umer hadîsindeki "gömleğini verdi" sözü, "ihsan etti" demektir. Peygamber'İn vereceğini va'd etmesinden mecazen "verdi" diye ta'bîr edilmiştir, demişlerdir, ibn Cevzî de Peygamber'İn iki gömlek vermiş olması muhtemildir, der.

Câbir'in: "Peygamber İbn Ubeyy'i çukurundan çıkarttı ve ona gömleğini giydirdi" demesinden, bu ölünün gömleksiz defn olunduğu hatıra gelir. Yâhud Peygamber'İn kendi gömleği ile teberrük etmesi istenildiğinden, ölünün üstündeki gömlek çıkarılıp Peygamber'İn gömleği giydirilmiştir. Bâb başlığının ikinci kıs­mına delîl olan yer, işte burasıdır.

[61] Hadîslerin bâb başlığına uygunluğu açıktır. Bunlara yakın bir metin, daha ev­vel de geçmişti.

[62] Bu hadîsin de bir rivayeti biraz önce geçmişti. Bu üç parça bez, lifâfe, izâr, ve kısa ridâ diye ta'rîf edilmiştir.Lifâfe,leff yânı sarmaktan alınmış olup"sargı" demektir. Cenaze ıstılahında, Ölünün başından ayağına kadar vücûdunu bürüyen örtüye denir.

İzâr da aynı ma'nâya hamledilmiştir; baştan aşağıya kadar vücûdu bürü-yen örtü demektir. Bâzı fakîhler, İzâr, omuzdan aşağıya bürüyen örtüdür, de­mişlerdir. Bir de yakasız, yensiz ve etrafı dikiş İle bastırılmamış, göğüs tarafı açılmamış bir parça vardır ki, buna yukarıda anlatıldığı şekliyle, gömlek deni-lemiyeceği aşikârdır. İşte bu üç parça bez, erkekler için sünnet kılınan bir ke­fendir. Hadîste başlık açıkça istisna edildiğinden, hesaba dâhil değildir.

Bu üç parça bezin temiz olmak şartıyle yeni veya kullanılmış olması musâvîdir.

[63] Buhârî bu başlık ile Ölünün techîz ve tekfin masraflarının, malının umûmun­dan yapılacağını bildirip, ölünün malının üçte birinden yapılır diyen küçük bir grubun görüşünü reddetmek istemiştir. Bu üçte bir görüşü, Hallâs ibn Umer'in kavli olduğu nakledilmiştir

[64] Buhârî bâb başlığındaki hükümde, burada isimleri verilen tabiî müctehidlerinin ittifak etmiş olduklarını da bildirmiş oluyor. Bu müctehidlerin görüşleri Dâri-mî'de, Abdurrazzâk'ın Musannafmda mevsûlen rivayet edilmiştir.

[65] Amr ibn Dinar'ın bu sözünü Abdurrazzâk; İbrâhîm Nahaî'nin sözünü Dârimî; Sufyân es-Sevri'nin sözünü de yine Dârimî mevsûl olarak rivayet etmişlerdir

[66] İbn Hacer'in rivayet hususunda ekseriyyetinİ bildirdiği burdehu (Onun bürdesi) nüshasında mef'ûl zamîri Mus'ab'a râcî olduğundan, şehidin kefen-lendirildiği bürdenin kendisine âid olduğu tasrîh edilmiş bulunuyor. Bu ise ha­dîsin mensûb olduğu babın unvanına uygunluğu bakımından son derece lâzım olan bir mes'eledir. Ölünün cümle malından en evvel tekfîn masraflarının ayrıl­ması mes'elesidir. Bu da hadîsteki bürdenin Mus'ab'a âid olduğu tasrîh edil­mekle te'mîn olunabilir.

Hadîsten, zaruret hâlinde bir kefenle yetinilebileceği ve bunun caiz olduğu hükmü alınmıştır. Yine bu hadîsten, ilk müslümanların ne kadar maddî imkân­sızlık ve çetinlikler altında mücâdele ettikleri apaçık sezilmektedir.

[67] Bâb başlığındaki suâlin cevâbı hadîs metninde mevcûddur. O da "Mus'ab ibn Umeyr bir tek bürde içinde kefenlendi" sözüdür. Şübhesiz ki bürde, bir tek bez­den ibarettir.

[68] el-Burdu ( JJ?ı); bâ'nın zammı ile bir nevi' çizgili yânî çubuklu kumaş adıdır... ve bir nevi' abaya denir ki ihram gibi bedene bürünürler. Ve bu cemi'dir; müf-redi bürde'dir. Ve hâlen bu diyarlarda hırka ta'bîr ettiğimiz libâsa da bürde ıt­lak edilir (Kaamûs Ter.).

Şârih Aynî, bürde'yi nemîre ile tefsîr ediyor ki, alaca yün kaftan demektir. Sa'leb de yaşlı kadınların giydikleri çizgili bir sevbdir, demiştir.

[69] Şehide kefen yapmak için üzerinde taşıdığı bu bir tek bürdeden başka birşey bulunmaması, Mus'ab ibn Umeyr'in ne derece fakirlik ve ihtiyaç içinde oldu­ğunu pek belîğ şekilde göstermektedir. Hadîsin bâb başlığına delâleti gayet açıktır

[70] Buhâri bu başlık ile Peygamber devrinde kefenini hayâtta iken hazırlayan kim­seyi, Peygamber'in reddetmediğini isbât için getirmiştir

[71] Bu bürdeyi Peygamber'e getiren kadının ismini, sonra bürdenin güzelliğini be­lirtip onu Peygamber'den isteyen sahâbînin ismini Buhârî vermemiştir. Buna sebeb, verilen isimlerde çeşitlilik bulunması olabilir. Fakat SehPin son ifâdesin­den, onun bu sahâbîyi iyi bildiği anlaşılır.

Hadîs bâb başlığına tamâmiyle uygun bir delildir. Hadîste hakîkaten Pey-gamber*den kefen yapmak üzere istenmiş, Peygamber bu isteği kabul etmiş, sa-hâbîler evvelâ bunu kendisi giymek için istedi sanarak hoş görmemişler; sonra kefen yapmak için istediğini anlayınca ses çıkarmamışlardır. Bu vak'adan bir mü'min hayâtta iken ölümden sonrası için kefen gibi techîz ve tekfin ihtiyâçla­rını hazırlamasının cevazı hükmü çıkarılmıştır. Hattâ bu hazırlık meâd için ol­duğundan, fazîlet kabûf edilmiştir. Peygamber (S): "Mü'minlerin îmânca en faziletlisi, ölümü çok hatırlayan ve ona iyi hazırlanandır" buyurmuştur (Umdetu 'l-Kaarî).   

[72] Kadınların cenazeler ardında gitmelerinin nehyedilmesi mes'elesinde bu nehyin tahrîmî veya tenzîhî olduğu veya bâzı kayıdlarla cevazı şeklinde görüşler var­dır. Buhârî bu görüş ayrılıklarından dolayı, bu husustaki hükmü kesinleştirmemiştir.

[73] Hadîsin bu son fıkrası "Cenazeler ardında gitmek bize vâcib kılınmadi" ma'-nâsına olabileceği gibi, "Bize cenazeleri teşyî' ve arkalarından gitmemizin neh­yedilmesi, diğer nehiyler derecesinde şiddetli ve te'kîdli kılınmadı" ma'nâsına da gelir. Her iki takdîre göre de Ümmü Atıyye: "Bize cenazeleri teşyî' haram edilmeyerek mekruh kılındı" demiş olur. Buna göre hadîsin zahiri, bu hehyin tenzîhî bir nehiy olmasını gerektirir. Âlimler cumhurunun mezhebi de budur. Ibn Ebî Şeybe'nin Ebû Hureyre'den rivayet ettiği bir hadîs şöyledir: Pey­gamber (S) bir cenazede İdi. Umer'in bir kadına bağırdığını gördü de ona hita­ben: "Yâ Vmer, o kadını serbest bırak. Çünkü su an, göz ağlamakta, gönül musibete uğramış, ölüm hâdisesinin de yakın bulunduğu bir zamandır" buyur­du. Bu Ebû Hureyre hadîsini Hâkim de el-Müstedrek'de tahrîc etmiştir (Umdetu 'l-Kaarî).

Hulâsa kadınların cenazeler ardından gitmeleri hakkındaki en kuvvetli gö­rüş, bu nehyin tenzîhî olmasıdır

[74] Ümmü Habîbe, Peygamber'in zevcelerindendir. Ebû Sufyân'ın kızı ve Muâvi-. ye'nin kızkardeşidir. İsmi de Ramle'dir. İslâm'ın evvelinde kocası Abdullah ibn Cahş ile birlikte Habeşistan'a hicret etmiş idi. Kocası orada hristiyan olarak ve­fat ettiğinden, Habeşistan'da iken Peygamber'e nikâhı vekâletle yapılmış ve mehri de Peygamber hesabına Necâşî tarafından ödenip, Medine'ye gönderilmiştir. Üm­mü Habîbe ilk müslümân olan kadınlardandır. Dînî salâbeti ile meşhurdur. Sa-hîh rivayete göre 44 hicrî yılında vefat etmiştir.

Zeyneb bintu Ebî Seleme'ye gelince, bu da Ümmü Habîbe'nin ilk kocası olan Abdullah'tan olan kızıdır. Abdullah Ebû Seleme künyesi ile anıldığı için, Zeyneb de Ebû Seleme kızı diye anılırdı. Bu sebebden Zeyneb, Peygamber'in üvey kızıdır. Ümmü Habîbe'nin ilk kocasından Umer ibn Ebî Seleme-isminde bir de oğiu vardı. Bu da, buradaki Zeyneb'in kardeşi oluyordu. Bu Zeyneb, 73 târihinde vefat etmiştir.

[75] el-İhdûd, kadmın zevcine yâhud akrabasından birinin ölümü üzerine yas ve ma­tem tutmasidır. Cevheri, bu matemi "Kadının ellerini ve saçlarını kınalamama­sı, hüzün ifâde eder bir tarzda boyasız elbise giyinip süslenmekten çekinmesidir" diye ta'rîf etmiştir.

Kadının, kocasından başkasının ölümü üzerine tutacağı yas müddeti üç gün­dür. Bu üç gün hüzün ve kederin şiddetli olduğu zamandır. Bu yas, vâcib de değildir. Çünkü hadîste vücûb ifâde eden bir sîga yoktur.

[76] Zeyneb bintu Cahş, Peygamber'in halası Umeyye bintu Abdümuttalib'in kızı­dır. Hicretin üçüncü yılı dul kalmış ve Peygamber'in kadınları araşma katılmış­tır. Zeyneb 20. hicret yılında vefat etmiştir. Zeyneb bintu Cahş'in Abdullah, Ubeydullah ve Ebû Ahmed adlarında üç erkek kardeşi vardı. Bunlardan Ab­dullah üe Ebû Ahmed, kendisinden evvel vefat ettiğinden hadîste zikredilen ya­sın, Ubeydullah'ın Habeşistan'da vefatını işittiğinde tutmuş olması mümkindir.

[77] Bu yas, zevcin zevce üzerinde meşru bir hakkıdır. Ölüm gibi acı bir akıbetle eşin­den, hayât yoldaşından ayrılan bir kadının, iddetî zamanında süslenmesi şuur­suzca bir hareket olur. Kadının bu müddet içinde zîneti ve süslenmeyi terketmesi, hem kaybettiği hayât ortağının toprağına hürmet, hem de Ölünün ana baba gibi hayâtta olan aile ferdlerine karşı bir saygı ifâde eder. Bunun ehemmiyetini ve vucûbunu her duygulu insan kendi gönlünde hisseder (Tecrıd Ter., IV, 468). Bu bâbdaki hadîslerde kadının kocasından başka Ölen yakınları için üç gün; kocası için ise dört ay on gün yas olarak süslenmeyi bırakacağı hususu delîllen-miş oluyor. Hadîslerin bâb başlığına delâletleri bu yönden açıktır.

[78] Kadının bu müşahedesi, Peygamber'in bütün hayâtının ve zamanının halk ara­sında geçtiğine, kapısı önünde sultân saraylarında olduğu gibi kapıcılar, muha­fızlar ve içeri girmeye mâni1 olucu bekçiler bulunmadığına, halk içinde gezerken de sağında solunda gözcüler, muhafızlar bulunmadığına açıkça delâlet eder.

[79] Bu hadîsin bâb başlığına delâleti açık olup, kabir ziyaretinin mutiak surette ce­vazını; ziyaretçinin erkek veya kadın olması; ziyaret edilen kabrin müslim veya gayri müsiime âid bulunmasının mıısâvî olduğunu ifâde etmektedir. Çünkü ha­dîste böyle bir ayırma yoktur.

Kabir ziyareti hakkındaki ibâha, umûmî bir mubah kılınmadır. Nitekim kabir ziyaretinden nehy de vaktiyle umûmî idi; sonra bu nehy nesh edildi ve umû­ma mubah kılındı. Erkekler için de, kadınlar için de caiz oldu. Bunun mubah kılınması hakkında birçok hadîsler gelmiştir:

Bureyde (R) şöyle dedi: Rasûlullah (S): "Ben sizleri kabirleri ziyaret etmekten nehyetmiştim; artık şimdi kabirleri ziyaret ediniz" buyurdu (Müslim) hadîsi gibi...

Kadınlar için kabir ziyaretinin mubah olduğuna tarafdâr olan âlimlerin da­yandıkları en kuvvetli delîl, İbni Abdilberr'in Temhîd'de Abdullah ibn Ebî Mu-leyke'den rivayet ettiği şu haberdir:

İbn Ebî Muleyke şöyle demiştir: Âişe bir kerre kabirlerden doğru geliyor­du. Kendisine:

—  Ey Mü'minlerin Anası, nereden geliyorsun? diye sordum. Âişe:

—  Kardeşim Abdurrahmân ibn Ebî Bekr'in kabrini ziyaret ettim; oradan geliyorum, dedi.

Ben ona:

—  Rasûlullah kabirleri ziyaretten nehyetmez mi İdi? dedim. Âişe:

— Evet, vaktiyle nehyetmiş idi; fakat sonra ziyaret edilmesini emretti, dedi.

Âİşe'nin bu hükmü ve beyânına ve diğer hadîslere istinaden âlimler cum­huru kadınlar için kabir ziyaretinin mubah olduğunu kabul etmişlerdir. Yalnız bu ziyaretin erkek-kadm karışık olarak yapılması suretinde mesfedete vesîle ola­bileceği için gençlerin iştiraki doğru bulunmamıştır. Yalnız kadınlara âid ziya­rette böyle bir mahzur olmadığından, genç ihtiyar diye bir ayırıma luzûm görülmemiştir (Umdetu'l-Kaarî, IV, 75-78).

[80] Buhârî bu hadîsi bâb içinde İbn Abbâs'tan böyle "Ağlamasının bâzısı, yânî bir nevi' İle..." şeklinde kayıdlı olarak; îbn Umer'den de: "Ağlaması ile..." diye kayidsız olarak mevsûlen rivayet etmiştir. Buhârî, kayıdlı olan İbn Abbâs hadî­sini bu başlıkta tercîhan zekretmekle, kayidsız olanın kayıdlıya hamledilmesi gerektiğini işaret etmiş oluyor.

[81] Buhârî bununla ölünün hayâtta İken ağlayıcı olup olmaması suretiyle bir farka işaret ederek: "Sağlığında ölülere feryâdla ağlamayı âdet edinen kimse ailesinin kendisine ağlamasıyle azâb olunur" fikrasıyle birinci nev'in hükmünü bildiriyor. Buna da et-Tahrîm: 6. âyetiyle istidlal ediyor. Âyetle istidlal suretine gelin­ce, şöyledir: Hayâtında ölülere feryâdla ağlayıcılık eden bir adam, çocuklarını da bu çirkin âdete alıştırmış ve kendisi ölünce, bu alışık aile halkı bu defa da kendisine feryâdla ağlayacaklarından, iyi terbiyeleri ve çirkin işlerden korun-malarıyle vazifeli bulunduğu ailesi ferdlerini iyi terbiyeleri  şöyle dursun, ağlayıcıhk gibi bir mekruha alıştırmış bulunduğundan kendi kötü eseri olarak azâb olunur demek olur.

Buhârî bu âyetten sonra da'vâsım te'yîd için Curmıa Kitabı'nda geçen ço­banlık ve sorumluluk hadîsini de getirmiştir. Bu hadîsle devlet reisinden hammala kadar cem'iyetin her ferdinin karşılıklı hakk ve vazifeleri ve sorumlulukları bulunduğunu, çocukların iaşeleri ve iyi tahsîl ve terbiye edilmeleri sorumlulğunu hatırlatıyor.

Buhârî böylece feryâdla ağlayıcıhğı âdet edinen kimseye, ailesi feryâdla ağ­layıp rriâtem tutarlarsa, kendi taksîri eseri olarak azâb edileceğini Kitâb ve sün­netle demlendirmiş bulunuyor

[82] Buhârî bu fıkra ile ikinci nev'e işaret ederek: ölen kişi hayâtta iken ölülere fer-yâd etmek alışkanlığında değilse, şimdi ailesinin kendi arkasından feryâdla ağ­lamalarından sorumlu değildir. Bu kimse Âişe'nin dediği gibi (eî-En'âm:163,...) âyetlerinin hükmüne tâbi'dir deyip, bunu da diğer bir âyet grubu ile takviye ediyor

[83] Burası da aslında İbn Ebî Şeybe, Taberânî ve Hâkim'in tahrîc ettiği bir hadîs­tir. Buhârî'nin şartı üzere olmadığı için, sâdece ona işaret etmekle yetinmiştir. Bu fıkra bâb başlığına ma'tûf bir parça olduğundan ' 'Ve ruhsat verilen ağlama nev'i feryâdsız olandır babı" takdirindedir.

[84] Buhârî bu hadîsi Diyetler Kitâbı'nda mevsûlen rivayet etmiştir. Bunu burada getirmesi, kaatil olmayı ilk çıkaran ve âdet eden kimseye, kıyamete kadar mey­dana gelecek kati suçlarından bir pay ayrıldığı gibi, ailesi içinde ölü üzerine'fer-yâdla ağlama âdetini koyup devam ettirenin de aynı şekilde suçlu olacağını delîllendirmek içindir.

[85] Hadîsin son kısımları, yânî Peygamber'in çocuğa ağlaması ve Sa'd ibn Ubâde'-ye verdiği cevâb, bâb başlığının ruhsatlı olan ağlama nev'ine güzel bir delîl ol­maktadır

[86] Hadîsin bâb başlığına uygunluğu, Peygamber'in kabirin bir tarafına oturup, iki gözü yaş akıtarak ağlamasıdır. Buhârî Peygamber'in defn esnasında ağladığı bu kızının ismini vermemiştir. İbn Sa'd, Taberî, Devlâbî, Tahâvî bu kızın Us-mân'm zevcesi olan Ümmü Kulsüm olduğunu tasrîh etmişlerdir. Ümmü Kul-süm dokuzuncu hicret yılında vefat etmiştir.

Bu hadîsten, kabrin bir tarafına oturmak caiz olduğu, kadın cenazesinin kabre erkek tarafından konulmasının cevazı; koca ve baba gibi ölünün yakınla­rı varken, bunların izni ile yabancı erkek tarafından kadın cenazesinin mezarı­na konulmasının cevazı hükümleri anlaşılmıştır.

[87] Her ikisi de merfû' olan bu İbn Umer ve İbn Abbâs hadîslerinden İbn Umer'in-ki "Şübhesiz ölü, ailesinin kendisine ağlamasından dolayı azâb edilir" şeklinde mutlaktır. İbn Abbâs'ın hadîsi ise: "Ölü kendisine ailesinin bâzı nevi'ağlaması sebebiyle azâb edilir" şeklinde mukayyeddir. Buhârî'nin bâb başlığında da işa­ret ettiği gibi, bu iki hadîsten mutlak olanı, mukayyed olanına hamledilecektir. Bu iki hadîsten mutlak olan ağlama, feryâd ile kayıdh olan ağlamaya hamledi­lir. Âlimlerin mutlakı, mukayyede hamletmekteki ittifakları da bunu te'yîd eder. Buradaki Umer hadîsindeki "Ölüye, ailesinin bâzı gû­nâ ağlaması sebebiyle..." kaydı, mutlak'ın mukayyede hamledilmesini gerekti­rir. Bu hamlin üçüncü bir müeyyidesi de, bu hadîslerin râvîsİ olan Umer ile İbn Umer'in ölüye fiilen ağlamış olmalarıdır, tbn Ebî Şeybe'nin Musannaf ında Hz. Âişe: "Sa'd ibn Muâz'ın cenazesinde Rasûlullah ile ELî Bekr ve Umer hazır bu­lundular. Ben de odamdan bunlara bakıyordum. Muhammed'in hayâtı elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, ben Umer'in Sa'd'e ağladığını, Ebû Bekr'in ağladığından daha iyi biliyorum" demiştir.

[88] Âişe'nin, Umer ve Abdullah ibn Umer'i vehme nisbet etmesi hakkında Hattâbî şöyle diyor: Ölüye ağlamak mes'elesinin hakîkî mâhiyeti, Âişe'nin içtihadı veç­hile olması muhtemildir. Çünkü Âişe'nin rivayetine göre ölüye ağlamanın aza­ba vesîle olması, Yahûdî cenazesi hakkında gelmiştir. Sonra mü fesser olan haber, mücmel olan haberden daha kuvvetlidir. Bir üçüncü cihet de Âişe'nin âyet ile hüccet getirmiş bulunmasıdır... (Umdetu'l-Kaarî).

Hz. Âişe'nin burada yemîn ile kat'î ifâde etmesi, ya Rasûlullah'tan bu aza­bın kâfire has olduğunu sarîhen işitmiş olduğundan, yâhud da bu ihtisası karî-nelerle anlamış bulunmasındandır.

İbn Abbâs: "Allah güldürür, Allah ağlatır" demekle, insanların gülmenin ve ağlamanın menşei olan ibrete bizatihi mâlik olmadıklarını ifâde etmiş oluyor.

[89] Bu hadîste de Âişe'nin, bundan evvelkinde olduğu gibi, Abdullah ibn Umer'-in: "Şübhesiz Allah, ailesinin kendisine ağlaması sebebiyle mü'mine azâb eder" şeklindeki rivayetini redd ve inkârı vardır. İbn Abbâs, Âişe'den İbn Umer'in, ölü sâhiblerinin ölülerine ağlamasına terettüb eden azabı, mü'min cenazesine teşmil ve belki de tahsis ettiğini sorduğunda, Âişe bu rivayetinde: "Hayır, Ra­sûlullah: Mü 'min ailesinin ağlaması ile azâb olunur demedi; Rasûlullah bir Ya­hûdî kadının kabri başında ailesi ferdleri ağlaşırken oradan geçmişti de, bunları görünce: Bunlar ölülerine ağlıyorlar; hâlbuki ölü, kabrinde azâb olunuyor bu­yurdu", demiş oluyor.

[90] Bu hadîsteki Hayy kelimesi, diri ma'nâsma geldiği gibi, kabile ma'nâsına da gelir. Bu ikinci ma'nâya göre, diğer rivayetteki "ehl" kelimesine uygun olur.

Burada Umer'in Suheyb'i ağlamaktan men' etmesi, Suheyb'in ağlarken se­sini yükselterek feryâd mâhiyetini alması; bunun da Peygamber tarafından neh-yedilmiş bulunmasındandır.

[91] Umer'in bu sözünü Buhârî et-Târîhu'1-Evsat'mda mevsûlen rivayet etmiştir. Bunu Beyhakî de mevsûlen şöyle rivayet etmiştir:

A'meş'e varan muttasıl senedle o da Şakîk'ten. Şakîk şöyle demiştir: Hâlid ibn Velîd vefat ettiğinde, Benû'l-Mugîre kadınları toplanıp ağlaşmaya başlamış­lardı. Orada bulunan cemâat tarafından Umer 'e: Bir haber göndersen de şu kadınları ağlamaktan nehyetsen, denildi. Umer de cevaben: Şu kadınları bıra­kınız; varsın Ebû Süleyman Hâlid ibn Velîd'e ağlasınlar. Başlarına toprak dök­medikçe, avaz avaz bağınşıp çağinşmadıkça yalnız gözyaşı dökmek, bu kadınlar aleyhine bir hüküm ifâde etmez, dedi. Ebû Süleyman, Hâlid ibnu'l-Velîd'in kün-yesidir (Umdetu'l-Kaarî, IV, 92).

Hâlid ibnu'l-Velîd hicretin yirminci yılında vefat etmişti. Umer, Peygam-ber'in Câhiliyyet şeklinde olmayarak ağlanmasını tabiî bir ihtiyâç saydığını bil­diği ve bizzat Peygamber'in de ağladığını gördüğü İçin, Mugîre oğullan kadınlarını ağlamaktan men' etmiyordu.

[92] Buhârî, Umer'in sözündeki bu iki kelimeyi böyle ma'nâlandırmıştır. Buhârî râ-vîlerinden îsmâîlî "laklaka"yı yüksek ses diye vasıflandırıyor ki, feryâd, figân ve çığlıktır.

Saîd ibn Mansûr, "en-Nak"', yakaları yırtmak diye ta'rîf edildiğini bildir­miştir.

Lügatte şu bilgiler verilmiştir:

en-Nevh, en-Niyâh, en~Niyâha: Ölü üzerine feryâd ve figân ederek ağla­mak ma'nâsınadır ki, Türkçe'de sağı sağmak ta'bîr olunur...

en-Nak'u:İM Nün'un fethi ve kaaf'ın sükûnu ile feryâd eylemek ve mu-sîbet deminde yaka yırtmak, kati eylemek ... ve devekuşu ötmek... boğazlamak... peyderpey feryâd ve figân eylemek, ses ve avazı yükseltmek .. ma'nâsınadır. Üçüncü bâbdandır.

el-Laklaka: Zelzele vezninde, leylek ötmek ve mutlaka ızdırapla olan savta yâhud şiddetli savta denir (Kaamûs Ter.).

[93] Bu hadîs, iki hüküm İhtiva ediyor: Biri Peygamber'in dilinden yalan uydurma­ğa ve O'nun söylemediği bir şeyi söyledi diye haber vermeğe terettüb eden azâb; ikincisi ölüye feryâd figân edilmesinin sebeb olduğu azâb. İhtiva ettiği bu hü­kümler bakımından bâb başlığına uygunluğu meydandadır

[94] Bu hadîs, 49. râkamıyle de geçmiş ve ilgili açıklama orada verilmişti. Şübhesiz buradaki nevha, başına toprak saçarak, saçlarını yolarak feryâd ve figânla ağ­lamaktır ki, bu nevi' ağlama, Câhiliyyet devri ağlaması olup, Peygamber tara­fından nehyedilmiştir.

[95] Bu mutâbaati Ebû Ya'lâ kendi MüsneeFinde mevsûlen rivayet etmiştir

[96] Âdem ibn Ebî Iyâs'ın hadîsi de daha evvel bu lâfızla geçmişti

[97] Buhâri, burada tercemesiz, unvansız böyle bir "bâb" açmıştır. Bu bâb sözü, Ebû Zerr ve Kerime nüshalarında yok; yalnız Asîlî nüshasında vardır. "Bâb" sözü, bundan evvelki babın son bulduğuna işaret ve hem de öncekinin sonra­kinden ayrılmakla beraber, yine de birbirleriyle ilgili yanı bulunduğunu ifâde eder.

[98] Hadîsin bundan evvelki bâb başlığına uyan ciheti, Peygamber'İn açıkça olmasa da, hakikatte şehidin kızkardeşi Fâtıma bintu Amr'ı yüksek sesle ağlamaktan nehyetmesidir.

[99] Hadîsin bir fıkrası bâb başlığı yapılmıştır. Hadîs, ölü için yüz, baş dövmeyi ya­ka yırtmayı, münasebetsiz sözler söyleyerek fcryâd ve figânla bağırıp çağırmayı açık olarak nehyetmiştir. Bu nevi' cahilane hareketler İlâhî hükme razı olma mayı İham eder. Hadîsteki hareketlerin bir arada toplanması şart değildir; bun­lar teker teker nehyedilmiştir.

"Bizden değildir" demek nehiyde mübalağa ifâde eder. Hakîkatte ise: "Bi­zim sünnetimize uymamış ve koyduğumuz İslâm âdet ve medeniyetine uymamıştır" demektir. Yoksa müslümânlıktan tamâmiyle çıkar demek değil­dir. Sünnet ehline göre ma'siyet işlemek, ma'siyet sahibi olan mü'mini, o ma'-siyetin halâl olduğuna i'tikaad etmedikçe îmândan çıkarmaz.

[100] er-Resvu, râ'nın fethi ve üç noktalı sâ'nın sükûnu ile ... ve masdar olur; mersi-ye*eylemek, yânî güzellik ve İyiliklerini zikrederek acıyıp ağlamak ma'nâsınadır (Kaamûs Ter,),

[101] Buhârî bu hadîsi el-Câmi'u's-Sahîh'imn on yerinde getirmiştir. Senedinin sıh­hatinde bütün ilim ehlinin İttifak ettikleri bir hadîstir. İslâm fıkhında vasıyyet mıkdân hakkında bir asıl olarak kabul edilmiştir. Daha başka hükümlere de kaynak olan câmiâh bir hadîstir.

Sa'd ibn Ebî Vakkaas, cennetle müjdelenmiş olan seçkin sahâbîlerdendir. Yedinci olarak İslâm'a girmiştir. Müslüman olduğunda onyedi yaşında bir gençti. "Müslüman olduğumda yüzümde tüy yoktu" dediği oğlu Âmir'den rivayet edil­miştir. Peygamber'in "Sen uzun zaman yaşatılacaksın" buyurduğu üzere, ha­kîkaten cennetle müjdelenen on sahâbîden en son vefat edendir. Hicretin 55. yılında vefat etmiştir. Demek ki, Mekke'deki hastalığından kurtulup, ondan sonra 45 sene daha yaşamış ve bu arada islâm'a pekçok hizmetler îfâ etmiştir. Hâl­buki Mekke'deki hastalık günlerinde, babasının vefatı üzerine kendi hayâtın­dan da ümîd keserek vasıyyet etmeğe başlamıştı.

Babası Sa'd ibn Havle de müslümân olmuştur. Buhârî, Sa'd ibn Havle'nin hicret ettiğini, Bedr'de ve müteâkıb gazvelerde bulunduğunu, Veda Haccı'nda vefat ettiğini zikretmiştir (Umdetu'l-Kaari, IV, 101).

Hadîsin bâb başlığına delîl olan yeri, Sa'd ibn Havle'nin zikredildiği son fıkrasıdır. Rasûlullah, Sa'd ibn Ebî Vakkaas'a tesellî verip, hadîsteki bir takım müjdeleri haber verdiği zaman, o günlerde hicret edip çıktığı yer olan Mekke'­de ölmüş olan Sa'd ibn Havle'ye acımış ve ona üzüldüğünü açıklamıştır.

Bu son sözün Sa'd ibn Ebî Vakkaas tarafından söylendiği de ileri sürülmüştür. Bunun Zuhrî tarafından buraya sokulduğu da söylenmiştir (Umdetu'l~i    Kaan ve Îrşâdu's-Sârî).

[102] el-Hâlıka : Matem ve musîbet hengâmmda saçını tıraş eden kadına denir.

es-Sâlika : Matem ve musîbet hengâmmda yüksek avaz ile sayha ve feryâd. eden kadına yâhud yüzüne şamar vuran kadına denir.

es-Sâlıka : Musîbet zamanında yüksek savt ile nevha ve feryâd eden ve keza musîbet zamanında saçını tıraş eden kadına denir.

eş-Şâkka : Musîbet zamanında elbisesini parçalayan kadındır (Kaa-mûs Tercemesi).                                                

Müslim'in bir rivayetinde Peygamber: "Ben sa­çını yolan, sesini yükselten, elbisesini parçalayan kimselerden uzağım" buyur­muştur. Bunda erkek, kadın aynı hükümdedir

[103] Hadîsin bir fıkrası bâb başlığı yapıldığı için, delâleti açıktır. Burada arka arka­ya müstakili bâblara delîl olmak üzere getirilmiş olan bu hadîs, 57 rakamı ile geçmiştir

[104] Bu hadîsin buradaki başlığında zikredilen vaveyla, ansızın gelen musibet zama­nında Arablar'ın söyleyip kullandıkları bir nidadır. Bu kelime lügatte şöyle açık­lanmıştır:

el-Veyl: Şerrin gelmesi ma'nâsınadır. Bâzıları dedi ki, veyl, fecaate düşme kelimesidir, bir musibet hudûsunda îrâd olunur. Lisânımızda vây, yazık, ve hayf ve dırîğ ile ta'bîr olunur. Veylehu, Vey/eke, Veylî dahi denilir. Feryâd haletinde Veylâhû derler; kendisine isabet eden korkunç işten nâşî gûyâ ki veyl ve helâkî da'vet eder... (Kaamûs Ter.).

İslâm'ın bu hususta yasak ettiği Câhiliyyet âdetleri şunlardır:

Nudbe: Ölünün İyiliklerini sayıp dökerek ağlamak;

Niyâha: Avaz avaz ağlamak;

Latmu'l-hadd: Yanaklarını, yüzünü, başını, dizlerini döğmek;

Sakku't-Ceyb: Yaka ve elbise yırtmak;

Hamşu't-Vech: Yüzünü tırmalamak;

Neşru şiir; Manzumelerle ölünün iyiliklerini yaymaya çalışmak;

Duâu veyl ve's-subûr: Azâb ve helak ile duâ etmek (Nevevî).

[105] Bu bâb başlığı, bir musibet sırasında kişinin mahzun ve mükedder oturup hüz­nünü izhâr etmesinin cevazını göstermek için sevkedilmiştir. Hadîsin buna de­lâleti açıktır.

[106] Hadîsin bâb başlığına uygunluğu, Enes'in: "Ben Rasûlullah'ı o zamandan da­ha şiddetli bir hüzünle üzüldüğünü asla görmedim" sözüdür. Bundan hüzün ve kederi ma'kûl ölçüde belli edip, boşalmanın ruhî bir ihtiyâç olduğu ve bu ölçü­de bunun caiz olduğu anlatılmış oluyor

[107] Bu bâb da bundan öncekinin aksine, musîbet sırasında hüzün ve kederi açığa vurmamanın, azimete tutunup gönülden sabretmenin cevazını ifâde etmek için getirilmiştir

[108] Muhammed ibn Ka'b el-Kurazî, Medîne'de Peygamber'in sağlığında doğmuş, seksen sekiz yaşında iken 117 yılında Medîne'de vefat etmiştir. îbnu Ebî Hatim Seele Sâilun Sûresi'tan tefsiri sırasında Eyyûb ibn Mûsâ tarîkinden olmak üzere Muhammed ibn Ka'b'ın bu sözüne benzer bir metin rivayet etmiştir (Fethu'l-Bârî). Buradaki kötü söz söylemekten maksad, musîbet sırasındaki şiddetli hü­zün sebebiyle mukadderatı kötüleme ve İlâhî hükme karşı gelmeyi ifâde edecek münasebetsiz şeyler söylemektir.

Kötü zanndan maksad da, musibetin acısına sabretmenin bir sevaba sebeb olmayacağı şeklinde bâtıl, hatalı ve yanlış düşüncelere düşmek demektir.

[109] Yûsuf Sûresi: 84. âyetinin bu fıkrasının bu başlığa konulması da çok münâsib düşmüştür. Hakîkaten Ya'kûb Peygamber, hüzün ve kederlerin en şiddetlisi olan evlâd acısıyle yanıp tutuştuğu hâlde, bu şiddetli hüznünü açığa çıkarmamış, hüz­nünü yalnız Allah'a şikâyet ederek sabır ve metanetle, şifâsını ve sevabını yal­nız Allah'tan beklemiştir. Bu da, örnek edilmeye son derece lâyık ve eskimez bir tutumdur

[110] Hadîs, diğer tarîklerde ve Müslim'de daha tafsîllidir. Ümmü Süleym, Enes ibn Mâlik'in anasıdır. Ebû Talha da Ümmü Süleym'in ikinci kocasıdır ve Enes'in üvey babasıdır. Bunların hâl tercemeierİ ileride Faziletler Kitâbı'nda daha geniş anlatılacaktır.

Ümmü Süleym'in o gece kocası Ebû Talha ile çiftleşmesinden, belki de Ra-sûlullah'ın duası bereketiyle Abdullah adında bir oğullan olmuştur.

Hadîsin bâb başlığına delîl olan ciheti gayet açıktır: Ümmü Süleym'in ke­derini habsederek sabra tutunması, ve târihte benzerine nâdir tesadüf edilir bir surette İlâhî kazaya kemâliyle teslimiyet göstermesi, Ümmü Süleym için başlı başına hârika bir menkabedir. Ümmü Süleym'in bu hareketinden, muktedir ola­bilenler için ruhsatı terkedip şiddet tarafına tutunmanın caiz olduğu hükmü alın­mıştır.

[111] Bâzıları bu dokuz çocuğun, Ümmü Süleym ile Ebû Talha'nm o geceki birleş­melerinden doğan Abdullah'ın çocukları olduğunu söylemişlerdir. Böyle de ol­sa bu hâdisede, yine Peygamber'İn duasının bereketi güneş kadar açıktır.

[112] Umer'in bu sözünü Hâkim, Beyhakî ve Abd ibn Humeyd mevsûlen rivayet et­mişlerdir.

el-Adl; bir nesneyi bir nesne ile berâberleştirmek ma'nâsınadır.... mahfede bir adama denk olmak ma'nâsınadır... ve bir nesne mukaabilinde olan ceza ve ivaz ma'nâsınadır...

Ve Idl, ayn'm kesriyle bu dahi misi ve nazır ma'nâsmadır ve yükün bir den­gine denir.

el-İtâve: Kitabe vezninde .... ve dâbbeye yüklenmiş olan iki dengin aralığı­na zâid olarak konulan nesneye denir ve mutlaka bir nesne üzerine ziyâde kılı­nan şeye denir (Kaamûs Ter.).

Bu lügat ma'nâlarına göre "Rabb'terinden mağfiretler" bir denk, "Rabb'-lerinden bir rahmet" diğer bir denk, "Onlar doğru yola erdirilenlerdir" fıkrası da bu iki dengin üzerine konulan bir ilâve olmuş bulunuyor.

Diğer bir tefsîre göre "İtinâ lillâhi ve innâ ileyhi râcîûn" iki ıdl yânî iki denktir. Bunlara karşılık olarak zikredilen müteâkıb sevâblar da ilâvedir. İyi bil ki, sabr Kur'ân-ı Azîm'de 95 yerde zikredilmiştir... (Irşâdu's-Sârî).

[113] Bunun ardından gelen âyet şöyledir: "Onlar hakîkaten Rabb'Ierine fcavuşucu ve hakîkaten O'na dönücü olduklarım bilirler"(d-Bakara:46).

Diğer bir âyette bu sabretme ile ve namaz kılma ile Allah'tan yardım iste-1      me şöyle ifâde edilmiştir: "Ey imân edenler! Sabr ile bir de namaz ile (Allah'­tan) yardım isteyin. Şübhesiz Allah sabredenlerle beraberdir "(el-Bakara: 153). Namaz içinde zikr, duâ, huşu' bulunduğu İçin, namazın sabretmeye yar­dımcı olacağı ifâde edilmiştir (Kastallânî).

Bu âyetlerin bâb başlığına konulması, musibetler zamanında tutunulması gereken sabr ve metinliğe en mükemmel şekilde bir teşvîk ve râğbetlendirmedir.

[114] Bu hadîs, 44 rakamıyle daha önce de geçmişti. Hadîsin buradaki metni bâb baş­lığına aynen konulmuş olduğu için, mutabakat tamâmiyle görülmektedir

[115] Bâb başlığı, gelecek olan hadîsin bir cümlesidir. Bu cümle ve onu ta'kîb eden diğer cümle, hadîste Enes ibn Mâlik'ten rivayet edildiği gibi, tbn Umer'den de rivayet edilmiştir. Müslim, Enes'ten; İbn Mâce, Esma bintu Yezîd'den; İbn Hıb-bân, Ebû Hureyre'den; Taberânî, Ebû Umâme ile Sâib ibn Yezîd'den rivayet etmişlerdir.

[116] Peygamber'in oğlu İbrâhîm, hicretin sekizinci yılı Zu'1-hicce ayında doğmuş­tur.. Peygamber'in azadlılanndan Selmâ ebelik etmiş, kocası Ebû Râfi' de Pey-gamb.er'e bir oğlu doğduğunu müjdelemiş, Peygamber de çok sevinmiştir. İbrahim'in doğumu akabinde ona süt analığı yapmak için Medine kadınları ara­sında bir rekaabet uyanmış. Nihayet Peygamber, onu emzirmek için Munzir'in kızı Ümmü Bürde'ye teslim etmiştir. Kaadî Iyâd, Ümmü Bürde'nin adı Havle'-dir, kocası da Ebû Seyf el-Berâ ibn Evs el-Ensârî'dir diyor.

İbrâhîm işte bu karı-kocanm yanında süt emerken hastalanıp vefat etmiş­tir. Vefat târihi hicretin onuncu yılıdır, fakat ayı ve günü hakkında birkaç gö­rüş vardır (Umdetu'l-Kaarf).

Peygamber bu oğlunun vefatına üzülmüş ve hadîsteki sözleri söylemiştir. Sahîh-ı Müslim'de Umer'den: İbrâhîm vefat ettiğinde Peygamber (S): "îbrâ-hîm benîm oğlumdur. O, meme emerken ölen bir yavrudur. Onun süt emmesini tamamlamak için cennette iki tane süt anne ta'yın buyuru/muştur" dediği riva­yet edilmiştir: Müslim,

[117] Mûsâ ibn Ismâîl et-Tebûzekî'nin bu hadîsini Beyhakî ed-Delâil'inde'mevsûlen rivayet etmiştir.

[118] Bâb başlığına delîl olan fıkra burasıdır. Şübhesiz bu, gözyaşı akıtmak ve hü-zünlenmekten ibaret bir ağlamadır; feryâd edip çağırışmak nev'inden İslâm'ca nehyedilmiş ağlama değildir. Birinci nevi' ağlama, Peygamber'in de hadîsin de­vamında bildirdiği gibi, azaba sebeb olmaz; bu ağlamanın meşru' olan nevi'dir.

[119] Hadîsin bu fıkralarına âid açıklamalar daha önceki bâblarda geçmiştir

[120] Umer ibn Hattâb'ın bu fiilleri bu hadîste geçen isnâd ile mevsûlen İbn Umer tarafından rivayet edilmiştir

[121] Bu hadîs, 40. bâb başlığına delîl olmak üzere de sevkedilmişti. Burada "el-Bukâ (ağlamak)" İle "en-Nevh(feryâd ve çığlık atmak)" arasındaki farkı beyân edip, birincisinin caiz, ikincisinin men' edildiğini delîllendirmek için getirmiş­tir. Ağlama, uzatarak olduğu zaman nehyedilen nevha ma'nâsma olur; kısa ol­duğu zaman hüzün ma'nâsına olur.

[122] Hadîsin bâb başlığına delîl onan fıkrası, hicret akabinde kadınlardan islâm Dî­ni nâmına bey'at alındığında, bey'at maddeleri arasında Ölüye feryâd ve figân edilmemesinin de konulmuş olmasıdır. İslâm'da feryâd ve figânla ağlamak neh­yedilmiş olmasaydı böyle bir ahd almağa luzûm görülmezdi.

Hadîste "Bizden ahdine vefa eden yalnız beş kadındır" demekle, öbür müs-lümân kadınlar nevha yapma âdetini bırakmadılar demek değildir. Ümmü Atıyye, benimle bey'at eden kadınlardan beşi hâriç olarak, Öbürleri bu ahidleşme aka­binde bu çirkin âdeti birden bırakamadılar. Fakat bu beş kadın derhâl bu ahid-leşmeye bağlılıklarını gösterdiler demek olur (Nevevî).

[123] Ümmü Atıyye'nin ahde vefalı olarak vasıflandırdığı beş kadından üçüncünün hüviyetini ta'yîn hususunda tereddüt etmiştir. Ebû Sebre kızı denilen bu kadın, Muâz ibn Cebel'in karışıdır da her ikisi bir şahsiyet midir? Ve binâenaleyh geri­ye beşi doldurmak için iki kadın mı kalıyor? Yoksa Ebû Sebre kızı ayrı, Muâz ibn Cebel karısı da ayrı olarak dört oluyor da, geriye bir kadın mı kalıyor? İşte Ümmü Atıyye'nin rivayetinde görülen tereddüdün çıkış yeri budur. Bu iki ba­kış noktasından birincisine atıf vâv'sız "îmreetu Muâz" rivâyetiyle; ikincisine de atıf vâv'ıyla "Ve ımreetu Muâz" rivâyetiyle işaret edilmiştir. Birinciye göre beşi doldurmak için iki kadın, ikinci rivayete göre de bir kadın kalıyor.

[124] Hadîsin bâb başlığına delâleti açıktır. Cenazenin, müslümân cenazesi yâhud am-mî cenazesi olması müsavidir. Bu kalkış, ruhları kabzeden Allah'a ta'zîm için­dir (Kastallânî).

[125] Buhârî'nin bu tarîki zikretmesi, birinci rivayetin an'aneli; bunun ise ihbar lâf-zıyle oluşunu beyân edip birinciyi kuvvetlendirmek içindir.

[126] Bu rivayette, cenaze görenlerin ayağa kalkmaları ve bu kalkışlarının ya cenaze kendilerini geride bırakıp ilerleyinceye kadar, yâhud cenaze ileri götürülmeyip, orada musalla gibi bir yere konuluncaya kadar devam etmesi emredilmiştir.

[127] Bu suâlin cevâbı gelecek hadîsler içinde verilmektedir.

[128] Bu hadîste terdîd edatları arka arkaya geldiği için, anlaşılmakta karışıklığa dü-şülmemelidir. Görülen bir cenazeye ayakta durma müddeti gösterilirken, üç nevi' hareket teblîğ edilmiş zannedilebilir. Hâlbuki böyle değildir. Birinci "yâhud" terdîde; ikincisi tenvîa (yânî nev'ilendirmeye) hamledilmiştir. Râvî Âmir ibn Ra-bîa, Peygamber'in: "Siz cenazeden geri kalıncaya kadar" mı; yoksa "Cenaze sizi geride bırakıncaya kadar" mı ayakta durunuz buyurduğunu kestiremedi-ğinden, bunu terdîd ile ifâde etmiştir. Bu iki fıkranın medlulleri birdir. Cenaze uzaklaşmcaya kadar ayakta durulmasıdır. Ve bu, bir nev'idir. İkinci nevi'de ce­nazenin yere konulmasıdır. İkinci "Ev ( = Yâhud)" edatı bunu ifâde ediyor.

[129] Ebû Hureyre'nin elinden tuttuğu Mervân ibnu'l-Hakem, Emevî hükümdarları­nın dördüncüsüdür. Bu hâdise onun Medîne Vâlîsi bulunduğu sırada olmuştur. Onun Medîne valiliği kırksekiz hicrî yılma kadar devam etmiştir. Mervân'ın sün­nete aykırı bir takım hareketleri böyle zaman zaman sahâbîler tarafından redd ve inkâr edildiğinden, ismi hadîslere geçmiştir.

Hadîsin râvîsi Ebû Saîd el-Makburî, Medîneli'dir. Benû Dînâr kabirlerini muhafazaya me'mûr olf1 jğundan böyle "Makburî" nisbetiyle anılmıştır. Ken­disinin kabre dâir rivayetleri daha mu'teberdir. Umer, Alî, Usâme'den de riva­yetleri vardır. Kendisinden de oğlu Saîd ve daha başkaları rivayet etmişlerdir. Vâkıdî, yüz târihinde vefat ettiğini bildirmiştir (Hulâsa lil-Hazrecî ve Umdetu 'l-Kaari).

[130] Hadîsin bâb başlığına delâleti açıktır. Hadîsteki konulma ile maksad yere ko­nulmak mı, yâhud lâhde konulmak mıdır? Bu hususta iki görüş vardır. Buhârî bu hadîs için yazdığı başlıkla, yere konulmayı işaret etmiş gibidir.

Bâb başlığındaki "Bundan önce oturursa kalkmakla emredilir" hükmü, bun­dan evvelki Ebû Saîd hadîsinin sonunda "kalk" diye daha açık ifâde edilmiş ve Ebû Saîd'in Mervân'a yaptığı bu emr, Ebû Hureyre tarafından da tasdik olunmuştu.

Tahâvî'nin Şa'bî tarikiyle Ebû Saîd Makburî'den gelen rivayetinde Ebû Saîd Hudrî'nin Mervân'a hitaben vâki' olan "kalk emri" üzerine Vâlî Mervân'ın he­men ayağa kalktığı tasrîh edilmiştir.

[131] Bu hadîsi Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmiştir. Müslim'in rivâyetnde. Çünkü ölüm korkunç şeydir" ziyâdesi vardır.

Ebû Davud'un rivayeti daha tafsîllidir:

"Biz, Peygamber'in beraberinde bulunuyorduk. Bu sırada yanımızdan bir * cenaze geçti. Peygamber cenaze için ayağa kalktı. Biz de kalkıp cenazeyi omuz­lamak için gittik. Varınca onun bir Yahûdî cenazesi olduğunu gördük. Ve: Yâ Rasûlallah! Bu bir Yahûdî cenâzesidir, dedik. Rasûlullah: ölüm korkunç (ve ibret alınacak) bir hâdisedir. Herhangi bir cenaze gördüğünüz zaman hemen aya­ğa kalkınız buyurdu."

Binâenaleyh ölüm korkuç bir hâdise olması cihetiyle ölünün müslim, kâfir cenazesi olması musâvîdir. Her Âdem evlâdının ölüsü herkes için uyanma sebe­bi olabilir.

[132] Kaadisiyye ile Küfe arasında onbeş fersahlık bir mesafe vardır, Umer ibn Hat-tâb'ın halîfeliği zamanında onaltıncı hicret yılında iranlılar'la yapılan muhare­be burada cerâyen etmiştir. Sa'd ibn Ebî Vakkaas kumandasındaki islâm ordusu burada îranlılar'a karşı kat'î zafer kazanmıştır... (Kirmanı ve Kaamûsu'l-

A'lâm'dan özetle).

Peygamber bu cevâbında da cenazeye kalkmanın, cenazeyi ta'zîm değil, fa­kat bütün hayât sahihlerine hayât ve maişetlerini veren Allah'ın, bunların ruh­larını ve hayâtlarını alarak câmid ve sönük bir cüsse hâline koyduğunu hatırlattığını ve bu suretle Allah'a ta'zîm edilmiş bulunduğunu bildirmiştir. Müs­lim cenazesi Allah'ın azametini hatırlamağa vesîfe olduğu gibi, bir Yahûdî, bir Hristiyan cenazesi de sebeb olabilir demek olur. Ahmed ibn Hanbel'in Miisned'inden:

Abdullah ibn Amr ibn Âs (R) şöyle demiştir: Bir kimse Rasûlullah'tan bâzı şeyler sordu da dedi ki: Yâ Rasûlallah! Yanımızdan kâfir cenazesi geçiyor; bu­na da ayağa kalkacak mıyız? Rasûiullah: "Evet, kâfir cenazesine de kalkınız. Çünkü siz hakikatte o kâfir cenazesine kalkmıyorsunuz. Fakat beşer nefislerini kabzeden Allah'a kalkıyorsunuz" buyurdu.

Leys ibn Sa'd'ın Ebû Burde'den muttasıl rivayeti yoluyla Ebû Mûsâ el-Eş'ârî'den rivayet ettiği hadîs, bu konuda en fazla tafsili ihtiva etmektedir. Bu hadîste Peygamber (S): "Sizin yanınızdan bir cenaze geçtiğinde o ister müslü-mân, ister Yahûdî yâhud da Nasrânî ölüsü olsun; ayağa kalkınız. Çünkü biz, hakîkaten o Ölüye kalkmıyoruz- Fakat onunla beraber olan ölüm meleğine ta'­zîm edip kalkıyoruz" buyurmuştur.

Zeynuddîn Irakî de: Ebû Mûsâ hadîsinde zikr ve tasrîh edilen sebeb ve illet Fj,   müslim ve gayrimüslim cenazesinde mütehakkık bulunduğuna göre, hükmün Adem evlâdlan'mn hepsine şümulünü, hattâ kitâb ehli olmayan kâfirlerin ce­nazesi geçerken bile kalkmanın lüzumunu gerektirir, demiştir (Tecrîd Ter., IV, 568).

[133] Ebû Hamze'nin bu rivayetini Ebû Nuaym el-Mustahrac'mdz mevsûlen getir­miştir. Buhâri'nin bunu getirmekten maksadı, Abdurrahmân ibn Ebî Leylâ'nın bu hadîsi Kays ile Sehl'den bizzat İşitmiş olduğunu göstermektir.

[134] Bunu da Saîd ibn Mansûr mevsûlen rivayet etmiştir

[135] Hadîsin bâb başlığına delîl olabilecek yeri, "Erkekler omuzları üzerine yüklen­dikleri zaman... "ihbârî cümlesidir. Bu cümleden, cenazeyi yükleyip taşımanın erkeklere mahsûs olduğu hükmü alınmıştır. Ancak cenazeyi nakledecek erkek bulunmazsa, böyle zaruret hâlinde kadınlar taşırlar ve gömerler...

Şârih İbnu Battal: "Cenaze iyi bir kişi ise beni ulaştırınız demesi, nefsî ve ruhî bir tekellümdür. Yoksa şuur medrekleri olan ruh, bedenden ayrıldıktan sonra bedenin tekellümü mümteni'dir. Meğer ki Allah'ın kudreti, Ölünün ruhunu be­denine redd ve iade etmiş olsun" demiştir (Umdetu't-Kaari).

Kâmil Mîrâs da şöyle demiştir: "Fakat bize göre bu kelâm ne nefsi, ne de Iâfzîdir. Her cenazenin şu fânî âlemdeki hayâtına göre, ibret almayı gerektirir olmasıdır. Hayâtını hayır yolunda geçiren iyi bir kişi ile zâlimlerden birisinin; üçü beşi bir çatı altına sığınan feragatli bir âİIe ölüsü ile dünyâya sığamayan bir cihangirin; bir fakîr ile dünyâya tasarrufa çalışan bir milyonerin şimdi içine sığındıkları tâbutları acaba beşer hayâline neler haykırmıyor! Bu sanduklar İçin­den hayâlimize ne ma'nâh sesler aksetmiyor. Beşerin gafleti bu çok ma'nâlı ses­leri işitmeye ve ibret gösteren bu levhaları görmeye mâni1 oluyor. İbret nazarları önünden her gün gelip geçen bu nevi' kevnî olayları hakkıyle görmek, bu sesleri lâyıkıyla işitmek mümkin olsaydı, hadîste haber verildiği üzere insan derhâl dü­şer bayılırdı1'. (Biraz sadeleştirilerek Tecrîd Ter., IV, 575-576).

[136] Enes'in bu sözünü Abdulvahhâb ibn Atâ el-Haffâf kendi Cenazeler Kitâbı'nda ve İbn Ebî Şeybe mevsûlen rivayet etmişlerdir.

et-Teşyî't^şşiâî ):Sürüden ayrılan deveye haykırmak, ve bir semte giden ada­mı, ona veda etmek ve menziline ulaştırmak İçin beraberinde gitmek, ... ve bir adama, kalb kuvveti vermekle yüreklendirmek... ma'nâsınadır (Kaamûs Ter.).

[137] Buhârî'nin "Enes'ten başkası" sözüyle kimi kasdettiği araştırılmış, bâzıları bu­nun Abdurrahmân ibn Kurt (R) olduğunu ileri sürmüştür. Bu zât suffa sahâbî-lerinden olup, Umer zamanında Hımıs'ta vâlîfik yapmıştır (el-Hazrecî, Hulâsa, ve Aynî, Umdetu'l-Kaarî).

Cenazeye yakın gitmek de cenazenin dört bir tarafından cenazeye yaklaşa­rak gitmek demek olacaktır. Bu suretle gerektiğinde cenazeyi yüklenenlere yar­dım imkânı te'mîn edilmiş olur.

[138] Sarihler hadîsteki "Cenazeyisür'atle götürün" emrinden, şiddetli bir sür'at is-tenmeyip, yürümekle koşmak arasında ortalama bir seyr ve hareket istendiğini bildirmişlerdir. Bâzıları bu ivmek ve sür'at ile matlûb olan, ölüm tahakkuk edip tamamen kesinleştikten sonra techîz ve tekfini acele yapmaktır demişlerdir. Bü­tün âlimler, öldü zanmyle büyük bir felâkete meydan verilmemek için bu sür'atin başlangıcının, ölümün gereği gibi tahakkuku zamanı olduğunu kabul etmişlerdir. Hattâ İbn Bezîze gibi bir kısım âlimler, Ölümün lâyıkıyle anlaşılma­sı için aradan bir gün ve bir gece geçmedikçe, ölünün teçhizine sür'at edilmeme­lidir demişlerdir. Zamanımızda belediye tabîbi tarafından muayene edilip, ölümün tahakkuku hakkmda bir rapor verilmedikçe techîz edilmemesi, en iyi bir tedbîrdir. Ölüm kesinleştikten sonra bir müslimin gövdesini ailesinin gözü önünde hap­sedip kokutmak muvafık değildir. Artık bundan sonra sür'atle cesed, yerine emâ­net edilmelidir. Bu ma'nâda bir hadîsi de Ebû Dâvûd Husayn ibn Vahvah'dan rivayet etmiştir (Umdetu'l-Kaarî, IV, 126).

[139] Bu hadîs 72 rakamıyle de geçmiş ve gerekli haşiyeler orada verilmişti.

Bâb başlığı, hadîsteki iyi kişinin sözünü ihtiva etmektedir.

Yâ veylâhâ ( uSÇjij)'nın ma'nâsı, "Ey hüznüm, ey helakim; gel artık, tam senin zamanındır" demektir. Helak ve musibete uğrayan kimse tarafından söylenir

[140] Bu hadîs, cenaze namazında cemâatin iki yâhud üç sıra hâlinde saff tutmaları­nın delili olmak üzere getirilmiştir.

[141] Bu hadîs daha tafsîlli olup, şu hususlara sarîh olarak delâlet etmektedir: Pey-gamber'in namaz için cemâatin önüne geçtiği, sahâbîlerin O'nun arkasında dizi dizi saff bağladıkları; cenaze namazında dört tekbîr aldığı

[142] münferid ve uzak kalmış; köşeye, kenara düşmüş; diğer emsalinden ayrılmış ma'nâsınadır. Burada tenvîn ile "Menbûzin" şeklinde okunduğundan, diğer kabirlerden ayrı, kenarda kalmış bir kabir demek olur.

unbir ma'nâsı da "lakît", yânî bulunmuş çocuk'tur. Burada bi­rinci ma'nâ daha uygundur.

Müslim'in rivayetinde: "Rasûlullah taze bir kabre vardı. Üzerine namaz kıldı. Cemâat arkasında saff bağladılar. O da dört tekbîr aldı" şeklindedir.

Buhârî'nin sevkettiği senedde sahâbî olan râvînin ismi tasrîh edilmemiş, fakat eş-Şa'bî'nin bu sorusu ile sahâbînin tbn Abbâs olduğu meydana çıkmıştır.

[143] Bu hadîsin ve bundan evvelki hadîsin bâb başlığına delîl olan yerleri açıkça bellidir

[144] Hadîsin râvîsi olan ibn Abbâs, kendisinin de erkeklerin saffları içinde cenaze namazı kıldığını bildirdiği ve o sırada kendisinin bulûğ çağına ulaşmamış bir çocuk olmasından, çocukların da cenaze namazını safflar arasına karışarak kı­labilecekleri anlaşılmıştır. Hadîsin bâb başlığına delîl olan kısmı da burasıdır.

[145] Cenaze namazı bir takım şartlan ve rükünleri hâiz olarak Peygamber tarafın­dan teşrî' buyurulup kaanûnlaştırılmış olan bir namazdır. Cenaze namazı da diğer namazlar gibi abdestli, kıbleye yönelik ve tekbîr ile kılınır. Diğer namaz­lardan farkı rukû'suz, sucûdsuz, sırf duâ ile meşru kılınmış olmasıdır. Buhârî bütün bu cihetlere "Cenaze üzerine namazın kaanûnlaştırılması babı" ile işaret etmiştir.

[146] Buhârî muttasıl hadîslerden muttasıl hadîslerden alarak arka arkaya sıraladığı Peygamber'in bu sözleri ile, kendisinde ölüyü duâ edilen bu husûsî ibâdete "Salât = Namaz" adını verdiğini delîllendirmek istemiştir. Diğer namazlarda te­kellüm caiz olmadığı gibi, bunda da dünyâ kelâmı caiz olmadığını; diğer na­mazlara tekbîr ile başlanıp selâm vererek çıkıldığı gibi bu namazda da öyle olduğunu bildirmiştir

[147] İbn Umer'in bu sözünü İmâm Mâlik el-Muvatta'ında muttasıl sened ile rivayet etmiştir. Buhârî bununla, cenaze namazının diğer namazlara benzediğini istid­lal etmek istiyor. Bu hadîs, üç mes'eleyi ihtiva etmektedir:

a. Cenaze namazının temizken kılınacağı: Bu temizliğin hem abdeste, hem de teyemmüme şumûlü olduğundan, yerine göre her ikisinin de taraftarları var­dır: Ebû Hanîfe: Abdest ile meşgul olarak cenaze namazını kaçıracağına kana­at eden kimse için, suyun bulunması ile beraber teyemmümü tecvîz etmiştir, tbn Adiyy de İbn Abbâs'tan merfûan: "Abdestsiz bulunduğun bir sırada ansızın cenaze namazı ile karşılaşırsan teyemmüm eyle" hadîsini rivayet etmiştir.

Mâlik, Şafiî, Ebû Sevr cenaze namazında teyemmüm etmeyi tecvîz etme­mişlerdir.

b.  İbn Umer'in güneşin doğuşu ve batışı zamanlarında cenaze namazı kıl­maması...

c.  ibn Umer'in cenaze namazında tekbîr alırken ellerini kaldırması keyfiy-yeti, Buhârî'nin buradaki "Ellerini kaldırırdı" rivayeti mutlaktır. îlk tekbîr kas-dedildiği gibi, dört tekbîre de hamle müsâiddir. Bâzıları ikinci görüşe gitmişlerse de çoğunluğun tatbîkatı yalnız ilk tekbîrde el kaldırıp, diğerlerinde kaldırma­maktır.

[148] Buhârî Hasen Basrî'nin bu sözlerini cenaze namazında imamlığa en ziyâde ve müstahakk olan kimdir mes'elesini çözmek için getirmiştir. Âlimlerden birço­ğuna göre memleketin vâlîsi, Ölünün velîsi, câmi'in imâmı diye bir sıralama ya­pılmıştır.

[149] Bu kısmın bâb başlığına atıf olması yâhud Hasen'in sözünün devamından bu­lunması da muhtemildir.

Buhârî bunu, abdestsiz olarak cenaze namazına rast gelen kimsenin şer*î vaziyetini cevâblamak için getirmiştir

[150] Buhârî burada, namaz esnasında gelen bir kimsenin cenaze namazına giriş şek­line temas ediyor. İbn Ebî Şeybe Musannafmda Hasen'in bu sözlerini mevsû-len rivayet etmiştir. Oradaki bir tarikte Hasen: "Namaz esnasında yetişen kimse yetişebildiği tekbîrleri alır, geçen tekbîrleri kaza etmez" demiştir. Muhammed ibn Sîrîn'in de: "Yetiştiği tekbîrleri alır, geçen tekbîrleri kaza eder" dediği riva­yet edilmiştir

[151] Saîd ibn Müseyyeb'in bu sözüne yakın bir ma'nâ ibn Ebî Şeybe'nin Musannaf-ında sağlam bir isnâd ile sahâbî Ukbe ibn Âmir'den rivayet edilmiştir (Kastallânî).

Bu ve benzeri rivayetler sebebile âlimlerin pek çoğu gece cenaze defnine ruh­sat vermişlerdir. Husûsiyle Peygamber'in ve Râşid Halîfeler'in gece gömülmüş olmaları bu ruhsatın en sağlam ilmî dayanağıdır

[152] Enes'in bu sözünü Saîd ibn Mansûr vasletmiştir

[153] Bu et-Tevbe: 85. âyeti de bâb başlığı üzerine atfedilmiştir.

[154] Yânî bu zikredilen şeyler ölü üzerine yapılan bu işe "Salât", yânî "Namaz" denmesinin sahîhliğine şehâdet etmektedirler.

[155] Bu hadîsin bâb başlığına uygunluğu "Peygamber bize imâm oldu, biz  de arka­sında saff olduk" fıkrasındadır. Hadîs biraz önceki bâbda da geçmişti.

[156] et-Tebeu ve't-Tebâatu: Bir kimseye uymak, ona uyup ensesinde gitmek yâhud uğrayıp koşulup beraberce gitmek...

el-lttibâ': Hemzenin ve şeddeli tâ'nın kesresiyle tebeiyet eylemek ma'nâsı-nadır... "İttebeahu(= Ona uyup gitti)" denilir ki,tebiahu ma'nâsınadır... (Kaa-mûs Ter.).

Cenazeye ittibâ' etmek, cenaze ile birlikte gitmek ve cenaze namazını kıl­makla tefsîr edilmiştir

[157] ZeydibnSâbit(45)'inbusÖzünüSaîdibnMansûrile İbnEbî Şeybe muttasıl bir senedle rivayet etmişlerdir. Bunların rivayetinde: "Borç olan namaz edâ edil­dikten sonra, cenaze ile cenaze sahihlerini kendi hâllerine bırakınız" ziyâdesi vardır.

Namazdan sonra kabre kadar gidilirse, bunun için de ziyâde bir ecir vardır.

[158] Buhârî bununla, cenaze namazından sonra ayrılmak isteyen için cenaze sahih­lerinden izin almak veya almamak görüşlerinin varlığına işaret etmiştir

[159] Şârih Kirmanı: el-Kîrât; lügatte denk'in yarısıdır, burada nasîb demektir, de­miştir. Bâzıları Allah indinde ma'lûm olan cüz'lerden bir hayr cüz'üdür demiştir.

Kaamûs'da: el-Kîröt ve el-Kırrât, ağırlık ölçülerinden bir ölçü ismidir ki, mıkdârı memleketlere göre değişir, denmiştir.

Buhârî'nin âdeti, hadîsteki garîb kelimeyi tefsir etmektir. Keüme, Kur'ân'-daki bir kelimeye uygun düşmüşse, ona işaret ederek tefsirini verir. Burada da et-Tefrît kelimesini, şu âyette geçtiği ma'nâsıyle tefsîr etmiştir:

"Her nefsin: Allah yanında işlediğim taksirlerden dolayı vay hasreti­me!... "(ez-Zumer:56).

[160] Buhârî bu hadîsi burada ayrı ayrı Uç tarîkten getirmiştir. Bu tarîklerin sırasında bâzı nüshalarda farklılık vardır. Buradaki sıra, Aynî'nin Umdetu'l-Kaari''dekine uygun olan el-Matbaatu'1-Müniriyye baskısının sırasıdır. İbn Hacer'in Fethu'l-Bârt'û ile Kastallânî'nin İrşâdu's-Sâri'sindeki sırada küçük bir takdim, te'hîr farkı vardır.

[161] Hadîsin Müslim'deki rivayeti daha tafsîllidir:

Sa'd ibn Ebî Vakkaas (R) şöyle anlatmıştır: Bir kerre Sa'd ibn Ebî Vak kaas, kendisi İbn Umer'in yanında otururken oraya Maksure sahibi olan Hab-bâb (R) da geldi ve:

— Ey Umer'in oğlu Abdullah! Ebû Hureyre'nin Rasûlullah'tan şöyle bu­yururken işittim dediğini duymaz mısın: "Kim cenaze ile beraber cenaze evin­den çıkar ve cenaze namazını kılar da sonra gömülünceye kadar cenazeyi ta 'kîb ederse, ona herbiri Vhud Dağı kadar olan iki kfrât ecir verilir. Kim, cenaze na­mazını kılıp da sonra dönerse ona da Uhud Dağı kadar bir ecir verilir, "

(Sa'd ibn Ebî Vakkaas dedi ki:) Bunun üzerine İbnu Umer, Ebû Hureyre'­nin bu rivayetini sorup anlamak ve Âişe'nin de dediğini öğrendikten sonra gelip kendisine haber vermek üzere Habbâb'ı, Hz. Âişe'ye gönderdi. Sonra îbnu Umer mescidin çakıllarından bir avuç alıp, onları elinde döndürüyordu. Nihayet elçi Habbâb geldi ve îbnu Umer'e Âişe'nin:

—  Ebû Hureyre doğru söylemiştir, dediğini bildirdi. Bunun üzerine îbn Umer, elindeki çakılları yere çarptı da:

— And olsun, biz bir çok kîrâtlar almak hususunda kusur ettik, demiştir. (Müslim, Kitâbu'l-Cenâiz; "Cenaze üzerine namaz kılmanın ve cenazeyi ta'kîb etmenin fazîleti babı"; Müslim Tercemesi, III, bâb:17, hadîs:56).

[162] Buhârî bu babında çocukların cenaze namazlarında erkeklerin arkasında ayrı saff tutmak suretiyle değil, erkeklerin saffları arasında beraber saff tutacakla­rını delîllemek istemiştir. İbn Abbâs'm bu  hadîste  bulûğa ulaşmamış bir ço­cukken ""Peygamber'in arkasında saff olduk" demesi bâb başlığının delilidir.

Buhârî bu hadîsi burada rivayet etmekle, çocukların cemâatte hâzır ve saff-lara dâhil olabileceklerini anlatmak istemiştir.

[163] Gömülmüş olan cenaze üzerine namaz kılmanın cevazı hakkında fakîhler deği­şik bâzı şartlar ileri sürmüşlerdir:

Hanefîler, namazı kılınmaksızın gömülen Ölünün bedeninin dağıldığı tah-mîn edilmedikçe, gömülü olduğu hâlde namaz kılmak caizdir demişlerdir (Meb-sût\ax\ naklen Umdetu'l-Kaarî).

Bâzıları üç güne kadar kılınır, bâzıları daha uzun sürede kılınır, bâzıları yıkanmış olarak gömülmesi hâlinde kılınır... demişlerdir.

[164] Hadîsin bâb başlığına deKl olan kısmı "Onlan musaliâda saff yapıp Necâşî üze­rine dört tekbîr alması" fıkrasıdır.

[165] Bu hadîsin delîl alınan yeri "Mescidin yanında cenazelerin konulduğu yer..." fıkrasidır. Buradaki "ınde(= yanında)" kelimesinin "fî( = de, da)" ma'nâsına ol­duğu bildirilmiştir

[166] eî-Kubbe: Tepesi müdevver binaya denir ki, künbed ta'bîr olunur... FFI-asl Arab evlerinden küçük, yuvarlak çadıra denip, sonra mutlak olarak kullanıldı (Kaa-mûs Ter.),

Çadırdan yapılmış kubbe, küçük ve yuvarlak bir odacıktan ibarettir ve bu Arab evlerindendir (lbnu'1-Esîr, en-Nihâye).

Kubbe darb etmek, yere çakılan bir takım direkler üzerine çadırı dikmek ve kurmaktır

[167] Şârih ibn Battal: "Bu hasen üzerine kurulan kubbede hem oturuluyor, hem de namaz kılınıyordu. Bunun için Buhârî bu hâdiseyi kerahete delîl olarak getirdi" demiştir.

Îbnu't-Tîn: Bu iki sayha sahihlerinin cinn taifesinin mü'minlerinden ol­maları yâhud meleklerden bulunmaları muhtemüdir, demiştir.

Kabir üzerine bina yapmanın yasaklığına delâlet eden hadîslerin başında Müslim'deki Câbir hadîsi gelir: Câbir (R): "Rasûlullah (S) kabrin kireçle yapıl­masını, kabir üzerine oturulmasını ve kabir üzerine bina yapılmasını nehyetti" demiştir (Kitâbu'l-Cenâiz, en-Nehy an tecsîsi'İ- kabri ve'1-binâ aleyhi, 32. bâb. 93-"970").

[168] Rasûlullah'ın âhiret âlemine göçeceği sıralarda, Mûsevîler'İn ve Hrıstıyanlar'ın Peygamber kabirlerine ibâdetlerinden ve ibâdeti andırır ihtiram ve saygılanndan şiddetli bir ilençle bahsetmesi, ümmetini Yahûdî ve Hristiyanrar'ın bu müşrikçe ve cahilane hareketlerinden men' etmek ve sakındırmak içindir. Muhammed'in Peygamber olarak gönderilmesinde en büyük hedef, insanlığın türlü

irin türlü ihtiraslarla bozulan bu tevhîd akidesini aslî safveti ile insanlara Öğretmek­ti. İşte bu sebeble ölüm hastalığında bile ümmetini bu nevi' câhiliyet ve müşriklik âdetlerinden şiddetle sakındırmayı ihmâl etmemişti. Ki, bu hâldeki bu tenbîhi çok daha beliğ olmuştur. Kaldı ki, Peygamber bu ve benzeri tavsiyelerini bir çok defalar çeşitli vesilelerle hutbelerinde, va'zlannda tekrarlamış bulunuyordu.

[169] Âişe'nin dediği gibi, böyle kabre taabbüd endîşesi olmasaydı, müslümânlar Pey­gamber'in kabri üzerine girmeye mâni' bir bina kurmaziardı. Kabri perdesiz ola­rak halkın ziyaretine açık bulundururlardı. Âişe'nin izhâr ettiği bu endîşeye bakarak, şârih Aynî, kabrin açık tutulmasını men' eden bizzat Âişe olmak îcâb eder diyor ki, çok doğrudur.

[170] en-Nifâs: Nûn'un kesresi ile kadının çocuk doğurma haletine-denir; lohûsalik ta'bîr olunur; kan ma'nâsma olan nefs'ten alınmıştır. Bu İsimdir.

en-Nifâs: Kitâb vezninde, kadın lohûsa olmak ma'nâsmadır.

en-Nufesâ da doğum zamanı yaklaşan lohûsa kadına denir. Bu kelime gayrı kıyâsî bir müfreddir.

Hadîsin bâb başlığına delâleti açıktır. Cenazesine namaz kılınan bu kadı­nın Ümmü Ka'b adında bir Ensâriyye olduğu Müslim'in rivayetinde bildirilmiştir.

[171] Buhârî bu husustaki görüş ayrılığına işaret olarak başlığı soru şeklinde sevket-miş ve cevâbın hadîs içinde verileceğini düşündürmüştür

[172] Ölü erkek olursa namazını kılan imâm yahu d münferid, göğsünün hizasına doğru durur. Kadın olursa göğsü hizasına doğru mu, yoksa ortası hizasına doğru mu durmak daha fazîletli olduğu ihtilaflıdır. İkinci görüşte bulunanların delili bu hadîstir.

[173] Humeyd et-Tavîl'in bu hadîsini Abdurrazzâk muttasıl bir senedle rivayet etmiş­tir. Enes'in bu fiilinin bâb başlığına delîlliği açıkça görülür

[174] Ayrı ayrı tarîklerden ve bâzı küçük lâfız farklarıyle getirilen bu iki hadîsin de bâb başlığına delâletleri açıktır. Buhârî bu hadîsin Yezîd ibn Hârûn tarîkinden gelenini Habeşistan hicreti konusunda Ebû Bekr ibn Ebî Şeybe'den rivayet et­miştir

[175] Bu mutâbaatı da İsmâîlî, Ahmed ibn Saîd tarîkinden mevsûlen rivayet etmiştir. Bu rivayet ve mutâbaaları arka arkaya getirmesi Ashame kelimesinin doğru ya­zılış ve okunuşunu tesbît etmiştir. Bu kelime burada getirilen rivayetlerin hep­sinde şeklinde, yânî elif, sâd, noktasız hâ, mîm ve yuvarlak tâ ile zabt edilmiştir. Doğrusu budur. Bu kelime o iyi Habeş Meliki'nin ismidir ki, kelime olarak Arabca ma'nâsı atıyye demektir. Buhârî dışındaki diğer bâzı rivayetlerde bu kelime: " Sahmete(Noktalı hâ ile) Ashame"; "(Bir noktalı bâ ile) Ashabe" şekillerinde de nakledilmiştir. Buhârî bunların yanlışlığını işaret etmiş oluyor (Kirmânî, ibn Hacer, Aynî).

[176] el-Hasenu'I-Basrî'nin bu haberini Ebû Nasr Abdulvahhâb ibn Atâ kendi te'lîfi olan Cenazeler Kitâbı'nda, Saîd ibn Arûbe'den muttasıl senedle rivayet etmiş­tir. Bu mevsûl rivayette îbn Arûbe'ye: Çocuğa cenaze namazı kılınır mı? diye sormuşlar. O da Katâde'nin "Evet" diyerek, Hasen'in yukarıdaki haberini ri­vayet ettiğini söylemiştir.

[177] Bu hadîsi Ebü Dâvûd, Tirmizî, Nesâî de S«m?/TIerinde Cenaze Kitâbları'nda rivayet etmişlerdir Buhârî burada görüldüğü üzere hadîsi, tabiî fakîhlerden Talha ibn Abdillah'a varan iki sened ile getirmiştir. İkinci tarîkte Talha'nın, îbn Ab­bâs'ın arkasında cenaze namazı kılıp, İbn Abbâs'ın hadîsteki o sözlerini söyle­diğini bizzat işittiğini bildirmesi, hadîsin sahîhliği ve kuvveti bakımından çok ehemmiyetlidir.

Kitâbul-Cenüz/1257

Cenaze namazında Fatiha okuma İhtilaflı bir mes'eledir. tbnu'l-Munzir Ha-sen ibn Alî'den, Abdullah ibn Zubeyr'den, Mısver ibn Mahreme (R)'den meş­ruluğunu nakletmiştir. Mekhül, İmâm Şafiî, İmâm Ahmed, Ishâk ibn Râhûye birinci tekbîrden sonra Fatiha okunur demişler; Hasen el-Basrî ise her tekbîr­den sonra Fatiha okunabileceğine hükmetmiştir.

Öbür tarafta Ebû Hureyre'nin, Abdullah ibn Umer'in cenaze namazında kıraati reddettikleri, imâm Mâlik'in, Ebû Hanîfe'nin de görüşü böyle olduğu

rivayet edilmiştir.

Bu hadîste Fâtiha'nın okunma yeri bildirilmemiştir. Beyhakî'nin İmâm eş-Şâfiî tarikiyle rivayet ettiği Câbir (R) hadîsinde kıraat yeri şöyle bildirilmiştir:

Câbir (R): "Rasûlullah (S) cenaze namazında dört tekbîr aldı. Birinci tek­bîrden sonra ÜmrmVl-Kur'ân'ı okudu" demiştir. Fakat Zeynuddîn Irâkî bunun

isnadını zayıf bulmuştur.

İbn Abbâs hadîsi şübhesiz mevkuf bir hadîstir. Fakat sahîh kavle göre sa-hâbî sözü, sünnetten sayıldığından bu hadîs merfû' hükmündedir.

Tahâvî, teşehhüdün terkedilmesiyle kıraatin terkedilmesine istidlal etmiş ve "Cenaze namazı ölüye bir duadan İbarettir. Sahâbîler'den Fatiha okuyan zât­ların Fâtiha'yı tilâvet kasdıyle değil, duâ niyyetiyle okumuş olmaları çok muhtemildir" demiştir.

Cenaze namazında Fatiha okumayı kabul eden Şafiî imamları, bunun vu-cûb tarikiyle okunacağını iddia etmemişler, sâdece müstehâbdir demişlerdir.

Fâtiha'nın gizli mi, açıktan mı okunacağı hususu da bu îbn Abbâs hadîsin­de bildirilmemiştir. Bunu Beyhakî'nin Şafiî tarîkinden; onun da îbn Uyeyne'-den; onun da İbn Aclân'dan; onun da Saîd ibn Ebî Saîd'den rivayet ettiği bu hadîsten Öğreniyoruz: Saîd ibn Ebî Saîd: Ben cenaze üzerine kılınan namazda îbn Abbâs'tan Fâtihatu'I-Kitâb'ı açıktan okuduğunu işittim. Akabinde: Ben bu­nu, ancak bunun bir sünnet olduğunu bilmeleri için yaptım dedi, demiştir.

Cenaze namazında Fatiha okunması hakkında daha birçok rivayetler var­dır. Bunları çok güzel bir tertîble Aynî Umdetu'l-KaarVûe rivayet edip topla­mıştır {Umdetu'l-Kaarî, IV, 154-157).

BİR TENBÎH                                                                                             

Buhârî cenaze namazında okunacak dualardan yalnız bu hadîsteki ve bâb başlığındakini rivayet etmiştir. Müslim'de ve diğer sahîh ve sünen sahihlerinde bir haylî duâ metinleri rivayet edilmiştir. Bunlardan Peygamber'in kıldırdığı ce­naze namazlarında muayyen bir duâ okumadığı, herbirinde başka başka dualar okuduğu, her sahâbî de işittiği duayı nakl ve rivayet ettiği anlaşılıyor. Bundan dolayı fakîhler, musallînin bildiği kısa uzun herhangi bir duayı okumasını caiz görmüşlerdir. Şu kadar ki, Peygamber'den sabit olan duaların tercîh edilmesi tavsiye edilmiştir. Biz bu konuda en sahîh bir duâ olduğu için Müslim'deki du­alardan birini aynen verelim:

Avf ibn Mâlik el-Eşcaî (R) şöyle dedi: Bir cenaze namazı kıldırırken Pey-gamber(S)'den işittim;   şu duayı söylüyordu:

Allahumma'ğfir lehu ve'rhamhu va'fu anhu ve âfihî. Ve ekrim nuzulehu ve vessV mudhalehu va'ğsilhu bi-mâin ve setçin ve beradin. Ve nakkıhîmine'l-hatâyâ kemâyuhakka's-sevbu'I-ebyadu mine'd-denesi. Ve ebdilhu daran hay­ran min dârihî ve enlen hayran min ehlihî ve zevcen hayran min zevcihî. Ye kthî fîtnete'l-kabri ve azâbe'n-nârî(= Yâ Allah, ona mağfiret et, ona merhamet ey­le! Onu afvet ve onu her türlü belâ ve kötülüklerden salim kıl. Vardığı yerde ona ikram eyle! Girdiği yeri geniş kıl. Onu su, kar ve dolu ile yıka. Onu beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi günâhlardan temizle. Ona dünyâdaki mekânı yerine daha hayırlı bir mekân; ehli yerine daha hayırlı bir ehil; eşi yerine daha hayırlı bir eş ihsan eyle. Onu kabir fitnesinden ve ateş azabından da koru). Râvî Avf: RasûluIIah'ın bu ölü üzerine yaptığı şu duadan ötürü, keski ölünün yerin­de ben olaydım diye temenni ettim, dedi (Müslim, Kİtâbu'l-Cenâİz: Müslim Ter-cemesî, III, 141-144, "Cenaze namazında ölü için okunan duâ babı"). Burada diğer dualardan bâzıları da toplanmıştır.

Cenaze namazında İlk tekbîrden sonra Subhâneke'llâhumme..., ikinci tek­bîrden sonra salâvât duaları, üçüncü tekbîrden sonra *da yukarıda verilen dua­lardan biri okunur. Üçüncü tekbîrden sonra o duaları bilmeyenler el-Bakara:201. âyetindeki duayı, yâhud es-Saffât:l80-182. âyetini okurlar.

[178] Hadîsin bâb başlığına delîl olan yeri "Peygamber onlara imâm olmuş, oniar da Peygamber'in arkasında o mezar üzerine cenaze namazı kılmışlardır" fıkra-sıdır. Hadîs, daha önceki 59. bâbda 83 rakamıyle de geçmişti

[179] Bu şekk, gâlib ihtimâl ile Sabit el-Bunânî'dendir. Buhârî'nin diğer rivayetinde bir zencî kadın olması ihtimâline kuvvet verildiği gibi, İbn Huzeyme'de "Siyah bir kadın" denilmiş, Beyhakî de isminin Ümmü Mıhcen olduğunu açıkça söyle­miştir

[180] Hadîsin bâb başlığına delâleti açıktır.

Kabir üzerine cenaze namazı kılmanın cevazı ihtilaflı meselelerdendir. Alî ibn Ebî Tâlib, Ebû MÛsâ el-Eş'arî, Abdullah ibn Umer, Abdullah ibn Mes'ûd, Âişe (R) ile Evzâî, Şâfıî, Ahmed ibn Hanbel, îshâk ibn RâhÛye hep cevazına kaail olanlardır. Bir takımları tecviz etmezler ki, İbrâhîm Nahaî, Hasen Basrî, Sufyân Sevrî, Ebû Hanîfe, Leys ibn Sa'd, Mâlik bunlardandır. Bâzıları şartlı olarak cevaz verirler: ölünün velîsi, beldenin vâffsi namazını kılmamış bulunursa, kabri üzerinde namazı kılınabüir demişlerdir. Cevaza kaail olanların da ne za­mana kadar kılınabileceğinde ihtilâfları vardır. Bir aya kadar diyenler olduğu gibi, cesed çürümedikçe caiz görenler, hattâ ebeden tecviz edenler vardır (Tec-rîd Ter., 11,330).

Bu hadîs daha evvel de geçmişti.

[181] Hadîsin bâb başlığına delîl olan yeri "ölü, ölü sahihleri yürüyüp giderlerken ayakkabılarının sesini muhakkak işitir" fıkrasıdır.

Hadîsin sonundaki "Sakaleyn( = İki ağırlık)", ins ile cinn'dİr. Bunlara iki ağırlık denilmesi, arzın başlıca ağırlığı oldukları veya manevî bir ehemmiyette oldukları, veya sorumluluk ağırlığını taşıdıkları... gibi sebeblerden dolayıdır.

Kâfir veya munâfıkın kopardığı çığlığı insan ve cinnlerin işitmekten men' edilmiş olmalarının sebebi, imtihan yurdu olan bu fânî' âlemdeki imtihanın de­vam etmekte olmasıdır. Bu iki sınıfın bu çığlığı duymaları mümkin olsa, ibtilâ ve imtihan ortadan kalkar ve îmân bir zaruret hâlini alırdı. Bu iki sınıfın nev'i-nin bekaasına hizmet eden muameleler ve münâsebetler derhâl dururdu.

Hadîste kabir azabına da açık delâlet vardır ki, buna âid diğer hadîsler ilgi­li bâblarda gelecektir

[182] "Yâhud onun gibi mukaddes olan diğer yerler"den maksad, kendisine ibâdet ve namaz için yolculuk edilmeye izin verilmiş bulunan Mekke ve Medîne arazî­leri yâhud mescidleridir.

[183] Mûsâ, Mukaddes Arz'a girmesi müyesser olmayınca, bir taş atımı menziline kadar kendisinin oraya yaklaştınimasını ve orada ölüp, orada gömülmesini dilemiş­tir. Hadîsin bâb başlığına delîl olan yeri de bu fıkrasıdır.

[184] Hadîste Mûsâ ıiın nerede vefat ettiği ve nerede gömüldüğü ta'yîn edilmemiştir. Yalnız Peygamber, Mi'râc seferinde Musa'yı kabrinde namaz kılarken gördü­ğü için, yerini biliyordu. Bu bilgisiyle, hadîsin son fıkrasında ifâde buyurduğu gibi, Mûsâ'nm kabrinin yerini mücmel surette tavsîf etmiş ve: "Eğer sizinle orada bulunsaydım, kabrini size muhakkak gösterirdim" buyurmuştur.

Peygamber'in bu haberinden Mûsâ'nm kabrinin Beytu'I-Makdis dâhilinde olmadığı, hâricinde ve belki de bir derece yakınında olduğu anlaşılabilir. Fakat orası neresidir? Bu husus meçhuldür. Sonra, Musa'nın taleb ettiği bir taş atımı ile o zamanın örfüne göre ne kadar bir uzaklık kasdedilmişti? Bunlar da bilin­miyor. Bundan dolayı âlimler Mûsâ'nm kabrini ta'yîn hususunda birçok görüş­ler ileri sürmüşlerdir. Bunlar içinde en meşhuru Musa'nın kabrinin Kudüs'ün yirmi kilometre kuzeydoğusunda ve Lût Denizi'nin kuzeybatı cihetinde bulu­nan Erîha kasabasında olduğudur. Hadîste bildirildiği veçhile, burada kırmızı kum tepeceği ile bir yol bulunduğu ve burada duanın kabul edildiği naklolunu­yor. Eski bir kasaba olan Eriha'yı îsâ Peygamber'in de ziyaret ve bir â'mânın gözlerini İyi ettiği de rivayet edilmiştir.

[185] Buhârî bu başlıkla, geceleyin cenaze gömmenin meşrû'luğunu beyân etmek is­temiştir. Ancak bunda görüş ayrılıkları bulunduğu için, cevaz lâfzını açıklamı-yarak böyle muallak bırakmıştır

[186] Buhârî bu ta'lîki Cenaze Kitâbı'nm sonlarındaki "Pazartesi günü ölmek bâbı"n-da Âişe hadîsinden olmak üzere senedleyerek rivayet etmiştir. Bunun bâb başlı­ğına delâleti açıktır.

[187] Oradakilerin Peygamber'in suâline: Dün gece gömülen Fulân kimsedir, diye cevâb vermelerini işittiği hâlde, bu fiillerini reddetmemiş olması, hadîsin bâb başlığı­na delâlet noktasıdır. Bu hadîs bâzı lâfız farklanyle daha önce de geçmişti. Orada da belirtildiği gibi bu hadîs cenazeyi geceleyin gömmenin cevazına delîl olan ha­dîslerdendir. Bu ve benzeri rivayetlere dayanarak ilim ehlinden çokları gece ce­naze defnine ruhsat vermişlerdir. Bilhassa Peygamber'in ve Dört Halîfe'nin geceleyin gömülmüş olmaları, bu ruhsatın en sağlam ilmî dayanağıdır.

Müslim'de Câbir'den rivayet edilen bir hadîste Peygamber'in geceleyin ce­naze gömmeyi nehyettiği bildirilmiştir. Buhârî'nin buradaki hadîsi ile bu Müs­lim hadîsinin ayrı hükümleri hakkında şârih Aynî: Bu hadîsler arasındaki ihtilâf, gece cenaze defninin evvelce nehyedilmiş olduğunu, fakat sonra ruhsat verildi­ğini ifâde eder diyor. Nevevî de: "Müslim hadîsinde nehyolunan, namazı kılın­madan cenaze defnidir" diyor. Namazı kılınmadan cenaze defni mutlak surette nehyedilmiştir. Namazı kılınmadan gece de, gündüz de cenaze defn edilmez. Bi­nâenaleyh bu hadîsin zahirinden, cenazenin gece de defni hükmü alınmıştır (Umdetu'l-Kaarî, IV, 135).

[188] Bu iki kadın, kocaları ile birlikte Habeşistan'a muhacir olarak gitmişlerdi. Üm­mü Habîbe'nin kocası Ubeydullah ibn Cahş, Habeşistan'da ölmüştü. Hicretin altıncı yılında Peygamber Umeyye ed-Damrî'yi gönderip, kendisini tezvîc ve ni­kâh akdi için Necâşî'yi tevkil etmiş, mehrini Necâşî kendi kesesinden verip son­ra Medine'ye yollamıştı. Ümmü Seleme, kocasıyle birlikte Medine'ye döndükten sonra kocası ölmüş olduğundan, o da Peygamber'in zevceleri arasına katılmış­tı. Her İki kadın da kocaları gibi Kureyş'in en büyük ailelerinden olmakla bera­ber ilk müslümânlardan bulunduklarına hürmeten ve mahzun kalblerini hoş etmek maksadıyle Peygamber tarafından zevceliğe alınmışlardı.

[189] Hadîsin bâb başlığına delâleti açıktır. İyi kimselerin kabirleri üzerine mescid bi-nâsıyle kabir sahihlerine ibâdeti andırır veçhile ta'zîm etmek dînen nehyedilmiştir. Peygamber, bu ta'zîm gitgide, oranın bir put edinilmesine ve putlara ibâdet et­meye götürür diye bunu nehyetmiştir. Bundan, kabirleri mescid edinmek, su­retleri ve timsâlleri asıp dikmek, bir ölünün şâmna ta'zîmen kabrinin başında namaz kılmaktan nehy buyurulduğu gibi, mutlak olarak makbere namaz kıl­maktan da nehy buyurulmuştur.

Hadîsin son fıkrasındaki "İşte onlar" ismi işaretinin, hem ibâdet edenlere, hem musavvirlere aidiyeti vardır

[190] Hadîsin bâb başlığına delîlliği, RasüluHah'm Ebû Talha'ya "Kızın kabrine in" Duyurmasıdır. Bundan, kadın cenazesinin kabre bir erkek tarafından konulma­sının cevazı alınmıştır. Zevç ve baba gibi ölünün en yakınları varken bunların izni ile yabancı bir erkek tarafından kadın cenazesinin mezarına konulmasının cevazı bu hadîsten açıkça anlaşılmaktadır. Bu hadîs, cenazenin kabre indiril­mesi sırasında kabrin bir tarafına oturmanın cevazına da delâlet etmektedir.

[191] Buhârî bu lügat açıklamasıyle, Abdullah ibnu'l-Mubârek'in Fulayh'ten naklet­tiği ma'nâyı te'yîd etmek istemiştir denildi. Bu kelimeyi bâzıları günâh işlemek, bâzıları da eşi ile cinsî münâsebet etmek ma'nâsıyle tefsîr etmişlerdir. Buhârî'-nin işaret ettiği el-En'âm:113. âyetinde günâh işlemek, günâh kazanmak ma'-nâsına tefsîr edilmiştir. Bu tefsîri Taberî, Alî ibn Ebî Talha'dan; o da tbn Abbâs'tan rivayet etmiştir (Vmdetu'l-Kaarî).

[192] Buhârî burada hükmü açıklamaksızın böyle mutlak bir başlık koydu. Çünkü bâb altında iki hadîs getirdi. Bunlardan Câbir hadîsi şehîde cenaze namazının kılmmadığına, Ukbe hadîsi İse şehîdlere bir müddet sonra da olsa cenaze nama­zı kılındığına delâlet ediyor. Bundan dolayı âlimler bu konuda ayrı ayrı görüş-

lere gitmişlerdir.

[193] Hadîs umûmiyetiyle şehîdler üzerine namaz kıhnmayacağına delâlet ediyor. Harb-de ölen şehîdler üzerine cenaze namazı kılınıp kılınmayacağı hususunda ihtilâf edilmiştir. Şafiî, Mâlik ve Ahmed bunun haram olduğuna kaail olmuşlardır. Şâ-fiîlerin bâzısı vâcib değil, lâkin caiz olur demişlerdir. Hanefîler'e göre şehîd yı-kınmaksızm namazı kılınır.

[194] Bu Ukbe hadîsi, bir müddet geçtikten sonra da olsa umumiyetle şehîdler üzeri­ne cenaze namazı kılınacağına delâlet etmektedir.

Rasûlullah'm vefatına yakın bir zamanda Uhud'a gidip oradaki şehîdlerin mezarına namaz kılması, harb şehidine de cenaze namazı kılınacağına delâlet eder. Peygamber Uhud harbi akabinde bu şehîdlere namaz kilamaması, o sıra­da mağlûb bir ordunun yerine getirilmesi zarurî ve acele işleriyle meşgul bulun­masından dolayı olabilir. Rasûlullah ordusunun tanzimi ve harbin getirdiği çetinliklerin hafifletilmesi ile meşgul olduğu için şehîdlerin namazlarım daha mu-sâid ve münâsib bir zamana bırakmış olabilir. Yâhud da başta şehîde namaz kılınmaz iken, sonradan kılınır olmuştur.

[195] Hadîsin sonundaki hutbede Peygamber, nübüvvet nuruyla görüp haber verdiği yakın ve uzak istikbâle âîd bâzı mu'cizelerinİ dile getirmiştir.

[196] Hadîsin bâb başlığına delâleti açıktır. Hadîste üç kişinin zikri yoksa da, ikinin üç'e de delâletine işaret edilmiş oluyor. Murgînânî, lüzum görüldüğünde beşe kadar gömülebileceğini zikretmiştir

[197] Hadîsteki Peygamber'in sarih emri, bâb başlığına açıkça delâlet ettiği gibi, Pey-gamber'in onları yıkatmamış olduğunun bildirilmesi de bu hususu kuvvetlen­dirmiş oluyor. Şehidin yıkanmadan gömülmesinde fakîhler arasında hemen hemen ihtilâf yok gibidir. Yalnız Saîd ibn Müseyyeb: Şehîd yıkanır. Çünkü her ölü cünüb olur ve yıkanması yâcib olur demiştir. Hasen Basrî de bu görüşe kaail olmuştur (Umdetu'l-Kaarî, IV, 171-175).

[198] el-Lahd: Kabrin bir yanında oyulan yarığa denir... ve lahdi olmayan kabre "ed-Darîh" denir...

ed-Darîh; baîd ma'nâsınadır. Ve kabre, bir kavle göre kabrin or­tasında olan yarığa, ve bir re'ye göre lahdi olmayıp yarık olan kabre denir...

el-İlhâd: Kabre lahid yapmak ve bir nesneden meyi ve udûl eylemek, niza' ve cidal eylemek...

el-îltihâd: Bu dahi bir nesneye meyi eylemek.

el-Mültehad: İltihâd'dan mekân ismidir; meyi olunacak mekâna denir; bu alâka ile sığınacak yere ve adama ıtlak olunur. Yüce Allah'ın: "iten ondan baş­ka bir sığınak bulamam "(el-Cinn:22) kavli bu ma'nâdadır... (Kaamûs Tercemesi).

Hadîs bu başlığı beyân etmektedir

[199] Buhârî bu Mültehad kelimesini âyetteki ma'nâyı şâhid getirerek açıklamak iste­miştir:

"De ki: Hakikat ben (isyan edersem) beni Allah'tan hiçbir kimse kaVİyyen kurtaramaz ve ben O'ndan başka bir sığınak da kaabü değil bulamam" (el-Cinn: 22).

[200] Abdullah ibnu'I-Mubârek bu kısmı da geçen sened ile rivayet etmiştir

[201] Bu ismi söylenmeyen kişi, Leys'in rivayetinde isimlendirilmiştir ki, o, Abdur-rahmân ibn Ka'b ibn Mâlik'tir. Ve bu tefsîre göre hadîsteki mürsellik iddiası giderilmiş olur

[202] et-Izhır... mutlaka ter ü taze ve sebz olan otluğa denir ve bir nevi' hoş kokulu otluğun ismidir; Türkçe'de Mekke ayrığı ve Mekke samanı dedikleridir.

el-Haşts: Kuru otluğa, yânî kurumuş ota denilir (Kaamûs Ter.).

[203] Hadîsin bâb başlığınadelîl olan yeri' "Izhır otu müstesnadır" fıkrasıdır. Hadîs­te kuru ot zikredilmediği hâlde, başlıkta konulmasına gelince, kabir yarıkları doldurulurken, diğer kuru otların da katılıp kullanılacağına işaret edilmiş oluyor.

İstekten sonraki istisna, yâ o anda buna dâir bir vahiy geldiğine, yâ daha evvelki bir vahiyde istisnanın beyân ve teblîği isteğe ta'lîk edildiğine, yâhud da böyle bir vahiy yoksa, Peygamber'in Allah tarafından me'mûr kılındığı husus­ların tafsilinde içtihada izinli bulunduğuna delildir.

Buhârî bu hadîsi değişik râvîlerden bâzı lâfız farkları ile îlim, Hacc ve Mekke Fethi bölümlerinde de getirmiştir

[204] Buhârî bu Ebû Hureyre hadîsini İlim Kitâbı'nda, senediyle rivayet etmiştir.

[205] Ebân'ın bu hadîsini, senediyle birlikte îbn Mâce rivayet etmiştir.

[206] Mucâhid'den gelen bu hadîsin tamâmını da Buhârî, Hacc Kitâbı'nda senediyle getirmiştir.

[207] Buhârî, başlığı soru şeklinde zikretmiş, getireceği üç hadîsteki cevâbla yetine­rek, cevâbı zikretmemiştir

[208] Rivayetlerin çoğunda "Ebû Hureyre dedi" şeklindedir. Bâzılarında "Ebû Hârûn" dedi şeklindedir.

[209] Buhârî bunu Cihâd Kitâbı'nın sonlarında "Esirlere elbise giydirmek" babında senediyle getirmiştir.

Bedr günü Abbâs, Kureyş esirleri arasında bulunuyordu. Mağlûbiyet peri­şanlığı ile üzerinde gömleği yoktu. Kendisine giydirilmek üzere gömlek alındı. Fakat Abbâs uzun boylu olduğundan, yalnız Abdullah ibn Ubeyy'in gömleği denk gelmişti. O da hemen gömleğini Abbâs'a hediye etmişti. Buna mukaabele edilmesi içtimaî âdâb gereği idi. Fakat münâsib bir zemîn bulunmadığından kar­şılanamamıştı, işte Peygamber Abdullah'ın ölümü üzerine oğlunun da isteği İle kendi gömleğini ona giydirmekle, bunu karşılamış oluyordu.

Bu hadîsin bâb başlığına delîl olan yeri işte Peygamber'in kendi gömleğini Abdullah ibn Ubeyy'e giydirmek İçin mezarından dışarıya çıkartmış olmasıdır. Buna da Ölünün bundan faydalanması düşüncesi sebeb olmuştur. Böyle bir ha­cet ve zaruret için ölünün kabrinden çıkarılmasının cevazı alınmıştır.

[210] Hadîsin bâb başlığına delâleti "Altı ay sonra onu mezarından çıkardım" fıkrasidır

[211] Arka arkaya getirilen bu Câbir hadîslerinde Ölünün mezardan çıkarılması, diri­nin gönlünün hoş olması için yapılmıştır. Bundan da ölünün herhangi bir ihti­yâç sebebiyle mezarından çıkarılacağı hükmü sabit oluyor

[212] Hadîsin bâb başlığına delâleti, kabir içindeki bulunacak lahdi sarîh olarak ihti­va etmesidir. Başlıktaki şıkk = yarık sözü de lahdin bir tefsiri gibidir. Hadîs da­ha önce de geçmiş ve gerekli haşiyeler orada da verilmişti.

[213] Buhârî burada arka arkaya soru hâlinde iki başlık getirip, cevâblannı verme­miştir. Buhârî bu suâllerin cevâblannı bâb altında veya başka yerde rivayet ede­ceği hadîsler içinde buldurmak istemiştir

[214] Bu tabiî âlimlerinden Hasen Basrî ile Kaadı Şurayh'm görüşlerini Beyhakî se-nedleriyle rivayet etmiştir.

tbrâhîm en-Nahaî ile Katâde'nin görüşlerini de Abdurrazzâk, yine senedli olarak rivayet etmiştir

[215] Buhârî, îbn Abbâs'ın Mekke'de iken annesi Lubâbe bintu'l-Hâris el-Hilâliyye'nin beraberinde bulunup, müşrik dîni üzere olan babası Abbâs'ın beraberinde bu­lunmadığını delîlleyen bu hadîsi, bâb içinde senediyle getirecektir.

[216] Buhârî bu sözün söyleyicisini açıkça belli etmemiştir. Bundan dolayı belki söz­cünün îbn Abbâs olduğu zannedilebilirse de, böyle değildir. Bu güzel sözün kaa-ili, Rasûlullah'tir. Dârakutnî bunu kendi Sünen'mde sahih senedle şöyle rivayet etti:

Âiz ibn Amr el-Muzenî (R): Peygamber (S): "İslâm yüksek olur; onun üs­tüne yükselinmez" buyurdu, demiştir.

Rivayet olundu ki Fetih yılı Âiz ibn Amr, Ebû Sufyân ibn Harb'in berabe­rinde gelmiş. Sahâbîler: Bunlar: Âiz ibn Amr ve Ebû Sufyân'dır demişler. Bu­nun üzerine Rasûlullah (S): "İşte Âiz ibn Amr ile Ebû Sufyân! İslâm bundan daha azizdir. İslâm yüksek olur ve onun üzerine yükselinmez" buyurmuştur (Fethu'l-Bârîve Umdetu'l-Kaarî).

İbn Hazm, el-Muhallâ isimli kitabında bu sözü Hammâd ibn Zeyd'den; o da Eyyûb'dan; o da İkrİme'den; o da ibn Abbâs'tan rivayet etmiştir.

İbn Abbâs: Yahûdî yâhud Nasrânî bir kadın, Yahûdî yâhud Nasrânî erke­ğin nikâhı altında iken İslâm'a girdiğinde, araları ayrılır. (Çünkü) İslâm yük­sektir ve onun üzerine yükselinmez, demiştir (Kastallânî).

Bunu İbn Abbâs'ın bu şekilde söylemiş olması bile, Rasûiullah'tan işitmiş olduğunu düşündürebilir

[217] Rasûlullah'ın gönlünde Duhân Sûresi'ni tuttuğu veya elinde Duhân ismini tut­tuğu, İbn Sayyâd'a bunun ne olduğu sorulunca yalnız "Duh" diye cevâb verdi­ği söylenmiştir.  Bu kelimenin hem lâfzının zabtında, hem de ma'nâsınm ta'yîninde görüş ayrılıkları vardır. Bu kelime duhân, yânî duman ma'nâsına-dır. İbn Sayyâd'ın, Peygamber'in sakladığı şeyden yalnız iki harfi kapıp söyle­yebildiği ve Peygamber'in bu gâib büklük iddiasından ötürü onu azarladığı bildirilmiştir.

İbn Cevzî şöyle demiştir: Gaybı bilmek, Peygamberlere mahsûs vahy ile, ümmetten iyi ve uyanık kimselerin idrâki olan ilham ile mümkindir. tbn Say­yâd'ın bu sözü şeytân atmasından başka birşey değildi..

Peygamber, beraberindeki sahâbîlere yolda gelirken Duhân Sûresi'ni hıf­zında tutacağını söylemişti. Nitekim Umer'den Rasûlullah'ın kendisine söyledi­ği rivayet edilmiştir. İşte kâhinin söylediği Iâfz, o sırada çalman iki harftir. Peygamber'in bu yalancı peygamberi böyle imtihana tâbi' tutması da, kâhinli­ğin yalancılık olduğunu sahâbîlerine göstermek içindi.

[218] es-Sait ve's-Salît : Şedîd nesneye, şedîd ve sert kelâmla insanların kalblerini azûrde eden lisana denir. Ve dili uzun, yânî kötü ve yakışıksız sözler ile insanları rencide eden kimseye denir... es-Sultân: Burhan, hüccet ve delîl ma'-nâsınadır.

et-Teslît : Bir kimseyi başkası üzerine kahr ve kudretle gâlib ve müs­tevli kılmak ma'nâsmadır (Kaamûs Ter.).

[219] Hadîsin bâb başlığına delîl olan yeri Peygamber'in: "Sen benim Rasûlullah oldu­ğuma şehâdet eder "buyurmasıdır. İşte bu kelâm,çocuğa İslâm'ı arz ve teklif etmektir.

İbn Sayyâd, henüz bulûğa ermemiş halde bulunduğu için, bundan çocuğa İslâm'ı arz etmenin meşru' olacağı anlaşılmıştır.

[220] Buhârî, Şuayb'in hadîsini Edeb Kitâbı'nda, Ukayl'in hadîsi ile Ma'mer'in ha­dîsini de Cihâd Kitâbı'nda senedleriyle getirmiştir.

Bu rivayetlerde gelen bu lâfızların ma'nâlan birbirine yakındır:

er-Remzu : Gamz vezninde ve râ'nın dammı ve iki fetha ile lügattir, mutlak işaret eylemek, dudakları île yâhud göz ile yâhud kaş ile yâhud ağız ile yâhud el ile işaret etmek ma'nâsmadır.

et-Teremrum : Tezelzül vezninde söylemeye ağız açıp debrenip ya­pınmak ma'nâsınadır, kelâm için ağzı hareket ettirip söyleyemediği zaman " Teremreme" denilir.

ez-Zemzeme: Zelzele vezninde uzun uzadıya gürüldiyerek ve yan­kılanarak seslenmek ma'nâsmadır, ıraktan dağ içinden gelen top ve gök gürül­tüsü gibi... Bu kelime isim olarak kullanılır. "Semi'tu zemzemeten = Uzak bir ses işittim" demektir. Ve peyderpey gök gürüldemek ma'nâsmadır.

Ve Zemzeme, ateş-perest taifesi taam ederken söyledikleri nağmeye denir ki, genizlerinde ve boğazlarmda-bir gûnâ ezgi ile, terane ile terdîd ve tercî', avaz eylemekten ibarettir; ne dudak açarlar, ne dili hareket ettirirler, aralarında o kelâm masnû'dur. Yabancılar anlamayıp hemen kendileri anlarlar. Bu ma'nâ-da masdar ve isim olarak kullanılır.. {Kaamûs Ter., IV, 328).

[221] Bu hadîs de bundan evvelki uzun hadîs gibi, çocuğa müslümânlık teklifinin ce­vazına delâlet eder. Bu hadîsten zımmîyi, bilhassa komşuluk hakkı da bulunur­sa, hasta ziyaretine gitmenin caiz olduğu anlaşılmıştır. Çünkü bu ziyarette İslâm medeniyetinin güzelliğini açıklama ve zimmet ehli ile ziyâde ülfet ederek İslâm'a rağbetlendirme vardır. Yine bundan kâfirin ve çocuğun hizmete alınmasının ce­vazı, hukuka hürmetkârlık faziletinin öğretilmesi hükümleri alınmıştır

[222] Peygamberin amucası Abbâs, Bedr harbinden sonra müslümân olmuştu. Fakat oğlu Abdullah ile karısı Lubâbe, ikisi de hicretten evvel müslümân olmuşlar, Peygamber'in  müsaadesiyle hicret etmeyip Mekke'de kalmışlardı. Harbe, sefe­rin şiddet ve zorluklarına muktedir olamayıp hicret edemiyen çocuk, kadın, ma'-lûl müslümânlar Kur'ân dilinde "Mustad'afûn" diye anılmışlar ve bu ta'bîr ümmetin zaîf görülmek istenenleri ma'nâsıyle, bu sınıfa bir şeref unvanı olmuştur.

îbn Abbâs yukanki beyânıyle gerek kendisinin, gerek annesi Lubâbe bintu'l-Hâris el-Hilâliyye'nin hicretten evvel müslümân olduklarını ifâde etmiş oluyor.

İşte Buhârî, Îbn Abbâs'ın bu beyânını burada rivayet etmekle çocuğa dîn öğretmenin cevazım te'yîd etmek istemiştir.

Kur'ân'da bu mustad'aflar erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan olrnak üzere en-Nisâ:75, 96-97 ve 126. âyetlerinde zikredilmiştir:

"Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve acz ve ıstırâb içinde bırakılıp: "Ey Rabb 'tmız, bizi ahâlîsi zâlim olan şu memleketten kurtarıp çıkar, bize tarafın­dan bir sâhib gönder, bize katından bir yardımcı yolla' diyen erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda düşmanla çarpışmıyorsunuz? imân edenler Allah yolun­da harb ederler. Küfredenler de şeytân yolunda savaşırlar. Öyle ise o şeytânın dostlanyle döğüşün. Şübhesiz ki, şeytânın hilekârlığı zaîftir"(çn-Nisâ:75-76).

1 'Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan za'/ ve acz içinde bıraküıp da hiçbir çâreye gücü yetmeyen ve (hicrete) bir yol bulamayanlar müstesna. İşte onlar, Allah 'in onları afvedebUeceğini umabilirler... "(en-Nisâ:98-99).

Eski peygamberlerin ümmetlerinden olan mustad'aflar da Kur'ân'ın pek-çok yerinde zikredilmiştir: El-A'râf: 74, 136, 149; el-Kasas: 4-5; es-Sebe': 31-33...

[223] Bu uzunca hadîs iki bölümü ihtiva etmektedir: Birinci kısım imâm ez-Zuhrî'nin haberidir. İkinci kısım da birinci kısmın delili olmak üzere sevkedilmiş olan Ebû Hureyre hadîsidir. İbn Şihâb, Ebû Hureyre'ye yetişemediği için bu hadîs zahir­de İbn Şihâb'a dayanıp mevkuf bir hadîs gibi görülür. İbn Şihâb bunu Ebû Hu-reyre'den bir râvî vâsıtasıyle almıştır. Buhârî bundan sonra gelen hadîsi, bunun da merfûluğuna delîl olmak üzere başka bir tarikten merfûan getirmiştir.

[224] Arka arkaya ve birbirini kuvvetlendirici bir tarzda getirilen bu hadîsler çocuğa İslâm dînini arz ve teklif etmenin, sabîlik hâlinde vefat eden çocuklara cenaze namazı kılınmasının cevazına delâlet etmektedirler.

Bu hadîslerin öğrettiği en büyük bir hakîkat da insanlarda dîn duygusunun ve hakîkat aşkının fıtrî oluşudur. Akıllara hayret veren şu hayâtın, haricî, dahi­lî bir takım duygularla techîz edilmiş bulunan şu muazzam beşer binasının o necîb dîn duygusu üzerine kuruluşudur. Bu hakîkati hem Peygamber'in bu söz­lerinden, hem de delîl olarak sevkedilen Fıîratullah âyef/nden öğreniyoruz.

Âyetteki "Fıtrat "ı, hakk dîni kabule istidâd ve kaabiliyet ma'nâsına tefsîr etmişlerdir ki, nazmın gereği budur, aslî hilkat demektir.

Bu âyeti,-bu sözlerinin sonunda bizzat Rasûlullah'ın okuduğunu belgele­yen rivayet de vardır

[225] Buhârî bu başlığı soru şeklinde getirip, cevâbım zikretmemiştir. Bunun da sebe­bi, bu mes'elenin şöyle bir tafsile tâbi' bulunmasıdır:

ölürken Lâ ilahe ille'llah diyen bir gayrı müslim ya kitâb ehlidir, yâhud kitâb ehli değildir. Her iki surette bu şehâdet kelimesini o kimse ya ölüm görün­meden söylemiştir, yâhud ölüm gelip çattığı sırada söylemiştir. Bu son şekle gö­re hayâtının son demine eren bu kimse kitâb ehli olsa da, müşrik olsa da bu şehâdetin faydası yoktur. "Rabb'ının bâzı âyetleri gelip ölüm çattığı gün... da­ha evvelden îmân etmiş veya îmânında bir hayır kazanmış olmayan hiçbir kim­seye (o günkü) îmânı asla fayda vermez... "(el-En'âm: 158) bu hakikatin delilidir. Şehâdet kelimesinin fayda ve menfâati yalnız kitâb ehli olmayan ve hayâtta iken îrâd etmiş olan müşriklere mahsûs ve münhasırdır. Böyle olan müşrikin İslâm olmasıyle hükmolunur. "Ben insanlarla Lâ ilahe illellah deyinceye kadar harb etmekle emrolundum" (Buhârî, Müslim) hadîsinde,kitâb ehli olmayan müşrik­lerle mukaatelenin nihayeti, şehâdet kelimesini söylemekle hudûdlandınhp ta'-yîn buyurulmuştur. Kitâb ehli, her iki şehâdet kelimesini söylemekle faydalana­bilir.

Bundan başka "İslâm dîninden başka bütün dînlerden teberrî ettim" de­mesi de şarttır... (Umdetu'l-Kaarî

[226] Bu âyetin Ebû Tâlib hakkında nazil olduğu açıkça bildirilmiştir. Bu sebeble Zec-câc Maâni'/-Kur'ân'da bu konuda müfessirlerin ittifakı bulunduğunu Vâhidî'-den nakletmiştir. Bununla beraber Peygamber'in ebeveyni hakkında indirildiğini, binâenaleyh, ana babası için de mağfiret dilemekten nehy olunduğunu iddia eden­ler de vardır. Fakat bu Müseyyeb ibn Hazn hadîsinin sonundaki sarahat karşı­sında başka delâlete i'tibâr yoktur; onların ilmî dayanakları kalmamış olur

[227] Büreyde'nin bu haberini İbn Sa'd, senediyle rivayet etmiştir: Büreyde ibn Ab-dillah  el-Eslemî,  hicretin  62.   yılında  Merv'de  vefat etmiştir. (= Kabrinin içinde)" rivayetine göre "Ke-şeceratin tayyıbetin" (İbrahim: 24) kavli sebebiyle hurmadaki bereketten dolayı Büreyde kabrinin içine iki hurma dalı koymayı vasıyyet etmiş olabilir. "Alâ kabrihi( = Kabri üzerine)" rivayetine göre ise, Peygamber'in fiiline uymuş olması muhtemildir.

[228] îbn Umer'in bu haberini de İbn Sa'd senediyle rivayet etmiştir: Eyyûb ibn Ab-dillah ibn Yesâr şöyle dedi: Abdullah ibn Umer, Ebû Bekr'in oğlu ve Âişe'nin erkek kardeşi olan Abdurrahmân'ın kabri yanından geçti, üzerinde bir çadır ku­rulmuş gördü de: Ey oğul! Bu çadırı sök!Çünkü onun kabrini ancak kendi ame­li gölgeler, başkası değil, dedi (Kastallânî

[229] Hârice ibn Zeyd'in bu haberini Buhârî et-Târihu's-Sagîr'inde senediyle rivayet etmiştir. Hârice Medine'nin yedi büyük tabiî fakîhından biridir. Bu haberin baş­lığa münâsebeti, kabir üzerine hurma dalı koymanın, kabrin sırtını yerden yük­seltecek şeyler koymanın cevazına irşâd edici olmasıdır.

[230] Usmân ibn Hakîm'in bu haberini Müsedded, et-Müsnedu'l-Kebîr'inde senediy­le rivayet etmiştir. Oradaki rivayete göre, kendisine kabir üzerine oturmanın kö­tülüğünü ifâde eden bir hadîs söylenmiş, o da buna karşı başlıktaki vak'ayı anlatmış ve sonunda da bu kerâhatin kimler için olduğunu göstermiştir. Buhârî bu gerekçenin delili olmak.üzere tbn Umer'in fiilini getirmiştir.

[231] Nâfi'in bu haberini Tahâvî, senediyle rivayet etmiştir.

[232] Bu hadîs buna yakın bir metinle Abdest Alma Kitâbı'nda geçmişti. Orada da ifâde ettiğimiz gibi 20. Asır ilmi yaş bitkinin kendi etrafında biyo-manyetik bir alan oluştuğu ve bunun orayı bir takım şerli cereyanlardan koruduğu sırrına ulaş­mıştır. Kabirlere ağaç dikilmesinin manevî fâidesi Peygamber'in bu fiilinden ve sözlerinden anlaşılıyor. Kur'ân'da da *'.... Hiçbir şey hâriç değil, hepsi O'na hamd ile tesbîh eder. Fakat siz, onların teşbihini iyi anlamazsınız..- "(el-îsrâ:44) buyurulmustur. Demek ki, kabre dikilen ağaç yaş kaldıkça onun zikrinden ka­bir sahibi faydalanacaktır. Ağacın maddî, sıhhî, medenî faydalan ise ne kadar meydanda bir hakikattir

[233] Buhârî bu bâb başlığında da âdeti üzere Kur'ân'daki kabir ile ilgili bâzı lügatle­rin ma*nâlarını da veriyor. Böylece mes'eleyi açıklığa kavuşturmak suretiyle gö­nüllere iyice yerleştirmeyi ve bilgileri delîllendirmeyi hedef ediniyor. Buhârî'nin ma'nâlarım verdiği kelimeleri ihtiva eden âyetlerin ma'nâlannı sirasıyle yazmakla, bu gayenin daha iyi gerçekleşmesi ümîd edilir:

"...Oda \et edicinin tanınmamış bir şeye da 'vet edeceği gün, gözleri zelîl ve hakir olarak, hepsi de çıvgın çekirgeler gibi kabirlerinden çıharlar" (el-Kamen 6-7).

"Kabirler alt üst edildiği zaman... "(el-fnfitâr:4).

' 'O gün onlar sanki dikili bir şey 'e koşuyorlar gibi kabirlerinden fırlaya fır-laya çıkarlar" (el-Maâric: 42).

"Nida edenin yakın bir yerden ünliyeceği güne kulak ver. O gün (bütün halk) o hakk sayhayı işitecekler. İşte bu (kabirlerden) çıkış günüdür"(Kaaf:4\-42).

"Sûra üfürülmüştür. Artık bakarsın ki onlar kabirlerinden (kalkıp) Rabb '-terine doğru koşup gidiyorlar^'(Yâsîn:51).

[234] Hadîsin bâb başlığına delîl olan yeri burasıdır. Peygamber oturmuş, sahâbîler de O'nun etrafına oturmuşlar. Peygamber oturmasında ve orada yaptığı konuş­mada, oradakilere en mükemmel bir va'zda bulunmuştur.

Hadîsten kabirde oturmanın, orada ilimli, öğlidlü, te'sîrli güzel konuşma yapmanın cevazı anlaşılmıştır.

[235] insanın meleklik kuvvetiyle hayvanlık kuvveti arasında daimî bir itişme ve çe­kişme vardır. Meleklik kuvveti insanı yüksekliğe, altındaki hayvanlık kuvveti ise alçaklığa doğru çeker. Hayvanlık üstün gelip de, eserleri galebe ederse me­leklik siner, gizlenir. Aksi de böyledir. Allah'ın, aslî ve kesbî istî'dâdm îcâb ve temayülüne göre nizâm ve intizâm vücûda getirmekte hâss bir inayeti vardır. Eğer o isti'dâd hayvanca haletler kazanmaya çalışırsa, onun husulüne yardım eder. Binâenaleyh ona uyan şeyleri, sebebleri kendisine kolaylaştırır. Yok, me­leklik hasletlerini kazanmak isterse, onda o hususlara uygun şekillerde yardım eder, kolaylık verir. Nitekim Allah, el-Leyl sûresinin 5-10. âyetlerinde bunu açık­lamıştır. Diğer bir âyette meâlen: "Herbirîne, onlara da bunlara da Rabbanin vergisinden birbiri ardınca veririz. Rabb hnın vergisi kimseden men' edilmiş (esir­gemiş) değiidir"(el-tsTİıAB-20) buyurulmuştur (Nuccetu'ilahi'l-Bâliğa, Hasan Basrî Çantay, Kur'ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, III, el-Leyl Sûresi).

[236] "Kâziben( = Yalancı olarak)" kaydı "Halefe( = Yemîn etti)" fiilindeki muste-tir fâîl zamirinden hâldir. Ve: "Yemîn eden kimse, adına yemîn ettiği dîn ve millete ta'zîm etmekte yalancı olarak" demektir. Çünkü îslâm dîninden başka bir dîne yemîn eden kimse her hâlde ve her zamanda bu yemininde yalancıdır, ve doğruluğu ihtimâli yoktur.

"Müteammiden( = Kasd ve niyet edici olarak)" kaydı, "Bu yeminin ger­çekten yalan olduğuna ve bir nevi ta'zîm ifâde etmediğine i'timâd ve i'tikaad ederek" demektir.

"O dediği gibidir" demek, o kimse yemininde hakîkaten yalancıdır; kâfir değildir demektir. Çünkü bu yemîn hâdisesi ile dîninden çıkıp, adına yemîn et­tiği dîne girmiş değildir. Şu kadar ki, onun bu yemîni, i'tikaadımn zıddı olduğu için yalancı olur. Bu îzâhlara göre hadîsin maâli "Kim İslâm dîninden başka bir dîn adına, o dîne ta'zîm etmekte yalancı olarak ve bu yalanma i'timâd ve i'tikaad ederek yemîn ederse, o kimse hakîkaten yemininin ifâde ettiği ta'zîmde yalanı tercîh etmiş olur" demektir.

[237] Hadîsin bâb başlığına delîl olan kısmı burasadır. Fakîhler ve sünnet ehli âlimle­ri : Hayâtına kasdeden bir kimse bu çirkin hareketiyle islâm'dan dışarı çıkmış ol­maz. Binâenaleyh namazı kılınır. Günâhı kendisine âiddir demişlerdir... Umer ibnu Abdilazîz ile Evzâî müstesna, bütün fakîhler intihar eden kimseye cenaze namazı kılmakta kerahet olmadığında ittifak etmişlerdir. Çünkü RasûluJlah bütün müslümânlara namaz kılmak âdetini koymuş ve bundan hiçbir müslümânı is­tisna etmemiştir {İbn Battal).

[238] "Bederenî", mubâdere etti ma'nâsınadır; yânî benim hükmümün önüne geç­meye davrandı demektir. Bu da kulun, ruhunun Allah tarafından alınıncaya ka­dar sabredememesidir.  Bu kendi kendini öldüren kimseye cennetin haram kılınışından, bunun devamlı bir ukubet olduğu anlaşılıyor. Cezanın devamlı ol-% masının sebebi de bu kaatilin, intiharı halâl saymış olmasıdır. Yoksa bundan önce geçen Sabit İbn Dahhâk hadîsinin haşiyesinde beyân edildiği gibi, intihar kâfirliği ve binâenaleyh ebedî azabı gerektirmez. Bir de bu ebedî cezanın o ada­mın şahsına âid olması muhtemildir. Yânî o adamın intihar suçundan başka müş­rik veya dinsiz olması suçu da bulunmuş olabilir..

[239] Hadîsin bâb başlığına uygunluğu meydandadır. Buhârî bu hadîsi, daha uzun bir metinle, Tıbb Kitâbf nda da getirmiştir. O hadîs bunu açıklayıcı olacaktır:

"Kim kendini bir dağın tepesinden atar da öldürürse, o kimse cehennem ateşinde ebedî ve daimî olarak muhalled bir hâlde kendini yukarıdan aşağıya atar durur. Kim zehir içerek kendini öldürürse, bu da cehennem ateşinde, elin­deki zehiri ebedî ve daimî içerek muhalled bir hâlde o acıyı hisseder durur. Kim kendini demirden yapılmış bir âletle Öldürürse, bu da cehennem ateşine o âleti elinde olarak getirilir de devamlı ve ebedî hâlde karnına saplar durur ".

Hadîste çeşitli intihar şekillerinden bâzıları zikredilmiş ve böylece bütün ne­vi 'leriyle bunun uzun bir süre azâb olunmayı gerektirecek büyük günâhlardan olduğu anlatılmıştır.

[240] Abdullah İbn Umer'in bu hadîsini Buhârî, bu Cenazeler Kitâbı'nın 22. babında senediyle getirmiştir. Orada bu hadîse âid bâzı açıklamalar da verilmişti.

[241] Hadîs burada diğer bir sahâbî olan tbn Abbâs vâsitasıyle, doğrudan doğruya bizzat Umer tarafından verilmektedir.

Hadîsin bâb başlığına delâleti "Onlardan ölen hiçbir kimse üzerine ebedî cenaze namazı kılma... " nehy kavimdedir. Çünkü bu nehiy, kerâhatİ gerektirir.

Bâb başlığındaki müşriklere mağfiret istemenin kerâhatine delâlet eden şey nerededir? dersen, bu da hadîsin sonunda indiği haber verilen âyetlerin önce­sinden alınmıştır ki, o da şudur: "Onlar için ister istiğfar et, ister istiğfar etme. Eğer onlar için yetmiş defa istiğfar dahi etsen, yine Allah kendilerim kat 'iyyen mağfiret edecek değildir. Bu böyledir. Çünkü A ilah 'ı ve Rasûlü 'nü inkâr ile kâ­fir olmuşlardır. Allah ise fâşıklar güruhuna hidâyet etmez"(et-Tevbe:%0).

et-Tevbe Sûresi'nin 113. âyeti ile el-Munâfıkûn Sûresi'-nin 6. âyeti de bu kerâhiyet hükmüne daha açık olarak delâlet etmektedir,

[242] Buhâri bu bâbda dirilerin Ölüleri hayırla anıp Övmelerinin meşruluğunu isbât etmek istemiştir.

Dirilerin dirilere medh ve sena etmeleri, övmede mübalâğa edilirse, nehye-dilmiştir. Çünkü mübalâğalı övgü, ahlâkı bozucudur. Hem medhedenin, hem de medh olunan kimsenin ahlâkları üzerinde kötü te'sîr eder. Övüleni uebe, ken­dini beğenmeye; övücüsünü de riyakârlığa sevk edebilir.

[243] Ölüler hakkında ise bu kötü te'sîrler yoktur. Sena, güzel huylar ve güzel vasıf­larla anmaktır. Hayırda kullanılır. Senanın şerrde kullanılması nâdirdir. Bura­daki hadîslerde şerrde de kullanılması, hayra müşâkele yânî mukaabele içindir. "Cennet vâcib oldu" cümlesindeki vücûb ile subût ve tahakkuk ma'nâları kasdedilmiştir. Hükmün vukûunun sıhhati o kadar kuvvetlidir ki, vâcib derece­sini bulmuştur demek oluyor. Yoksa Allah'a hiçbir şey vâcib olmadığı sünnet ehli indinde kararlaşmış İslâmî bir esastır. Bu asla göre hadîsin ma'nâsı: "Diri­lerin ölüler hakkındaki hayırla anıp övmeleri, o ölünün dünyâda hayır sever, iyilik sever bir kimse olduğuna delâlet eder. Bunun için İlâhî va'd gereği, cennet vâcib olur. Dirilerin ölüleri şerr ile anıp vasfetmeleri de, o ölünün dünyâda işi gücü şerr olduğuna delâlet eder. Bunun için de İlâhî adalet gereği cehennem vâ­cib olur demektir. Hadîste açıkça buyurulduğu üzere, mü'minlerin bâzılarının bâzılarına şehâdetlerinin te'sîri bu suretledir

[244] Cenazenin iyi veya kötü hâline şehâdet hususunda şâhidlerîn dört, üç, iki ola­rak ihtilâfının hikmeti şöyle îzâh edilmiştir:

Bu sayı ihtilâfı, şehâdetin ma'nâları ve mertebelerindeki ihtilâfa tâbi' bir ihtilâftır. Çünkü ölü bâzı defa İyilikleri ve faziletleri halk dilinde yaygın bir kimse olur da, güzel huyu herkes tarafından duyulur, bilinir. Böyle cenazede şâhidle-rin tevatür ve çokluğu müstehâb kılınmıştır ki, dörttür. Ve bu sayı, şehâdetin en yüksek mertebesidir. Allah bunu yalnız zina şâhidliğinde teklif buyurmuş­tur. Sonra şehâdet, lehine şehâdet edilenin hâllerini idrâke vesîle olduğundan, dört şâhid bulunmazsa üçe; üç şâhid de bulunmazsa ikiye kasredilmiştir. Bu da şehâdetin en aşağı mertebesidir. Bu sebebden sahâbîler bir şâhidden suâl etme­mişlerdir. Şehâdetin âhıret işleri hakkında da, dünyâ işlerinde olduğu gibi cere­yanına müsâade buyurulması, hiç şübhesiz Allah'ın kullarına bahşeylediği bir rahmetidir.

Bu arada şehâdet ve tezkiyenin vakıa mutabık olup olmaması hususları da fakîhlerce ayrı ayrı tafsîl edilmiştir. Kimisi tezkiyenin ve şehâdetin vakıa uygun olmasını şart koşmuş, kimisi de tezkiye vakıa mutabık olmasa da faydası olur demişlerdir...

[245] Buhârî bu başlık altında kabir azabının hakk olduğuna dâir hadîsleri getirmiş­tir. Bu unvanda yalnız kabir azabının mevcudiyetini kasdedip, bu azabın ruha mı, yoksa rûh İle bedenin mecmûuna mı ilgili bulunduğu hususuna girişmiyece-ğini bildirmek istemiştir.

Buhârî bâb başlığında kabir azâbıyle ilgili üç âyet de getirmiştir. Bunlar­dan Buhârî'nİn, kabir azabı mes'elesine çok ehemmiyet verdiği, kabir azabı Kur'-ân'da yoktur diyenleri, yoluyla redd eylemek ve Kur'ân'da işâreten de olsa zikrolunduğunu isbât etmek istediği anlaşılıyor. Şimdi sırasıyle bu âyetlerin ta­mâmını yazıp, ma'nâsmm daha iyi anlaşılmasına çalışalım:

[246] "Allah'a karşı yalan düzüp atandan, yâhud kendisine hiçbirşey vahy edilme­mişken 'Bana da (kitâb) vahy olundu'diyenden, birde 'Allah'ın indirdiği gibi ben de. indireceğim' diye söyleyenden daha zâtim kimdir? Ölümün şiddetleri için­de, meleklerin de pençelerini uzatarak kendilerine: 'Canlarınızı kurtarın! Al­lah'a karşı haksız olanı söyleyegeldiniz, Allah'ın âyetlerinden kibirlenerek uzaklaşmış olduğunuz içindir ki, bu gün hakaaret azâbiyle cezalandırılacaksınız' (dedikleri zaman), sen o zâlimleri bir görmelisin'\e\-En'âm:93).

el-Hûn; ei-Hevân; el-Mehâne: Hor ve zelîl olmak ma'nâsmadır. el-Hevn, avn vezninde bir nesne kolay olmak; vakaar, teennî ve sekînet ma'­nâsınadır (Kaamûs Ter.).

[247] Çevrenizdeki bedevilerden ve Medine ahâlîsinden bir takım münafıklar vardır ki, onlar nifak üzerinde idman yapmışlardır. Sen bunları bilmezsin. Onları biz biliriz. Biz onları iki kerre azaba uğratacağız. Sonra da daha büyük bir azaba döndürüleceklerdir onlar''(et-Tevbe: 101).

İbn Abbâs bu âyetteki iki kerre azabı, rusvâyhk ve kati yâhud bunlardan biri ile kabir azabı diye tefsir etmiştir (Beydâvî),

Mucâhid de: Bu iki azâbdan birisi açlıktır, öbürüsü kabirde azâblanmak-tır, demiştir

[248] Nihayet Allah onların kurdukları tuzakların fenalıklarından bu zâtı korudu. Fir 'avn 'in kavmini ise kötü azâb kuşatıverdi. (Azâbdan biri de) âteştir ki, onlar sabah akşam arz olunacaklar, kıyametin kopacağı gün de Fir'avn hanedanını azabın en çetinine sokun (denilecek)" (el-Mü'mİn: 45-46).

Dünyâda sudan boğuldular; âhirette de ateşe girdiler (Celâleyn, Hâzin). Ka bir azabının subûtu bu âyetle de istidlal edilmiştir. Mukaatil.Katâde, Suddî,KeIbî; Her kâfirin ruhu dünyâ durdukça sabah akşam cehenneme arz olunur, demiş­lerdir.

Ebu'1-Leys es-Semerkandî: "Bu âyet kabir azabına pek açık delâlet eder. Çünkü âyetin son fıkrasında kıyamet gününe âid olan şiddetli azâb ayrıca zikre­dilmiştir. Sabah ve akşam arz olunan azâb, bu şiddetli azâbdan başka ve ondan önce olan bir azâbdır; bu da kabir azabıdır" demiştir.

Bu tefsîr İbn Mes'üd ile İbn Umer'den de rivayet edilmiştir.

[249] îmân edenleri Allah dünyâ hayâtında da, âhirette de Lâ ilahe ille 'ilah, Muham­meden Rasûlullah( = Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur, Muhammed Allah'ın rasûlü'dür) sözünde sabit kılar. Dünyâda herhangi bir belâya uğradıkları za­man, onlar dînlerinde sebat ve metanet göterirler...

Sabit söz, Tevhîd kelimesidir. O hüccetle sabit olan, kalblerde yerleşen en güzel kelimedir. Bu k°lime yerleşince sâhibleri dünyâ hayatındaki imtihanlarda sebat ve sadâkat gösterirler (ölümü dahi hiçe sayarlar). Zekeriyyâ, Yahya, Cercîs gibi. Onlar âhirette de yânî mevkıfta da i'tikaadları hakkında soruldukları za­man şaşırmazlar, kıyametin korkularından yâhud kabir suâlinden dehşet his­setmezler (Ebu's-suûd).

[250] Bu hadîste, İbrâhîm: 27 âyetinin kabir azabı hakkında indiği açıkça belirtilmiş oluyor

[251] Kalîb, taşla Örülmemiş ve kırlarda sâhibsiz bırakılmış eski kuyulara denir. Top­rağı kalb ve nakledildiği için bu kuyu çukurlara "kalîb" denilmiştir. Hadîste zikredilen bu kuyunun Bedr'de olduğu ve Kalîb ehlinin isimleri Müslim'in Enes ibn Mâlik'ten gelen rivayetinde belirtilmiştir:

Müslim Kitabu'l-Cenâiz, 9. bâb, 26-"932";

"  Kitâbu'l-Cihâd ve's-Siyer, 39. bâb, 1O7-"I794";

"  Kitâbu'l-Cenneh ve Sıfatı Naîmihâ... 17. bâb, 76-78-"2873-2875".

Bu hadîsin bâb başlığına delîl olan yeri: "Siz bunlardan daha fazla işitici değilsiniz" fıkrasıdır. Bu fıkra, öldükten sonra berzah âlemi diye anılan kabir­de bir hayât olduğuna ve azabı hakk edenlerin orada azâb olunacaklarına delâ­let etmektedir.

[252] Hadîsin bâb başlığına delâlet noktası "Bu ölü/er kendilerine söylemekte bulun­duğum sözümün doğru olduğunu şimdi muhakkak biliyorlar" cümlesidir.

Bu Âişe hadîsi ile bundan önceki İbn Umer hadîsi arasında bir farklılık var dır: Âişe: Peygamber ancak "Bilirler" buyurdu diyor. İbn Umcr hadîsinde ise Peygamber: "Sizler bunlardan daka fazla işitir değilsiniz" buyurmuştu. Âişe kendi rivayetini en-Neml:80. âyetini getirerek te'yîd etmiş ve İbn Umer rivâye-'         tini reddetmiş bulunuyor.

Îbnu't-Tîn şöyle demiştir: ".... Rasûlullah'ın her iki sözü de söylemiş ol­masında bir mânİa yoktur. Âİşe: "Bilirler" buyurduğunu hıfz ve rivayet etmiş, İbn Umer de "İşitirler" buyurduğunu işitmiş ve rivâyel eylemiş olabilir. Bir de ölü için "Bilgi" vasfı kabul edilince "Duygu" vasfını da kabul esmek pekâlâ caizdir. Amma bu işitme ister kulakla olsun, ister ruhî olsun. Elverir ki, ölüde bir nevi' "Duygu" bulunduğu sabit olsun. Şu kadar ki, bu ta'mîm cumhurun görüşüne uymaz. Kabirde suâlin bedene girmeksizin yalnız ruha yöneldiğini ka­bul edenlerin görüşüne göre tamâm olabilir. Hâlbuki i'timâda lâyık olan cum­hurun görüşüdür, ölünün kabirde ruh ve cesediyle beraber ni'metlenmesİ veya azâblanmasıdır. Suâl ve azabın yalnız ruha tahsisi hâlinde kabrin bu azaba ihti­sası mümkin olmaz (Kastaliânî).

Bir uyarma: Kabir suâli ve kabir azâbi ta'bîrlerinden kasdedilen ma'nâ, ber-zâhî bir hayâttır. Binâenaleyh ölüm hâli ister döşekte gelsin de beton ve mermer bir kabir İçine defn edilsin; ister Fir'avn ve tâbi'leri gibi denizde boğularak ba­lıklara yem olsun; ister bir yangında yanıp kül olarak vucûd zerreleri savrulsun; ister atom ve hidrojen bombalanyle vücûdu duman olup gitsin yâhud maddesi kuvvete ve enerjiye tahavvül etsin, müsavidir. Ve ölüm her ne sebeble gerçekle­şirse gerçekleşsin, vücûdun maddî varlığı ne ve nerede olursa olsun, berzahı bir hayât başlayacaktır. O hayâtta sorulacak, o neş'e ile ni'metlenecek veyâhud azâb-lanacaktır.

[253] Hadîsin bâb başlığına delâleti açıktır. Bundan kabir azabını, geçmiş peygam­berlerin kendi ümmetlerine haber verdikleri anlaşılıyor. Gerçi eldeki Tevrat nüs­halarında kabir azabı, hattâ âhiret bahsi de yoktur. Fakat Yahûdî kadının bunu Âişe'ye haber vermesi, ya Tevrat'ın ya geçmiş peygamberlerin bugün elde bu­lunmayan kadîm nüshalarında mevcûd bulunduğuna delâlet eder. Bu hadîste de diğer sahîh rivayetlerde olduğu gibi, kabir azabının hakk olduğu haber veri­lip, bu azâbdan Allah'a sığınmak da öğretilmiştir

[254] Bu hadîsin başlığa uygun olan yeri, fitne ta'bîrinin kabir suâli ile kabir azabına delâlet ve böyle umûmî bir ma'nâyı ihtiva etmesidir. Nesâî'de aynı hadîsin so­nunda şu ziyâde vardır:

.... Cemâatin bu feryâd ve figânı, Rasûlullah'ın bu hutbesini anlamama mâni' oldu. Bu sayhalar sükûnet bulunca bana yakın olan birisine:

— Allah sana bereketler İhsan etsin! Rasûlullah hutbesinin sonunda ne bu­yurdu? diye sordum.

O zât:

—  Bana vahy olundu ki, siz, kabirlerinizde Deccâl'in fitnesine yakın bir fime ile imtihan olunursunuz buyurdu, dedi.

Gunder'in buradaki ziyâdesinde "hakk" kelimesi hazf edilmiştir. Kastaliâ­nî bu kelimenin yalnız Ebû Zerr el-Herevî nüshasında mevcûd olduğunu, şu ka­dar ki, bu kelimenin üzerine sukût{ - düşme) alâmeti konulduğunu bildiriyor. Aynı kelime, bundan önceki hadîste de yazılmamıştı. Onun için tercemesinde parantez içine alınmıştır.

[255] Hadîsin bâb başlığına delâlet yeri "Ona demirden tokmaklarla öyle bir vuruş vurulur ki... " fıkrasıdir. Bu hadîs ufak lâftz farkı ile bu kitabın 67. babında 94 rakamı ile de geçmiş ve orada bâzı açıklamalar verilmişti

[256] Bâb başlığı kabir azabından sığınmayı ve sığınmanın keyfiyetini beyân hakkın­da; hadîs ise kabir azabının subûtunu beyân hakkındadır.

- Kirmânî: Âdet, böyle ses işiten herkesin bu şekilde sığınacağını hükm edi­cidir, demiştir (Kastallânî). Böylece bâb ile hadîsin uygunluğunu göstermek is­temiştir.

[257] Buhârî bu ikinci tarîki, bunun işitme suretiyle muttasıl olduğunu tenbîh için sev-ketmiştir. Hâlbuki birinci tarîk an'ane ile gelmişti. Bu ikinci tarîki ef-İsmâîlî tam senedi ile rivayet etmiştir

[258] Hadîsin bâb başlığına delâleti meydandadır

[259] Hadîsin bâb başlığına delâleti açıktır.

Kabir azabından sığındıktan sonra, ateş azabından da sığınılması, tahsîs-ten sonra ta'mîmdir. Nitekim hayât ve ölüm şiddetlerinden sonra Deccâi Me­sih'in fitnesinden sığınmak da ta'mîmden sonra tahsis bi'z-zikr nev'inden bir edebî san'attır.'

Rasûlullah bu fitnelerin ve imtihanların hepsinden emîn ve masun olduğu hâlde bunlardan sığınması, bu sığınmanın bir duâ ve ibâdet olması; ve bir de sığınmayı ümmete öğretmek maksadıyle olabilir.

Bir de "Eûzu bike li-ümmeti", ümmetim İçin sana sığınıyorum, ma'nâsına da olabilir.

Zamanına yetişemiyeceği muhakkak olduğu hâlde Deccâl Mesîh fitnesin­den sığınması da, o la'netlinin haberi asırdan asra, cemâatten cemâate yayılıp, yalancı, sahtekâr, iftiracı, fesâd çıkarıcı, büyüleyici olduğu mü'minlerce bilin­sin de aldanmasınlar içindir.

[260] Hadîs, koğuculuk etmek ile sidikten sakınmamanın kabir azabına sebeb oldu­ğunu açıkça ifâde etmektedir. Hadîsteki koğuculuk ta'bîri, gıybeti de içine aldı­ğından, bâb başlığına delâlet vardır.

Bu iki suçun büyük şey olmamaları, birkaç damla sidikten sakınılmamasi veya dile kolay gelen birkaç söz sarfedilmesi i'tibâriyledir. Yoksa haddizatında her ikisinin; hele söz taşıyıcılığının ma'siyet olması dolayısıyle büyük günâh ol­duğunda şübhe yoktur.

 "O zaman siz o (iftirayı) dillerinizle birbirinize yetiştiriyordunuz; hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyordunuz, ve bunu küçük, kolay bir şey ı    sayıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah indinde büyüktüry'(en-Nûr:l6).

Bu hadîs, bâzı küçük lâfız farklanyle, aynı kitabın 81. babının 115. hadîsi olarak da geçmiş ve gerekli açıklamaların bir kısmı orada verilmişti.

[261] Hadîsin bâb başlığına uyan yeri açıktır. Ölüye cennet veya cehennemdeki yeri­nin sabah akşam arz olunup gösterilmesi, burası senin müstakbel durağındır di­ye haber verilmesidir.

Âlimler ölünün buna muhâtab olabilmesi ve haberi idrâk etmesini çeşit çe­şit tevcihlerle îzâh etmeye çalışmışlardır. Onların bu izahları ve tercihlerinde kat'-iyyet ifâde eden hiçbir söz yoktur. Hepsi İhtimâle dayanan görüşlerden ibarettir. Bunun sebebi de âhiret âleminin ve onun başlangıcı olan berzâhî hayâtın, beşe­rin idrâk ve ihata vâsıtalarından tamâmiyle uzak bulunmasıdır. Onun için ke-lâmcılar hayâttan sonraya âid uhrevî mes'elelerde münhasıran nassın irşâd ve ilhamım umûmî bir kaaide olarak kabul etmişlerdir

[262] Şârih ibn Battal: "Cenaze iyi bir kişi ise beni ulaştırınız demesi, nefsî ve ruhî bir tekellümdür. Yoksa şuurun idrâk yeri olan rûh, bedenden ayrıldıktan sonra bedenin kelâm etmesi mümteni'dir. Meğer ki Allah'ın kudreti ölünün ruhunu bedenine redd ve iade etmiş olsun" demiştir.

Aynî de: "tbn Battâl'ın bu fikri, hayât, kelâmın şartı olarak kabul edilme­sine göredir. Hâlbuki kelâm, sesler ve harflerden ibaret olduğuna göre, hayât şartına luzûm ve ihtiyâç olmaksızın İlâhî kudret o lâfzı ve savtı ölüde yaratabi­lir. Nefsî kelâm, rûh ile kaaim olur. Ve yalnız Ölüde yaratılan sesler işitilmiş olur. Hadîs ile kasd olunan bu olsa gerektir" demiştir.

Kâmil Mîrâs da: "Fakat bize göre bu kelâm ne nefsî kelâmdır, ne de Iâfzî kelâmdır. Belki her cenazenin şu fânî âlemdeki hayâtına göre ibret almaya ve gönül gözünü açmaya sebeb olmasıdır..." demiş ve hâdisenin düşünmeye ve ib­ret alınmaya teşvik edici oluşunu işaret etmiştir. (Tecrîd Ter., IV, 572-576).

Bu hadîs aynı kitabın 52. babında, 73. hadîs olarak geçmiş ve orada da bâ­zı açıklamalar verilmişti.

[263] Buhârî buna yakın bir hadîsi, bu kitabın "Bir çocuğu ölüp de Allah'ın hükmü­ne razı ve mağfiretini ümîd ederek sabreden kimsenin faaîleti bâbı"nda 6 rakamıyle getirmiştir.

Bu çocuklar ana'babalan için cehenneme birer perde olurlarsa, ana baba­ların cehennemden perdelenmiş ve korunmuş olacakları evleviyetle sabit olur

[264] Hadîs, küçükken müslümân çocuklarının cennetlik olduklarına delâlet eder. Ceb-rîyeciler müstesna, îslâm âlimleri bu mes'elede ittifak etmişlerdir.

Hadîsin geliş sebebi yukarıda da söylendiği gibi, evlâdının ölümü ile gö­nülleri yanık ana ve babalara teselli vermektir.

[265] Hadîsin bâb başlığına uygunluğu, İbrahim'in cennette emzirildiğinin haber ve­rilmesidir ki, bu müslümân çocuklarının cennetlik olduğuna açıkça delâlet eder. Bu hadîslere göre ilim ve içtihadına güvenilen âlimler, küçükken ölen müslü­mân çocuklarının cennetlik olduklarında ittifak etmişlerdir

[266] Buhârî bulûğa ermeden ölen müşrik çocuklarının cennetlik veyâhud cehennem­lik olduklarına dâir hiçbir hüküm ifâde etmeyip, tavakkuf etmiştir. Fakat bâb altında sıraladığı hadîslerden bu çocukların da mü'min çocukları gibi cennetlik olmaları görüşüne meyyal olduğu sezilmektedir

[267] Yânî Allah onları yaratırken, onların azâblandirmayı gerektirecek bir iş yap­mayacaklarını bilir. İbn Battal şöyle demiştir: "Allah onların ne yapacaklarını en iyi bilendir" sözü, üç türlü te'vîl edilir:

a.  Peygamber tarafından bu müşrik çocuklarının cennetlik oldukları bildi­rilmezden evvel, böyle tavakkuf edilmiş olması;

b. Bu müşrik çocuklarının büyüyüp iradeli hareket çağına geldiklerinde nasıl yaşayacaklarını, hangi dîn üzere öleceklerini Allah bilir demek olması;

c. Peygamber'in bu sözünün mücmel olması ve el-A'râf: 172. âyetiyle tefsir edilmiş bulunmasıdır.

"Hani Rabb 'in Âdem oğulları 'ndan, onların sırtlarından zürriyetlerini çı­karıp kendilerini nefislerine şâhid tutmuş: Ben sizin Rabb 'iniz değil miyim? (de­mişti). Onlar da: Evet (Rabb'imizsin), şâhid olduk, demişlerdi... "(el-A'râf:I72).

Bu âyetle işaret buyurulan umûmî bir ikrardır ki, burada mü'minlerin ço­cukları gibi, müşriklerin çocukları da dâhil bulunur.

[268] Bu Ebû Hureyre hadîsi de hemen aynı lâfızla, bundan Önceki İbn Abbâs hadîsi­nin benzeridir.

Şârih Nevevî, muhakkak âlimlerin sahîlı mezhebi ve tercihi, müşrik çocuk­larının cennetlik olduklarıdır, demiştir. Tahkîk ehli "... Hiçbir günahkâr, baş­kasının günâh yükünü yüklenmez. Biz bir rasûl gönderinceye kadar (hiçbir kimseye ve kavme) azâb ediciler değiliz"(el-lsrâ:i5) âyetini hüccet getirip, âkil ve reşîd olmayan çocukların azâb olunmayacağına hükmetmişlerdir.

Hulâsa bu hususta âlimler arasında üç görüş vardır:

a.  Müşrik çocuklarının babalarına tâbi' olması;

b.  Bu hususta bir hükme varmayıp tavakkuf edilmesi;

c.  Müşrik çocuklarının cennetlik olmalarıdır.

Nevevî'ye göre de sahih olan üçüncüsüdür.

[269] Hadîsin bâb başlığına uyan kısmı "Her doğan çocuk, fıtrat üzere doğurulur" ifâdeleridir. Bu ifâde müşrik çocuklarının cennetlik olduklarını'dolayısıyle bil­dirir. Yânî bu hadîs, gerek müslümândan, gerek kâfirden doğmuş olsun doğan her çocuğun İslâm fıtratı üzere doğduğunu bildirmektedir.

Bu hadîs, bu Cenazeler Kitâbı'nm 79. babında 112 ve 113 rakamlanyle de geçmiş ve orada da bâzı açıklamalar verilmişti.

[270] Bu "Bâb" sözü, Ebû Zerr nüshası müstesna, diğer nüshaların hepsinde böylece sabit olmuştur. Bu, kendinden önceki bâbdan bir fasıl gibidir. Burada gelecek hadîsin de önceki bâb başlığıyle ilgili ve ona uyan yeri olduğu için böyle  getiril­miştir... (Fethu'l-Bârî).

[271] Hadîsin bâb başlığına uyan ve delîl getirilen noktası burasıdır. İbrâhîm Peygam-ber'in etrafındaki bu çocukların "insan çocukları" diye ta'bîr edilmesi, bunun müslümânların çocukları ve kâfirlerin çocuklarına şümulünü ifâde eder. Buı.un zahirine göre kâfir çocukları âhiret hükmünde müslümân çocuklarına katılmış oluyor. Zira onlar fıtrat üzere ölmüşlerdir. Netice olarak bu hadîsten de müş­rik çocuklarının cennetlik oldukları açıkça anlaşılmaktadır.

[272] Buhârî bu hadîsi et-Ta'bîr, eI-Buyû\ Bed'u'1-Halk, el-Cihâd, Ehâdîsu'l-Enbiyâ, et-Tefsîr, ve el-Edeb ... kitâblannda da getirmiştir

[273] Ebû Bekr onüçüncü hicret yılı cumâda'l-âhire ayının yedisi olan pazartesi günü yıkanmış. O gün çok soğuk bir gün imiş. 15 gün ateşli bir hastalığa tutulmuş. Cumâda'l-âhirenin çıkmasına 8 gün kala olan salı gecesinin akşamında vefat etmiştir (İbn Sa'd, Âişe'den).

Ebû Bekr'in pazartesi günü ölmeyi temenni etmesi, Peygamber'in o gün ölmüş olması sebebiyle, onda diğer günler üzerinde bir meziyyet olduğu ve bu i'tibârla teberrük kasdı ve hayır husulü içindir. Hadîsin bâb başlığına delâleti açıktır.

[274] Buhârî bu hadîsi, ansızın ölmenin mekruh olmadığına delîl olmak üzere sevket-miştir. Böyle ansızın ölmekte kerâhat olmaması, gelen zâtın yânî Sa'd ibn Ubâ-de'nin Peygamber'e sorduğu suâle, Peygamber'in verdiği cevâbda kerahete delâlet eder birşey bulunmamasıdır. Buhârî böylece ansızın ölümün kerih olduğuna dâir görüş ve rivayetleri cevâblamış oluyor. Hadîsten alınan diğer kıymetli bir bilgi de, ölmüşlerin ardından onlar nâmına yapılacak hayırların o ölülere fayda ve­receği hususunun bizzat Peygamber'in diliyle haber verilmiş olmasıdır. Bunun daha başka delilleri de vardır; yerinde görülecektir.

[275] Buhârî burada âyette geçen kelimeyi alarak, bu fiilin sülâsî ve if âl bâblannda farklı ma'nâda olduğunu göstermiştir.

el-Kabr...: Ölüyü defn eylemek ma'nâsınadır; birinci ve ikinci bâbdandır.

ei-Ikbâr: Bir kimse için mezar hazırlamak, ve ona mezar yeri göstermek ve mezar yeri vermek ma'nâsınadır (Kaamûs Ter.).

"O kahr edilesi insan ne nankördür! Onu yaratan, hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan yarattı da onu biçimine koydu. Sonra onun yolunu kolaylaş­tırdı. Sonra onu öldürüp kabre soktu. Daha sonra, dilediği zaman da onu tek­rar diriltecek "(AbeseM-22).

Bu âyetlerde Allah insanı ana karnında yarattığı ve birçok tavırları geçire­rek dünyâya getirdiği, sonra insanı öldürüp yeri ona mezar yaptığı; sonra dile­diği zaman da onu dirilteceği beyân edilmiştir. Bu âyetlerde öldürme ve kabre koyma, birer ni'met olarak zikredilmiştir. Allah'ın insanı öldürmesi, şu fânî ha­yâttan çekip, ebedî bir hayâta mazhar etmesidir. Şübhesiz ki bu bir ni'mettir. Sonra insan nev'ine bahşettiği zekâ ile kabirlenmesi; bu da ayrı bir îlâhî Iutûf-tur. İnsan nev'inin ölüsü, diğer hayvanların leşleri gibi yeryüzünde sürünmü­yor; kurda kuşa yem olmuyor.

Buhârî âyete işaret etmekle, hem kabrin Kur'ân'da zikr edildiğini, hem de ma'nâsmı hatırlatmış oluyor.

[276] Buhârî, el-Mürselât:25. âyetindeki "Kifâten" kelimesini işaret edip, bunun tef­sirini vermiş ve bunun da ölülerin toplantı yeri ma'nâsıyle kabre delâletini gös­termiştir. Bu tefsiri başlıkta yazdık. Şimdi âyetlerin de tamâmını yazalım:

"Biz sizi hakîr bir sudan yaratmadık mv.onu sağlam bir yerde tutup da ma 'lûm bir vakte kadar. İşte biz bunu kudretimizle yaptık. Demek biz ne güzel kaadirleriz. Yalan sayanların vay o gün hâline! Biz yeri bir toplantı yeri yapma­dık mı dirilere de, ölülere rfe..."(el-Mtirselât:20-25),

[277] Hz. Âişe, Peygamber'in vefatı sırasında kendisine ebedî fahr ve şeref bahş eden vaziyetini bu gayet belîğ vecizesiyle tasvîr etmiştir ki, gerek mantûkan, gerek mefhûmen hâiz olduğu müstesna ebedî kudrete hayran kalmamak kaabil değil­dir. O kudsî ve melekî hâli, ümmetin hâtırasında ebediyyen yaşatan mü'minle-rin annesi Âişe'nin bu ebedî vecîzesidir.

Bu hadîs Peygamber'in, Âişe'nin nevbetinde ve kucağında öldüğünün, ve yine Âişe'nin odasına gömüldüğünün delîli olmaktadır. Bununla beraber ha­dîs, biraz evvel de işaret ettiğimiz gibi, Hz. Âişe'nin hâiz olduğu yüksek menzi-let ve fazîletine de en parlak bir hüccettir.

[278] Hadîsin bâb başlığına uyan kısmı açıktır. Kabre taabbud endîşesinden dolayı Peygamber'in kabri, içeriye girmeye mâni' bir bina içinde olup, halkın ziyareti­ne açılmadığı belirtilmiştir

[279] Hilâl: Benim çocuğum olmadığı hâlde bu hadîsi kendisinden rivayet ettiğim Urve, beni künyelendirdi, demiştir. Çünkü gâlib kaaidede kişi ancak çocuklarının ilkinin ismiyle künyelendirilir. Hilâl'in bu künyesinde ihtilâf edilmiştir. Ebû Amr,  ;  Ebû Umeyye, Ebû'l-Cehm'dir diye görüşler ileriye sürülmüştür.

Buhârî'nin bu kelâmı getirmekten maksadı, Hilâl'in Urve'ye kavuştuğunu   tenbîh etmektir

[280] Bu hadîsi İbn Ebî Şeybe de rivayet etmiş ve buna Ebû Bekr ile Umer'in kabirle--A rinin de hörgüçlendirilmiş olduklarım ziyâde etmiştir. Ebû Nuaym'ın Mustahrac'mda da bu ziyâde ile beraber rivayet edilmiştir.

Ebû Dâvûd ve Hâkim, Kaasım ibn Muhammed'den şu haberi rivayet etmişlerdir: Kaasım şöyle demiştir: Bir kerre Âişe'nin yanma girdim de: Anneci­ğim, Rasûlullah'ın ve iki arkadaşının kabirlerini bana açıp gösterseniz! diye rica ettim. Âişe bana üç kabir gösterdi. Bu kabirler ne yüksekti, ne de zeminin kır­mızı çakılları seviyesinde yassı ve basıktı. Ve bunlarla çakıllanmıştı. Rasûlul­lah'ın kabrini önde, Ebû Bekr'in başı, Peygamber'in kürek kemikleri arasına tesadüf etmiş, Umer'in başı da Peygamber'in ayaklan yanında olarak gördüm. Bu, Muâviye'nin halifeliği zamanında olan durum idi... (Fethu'I-Bâri).

Aynî, bu üç kabrin biribirlerine göre duruşlarını anlatan muhtelif rivayet­leri sıralamış ve bu arada üç kabrin bu rivayetlere göre alacağı .durumu altı şekil hâlinde çizip şekillendirerek göstermiştir (Umdetu'l-Kaarî IV, 248-250).

Bu üç merkadin vaziyeti hakkındaki rivayetler arasında ehemmiyetli fark­lar vardır. Bunun yegâne sebebi bundan evvel 144 rakamıyle geçen Âişe hadî­sinde görüldüğü üzere, Âişe ve sahâbîler tarafından kabrin halka açılmaması, kabrin mescid edinilmesinden endîşe edilerek dâima mahfuz ve kapalı bulundu-rulmasıdır. Ki bu suretle Peygamber'in Tevhîd nâmına taşıdığı yüksek gaye ve arzusu tamâmiyle gerçekleşmiş bulunuyor. Bu mübarek kabirlerin sıfat ve vazi­yetleri hakkındaki bu ihtilâflar, Peygamber'in arzusunun gerçekleştiğinin en bariz Şahididir {Tecrid Ter., IV, 774, özetle).

[281] Bu hadîs, Peygamber'İn kabri hakkında târihî mühim bir hâdiseyi bildirmekte­dir. Hadîsin bâb başlığına delâleti şöyledir: Hadîs, Peygamber'İn kendisinin ve ayağının kabir içinde olduğuna delâlet etmektedir. Başhk da Peygamber'İn kabri hakkındadır.

Bu rivayeti açıklayan diğer rivayetlerden bâzıları şunlardır: Hamavî, Ebû Bekr el-Âcurî'nin, hücrenin inşâsı hakkında Şuayb ibn îs-hâk vâsıtasıyle Hişâm ibn Urve'den şöyle rivayet ettiğini bildiriyor: Umer ibn AbdiJazîz zamanında halk, Peygamber'İn kabrine doğru namaz kılmaya başla­mıştı. Umer ibn Abdilazîz, buna mâni' olmak üzere bu üç kabrin bulunduğu Aişe hücresinin duvarını yükseltmek istedi. Eski duvarı yıktırdığında, diz kapa­ğına kadar bir ayak görüldü. Umer ibn Abdilazîz ağlamağa başladı. Nihayet Urve durumu aydınlattı ve: "Bu gördüğünüz, Umer ibn Hattâb'm ayağıdır" dedi. Umer ibn Abdilazîz, Urve'nin bu sözünden son derece memnun olup sevindi.

Ebû Bekr el-Âcurî'nin, Recâ el-Kindî (112)'den diğer bir rivayetinde şöyle bildirilmiştir: Velîd ibn Abdilmelik, Umer ibn Abdilazîz'e bir mektûb gönde­rip,. Peygamber'İn kadınlarının hücrelerini satın alarak yıktırması ve Mescid'i genişletmesini emretmişti. Umer, odaları satın aldı ve kendisi Mescid'in bir kö­şesine oturup hücrelerin yıkılmasını emretti.

Umer ibn Abdilazîz'in bu günkü kadar çok ağladığını hiç görmemiştim. Sonra Umer kabir üzerine istediği gibi bir hücre yaptırıp eski hücreyi yıktırınca, üç kabir meydana çıktı. Bu kabirlerin üstündeki kumlar akıp yere inmişti. Umer bu vaziyetten müteessir olup, ağlayarak kumları toplamağa ve kabirleri bizzat düzeltmeye başladı. Recâ el-Kindî dedi ki: Ben:

— Yâ Emîr! Allah sana iyilik versin! Sen bu işi bizzat yapmak istersen halk da iştirak eder. Sen birine emret de, o düzeltsin! dedim.

İstiyordum ki bana emretsin. Hâlbuki Umer, kölesi Muzâhim'e:

— Yâ Muzâhim, haydi kalk, düzle! diye emretti. Muzâhim düzeltti. Recâ dedi ki: Ebû Bekr'in kabri, Peygamber'İn ortasına tesadüf etmişti. Umer'in kabri de Ebû Bekr'in arkasında, Umer'in başı da Ebû Bekr'in ortası hizasında bulu­nuyordu.

Bu hususta daha geniş rivayetler de vardır (Umdetu'l-Kaarî, IV, 250-252'den naklen Tecrîd Ter., IV, 775-782).

[282] Buhârî bunu diğer bir tarîkten senedli olarak el-1'tisâm Kitâbi'nda da getirmiştir.

Bu hadîs, Hz. Âişe'nin derin, engin görüşünü, tevazu' ve yüksek feragatini göstermektedir.

[283] Hadîsin bâb başlığına uygunluğu, Umer'in Âİşe'den, onun hücresi içinde Pey-gamber'in ve Ebû Bekr'in yanında gömülmek istemesi kıssasmdadır.

Ayrıca bunda kabristanlarda, üzerlerine rahmet indiğinde rahmete nail ol-,;,i mak; ziyaret edenlerin dualarından faydalanmak için sâlih kimselerin kabirleri­ne komşu olmaya şiddetle arzu duymanın meşruluğu; ölüm hâlinde olan kimseye yaptığı iyi şeyleri zikrederek tesellî edici sözler söylenebileceği; Umer'den sonra halifeliğin bir şûra meclisine bırakılmış olduğu; Umer'in müslümân ve Kitâb ehli bütün insanlarla ilgili en mühim insan haklan maddelerini ihtiva eden son dere­ce kıymetli bir vasıyyet yapmış olduğu ve daha başka hükümler alınmıştır.

Bu hadîs ileride Usmân'ın menkıbeleri babında daha uzun bir metin ile ge­lecektir. Oradaki rivayette bunlara ilâveten, Umer'in sabah namazında nasıl vu­rulduğu ve sahâbîlerin heyecanı ve nihayet Usmân'ın şûra meclisi tarafından ittifakla halîfe seçilmesi hususları da bildirilmiştir.

[284] es-Sebb; kesmek, ve bir kimsenin makadına dürtmek, sövmek ve kötülemek; duvarı sinirlemek ma'nâlarmadır (Kaamûs Tercemesi)

[285] Bu hadîsteki "sebb"ten maksad, Ölünün kötülüklerini sayıp dökerek, hayırsız ve faziletsiz bir kimse olduğunu ortaya koymaktır. Bu suretle ölünün günâhla­rını ve ayıplarını zikretmek nehyedilmiştir. Bu nehyin gerekçesi de, ölenlerin ha­yâtlarında yaptıkları her şeyin karşılığına kavuşmuş bulunmaları; binâenaleyh kötülemenin boş ve lüzumsuz olduğu, hattâ bu kötülükleri söylemenin onların diri olan yakınlarını üzüp, İslâm topluluğu içinde yersiz ve zararlı olan bir ayrı­lık sebebi olabileceği gibi hususlardır.

Ebû Dâvûd ile Tirmizî, 5w«e«'lerinde Abdullah ibn Umer'den Peygamber'in: " Ölülerinizin iyiliklerini anınız da kötü­lüklerinden dillerinizi tutunuz" buyurduğunu rivayet, etmişlerdir.

[286] Bu mutâbaalardan Alîibnu'l-Ca'd'mkini Buhâri, Rıkaak Kitâbı'nda; İbnu Ar'-ara'nın mutâbaatını Gusül Kitâbı'nda; İbnu Adiyy'in mutâbaatını da el-İsmâîlî senedleriyle rivayet etmişlerdir.

[287] Buhârî, İslâm'a zarar verenlerin, İslâm'ı körletmek yolunda tertîbler ve tuzak­lar yapanların bu kötülüklerinin söylenmesi ve onların açtığı kötü çığırların yok edilmesinin cevazını anlatmak için geçen babın ardından bunu getirmiştir.

[288] Peygamber (S) "yakın hısımlarını «jwirfir/"(eş-Şuarâ:214) âyeti indiği zaman, Safa tepesine çıkıp Kureyş'e nida etmiş ve onlara İslâm'a girmeyi Öğütlemişti. İşte o gün amucası Ebû Leheb: "Tebben leke = Yûh sana, bizi bunun için mi buraya topladın?," diye ağzını bozmuştu. Bunun üzerine Tebbet Sûresi inmiş ve Ebû Leheb, ebedî olarak İlâhî rahmetten uzak kalmıştır. Bu sûre bütün de­virlerde Ebü Leheb tıynetinde olanların, onun şahsında rahmetten uzak kala­caklarını insanlığa îlân etmektedir.

Hadîsin, sahâbîninin mürseli olduğu, çünkü İbn Abbâs'ın o vakit küçük bir çocuk olduğu ve la'net sözünü İbn Abbâs'ın söylediği hususları da dikkat­ten kaçırılmamalıdır. Bu hadîs, eş-Şuarâ:214 âyetinin tefsîri sırasında tekrar ge­lecektir.