89- KİTÂBU İSTİTÂBETİ'L-MÜRTEDDÎN VE'L-MUÂNİDÎN VE KITÂLİHİM VE İSMİ MEN EŞRAKE BİLLAHİ VE UKÛBETİHİ Fİ'D-DÜNYÂ VE'L-ÂHİRETİ 2

1- Erkek Mürted İle Kadın Mürteddenin Hükümleri -(Bir Mıdır Yâhud Ayrı Mıdır?) -Abdullah İbn Umer, Ez-Zuhrî, İbrâhîm En-Nahaî: Dînden Dönen Kadın Öldürülür, Demişlerdir-Ve Bunların Tevbe Etmelerini İstemek Babı 3

2- Farzları Kabul Etmekten Çekinenlerin Ve Dînden Dönmeğe Nisbet Edilenlerin Öldürülmeleri Babı 4

3- Bâb: Zımmî Olan Yahûdî Ve Hrıstiyan Yâhud Muâhid Gibi Bir Başkası Peygamber'e Sövmeyi Ta'rîz Ettiği Ve "Es-Sâmu Aleyke" Sözü Gibi Sövmeyi Açıkça Söylemediği Zaman?  4

4- Bab. 5

5- Dînden Çıkan Hâricîler'le Haktan Sapıp Bâtıla Meyleden Mülhidlerin, Da'vâlarının Çürüklüğü İçin Kendilerine Hüccet Getirilmesinden Sonra Öldürülmeleri Babı 5

6- Ülfet İçin Ve İnsanların Kendisinden Dağılmamaları İçin Hâricîler'le Kıtali Terkeden Kimse Babı 6

7- Peygamber(S)'İn: "Da'vetleri Bir Olduğu Hâlde İki Büyük Topluluk Birbirleriyle Harb Etmedikçe Kıyamet Kopmayacaktır" Kavli Babı 7

8- Te'vîl Ediciler Hakkında Gelen Haberler Babı 7


Rahman ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle

 

89- KİTÂBU İSTİTÂBETİ'L-MÜRTEDDÎN VE'L-MUÂNİDÎN VE KITÂLİHİM VE İSMİ MEN EŞRAKE BİLLAHİ VE UKÛBETİHİ Fİ'D-DÜNYÂ VE'L-ÂHİRETİ

(Mürtedlerin ve Hakk'a Karşı İnâd Eden Kâfirlerin Tevbe Etmelerini istemek, Onlarla Kıtal Etmek, Allah 'a Ortak Koşanın Günâhı, Dünyâda ve Âhiretteki Ukubeti Kitabı) [1]

 

Yüce Allah şöyle buyurdu: "... Çünkü şirk, elbetfe büyük bir zulümdür {Lukmân: 13) [2];

"(And olsun ki sana da9 senden evvelkilere de (şu) vahyolunmuştur:) Eğer ortak tanırsan, celâlim hakkı için, amelin boşa gider ve muhakkak hüsrana düşenlerden olursun" (ez-zumen 65).

 

1-.......Abdullah ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Şu "îmân eden­ler, bununla beraber îmânlarım haksızlıkla da bulaştırmayanlar; işte (ancak) onlardır ki (korkudan) emîn olmak hakkı kendilerinindir. On­lar doğru yolu bulmuş kimselerdir" (ei-Enâm: 82) âyeti indiği 2amân, bu, Peygamberin sahâbîleri üzerine ağır geldi ve:

—  Bizim hangimiz îmânına zulüm karıştırmamıştır! dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (S):

—  "Bu, sizin düşündüğünüz haksızlık değildir. Lukmân Peygam-ber'in sözünü işitmiyor musunuz: Şübhesiz ki (Allah'a) şirk elbette büyük bir zulümdür" buyurdu [3].

 

2-....... Bize Abdurrahmân ibnu Ebî Bekre, babası Ebû Bekre(R)'den tahdîs etti ki, şöyle demiştir: Peygamber (S) şöyle buyur­du: "Büyük günâhların en büyükleri Allah'a ortak koşmak, ana-baba-ya âsî olmak ve yalan şâhidliğidir". "Yalan şâhidliği" yâhud "Ya­lan söz söyleme"yi UÇ kerre tekrar etti. Peygamber bunu durmadan tekrar ediyordu, nihayet biz:

— Keşke sükût etse! dedik [4].

 

3-.......Abdullah ibn Amr (R) şöyle demiştir: Peygamber(S)'e bir A'râbî geldi de:

— Yâ Rasûlallah! Büyük günâhlar nedir? diye sordu. Rasûlullah:

— "Allah'a ortak kılmaktır" buyurdu. A'râbî:

—  Bundan sonra nedir? dedi. Rasûlullah:

— "Bundan sonra anaya babaya âsî olmaktır" buyurdu. Bedevi:

— Bundan sonra nedir? dedi. Rasûlullah:

—  "el-Yemînu'l~gamûs'tur" buyurdu. Râvî dedi ki: Ben:

—  "el-Yemînu'1-gamûs" nedir? diye sordum. O da:

— Yemininde yalancı olduğu hâlde, müslümân bir kimsenin ma­lını kesip alan yemindir, dedi [5].

 

4-.......Abdullah ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Bir adam Rasûlullah'a:

— Yâ Rasûlallah! Câhiliyet zamanında (müslümân olmadan ön­ce) işlediğimiz günâhlardan dolayı ceza görecek miyiz? diye sordu.

Rasûlullah (S) şöyle cevâb verdi:

—  "Her kim müslümânlıkta güzel hareket ederse, câhiliyet ha­yâtında işlediği günâh ile muaheze olunmaz. Fakat her kim müslü­mânlıkta (sebat etmeyip irtidâd etmek) fenalığında bulunursa (ve küfür üzere ölürse) o, hem evvelce câhiliyetteki ameliyle, hem de sonra müs-lümânlıktaki küfür ve irtidâdıyle muaheze olunur (ebedî cehennem­de kalır)" [6].

 

1- Erkek Mürted İle Kadın Mürteddenin Hükümleri -(Bir Mıdır Yâhud Ayrı Mıdır?) -Abdullah İbn Umer, Ez-Zuhrî, İbrâhîm En-Nahaî: Dînden Dönen Kadın Öldürülür, Demişlerdir-Ve Bunların Tevbe Etmelerini İstemek Babı [7]

 

Yüce Allah şöyle buyurdu:

"Kendilerine apaçık deliller gelmiş, o Peygamberdin şübhesiz bir hakk olduğuna şâhidlik de etmişler iken, îmânlarının arkasından küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidâyete erdirir? Allah zalimler güruhunu hidâyete götürmez. Muhakkak Allah'ın, meleklerin, bütün insanların la 'neti onların tepesine!

İşte onlar; onların cezaları! Onlar bunun içinde ebedî kalıcıdırlar. Kendilerinden ne azâb hafifletilir, ne de onlara bakılır. Bundan sonra tevbe ve ıslâh edenler müstesna. Çünkü Allah cidden mağfiret edici, çok merhamet edicidir. Hakikat îmânlarının arkasından küfretmiş, sonra da küfrünü artırmış olanların tevbeleri asla kabul olunmaz* İşte onlar sapıkların tâ kendileridir" (Âiu imrân: 86-90) [8].

Ve Yüce Allah buyurdu:

"Ey îmân edenler, eğer kendilerine kitâb verilenlerin içinden herhangibir zümreye boyun eğecek olursanız, sizi îmânınızdan sonra döndürüp kâfirler yaparlar" (Âlu imrân: 100).

Ve Yüce Allah buyurdu:

* 'Hakikat îmân edip de sonra küfre sapanlar, sonra yine îmân ederek küfre dönenler, sonra da küfürlerinde ileri gidenler; Allah onları mağfiret edecek değildir. Onları bir yola iletecek de değildir" (en-Nisâ: 137).

Ve yine şöyle buyurdu:

"Ey îmân edenler, içinizden kim dîninden dönerse, Allah -müzminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği- bir kavim getirir (ki, onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler...)" (ei-Mâide: 54).

Ve yine şöyle buyurdu:

"Kalbi îmân üzere mutmain olduğu hâlde zorlamaya uğratılanlar müstesna olmak üzere, kim îmânından sonra Allah'ı tanımaz, fakat küfre göğüs açarsa, işte Allah'ın gazabı o gibilerin başındadır. Onların hakkı en büyük bir azâbdır. Bunun sebebi şudur:

Çünkü onlar dünyâ hayâtını âhiretten daha üstün sevmişlerdir ve çünkü Allah kâfirler güruhuna hidâyet vermez. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, kalblerinin, kulaklarının ve gözlerinin üstüne mühür basmıştır. İşte gafil olanlar da onların tâ kendileridir. Hiç şüphesiz onlar âhirette de hüsrana uğrayanların tâ kendileridir.

Sonra senin Rabb'in, işkencelere uğratıldıklarından sonra yurtlarından hicret edenlerin,bundan sonra da savaşanların, göğüs gerenlerin lehindedir şübhesiz. Hakikat senin Rabb yin bunların ardından da çok mağfiret edici, çok merhamet eyleyicidir. Bu kat'îdir" (en-Nahl: 106-110).

'(Fitne katiden de beterdir.) Kâfirler, güçleri yetse, sizi dininizden dö'ndürünceye kadar sizinle savaşmalarında devam edeceklerdir. İçinizden kim dîninden döner de o kâfir olarak ölürse, onların yaptığı işler dünyâda da,âhirette de boşa gitmiştir. Onlar, o ateşin arkadaşlarıdır. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar '' (el-Bakara: 217).

 

5-.......İbn Abbâs'ın kölesi îkrime şöyle demiştir: Alî ibn Ebî Tâlib(R)'e birkaç zındîk getirildi de, o da bunları yaktı. Alî'nin bu zındıklara yakma cezası uygulaması haberi İbn Abbâs'a ulaşınca, îbn Abbâs (R):

— Ben olaydım Rasûlullah(S)'ın "Allah'ın azabı ile azâblama-yınt" diye nehyi olduğu için, onlara yakma cezası uygulamazdım. Ben o zındıkları, Rasûlullah'ın "Dînini tebdil eden kimseyi öldürünüz!" kavlinden dolayı öldürürdüm, dedi [9].

 

6-....... Bize Ebû Burde tahdîs etti ki, Ebû Mûsâ el-Eş'arî (R) şöyle demiştir: Ben Peygamber'in huzuruna vardım. Yanımda Eş'a-rîler'den iki adam vardı. Onların biri sağımda, diğeri de solumda idi. Bu sırada Rasûlullah (S) dişlerini misvâklıyordu. Yanımdaki iki kimse de Rasûlullah'tan iş ve me'mûriyet istediler. Bunun üzerine Rasûlullah:

— "YâEbâMûsâ!"yâhud: "YâAbdallahi'bneKays!" buyurdu.

Ebû Mûsâ dedi ki: Ben:

— Seni hakk ile gönderen Allah'a yemin ediyorum ki, bu iki kim­se, gönüllerindeki vazîfe istemeyi bana bildirmediler ve ben onların böyle bir iş isteyeceklerini bilmiş değildim, dedim.

Bu sırada ben, O'nun yukarı kalkmış olan dudağının altındaki misvakına bakıyordum. Rasûlullah:

—  "İş dileyen kimseyi biz, işimiz üzerinde kullanmayız; lâkin sen yâ Ebâ Mûsâ -yâhud: Yâ Abdallahi'bne Kaysl- Yemen 'e (oraya vâlî olarak) git!" buyurdu.

Sonra onun arkasından Muâz ibn Cebel (Yemen'in bir bölgesi­ne vazifeli olarak) gitti. Nihayet Muâz, Ebû Musa'nın yanına geldiği zaman, Ebû Mûsâ onun için bir yastık koydu ve ona:

—  Bineğinden in  (ve yastık üzerine otur)! dedi.

Ebû Musa'nın yakınında bir bağla sıkıca bağlanmış bir adam bu­lunuyordu. Muâz, Ebû Musa'ya:

—  Bu bağlı insan nedir? dedi. Ebû Mûsâ:

— Bu bir Yahûdî idi, İslâm'a girdi, sonra da yine Yahûdî oldu, dedi.

Ebû Mûsâ, Muâz'a:

—  Otur! dedi. Muâz da üç kerre:

— Allah'ın ve Rasûlullah'ın hükmü olarak, dînînden dönen bu kişi öldürülünceye kadar ben oturmam! dedi.

Bunun üzerine Ebû Mûsâ, onunla ilgili emrini verdi, o mürted-de de öldürüldü. Bundan sonra Muâz ile Ebû Mûsâ gece^yaptıklan ibâdeti zikrettiler: Biri (ki Muâz):

— Bana gelince, ben gece ibâdeti yapar ve uyurum, ibâdetim hu­susunda sevâb arzu etmekte olduğum gibi uykum hakkında da sevâb arzu etmekteyim, dedi [10].

 

2- Farzları Kabul Etmekten Çekinenlerin Ve Dînden Dönmeğe Nisbet Edilenlerin Öldürülmeleri Babı

 

7-.......İbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Ubeydullah ibnu Abdillah ibn Utbe haber verdi ki, Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Pey­gamber (S) vefat edip Ebû Bekr halîfe yapıldığı ve Arab kavminden kâfir olanlar kâfirliğe döndükleri zaman, (ordu gönderilmesinde) Umer:

— Yâ Ebâ Bekr! Bu insanlara karşı nasıl harb açar, kıtal yapar­sın? Hâlbuki Rasûlullah (S): "Ben insanlarla, onlar >Lâ ilahe ille 'ilâh' deyinceye kadar harb etmeye emrolundum. Her kim bu 'Lâ ilahe ille İlâh' şehâdet kelimesini söylerse, hakkı ile olmak hâriç, benden malını ve canım korumuş olur, (gizli küfür ve ma'siyetinin) hesabı ise, Allah'a âiddir" buyurmuştu, dedi.

Ebû Bekr cevaben:

— Vallahi ben, namaz ile zekât arasını ayıran kimselerle muhak­kak harb ederim. Çünkü zekât, mâlî bir haktır. Allah'a yemîn ede­rim ki, bunlar RasûluIIah'a veregeldikleri bir dişi oğlağı, benden men' ederlerse, bu men' ediş üzerine onlarla muhakkak harb ederim! dedi.

Bunun üzerine Umer:

— Vallahi şunu gördüm ki, mürtecilerin katli hakkındaki halî­fenin bu hükmü, Allah'ın, Ebû Bekr'in gönlünde yarattığı genişliğin eseridir. Bu sayede onlarla harb etmenin hakk olduğunu öğrendim! Dedi [11].

 

3- Bâb: Zımmî Olan Yahûdî Ve Hrıstiyan Yâhud Muâhid Gibi Bir Başkası Peygamber'e Sövmeyi Ta'rîz Ettiği Ve "Es-Sâmu Aleyke" Sözü Gibi Sövmeyi Açıkça Söylemediği Zaman?

 

8-.......Bize Şu'be haber verdi ki, Hişâm ibn Zeyd ibn Enes ibn Mâlik şöyle demiştir: Ben dedem Enes ibn Mâlik(R)'ten işittim, şöy­le diyordu: Bir Yahûdî, RasûluIlah(S)'ın yanına uğradı da ("Ölüm üzerine olsun" demek olan):

—  es-Sâmu aleyke! dedi. Rasûlullah da ona:

—  "Ve aleyke{  Senin üzerine de olsun).'" diye mukaabele etti. Bundan sonra Rasûlullah, yanında bulunanlara hitaben:

—  "Sizler onun ne söylemekte olduğunu biliyor musunuz? O: es-Sâmu aleyke, dedi" buyurdu.

Sahâbîler:

—  Yâ Rasûlallah! Biz onu Öldürelim mi? diye sordular. Rasûlullah:

—  "Hayır! (Onu öldürmeyiniz!) Kitâb ehli olanlar size selâm verdikleri zaman, sizler de onlara: 'Ve aleykum( = Sizin üzerinize de ol­sun)' şeklinde söyleyiniz!" buyurdu [12].

 

9-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Bir kerre Peygamber(S)'in hu­zuruna beş on kişilik bir Yahûdî, izin isteyip geldiler. Bunlar içeri gi­rince (selâm vermiş olmak için "Ölüm üzerine olsun" demek olan):

—  es-Sâmu aleyke! dediler. Ben (bu hâin sözü anlayarak):

— Hayır, sâm ve la'net sizin üzerinize olsun! diye karşılık verdim. Peygamber (S):

—  "Yâ Âişe! Şübhesiz Allah refiktir, her işte yumuşaklıkla mu­amele etmesini sever" buyurdu.

Ben de O'na:

—  Sen onların dediklerini işitmedin mi? dedim. Peygamber:

—  "Ben de: 'Ve aleykum{ = Sizin üzerinize de olsun)/* dedim" buyurdu [13].

 

10-.......Bize Abdullah ibn Dînâr tahdîs edip şöyle dedi: Ben İbn Umer(R)'den işittim, şöyle diyordu: Rasûlullah (S) şöyle buyur­du: "Yahudiler herhangibirinize selâm verdikleri zaman, onlar an­cak 'Sâm aleyke' derler. Bunun üzerine siz de 'A leyke{ — Sizin üzerinize de olsun)' deyiniz!" [14].

 

4- Bab

 

(Bu, evvelki bâbdan bir fasıl gibidir)

 

11-.......Abdullah ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Şimdi ben Peygamber(S)'in yüzüne bakıp görür gibiyim: O, peygamberlerden bir peygamberi hikâye ediyordu ki, kavmi O'nu dövmüş de, O'nun ka­nını akıtmışlardı. Fakat O, yüzünden hem kanını siliyor, hem de:

— "Yâ Rabb! Kavmimi mağfiret eyle, çünkü onlar bilmiyorlar!" diyordu [15].

 

5- Dînden Çıkan Hâricîler'le Haktan Sapıp Bâtıla Meyleden Mülhidlerin, Da'vâlarının Çürüklüğü İçin Kendilerine Hüccet Getirilmesinden Sonra Öldürülmeleri Babı [16]

 

Ve Yüce Allah'ın şu kavli:

"Allah bir kavme hidâyet ettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirinceye kadar onların sapıklığına (hükm)edecek değildir..." (et-Tevbe: 115) [17].

İbn Umer (R) bu Hâricîler'i Allah'ın müslümân halkının şerirleri görürdü ve: Çünkü onlar, kâfirler hakkında inmiş olan birtakım âyetlere gittiler de bunları müslümânlar üzerine te'vîl ettiler, der idi [18].

 

12-.......Bize Suveyd ibnu Gafele tahdîs etti. Alî ibn Ebî Tâlib (R) şöyle demiştir: Ben size RasûlulIah(S)'tan bir hadîs tahdîs etti­ğimde, and olsun ki, gökten düşmem bana O'nun dilinden yalan uy­durmamdan daha sevimlidir. Fakat benimle sizin aranızda görüştüğü­müz sıra size birşey tahdîs ettiğimde (ta'rîz etmiş olabilirim). Çünkü (muhavere de bir harbdir) harb (ise) hud'adır.

Ben Rasûlullah'tan işittim, O şöyle buyuruyordu: "Zamanın âhi­rinde yaşları küçük, akılları zayıf bir kavim meydana çıkacaktır. Onlar mahîûkaatın hayırlısı olan Peygamber sözünden söyleyecekler. Fa­kat bunların îmânları boğazlarından öteye geçmiyecektir. Onlar (şid­detle atılan) okun avdan öteye çıkışı gibi dînden çıkacaklardır. Siz onlara nerede rastgelirseniz, onları öldürünüz. Çünkü (bunlar boz­guncudur), bunları öldürmekte, öldüren kişiye kıyamet gününde ecir ve sevâb vardır" [19].

 

13-.......Bana Muhammed ibn İbrâhîm et-Teymî, EbûSeleme'den ve Atâ ibn Yesâr'dan haber verdi ki, bu ikisi Ebû Saîd el-Hud-rî(R)'ye gelip ondan Harûriyye'yİ sormuşlar ve:

—Sen Peygamber(S)'den Harûriyye'yİ zikrettiğini işittin mi? de­mişler.

Ebû Saîd şöyle demiştir:

— Ben Harûriyye'nin kimler olduğunu bilmem. Ben Peygam-ber(S)'den işittim, şöyle buyuruyordu: "Bu ümmetin içinde ("Bu ümmetten" demedi) bir kavim çıkar ki, sizler, onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı hor görürsünüz- Onlar Kur'ân okurlar, fakat Kur'ân onların boğazlarından yâhud hançerelerinden öteye geç­mez. Onlar, okun avdan delip çıkışı gibi dînden çıkarlar. Okun atıcı­sı (avı delip geçen) okuna bakar, sonra demirine bakar, sonra okun demir geçecek yerinden yukarıca sarılan sinire bakar (kan izi göre­mez), sonra avcı şübhe ederek fûka denilen kiriş yerine kandan bir­şey bulaşıp bulaşmadığına bakar (orada da kan izi göremez)/" [20].

 

14-.......Bana Umer (ibnu Muhammed ibn Zeyd ibn Abdillah ibn Umer) tahdîs etti ki, babası ona Abdullah ibn Umer'den Harû­riyye'yİ zikrederek tahdîs etmiş ve şöyle demiştir: Peygamber (S): "On­lar, okun avdan delip çıkışı gibi İslâm Dîni 'nden çıkarlar!'' buyurmuş­tur [21].

 

6- Ülfet İçin Ve İnsanların Kendisinden Dağılmamaları İçin Hâricîler'le Kıtali Terkeden Kimse Babı

 

15-.......Bize Ma'mer, ez-Zuhrî'den; o da Ebû Seleme'den ha­ber verdi ki, Ebû Saîd (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) ganimet tak­simi yaparken, bu sırada Abdullah ibnu Zî'I-Huveyrısa et-Temîmî geldi ve:

—  Adalet et, yâ Rasûlallah! dedi. Rasûlullah da ona:

—  "Sana veyl olsun! Eğer ben adalet etmemem kim adalet eder?" buyurdu.

Umer ibnu'l-Hattâb:

—(Yâ Rasûlallah!) Beni serbest bırak da şunun boynunu vura­yım! dedi.

Rasûlullah:

— "Onu terket! Şübhesiz onun birtakım avanesi vardır ki, siz­den biriniz onların namazları yanında kendi namazını, onların oruç­ları yanında kendi orucunu muhakkak küçük görecek. Onlar okun avdan (delip) çıkışı gibi dînden çıkacaklar. (Avı delip geçen) okun tüyüne bakılır, orada kandan hiçbirşey bulunmaz. Sonra okun de­mirine bakılır, orada da hiçbirşey bulunmaz. Sonra okun yaya giriş yerine bakılır, orada da birşey bulunmaz. Sonra okun ağaç kısmına bakılır, orada da birşey bulunmaz. Ok, avın işkembesi içindeki şey­lere ve kana girip çıkmış, fakat onlardan hiçbirşey oka yapışıp kal­mamıştır. Onların alâmeti, iki etinden biri -yâhud: İki memesi kadın memesi gibi olan, yâhud: Öteye beriye gidip gelen büyük bir et par­çası gibi olan bir adamdır. Onlar, insanlar (müslümânlar) arasında bir ayrılma olduğu zaman ortaya çıkarlar!"

Ebû Saîd şöyle dedi: Ben şehâdet ediyorum ki, bu hadîsi ben Pey-

Kitâbıı Isütâbeti'I-Mürteddîn/6 799

gamber(S)'den işittim. Ve yine şehâdet ediyorum ki, Alî (ibn Ebî Tâ-lib Nehrevân'da) bunlarla harb yapmıştır, ben de onun maiyyetinde idim. Netîcede Peygamber'in vasıflandırdığı vasıf üzere bir adam (bu­lunup) getirildi [22].

Ebû Saîd: ''İçlerinden sadakaların taksîmi) hususunda seni ayıp­layacaklar da var. Çünkü eğer içlerinden kendilerine verilirse hoşla­nırlar. Şayet yine kendilerinden olanlara verilmezse derhâl kızarlar" (et-Tevbe: 58) âyeti bunun hakkında indi, dedi.

 

16-.......Bize Buseyr ibnu Amr tahdîs edip şöyle dedi: Ben Sehl ibn Huneyf'e:

— Sen Peygamber(S)'den Haricîler hakkında herhangi birşey söy­lerken işittin mi? diye sordum.

Sehl ibn Huneyf şöyle dedi:

— Ben Peygamber'den, elini Irak tarafına uzatarak şöyle buyu­rurken işittim: "Oradan bir kavim çıkacak ki, onlar Kur'ân'ı okur­lar, Kur'ân onların köprücük kemiklerinden öteye geçmez. Onlar atılan bir okun avı delip çıkması gibi İslâm'dan sür'atle çıkarlar" [23].

 

7- Peygamber(S)'İn: "Da'vetleri Bir Olduğu Hâlde İki Büyük Topluluk Birbirleriyle Harb Etmedikçe Kıyamet Kopmayacaktır" Kavli Babı

 

17-.......Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûhıllah (S): "Da'vâları bir olduğu hâlde iki topluluk birbirleriyle kıtal yapmadıkça kı­yamet kopmaz" buyurdu [24].

 

8- Te'vîl Ediciler Hakkında Gelen Haberler Babı

 

18- Ebû Abdillah el-Buhârî şöyle dedi: Ve el-Leys ibn Sa'd şöy­le dedi: Bana Yûnus ibn Yezîd, İbn Şihâb'dan tahdîs etti. Bana Urve ibnu'z-Zubeyr haber verdi ki, ona da el-Misver ibn Mahrame ile Ab-durrahmân ibn Abdin el-Kaarî haber verdiler; onlar da Umer ibnu'l-Hattâb(R)'dan şöyle derken işitmişlerdir: RasûIullah(S)'m hayâtın­da (namazda) Hişâm ibn Hakîm'in el-Furkaan Sûresi'ni okuduğunu işittim. Duydum ki, Hişâm bu sûreyi Râsûlullah'ın bana okutmadı­ğı birtakım lehçelerle okuyordu. Az kaldı üzerine namazın içinde atı­lacaktım. Fakat selâm verinceye kadar bekledim. Sonra selâm verince hemen ridâsını -yâhud kendi ridâm ile- göğsünün üzerinde toparlayıp:

— Bu sûreyi sana -duyduğum gibi- kim okuttu? diye sordum. Hişâm:

—  Bu sûreyi bana Rasûlullah (S) okuttu! dedi. Ben de ona:

— Yalan söyledin. Vallahi Rasûlullah bu sûreyi bana, senin oku­makta olduğunu işittiğimden başka türlü okuttu! dedim.

Ve onu yakasından tutarak Râsûlullah'ın yanına götürdüm ve:

— Yâ Rasûlallah! Ben şundan el-Furkaan Sûresi'ni, Sen'in ba­na okutmadığın birtakım lehçelerle okurken işittim. Hâlbuki el-Furkaan Sûresi'ni bana bizzat Sen öğretmiştin? dedim.

Bunun üzerine Rasûlullah:

—  "Hişâm'ın yakasını bırak yâ Umer!" buyurdu. Ona da:

—  "Yâ Hişâm! Oku!" diye emretti.

Hişâm da O'na karşı, benim kendisinden okuduğunu işittiğim kıraatle okudu. Rasûlullah:

—  "Bu sûre böyle indirildi" buyurdu. Bundan sonra Rasûlullah bana da:

—  "Yâ Umer! Oku!" diye emretti. Ben de okudum. Rasûlullah:

—  "Bu sûre böyle indirildi" buyurdu. Bundan sonra da:

—  "Şübhesiz bu Kur'ân yedi lehçe üzerine indirildi. Bundan han­gisi kolayınıza gelirse, onu okuyunuz!" buyurdu [25].

 

19-....... Abdullah ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Şu "imân edenler, bununla beraber imânlarım haksızlıkla da bulaştırmayanlar; işte (ancak) onlardır ki, (korkudan) emin olmak hakkı kendilerinin­dir. Onlar doğru yolu bulmuş kimselerdir'' (ei-En'âm: 82) âyeti indiğin­de, bu, Peygamber'in sahâbîleri üzerine ağır geldi de:

—  Hangimiz nefsine zulmetmemiştir! dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (S):

—  "Bu, sizin zannetmekte olduğunuz zulüm değildir. O ancak Lukmân'ın oğluna: 'Yâ oğulcağızım! Allah'a ortak koşma. Çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür' (Lukmân: 13) buyurduğu zulümdür" dedi [26].

 

20-.......Bize Ma'mer ibn Râşid, ez-Zuhrî'den haber verdi. Ba­na Mahmûd ibnu'r-Rabî' haber verip şöyle dedi: Ben Itbân ibnu Mâ-lik'ten işittim, şöyle diyordu: Ertesi sabah Rasûlullah (S) gün yük­seldiği vakit bana geldi. Evimin bir tarafında bize namaz kıldırdı... Bizimle beraber namaz kılanlardan biri:

—  Mâlik ibnu'd-Duhşun nerede? dedi. Bizlerden bir adam da:

—  O, Allah'ı ve Rasûlullah'ı sevmeyen bir münafıktır! dedi. Bunun üzerine Peygamber (S):

—  "Ona böyle demeyiniz! O, Lâ ilahe illellâh... diyor, bunu da Allah'ın rızâsını istemek için söylüyor" buyurdu.

Itbân için o sözü söyleyen kimse:

—  Evet öyledir (Allah ve Rasûlü en bilendir), dedi. Peygamber:

— "Şu muhakkak ki, kıyamet günü tevhîd ile gelecek herbir kul üzerine Allah, ateşi elbette haram kılmıştır" buyurdu [27].

 

21-.......Bize Ebû Avâne, Husayn ibn Abdirrahmân'dan; o da Fulân'dan (ki o, Sa'd ibn Ubeyde'dir...) tahdîs etti. Son râvî şöyle demiştir: Ebû Abdirrahmân ile Hıbbân ibnu Atıyye çekiştiler de Ebû Abdirrahmân, Hıbbân'a hitaben, Alî'yi kasdederek:

— Yemîn olsun, senin sahibinin ne kadar müslümân kanı dök­meye cür'et ettiğini bilmişimdir! dedi.

Hıbbân:

—  O buna cür'et etmedi ey babasız kalası! dedi. Ebû Abdirrahmân:

—  Bir şey ki, ben onu bunu söylerken işittim, dedi. Hıbbân:

—  Bu şey nedir? dedi.

Ebû Abdirrahmân şöyle dedi:

— Alî şöyle dedi: Rasûlullah (S) beni, Zubeyr'i ve Ebû Mersed'i gönderdi, hepimiz süvârî idik. Rasûlullah: "Gidiniz; Hâc bustânına kadar gidiniz -Ebû Seleme dedi ki: Ebû Avâne böyle (cim ile) "Hâc" şeklinde söyledi-. Çünkü o bustânda bir kadın bulacaksınız ki, onun yanında Hâtıb ibn Ebî Beltea'dan Mekke'deki müşriklere yazılmış bir sahîfe vardır, o sahîfeyi bana getiriniz!" buyurdu.

(Alî dedi ki:) Biz atlarımız üzerinde koşturarak gittik. En sonu Rasûlullah'm bize söylemiş olduğu yerde, devesi üzerinde gitmekte

olan bir kadın bulduk. Hâtıb Mekke ahâlîsine Rasûlullah'm kendile­rine doğru yürüyeceğini bildiren bir mektûb yazmıştı. Biz kadına:

— Yanında bulunan mektûb nerede? dedik. Kadın:

—  Bende hiçbir mektûb yoktur! diye inkâr etti.

Biz kadının devesini çöktürüp, eşyası arasında mektubu araştır­dık, fakat hiçbirşey bulamadık, iki arkadaşım; ez-Zubeyr ile Ebû Mersed:

—  Biz bu kadında hiçbir mektûb görmüyoruz! dediler. Alî dedi ki: Ben de onlara:

— Yemîn olsun ki, biz Rasûlullah'm hiç yalan söylemediğini bil-mişizdir! dedim.

Bundan sonra Alî, kendisiyle yemîn edilen Allah adına yemîn etti de, kadına:

— Vallahi sen ya mektubu çıkarırsın, yâhud ben senin elbiseni muhakkak soyacağım! dedi.

Bunun üzerine kadın elini, kuşanmakta olduğu izârmın bağına doğru uzattı da oradan sahîfeyi çıkardı. Alî ile arkadaşları o mektu­bu Rasûlullah'a getirdiler. Umer:

— Yâ Rasûlallah! Bu zât Allah'a, Rasûlü'ne ve mü'minlere ha­inlik yapmıştır; beni bırak da bunun boynunu vurayım! dedi.

Rasûlullah:

—  "Yâ Hâtıb! Bu yaptığın işe seni sevkeden nedir?" buyurdu.

Hâtıb:

— Yâ Rasûlallah! Bende Allah'a ve Rasûlü'ne mü'min olmak­tan başka bir hâl olmamıştır. Lâkin ben Kureyşler'in yanında ken­dim için ailemi ve malımı kendisiyle koruyacak bir minnetdârlık eli olmasını istedim. Yanında bulunan Muhacir sahâbîlerinden herbir ki­şinin orada kendi kavminden, ailesini, mallarını muhafaza edecek hı­sımları vardır, (benim ise Kureyş'ten himaye edecek kimsem yoktur)! dedi.

Rasûlullah:

—  "Hâtıb doğru söyledi, onun hakkında hayırdan başka bir söz

söylemeyiniz!" buyurdu.

(Alî dedi ki:) Umer, Hâtıb hakkındaki sözünü tekrarladı da:

— Yâ Rasûlallah! O, Allah'a, Rasûlü'ne ve mü'minlere hainlik yapmıştır, beni bırak da onun boynunu vurayım! dedi.

Rasûlullah ona:

—  "Hâtıb, Bedir ehlinden değil midir? Sana ne bildirir ki, belki Yüce Allah Bedir ehlinin samimî mücâhedelerine muttali' olmuştu da '(Bundan sonra) ne isterseniz işleyiniz, ben sizler için cenneti vâ-cib kılmışımdır!' buyurmuştur!" dedi.

Bu söz üzerine Umer'in iki gözü bol yaşa boğuldu da:

— Allah ve Rasûlü en bilendir! dedi [28].

Ebû Abdillah el-Buhârî şöyle dedi: Noktalı hâ ile "Hâh" keli­mesi en doğru olanıdır. Lâkin Ebû Avâne böyle hâ ve noktalı cîm ile "Hacın", "Hâcin" şeklinde söylemiştir. Bu cîm ile olan yanlıştır. "Hâh Bustânı" Mekke ile Medine arasında bir yer ismidir. Heysem -Huşeym- (noktalı hâ ile) "Hâh" diye söylerdi [29].



[1] Bâzı nüshalarda Kitâbu'l-Mürteddîn.... unvanından sonra "Bâbu men eşrake billahi ve ukûbetihi fi'd-dünyâ ve'1-âhireti ve kaale'llâhu teâlâ..." şeklinde gelmiştir.

[2] Âyetin baş tarafı şöyledir: "HaniLukmân, oğluna - o, ona öğüt verirken- şöyle demişti: Oğulcağızım, Allah'a ortak koşma. Çünkü şirk elbette büyük bir zu­lümdür".

[3] Bunun bir rivayeti îmân Kitâbı'nda da geçmişti. îmân'a şirk katmak ya nifak ile yâhud irtidâd suretiyle olur. Müşrik ve münafık olmayanların mazhar ol­dukları emn ve emân, cehennemde devamlı kalmaktan emn ve emândır. Yoksa âsîye azâb olunacağı, birçok nasslar ile sabittir.

[4] Bunun da birer rivayeti Şehâdetler ve Edeb'de geçti.

[5] el-Yemînu'l-gamûs, sahibini günâha ve ateşe daldıran yalan yemîn demektir, daha önce îzâh edilmişti.

[6] Bu şöyle demektir: Bir kâfir müslümân olur ve müslümânlıkta sebat ederse, kü­für hâlinde işlediği günâhların hepsi affolunur. Sebat etmez de küfre dönüp irti­dâd ederse, o kimsenin hem evvelce küfür hâlinde işlediği kötülükleriyle, hem müslümân olduktan sonra dönekliği ve mürtedliği ile yakalanıp cezalanır..

Fakat bundan sonra mürtedliğinden dönüp müslümân olursa, İmâm Ebû Hanîfe'ye göre "O küfredenlere söyle ki, eğer vazgeçerlerse geçmiş (günâhları) mağfiret olunacaktır, eğer (muharebeye) dönerlerse evvelkiler^ uygulanan) kaa-nûn muhakkak surette devam etmiş olacaktır" (el-Enfâl: 38) âyeti gereğince o kimse, yeni baştan müslümân sayılıp, yeni baştan İşlediği hayırla sevâb alır. Ir-tidâdı üzerine yine terkettiği namaz ve diğer ibâdetlerin kazası lâzım gelmez. "...Kim îmânı tanımayıp kâfir olursa, herhalde bütün yaptığı boşuna gitmiştir ve o âhirette en çok ziyana uğrayanlardandır" (eî-Mâide: S) âyeti gereğince, eski İbâdetleri bâtıl olduğundan, hacc gibi vaktiyle ettiği ibâdeti yeniden îfâ etmesi lâzım gelir (Aynî, Kastallânî).

[7] Başlığın iki kısmı arasında üç zâtın görüşü vardır. Ebû Zerr rivayetinde bu üç zâtın görüşleri başlıktan sonra getirilmiştir. Bu üç zâtın bu görüşlerine göre, er­kek ve kadın mürtedler arasında hiçbir fark olmamış oluyor, hükümleri bir olu­yor. Ibn Abbâs'a göre, irtidâd ettiklerinde kadınlar öldürülmezler. İbn Umer'in görüşünü İbn Ebî Şeybe, diğer ikisinin görüşünü de Abdurrazzâk rivayet etmiş­lerdir

[8] "Onlara bakılmaz''^ kadar İslâm'dan sonra irtidâd ederek Medine'den kaçıp Mekke müşriklerine katılan birkaç kişi hakkında inmiştir. Bunlar hakkında tev-benin kabul edilmemesi, araştırılmıştır. En üstün ma'nâ şudur: Çünkü böylele-ri ölüm emaresini görüp hayâttan ümidini kesmedikçe tevbe edip îmâna gelmezler. Hâlbuki yeis îmânı makbul değildir. Bunun îzâhı en-Nisâ: 17. âyetidir {Hakk Dîni, II, 1144).

[9] ez-Zındîk: Zây'ın kesriyle seneviyye taifesinden olan şahsa denir. Bir kavle gö­re nûr ve karanlığa kaail olan, bir kavle göre âhirete ve rubûbiyete îmân ve i'ti-kaadı olmayan dînsize denir. Bâzılarına göre gönlünde kâfirliği gizleyip sureta îmân ve İslâm'ı açıklayan münâfıka denir. Bâzıları indinde "Zındık", "Zen-deb"in Fârisî muarrabıdır ki, nâkısatu'1-akl olan nisvâna denir... Cem'i "Zenâdıka"ve "Zenâdîk" gelir... (Uzun açıklama için: Kaamûs Ter., III, 881-882).

Bunun bir rivayeti Cihâd Kitabı, "Allah'ın azâbıyle azâblanmaz bâbı"nda, Alî'den geçmiş ve bâzı açıklamalar verilmişti. Hadîsin buradaki başlığa uygun­luğu "Kim dînini tebdil ederse, onu öldürünüz!" fikrasmdadır. Çünkü dînini değiştirip tebdîl eden kimse, mürted olmuştur.

[10] Hadîsin başlığa uygunluğu "Ebû Mûsâ onunla ilgili emrini verdi ve o mürted öldürüldü" kavimdedir. Buhârî bu hadîsi kısa ve uzun metinlerle İcâre, Mağâ-zV ve Ahkâm Kitâbları'nda da getirmiştir. Müslim de Mağâzî'de getirmiştir. Bu iki büyük sahâbînin Yemen gibi koca bir ülkenin idarî işleri arasında ibâdet ve Hakk'a ubudiyet hususlarındaki muntazam programları bizim için, ve her devirdeki yüksek idareciler için örnek alınacak bir husustur. Mağâzî'de de geçtiği üzere, Muâz bir geceyi üçe ayırıyordu: Uyku, namaz, Kur'ân kıraati. Uyku vücûdun ve sıhhatin düzgün olup, bütün dînî ve dünyevî işlerin yapılması vücûdun sağlığına ve düzgünlüğüne bağlı bulunduğundan, uykunun da namaz kadar sevabı olacağını Muâz ibn Cebel'den öğreniyoruz.

[11] Başlığa uygunluğu açıktır. Buhârî bunun bir rivayetini Zekât'ta getirdiği gibi, İ'tisâm'da da getirecektir. Müslim deîmân'da getirmiştir.

Hicretin onbirinci yılı rebnılevvelinin onikinci pazartesi günü Peygamber'-in vefatı üzerine Ebû Bekr halîfe seçilmişti. Bu târihi ta'kîb eden günlerde bâzı Arab kabileleri Tevhîd'i ve namazı kabul ettiklerini bildirerek zekâtı vermekten çekinmişler ve böylece İslâm'ın vâciblerinden olan bir esâsı reddetmişlerdi. Bunlar üzerine Halîfe, ordu göndermek ve onlarla harb etmek gerektiğini ortaya koy­du. Sonunda Umer de Halîfe'nİn görüşünün doğruluğunu kavrayıp tasdik et­miştir, İslâm Dîni'nin bütünlüğünü, İslâm Ümmeti'nin hayât ve istikbâlini kurtaran hiç şübhesiz Ebû Bekr'in bu doğru kararı, azim ve kiyaseti, metanet ve mukaavemeti olmuştu. (Allah onlardan razı olsun!)

[12] Yânî hakk etmekte olduğunuz la'net ve azâb sizin üzerinize olsun!

Peygamber(S)'in onu öldürtmemesi, ancak onun sözünü sövmeye hamlet-memesindendir. Peygamber onun bu sözünü, çaresiz herkesin başına gelecek olan ölüm ile beddua ma'nâsına hamletti. Onun İçin cevâbda "Senin üzerine de olsun" dedi. Yânî ölüm bana da, sana da inecektir, onun için bununla bed­dua etmeye hiçbir ma'nâ yoktur. Bu söz, sövme hakkında da sarîh değildir. Bu hadîsi en-Nesâî, ei-Yevm ve'1-Leyl Kitâbı'nda getirdi (Kastallânî).

[13] Kitâbu'l-Edeb'deki rivayette burada şu ziyâde de vardır: "Sen de benim dediği­mi işitmedin mi? Ben onlara reddettim. Benim onlar hakkında duam kabul olu­nur. Fakat onların benim hakkımdaki dilekleri kabul olunmaz" buyurdu.

[14] Şârih Hattâbî, "Sâm " lafzının Yahûdîler arasında "Ölüm" ma'nâsına olduğu­nu bildirmiştir.

Eğer bu lafız Arabça ise, bu "dan olup " ma'nâsma-dır. Çünkü ölüm herkeste geçecektir... (Kastallânî).

[15] Bu hadîsi burada zikretmesi, bunun da Peygamber'in "es-Sâmu aleyke" diyen kimseyi öldürmeyi terketmesiyle unvânlanan bâb'a katılmış olması yönünden-dir. Bu da Peygamber'in yumuşaklığı ve sabrından idi. Peygamberler de sabırlı idiler. Yüce Allah: "O hâlde peygamberlerden azim sahihleri olanların sabret­tikleri gibi, sen de sabret. Onlar için acele etme... " (el-Ahkaaf: 35) buyurdu.

Bu hadîsin bir rivayeti Enbiyâ'da, "İsrâîl oğulları'nın zikrİ"nde geçmişti.

[16] Haricîler, dînden çıkanlar ve Alî ibn Ebî Tâlib'e, hakeme gitme işinde reddedip İsyan edenlerdir... Havâric, ehli hevâ ve bid'atten ma'rûf bir kavimdir ki, in­sanlardan, yânî müslümânlann cemâatinden hurûc eylediler. Mezheb cihetin­den, kendilerine mahsûs görüşleri vardır. Ma'lûm olur  ki,   üzerine cemâatin ittifak ettikleri hakk imâm üzerine hurûc eden kimseye "Haricî" derler, gerek ol hurûc sahabe vaktinde ve gerek tâbiûn zamanında ve gerek her vakitte olsun. Ve ol taifeye "Hârice" ve tavâifine "Havâric" ıtlak olunur, onlar yedi fırka­dır... (Tafsilât için: Kaamûs Ter., I, 732-733).

[17] Bu âyetle Hâricîler'in ve mülhidlerin kendilerine hüccet getirilmesi ve tutunduk­larının bâtıllığı ortaya konulduktan sonra öldürülebileceklerine işaret etti. Çünkü âyet buna delâlet etmektedir.

[18] Bu haberi Taberî, Tehzîbu'l-Âsâr'da rivayet etmiştir

[19] Bunun birer rivayeti Alâmâtu'n-Nübüvve ile Fadâilu'l-Kur'ân'da geçmişti.

Alî ile Muâviye arasında yapılan Sıffîn harbi sonunda, her iki taraf hake­min hükmüne razı olmayan karar verdiklerinde, bir zümre Alî'yi tekfir ederek; "Allah'tan başka hakem olmaz!" demişlerdi. Bu söz, şeklen doğru ve hak bir sözdü (el-En'âm: 57; Yûsuf: 40, 67). Fakat bâtıl ve kötü bir maksadla söylenmişti. Bunlar millet için bir başkana gerek olmadığını iddia edip bozgunculuğu ve anar­şistliği esâs kabul etmişler ve cemâatten ayrılmışlardı...

[20] Harûrâ, Küfe kazasında bir karyedir. el-Harüriyye, Hâricîler'den bir taifedir ki, reîsleri Necdet adındaki' kimse idi, bunlar Harûrâ adındaki karyeye mensûb-durlar (Kaamûs Ter.).

Bunlar evvelâ Harûrâ'da toplanmışlardı, bunlar dînde şiddetle tanınmış­lardı. Alî (R) bunlarla mukaatele etmişti.

Bunun bir rivayetini Müslim, Zekât, "Hâricîler'in ve sıfatlarının zikri", 147 rakamıyle getirmiştir {Müslim Ter., III, 264).

[21] Bu da zikredilen Ebû Saîd hadîsinin bir kısmıdır. Ancak onda "Dînden çıkarlar" ta'biriyledir. Burada ise "îslâmdan çıkarlar" ta'bîriyle gelmiştir.

[22] Bu kısım Müslim'de daha geniştir: "Ebû Saîd şöyle dedi; Ben bunu Rasûlul-lah'tan işitmiş olduğuma şehâdet ediyorum. Ve yine şehâdet ediyorum ki, Alî ibn Ebî Tâlib (R) bunlarla kıtal yapmıştır. Ben onun maiyyetinde idim. Alî, bu hadîste tavsif edilen adamın aranmasını emretti. Adam arandı, netîcede bulu­nup getirildi. Hattâ ben ona baktım ve Rasûlullah'ın yaptığı tavsîf üzere oldu­ğunu gördüm (Müslim, Zekât, "Hâricîler'in ve sıfatlarının zikri babı", rak: 148).

[23] Bu hadîs de yakın bir metinle Müslim, Zekât, "Hâricîler'in ve sıfatlarının zikri babı", 159-(1068) rakamında geçmektedir.

[24] Bu hadîs bu senedle Buhârî'nin Müslim'den ayrı rivayet ettiği hadîslerdendir. "Da'vâları bir olduğu hâlde", yanî o iki topluluktan herbiri kendi ictihadiyle kendisinin hakk üzerinde olduğunu, karşısındakinin bâtıl üzerinde olduğunu iddia ederek... demektir.

[25] Hadîsin başlığa uygunluğu şöyledir: Peygamber Umer'i Hişâm'a yalancılığa nis bet etmesi ve onu ridâsıyle toplayıp getirmesinden muaheze etmedi; Umer'i okuyuşla doğrultmak istedi, Hişâm'ı da naklettiği kıraatte doğruladı, Umer'i de inkârında ma'zîretli kıldı. Bunun birer rivayeti Husûmât'ta ve Fadâili'l-Kur'ân'da da geçmiş, oralarda da açıklamalar verilmişti.

[26] Çünkü ni'met, ancak kendisinden olan ile asla ni'met olmayan arasında eşitlik yapmıştır. Hadîsle başlık arasındaki uygunluk, Peygamber'in âyetteki zulmü her günâha uzanacak derecede umûm günâhlar ma'nâsma hamletmeleri ile sahâbî­leri serzeniş etmemesi, onların bu te'vîldeki kusurlarını hoş görmesi bakımın­dandır. Çünkü bu te'vîl de zahir olmuş bir hatâdır. Sonra Peygamber, ondaki muradın ne olduğunu, müşkilliği giderecek şekilde beyân etmiştir. Bunun bir rivayeti bu kitabın evvelinde de geçmişti (Kastallânî).

[27] Farzlan edâ edip nehiylerden sakındığı takdirde, yâhud murad cehennemde ebedî kalmayı haram etmiştir.

Başlığa uygunluğu Peygamber(S)'in, Mâlik ibnu'd-Duhşun hakkında kötü söz söyleyenleri muaheze etmemesi ve onlara İslâm hükümlerinin bâtını üzere değil, zahire göre yürütüleceğini beyân etmesi yönündendir.

Bu hadîsin daha tafsilâtlı bir rivayeti Namaz Kitabı, "Evlerde mescidler bâbı"nda geçmiş ve genişçe açıklama orada verilmişti (Aynî).

[28] Hadîsin başlığa uygunluğu Peygamber'in, Hâtib'm te'vîlindeki bahanesini ka­bul edip, onun doğru söylediğine şehâdet etmesi yönündendir.

Bu vak'anın rivayetleri Mekke Fethi'nde, Cihâd'da ve Tefsîr'de el-Mümtehıne Sûresi'nin ilk âyeti hakkında da geçmiş ve açıklamalar oralarda ve­rilmişti.

[29] Buhârî'nin bu açıklaması el-Müstemlî nüshasında böylece sabittir.