64- KİTABU'L-MAĞAZI 4

1- Uşeyre Yâhud Useyre Gazvesi Babı 4

2- Peygamber{S)'İn (Bedir Harbinden Önce) Bedir'de Öldürülecek Olan Kimseleri Zikredip Söylemesi Babı 5

3- Bedir Gazvesi Kıssası Babı 6

4- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı: 7

5- Bâb. 7

6- Bedir Harbi'ne Katılan Sahâbîlerin Sayısı Babı 8

7- Peygamber(S)'İn Kureyş Kâfirlerinden Şeybe İbn Rabîa, Utbe Ve Ebû Cehl İbn Hişâm Aleyhine Beddua Etmesi Ve Bunların Helak Olmaları Babı 8

8- Ebû Cehlin Öldürülmesi Babı 8

9- Bedir Harbinde Hazır Bulunanların Üstünlüğü Babı 12

10- Bâb. 13

11- Meleklerin Bedir'de (Müslümanların Beraberinde Onlara Nusrat Ve Müşriklere Karşı Bir Yardım Olmak Üzere) Hazır Bulunmaları Babı 16

12- Bab 16

13- İmâm Ebû Abdillah El-Buhârî'nin Ortaya Koyduğu Bu El-Câmi'u's-Sahîh... Kitabında Bedir Ehlinden Oldukları Zikredilen Kimselerin Harf Sırasına Göre İsimlerinin Verilmesi Babı 22

14- Nadîr Oğulları Hadîsi Ve Rasûlullah'ın (Âmir Oğulları'ndan Yanlışlıkla Öldürülen) İki Kişinin Diyetini Vermek İçin Nadîr Oğulları'ndan Yardım İstemek Üzere Onların Yanına Çıkışı. Onların Da Rasûlullah'a Sûikasd Yapmak İstemeleri Babı 24

15- (Yahûdî Şâiri) Ka'b İbnu'l-Eşrefin Öldürülmesi Babı 26

16- Ebû Râfi' Abdullah İbnu Ebı'l-Hukayk'ın Öldürülmesi Babı 27

17- Uhud Gazvesi Babı 29

18- Bâb: 32

19- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı: 34

20- Bâb: 35

21- Bâb: 35

22- Bâb: 35

24- Hamza İbn Abdilmuttalib(R)'İn Öldürülmesi Babı 36

25- Uhud Günü Peygamber(S)'E İsabet Eden Yaralar Babı 37

26-Bâb. 37

28- Uhud Günü Müslümanlardan Öldürülen Kimseler Babı: 38

29- Bâb: 39

30- Racî' Gazvesi, Rtl Ve Zekvân Kabileleri Gazvesi, Maûne Kuyusu Gazvesi İle Adal Ve El-Kaare Kabileleri Hadîsi, Âsim İbn Sabit Hadîsi, Hubeyb Ve Arkadaşları Hadîsi Babı 39

31 - El-Hendek Gazvesi -Ki Bu El-Ahzâb Harbidir- Babı 43

32- Peygamberdin Ahzâb Harbindeki Ordugâhından (Medine'deki Evine) Dönmesi, Oradan Da Kurayza Oğulları Yurduna Gidip Onları Muhasara Etmesi Babı 48

33- Zâtu'r-Rıka Gazvesi Babı 50

34- Huzâa Kabilesinden Bir Soy Olan Musta'lık Oğulları Gazvesi Babı 53

35- Enmâr Gazvesi Babı 54

36- Ifk Hadîsi Babı 54

37- Hudeybiye Gazvesi Babı 59

38- Ukl Ve Ureyne (Kabileleri) Kıssası Babı 67

39- Zâtul-Kared Gazvesi Babı 68

40- Hayber Gazvesi Babı 68

41- Peygamberdin (Fetihten Sonra Meyveleri Geliştirip Taksimi İçin) Hayber Ahâlîsi Üzerine Bir Kişi '   Ta'yîn Etmesi Babı 78

42- Peygamber(S)'İn Hayber Ahâlîsiyle Arazîde Çalışmaları Anlaşması Yapması Babı 78

43- Hayber'de Bulunduğu Sırada Peygamber İçin İçine Zehir Katılmış Olan Koyun(Un Hâli) Babı 79

44- Zeyd İbn Harise Gazvesi Babı 79

45- Hudeybiye Andlaşması Hükmü İle Yapılan Umre Babı 79

46- Şâm Toprağından Olan Mûte Gazvesi Babı 81

47- Peygamberdin Zeyd'ın Oğlu Usâme'yi Çuheyne Kabilesinden Hurakalar'a Göndermesi Babı 82

48- Mekke'nin Fethi Ve Hâtıb İbn Ebî Beltaa'nın Peygamber'in Bu Gazvesini Mekkeliler'e Haber Vermek İçin Gönderdiği Mektûb Gazvesi 83

49- Mekke Fethi Gazvesi Ramazânda Oldu Babı 84

50-Bâb: Peygamber (S) Fetih Günü Bayrağı Nereye Dikti?. 85

51- Peygamber(S)'İn -Fetih Günü- Mekke'ye En Yüksek Tarafından Girmesi Babı 87

52- Mekke Fethi Günü Peygamber(S)'İn Konakladığı Yerin Beyânı Babı 87

53- Bâb. 87

54- Peygamber{S)'İn Fetih Zamanı Mekke'de İkaameti Babı 88

55- Bab 89

56- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı : 91

57- Evtâs Gazvesi Babı 94

58- Tâif Gazvesi Babı 95

59- Necd Yönüne Gönderilen Seriyye Babı 99

60- Peygamber(S)'İn Hâlid İbnu'l-Velîdi Cezîme Oğulları'na Göndermesi Babı 99

61- Ensâr Seriyyesi De Denilen Abdullah İbnu Huzâfe Es-Sehmî Ve Alkame İbnu Mucezziz El-Mudlicî Seriyyesi Babı 100

62- Ebû Mûsâ El-Eş'arî İle Muâz İbn Cebelin Veda Haccı'ndan Önce Yemen'e Gönderilmeleri (Babı) 100

63- Alî İbn Ebî Tâlib Aleyhi's-Selâm'ın Ve Hâlid İbnu'l-Velîd{R)'İn Veda Haccrndan Önce Yemen'e Gönderilmeleri Babı 102

64- Zu'l-Halasa Gazvesi 103

65- Zâtu's-Selâsil Gazvesi (Babı) 104

66- Cerîr İbn Abdillah El-Becelî'nîn Yemen'e Gitmesi Babı 105

67- Sîfu'l-Bahr (Yânî Deniz Sahili) Gazvesi Babı 105

68- Hicretin Dokuzuncu Yılında Ebû Bekrin İnsanlara Hacc Ettirmesi Babı 106

69- Temîm Oğulları Hey'eti 107

70- Bab. 107

71- Abdu'l-Kays Hey'eti Babı 108

72- Benû Hanîfe Hey'eti(Nin Medine'ye Gelmesi) Ve Sumâme İbn Usâl/İn Hadîsi Babı 109

73- El-Esvedu'l-Ansî Kıssası 110

74- Necrân Ehlinin Kıssası Babı 111

75- Umman Ve El-Bahreyn Kıssası 111

76- Esprilerin Ve Yemen Ahalisi Hey'etının Gelişleri Babı 112

77- Devs Ve Et-Tufeyl İbn Amr Ed-Devsî Kıssaları 114

78- Tayy Kabilesi Hey'eti Kıssası Ve Adiyy İbn Hatim Hadîsi Babı 115

79- Vedâ Haccı Babı 115

80- Gazvetu'l-Usre(= Zorluk Gazvesi) Olan Tebûk Gazvesi Babı 120

81- Ka'b İbn Mâlik Hadîsi İle Azîz Ve Celîl Olan Allah'ın: '(Savaştan) geri bırakılan üç kişinin tevbelerini de kabul etti" (et-Tevbe: 118) Kavli Hakkında (Bâb) 121

82- Peygamber(S)'İn Şemûd Kavminin Yurdu Olan El-Hıcr Vadisine İnmesi Babı 125

83-Bâb 126

84- Peygamber(S)'İn Kisrâ İle Kayser'e Gönderdiği Mektûb Babı 126

85- Peygamber(S)'İn Hastalığı Ve Ölümü İle Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı: 127

86- Peygamber(S)'İn Söylediği Son Sözü Babı 133

87- Peygamber(S)'İn Vefatı Babı 134

88- Bâb. 135

89- Peygamber(S)'İn Vefat Ettiği Hastalığı İçinde Usâme İbn Zeyd(R)'İ Bir Ordunun Başında Göndermesi Babı 135

90- Bâb. 135

91- Bâb: Peygamber (S) Kaç Gazveye Gitti?. 135


Rahman ve Rahîm olan Allah 'm ismiyle

64- KİTABU'L-MAĞAZI

(Peygamber'in Gazveleri Kitabı) [1]

 

1- Uşeyre Yâhud Useyre Gazvesi Babı [2]

 

Muhammed ibn İshâk: Peygamber(S)'in ilk gazası Ebvâ, sonra Buvât, sonra Uşeyre'dir, demiştir [3].

 

1-.......Ebû İshâk Amr ibn. Abdillah es-Subey'î şöyle demiştir:

Ben Zeyd ibn Erkam'm yanında idim. Kendisine:

— Peygamber (S) gazalardan kaçında bizzat bulunup harbetti? diye soruldu.

Zeyd ibn Erkanı:

—  Ondukuz gazada, diye cevâb verdi. Sonra Zeyd'e:

— Sen kaç gazada Peygamber'in beraberinde gaza ettin? denil­di.

O da:

—  Onyedi, dedi. Ben:

—  Bunların hangisi ilk gaza idi? dedim. Zeyd ibn Erkam:

—  Useyre yâhud Uşeyre gazası, dedi.

Râvî Şu'be: Ben Katâde'ye bu ismi zikrettim de, o "Uşeyr" şek­linde söyledi, demiştir [4].

 

2- Peygamber{S)'İn (Bedir Harbinden Önce) Bedir'de Öldürülecek Olan Kimseleri Zikredip Söylemesi Babı [5]

 

2-.......Ebû İshâk şöyle demiştir: Bana Amr ibn Meymûn tahdîs etti ki, kendisi Abdullah ibn Mes'ûd(R)'dan işitmiştir. O da Sa'd ibn Muâz el-Ensârî'den şöyle tahdîs etmiştir: Sa'd ibn Muâz, Mekkeli Umeyye ibn Halefin samîmî dostu idi. Umeyye ticâret için Şam'a giderken Medine'ye uğradığında, Sa'd ibn Muâz'a misafir olur, Sa'd da Mekke'ye uğradığında Umeyye ibn Halefin konağına iner, ona misafir olurdu. Rasûlullah Medine'ye hicret edip gelince Sa'd ibn Muâz, umre yapmak için Mekke'ye gitti ve Mekke'de Umeyye'ye inip ona misafir oldu da, ona hitaben:

— Benim için Harem'in tenhâ bir saatini gözetle de ben Ka'be'-yi rahatça tavaf edeyim, dedi.

Bu istek üzerine Umeyye, Sa'd'ı, gündüzün yansına yakın olan kuşluk vaktinde Ka'be'ye çıkardı. Umeyye, Sa'd'la beraber bulun­duğu bu sırada onlara Ebû Cehl kavuştu ve:

— Yâ Ebâ Safvân! Beraberinde bulunan bu adam kimdir? diye sordu.

Oda:

—  Bu Sa'd ibn Muâz'dır, dedi.

Bunun üzerine Ebû Cehl, Sa'd'a hitaben:

— Dikkat et, ben seni görüyorum kî, sen Mekke'de emniyet içinde Ka'be'yi tavaf ediyorsun. Hâlbuki siz (Medîneliler), o dînlerini de­ğiştirenleri (yânî Muhammed ile sahâbîlerini) sığındırdınız ve onlara nusrat ve yardım etmekte olduğunuzu söylüyorsunuz. Şunu iyi bil ki vallahi sen eğer Ebû Safvân Umeyye ibn Halefin beraberinde bu-lunmayaydın salimen ailene dönemezdin, dedi.

Sa'd ibn Muâz da Ebû Cehİ'e karşı sesini yükselterek: —* Dikkat et, vallahi eğer sen beni bu tavaftan men' edersen, ben de sana. karşı bundan daha şiddetlisini yapar, senin Medîne üzerin­den geçen ticâret yolunu keser ve seni ondan elbette men* ederim, dedi.

Bunun üzerine Umeyye, Sa'd'a hitaben:

— Yâ Sa'd! Bu Mekke vâdîsi-ahâlîsinin seyyidi olan Ebu'l-Ha-kem'e (yânî Ebû Cehİ'e) karşı sesini yükseltme! dedi.

Sa'd bunun üzerine Umeyye'ye:

— Yâ Umeyye! Sen de (Ebû Cehl'i koruyarak) beni tutma, bı­rak. Vallahi ben Rasûlullah'tan işittim ki, kendilerinin seni öldüre­ceklerini söylüyordu, dedi.

Umeyye:

—  Onlar beni Mekke'de mi öldürecekler? dedi. Sa'd:

—  Bilmiyorum, dedi.

Umeyye bu sözden dolayı şiddetli bir şekilde korktu. Umeyye bu korku ile ailesinin yanma dönünce karısına hitaben:

— Yâ Ümme Safvân! Medîneli dostum Sa'd'ın bana ne dediği­ni bildin mi? dedi.

Karısı:

—  O sana ne dedi? diye sordu. Umeyye:

— Sa'd, Muhammed'in sahâbîlerine, kendilerinin beni öldürecek­lerini haber verdiğini söyledi. Ben de ona: Mekke'de mi öldürecek? dedim. Sa'd: Bunu bilmiyorum dedi.

Ve Umeyye konuşmasını şöyle sürdürdü:

—  Vallahi ben Mekke'den dışarı çıkmam, dedi.

Bir müddet sonra Bedir günü olduğu (yânî olacağı) zaman Ebû Cehl, insanların bu sefere çıkmalarım istedi ve:

— Muâviye'nin maiyyetinde gelmekte olan kervanınıza yetişin, dedi.

Umeyye, Mekke'den Bedir'e çıkmak istemedi. Ebû Cehl, Umey­ye'ye geldi de:

— Yâ Ebâ Safvân! Sen Mekke vâdîsi halkının seyyidi olduğun hâlde insanlar senin harbden geri kaldığını görünce seninle beraber geri kalırlar, dedi ve Ebû Cehl bu sözleri söylemekte devam ve ısrar etti.

Bunun sonunda Umeyye:

— Sana gelince, sen benim Mekke'den çıkmam hususunda ısra­rınla bana galebe ettin. (Bir tehlike hissettiğim zaman bin:p kaçmak için) vallahi ben Mekke'nin en hızlı koşan devesini bu sefer için mu­hakkak satın alacağım, dedi.

Sonra Umeyye (deveyi satın almasının ardından) karısına:

—  Yâ Ümme Safvân, benim sefer hazırlığımı yap! dedi. Karısı da ona:

— Yâ Ebâ Safvân! Sen Yesribli kardeşin Sa'd'ın sana vaktiyle söylediği sözü unutmuş hâldesin dedi.

O:

— Hayır (ben o sözü unutmuş değilim, lâkin) ben onların bera­berinde ancak yakın bir yere kadar yürümek istiyorum, dedi.

Ebû Safvân Umeyye ibn Halef, Bedir'e doğru yola çıkınca artık konakladığı herbir konak yerinde muhakkak devesini yanında bağ-

layıp hazır bulundurmaya başladı. Ve yolculuğunu bu suretle devam ettirdi. Nihayet Azîz ve Celîl olan Allah, onu Bedir'de Öldürdü [6].

 

3- Bedir Gazvesi Kıssası Babı [7]

 

Ve Yüce Allah'ın şu kavli:

"And olsun siz zaîf ve dûn iken, Allah size Bedir'de kat'î bir zafer verdi. Allah'tan sakının, tâ ki şükretmiş olasınız. O vakit sen mü 'minlere: İndirilen üçbin melekle Rabb Hnizin imdâd etmesi yetişmez mi size? diyordun. Evet, siz sabreder, (itaatsizlikten) sakınırsanız, bunlar (yânî düşmanlar) da ansızın üstünüze gelecek

olurlarsa, Rabb 'iniz size nişanlı beşbin melekle imdâd edecektir. Allah bu imdadı size, başka değil, sırf (zaferin) bir müjdesi olsun, kalbleriniz onunla yatışsın diye yaptı.

Yoksa nusrat (ve zafer) ancak yegâne gâlib ve yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan Allah cânibindendir. (Bir de Allah bu imdadı) küfredenlerden ileri gelenleri kessin yâhud onları tepesi aşağı getirsin de (geri kalanlar da) emellerine kavuşamayanlar olarak dönüp gitsinler.(diye yaptı)'1 (Âlu îmrân: 123-127).

Ve Vahşî ibn Harb el-Habeşî: Hamza ibnu Abdilmuîtalib, Bedir gününde Tueyme ibn Adiyy ibni'l- Hıyâr'ı öldürdü, demiştir. Ve Yüce Allah'ın şu kavli:

"Hani Allah size iki taifeden birinin muhakkak siz olduğunuzu va 'dediyordu, siz ise kuvveti ve silâhı bulunmayanın kendinizin olmasını arzu ediyordunuz* Allah da emirleriyle hakkı açığa çıkarmayı, kâfirleri arkasını kesmeyi irâde buyuruyordu" (ei-Enfâi: 7).

Ebû Abdillah el-Buhârî: "eş-Şevke", keskinlik ve silâhtır, demiştir [8].

 

3-.......Abdullah ibn Ka'b şöyle demiştir: Ben babam Ka'b ibn Mâlik(R)'ten işittim, şöyle diyordu: Ben Tebûk gazasından başka Ra-sûlullah'ın yaptığı gazalardan hiçbirinde Rasûlullah'tan geri kalma^ dım, Şu kadar var ki, ben Bedir gazvesinde geri kalıp ona katılmadım. Fakat Bedir'den geri kalıp ona katılmayanlar itâb edilmedi. Çünkü Rasûlullah bu sefere ancak Kureyş kervanını karşılamak isteğiyle çık­mıştı. Nihayet Allah, müslümânlarla onların düşmanlarını, umma­dıkları bir zamanda harbetmek üzere bir yere getirdi [9].

 

4- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:

 

"Hani siz Rabb'inizden imdâd istiyordunuz da O da: Muhakkak ki ben size meleklerden birbiri ardınca bin ile imdâd eyleyeceğim, diyerek duanızı kabul buyurmuştu. Allah bunu ancak bir müjde (olsun), kalbleriniz o sayede oturaklaşsın diye yapmıştı. (Yoksa) Allah'ın katından başkasından hiçbir yardım yoktur. Şübhesiz ki Allah mutlak gâlib, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. O size o vakit kendisinden bir emînlik olmak üzere hafif bir uyku buruyordu. Sizi tertemiz yapmak, sizden şeytânın murdarlığını gidermek, kaîblerinize rabıta vermek, ayaklarınızı pekiştirmek için de gökten üstünüze bir su indiriyordu. Hani Rabb Hn meleklere: Şübhesiz ki ben sizinle beraberim. Haydi îmân edenlere sebat ilham edin! diye vahyediyordu. Ben kâfirlerin yüreklerine korku salacağım. (Ey mü'minler!) Hemen vurun boyunlarının üstüne, vurun onların herbir parmağına (diyordu). Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar Allah'a ve Rasûlü'ne karşı geldiler. Kim Allah'a ve Rasûlü'ne karşı gelirse, Allah'ın cezası cidden çetindir" (ei-Enfâi: 9-13) [10].

 

4-.......Târik ibn Şihâb (el-Becelî el-Ahmesî) şöyle demiştir: Ben İbn Mes'ûd(R)'dan işittim, o şöyle diyordu: Ben Mıkdâd ibnu'l-Esved'in ağzından gayet kesin bir söz söylediğine şâhid oldum ki, o sözün sahibi olmak bana, ona kıyâs olunabilen her kıymetli sözden daha sevimlidir. Mıkdâd, müşrikler üzerine hareket etmeye çağırıyor ve Peygamber'in huzuruna gelerek:

— Biz Mûsâ kavminin (Mûsâ Peygamber'e karşı) "Artık sen Rabb 'inle beraber git! Bu suretle ikiniz harb edin! Biz mutlakaa bura­da oturumlarız" (ei-Mâide:24) dedikleri gibi söylemeyiz. Lâkin biz se­nin sağında, solunda, önünde, arkanda düşmanla çarpışırız! dedi.

îbn Mes?ûd (R): Mıkdâd'ın bu (ateşli) sözü üzerine Peygam-ber(S)'in yüzünün parladığını ve Mıkdâd'm sözünün O'nu sevindir­diğini gördüm, demiştir [11].

 

5-.......İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Bedir gü­nü:

"Yâ Allah bize olan yardım ahdini ve zafer va'dini (bunların ger­çekleşmesini) istiyorum. Yâ Allah, eğer (bu İslâm cemiyetinin helâ-kmı) istersen yeryüzünde artık ibâdet edilmeyecek" diye duâ etti.

Ebû Bekr, Peygamber'in elini tuttu da:

—  Yâ Rasûlallah, bu duâ sana yeter, dedi. Akabinde Rasûlullah:

—  "Yakında o cemiyet bozulacak, onlar arkalarını dönüp kaça­caklardır" (ei-Kamer: 45) âyetini okuyarak çadırdan dışarı çıktı [12].

 

5- Bâb

(Bu, geçen bâbdan bir fasıl gibidir.)

 

6........ İbn Cureyc haber verip şöyle demiştir: Bana Abdu'lKerîm ibn Mâlik el-Hazrecî haber verdi. O da Abdullah ibni'l-Hâris'in âzâdlısı olan Mıksem'den işitmiştir. O da İbn Abbâs'tari tahdîs edi­yor, İbn Abbâs'tan şöyle derken işittiğini söylüyordu: Mü'minlerden (özürsüz) Bedir harbine çıkmayıp oturanlarla, Bedir harbine çıkan­lar müsâvî olmazlar [13].

 

6- Bedir Harbi'ne Katılan Sahâbîlerin Sayısı Babı

 

7.......Bize Şu'be, Ebû İshâk'tan tahdîs etti ki, el-Berâibn Âzib (R): (Bedir harbi zamanında) ben ve İbn Umer küçük sayıldık, de­miştir.

Ve bana Mahmûd ibn Gaylân tahdîs etti: Bize Vehb ibn Cerîr, Ebû İshâk'tan tahdîs etti ki, el-Berâ ibn Âzib (R): Bedir harbi günü ben küçük sayıldım, İbn Umer de küçük sayıldı. Bedir günü Muha­cirler altmış küsur kişi, Ensâr da ikiyüzkırk küsur kişi idiler, demiş­tir.

 

8-.......Ebû İshâk dedi ki: Ben eI-Berâ(R)'dan işittim, şöyle di­yordu: Bana Bedir'de hazır bulunanlardan olan Muhammed'in sa-hâbîleri tahdîs ettiler ki, onlar, Tâlût'un Ürdün Nehri'ni kendisiyle beraber geçen sahâbîlerinin sayısı kadar, yânî üçyüzon küsur kışı ımişler.  

el-Berâ (devamla): Hayır vallahi Tâlût ile beraber nehri yalnız mü'min olan geçti, demiştir.

 

9-.......el-Berâ (R) şöyle demiştir: Biz Muhammed'in sahâbîleri, Bedir sahâbîlerinin sayısı, Tâlût'Ia beraber Filistin Nehri'ni ge­çen Tâlût'un sahâbîlerinin sayısı üzeredir. Tâlût'Ia beraber o nehri ancak mü'min olan üçyüzon küsur kişi geçmiştir, diye konuşur idik.

 

10-....... el-Berâ (R) şöyle demiştir: Biz, Bedir sahâbîleri, Tâ­lût'Ia beraber nehri geçen Tâlût'un sahâbîleri sayısında olarak üçyü­zon küsur kişidir. Tâlût'un beraberinde ancak mü'min olan geçmiştir, diye konuşur idik [14].

 

7- Peygamber(S)'İn Kureyş Kâfirlerinden Şeybe İbn Rabîa, Utbe Ve Ebû Cehl İbn Hişâm Aleyhine Beddua Etmesi Ve Bunların Helak Olmaları Babı

 

11-.......Abdullah ibn Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Ka'be'ye doğru yöneldi de Kureyş'ten şu birkaç kişi aleyhine: Şeybe ibn Rabîa, Utbe ibn Rabîa, el-Velîd ibn Utbe ve Ebû Cehl ibn Hişâm aleyhine beddua etti.

İbn Mes'ûd: Ben Allah'a şehâdet ederim ki, bu kimselerin dör­dünü de Bedir sahasında yere serilmiş gördüm; o gün havası sıcak bir gün olduğundan, güneş onların renklerini siyaha değiştirmişti, de­miştir [15].

 

8- Ebû Cehlin Öldürülmesi Babı [16]

 

12-.......Kays ibn Ebî Hazım, Abdullah ibn Mes*ûd(R)'dan ha­ber verdi ki, o, Bedir günü kendisinde az bir hayât eseri kalmış hâl­deyken Ebû Cehl'in yanına gelmiş. (Ebû Cehl'i tanıyıp: Allah seni zelîl eylesin ey Allah'ın düşmanı, demiş.) Bunun üzerine Ebû Cehl:

— (Beni niye horluyorsun?) Sizin öldürdüğünüz kişiden daha şe­reflisi olur mu? demiştir.

 

13-.......Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Peygamber (S):

—  "Ebû Cehl ne yaptı (ne oldu)? Kim bakar anlar?" buyurdu, îbn Mes'ûd: (Ben bakar anlarım, diyerek) gitti. Ve Ebû Cehl'i,

Afra kadının iki oğlu (Muâz ve Muavviz) vurmuşlar da nihayet onu ölüm hâlinde buldu. İbn Mes'ûd:

—  sen misin Ebû Cehl? (Vuruldun mu?) dedi.

Enes dedi ki Sonra İbn Mes'ûd, Ebû Cehl'in sakalından yakala­dı. Ebû Cehl:

—  Sizin öldürdüğünüz kişinin fevkinde bir kimse var mıdır? Yâhud:

— Kendi kavminin öldürdüğü kişinin üstünde bir kimse var mı~ ' Râvî Ahmed ibn Yûnus: Sen Ebû Cehl misin? şeklinde söylemiş-

 

14.......Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Be­dir harbi gününde:

—  "Ebû Cehl ne yaptı?" diye sordu.

İbn Mes'ûd hemen gitti ve Ebû Cehl'i, Afra kadının iki oğlu vur­muş da nihayet onu ölüm hâlinde bulmuş, ve sakalından tutmuş da:

—  Sen misin yâ Ebâ Cehl? demiş. Ebû Cehl de:

— Kendi kavminin öldürdüğü kişinin fevkinde bir kimse var mı­dır?

Yâhud da:                                                                  

— Sizin öldürdüğünüz kişinin üstünde bir kimse var mıdır.' de­miştir [17].

 

15- Bana İbnu'l-Müsennâ tahdîs etti: Bize Muâz ibnu Muâz haber verdi: Bize Süleyman et-Teymî tahdîs etti: Bize Enes ibn Mâlik (R) geçen hadîsin benzerini haber verdi.

 

16- Bize Alî ibnu Abdillah el-Medînî tahdîs edip şöyle dedi: Ben Yûsuf ibnu'l-Mâcişûn'dan yazdım; o da Salih ibn İbrahim'den; o da babası İbrahim'den; o da Salih'in dedesi Abdurrahmân ibn Avf'tan; Bedir kıssası hakkında, yânı Afra kadının iki oğlu (Muâz ve Muavviz) hadîsini almıştır [18].

 

17-.......Bize Ebû Miclez, Kays ibn Ubâd'dan tahdîs etti ki, Alî ibn Ebî Tâlib:

— Ben kıyamet gününde Rahmân'ın huzurunda müşriklerle mu­hakeme olmak üzere duruşmak için ilk diz çöken kimse olacağım, demiştir.

Ve bu hadîsin râvîsi Kays ibn Ubâd: "Bu iki (sınıf, yânı imân edenlerle etmeyenler) Rabblerihakkında birbiriyle da'vâlaşan hasım iki zümredir..." <ei-Hacc:i9) âyeti, ilk İslâm harbinin şu ilk mubârizle-ri hakkında inmiştir, demiş ve şöyle ilâve etmiştir: Onlar Bedir günü iki saff arasında tek başına kıtal için ortaya çıkan kimselerdir: Ham-za,.A]î, Ubeyde yâhud Ebû Ubeyde ibnu'l-Hâris; (diğer tarafta:) Şeybe ibn Rabîa, Utbe ibnu Rabîa, el-Velîd ibn Utbe [19].

 

18-.......Buradaki senedde Ebû Zerr (R): "Bu iki sınıf, Rabb­leri hakkında birbirleriyle da'vâlaşan hasım iki zümredir..." (ei-Hacc:i9) âyeti, Kureyş'ten şu altı kişi hakkında: Alî, Hamza, Ubeyde ibnu'l-Hâris, Şeybe ibn Rabîa, Utbe ibn Rabîa ve el-Velîd ibn Utbe hakkında indi, demiştir.

 

19-.......Bize Süleyman et-Teymî, Ebû Miclez'den tahdîs etti ki, Kays ibn Ubâd şöyle demiştir: Alî (R):

— Şu "İki sınıf, Rabbleri(nin dîni) hakkında birbirleriyle da'­vâlaşan hasım iki zümredir..." <d-Hacc:i9) âyeti bizim hakkımızda in; di, demiştir.

 

20-.......Kays ibn Ubâd şöyle demiştir: Ben Ebû Zerr el-Gıfârî(R)'den işittim; o yemîn ederek: Şu âyetler (yânî ei-Hacc: 19-22) elbette Bedir günü birbirleriyle cenkleşen bu altı kişi hakkında indi, demiş ve yukarıda geçen hadîsteki gibi o altı ismi saymıştır [20].

 

21-.......Kays (ibn Ubâd) şöyle demiştir: Ben Ebû Zerr(R)'den işittim, o kuvvetli bir yemîn ederek: Şübhesiz "Bu iki sınıf, Rabbleri hakkında birbirleriyle da'vâlaşan hasım iki zümredir..." (ei-Hacc:i9) âyeti, Bedir harbi günü birbirleriyle cenk etmek için ortaya çıkan kirriseler hakkında inmiştir. Bunlar: Hamza, Alî, Ubeyde ibnu'I-Hâris, Rabîa'nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, el-Velîd ibn Utbe'dir.

 

22-.......Ebû İshâk şöyle demiştir: Bir adam el-Berâ ibn Âzib'e:

— Alî Bedir'de hazır bulundu mu? diye sordu; ben de işitiyor­dum.

el-Berâ (R):

— Evet Alî Bedir'de üstüste iki zırh giyerek düşman ile cenkleş­mek için ortaya çıktı (ve düşmanını yendi), dedi.

 

23-.......Abdurrahmân ibn Avf (R) şöyle demiştir: (Mekke'de­ki malımı ve ailemi muhafaza etmesi için) ben Umeyye ibn Halefe bir mektûb yazıp (onunla karşılıklı) ahidleştim. Nihayet Bedir günü olunca...

Râvî Abdurrahmân ibn Avf, hadîsin burasına ulaşınca Umey-ye'nin ve oğlunun oradaki öldürülüşünü zikretmiştir. Bu öldürme ön­cesinde Bilâl (Umeyye'yi kaçıyor görünce: Bu Umeyye ibn Haleftir, yakalayınız!) eğer Umeyye bu defa kurtulursa, ben kurtulmam, de­miştir [21].

 

24-.......Abdullah ibn Mes'ûd(R)'dan (o şöyle demiştir): Pey­gamber (S) -Mekke'de iken- Ve'n-Necmi Sûresi'ni okudu da, bu sû­renin sonunda secdeye vardı. Beraberinde bulunanlar da (mü'min müşrik) hep secdeye vardılar, yalnız bir ihtiyar vardı ki, o bir avuç toprak alıp onu alnına yükseltti ve:

—  Bu kadarı bana yeter, dedi.

Abdullah: Yemîn olsun o kimseyi ben, sonra Bedir'de kâfir ola­rak öldürülmüş gördüm, demiştir.

Bana İbrâhîm ibn Mûsâ haber verdi. Bize Hişâm ibnu Yûsuf, Ma'mer ibn Râşid'den; o da Hişâm'dan tahdîs etti ki, babası Urve ibnu'z-Zubeyr şöyle demiştir: Zubeyr'de üç kılıç darbesi vardı. Bun­lardan biri omuz kökünde idi.

Urve dedi ki: Ben -çocuk iken- bu kılıç darbelerinin çukurluğu içine parmaklarımı sokar, oynardım.

Urve dedi ki: Bu yaraların ikisi Bedir gününde vurulmuş, birisi de Yermûk günü vurulmuştu.

Urve dedi ki: Kardeşim Abdullah ibnu'z-Zubeyr şehîd edildiği zaman Abdulmelik ibn Mervân bana:

—  Yâ Urve! Zubeyr'in kılıcını tanıyor musun? dedi. Ben:

—  Evet tanıyorum, dedim. Abdulmelik:

—  O kılıçta ne vardı? dedi. Ben:

— O kılıcın ağzında bir kırık vardı ki, bu, Bedir günü kırılmıştı, dedim.

Abdulmelik;

—  Sen doğru söyledin, dedi de Nâbiğâ'mn şu beytim okudu:

(Lâ aybe fîhim gayre enne suyûfehum) Bihinne fulûlun min kırâ'ı'î-ketâibi

Sonra Abdulmelik o kılıcı Urve'ye geri verdi.

Hişâm: Biz o kılıca aramızda üçbin (dirhem) kıymet takdir et­tik. Onu vârislerimizden biri aldı. Ben onu kendim almış olmamı çok arzu ederdim, demiştir [22].

 

25- Bize Ferve, Alî ibn Mushir'den; o da Hişâm'dan tahdîs etti ki, babası Urve: Zubeyr'in kılıcı gümüşle süslenmiş idi, demiştir. Hişâm da: Babam Urve'nin kılıcı gümüşle süslenmiş idi, demiştir.

 

26-.......Hişâm ibn Urve, babası Urve'den şöyle haber vermiş­tir: Yermûk harbinde Rasûlullah'ın sahâbîleri Zubeyr'e;

— Haydi, Rûmlar'a şiddetli bir saldırışla saldır da, biz de senin­le beraber şiddetle saldıralım, dediler.

Zubeyr:

— Eğer ben saldırırsam, sizler yalan çıkar, arkaya dönersiniz, dedi.

Bunun üzerine mücâhid sahâbîler:

—  Hayır yalan çıkmaz, geriye dönmeyiz, dediler.

Bu söz akabinde Zubeyr, Rumlar üzerine bir hücum yaptı. Ni­hayet onların harb şaftlarını yarıp onlardan öteye geçti. Zubeyr bu yarmayı, yanında hiçbir kimse bulunmadığı hâlde yapmıştı. Sonra Zubeyr arkadaşlarına doğru yönelerek dönüp geldi. Rumlar onun atının dizginini yakalamışlar da ona, boynu ile kürek kemiği arasından iki darbe vurmuşlar. Bu iki darbenin arasında Bedir gününde vuru­lan üçüncü darbe izi vardı.

Urve: Ben çocuk iken bu darbelerin çukurlukları içine parmak­larımı sokar, oynardım,'demiştir.

Yine Urve: Zubeyr'in beraberinde o gün (yânı Yermûk vak'ası günü) Abdullah ibnu'z-Zubeyr de vardı. Abdullah ibnu'z-Zubeyr on yaşında idi. (İbn Hacer: Küsuru söylemedi, oniki yaşında idi, demiş­tir.) Babası onu bir ata bindirdi de, gözetip koruması için ona bir ada­mı vekîl ta'yîn etti [23].

 

27-.......Katâde şöyle demiştir: Bize Enes ibn Mâlik (R), Ebû Talha'dan şöyle zikretti: Peygamber (S) Bedir günü harb sonunda Ku-reyş şeriflerinden yirmidört kişinin cesedlerinin bir araya toplanma­sını emretti de, bunlar Bedir kuyularından pis ve pis şeyleri içine alan bir kuyuya atıldılar. Peygamber düşman bir kavme gâlib olunca, onun açık bir sahasında üç gece kalmak âdetinde idi. Bedir harbinin üçün­cü günü olunca da Peygamber, devesinin getirilmesini emretti. Yol ağırlığı deveye yüklenip bağlandı. Sonra Peygamber yürüdü, sahâbî­leri de kendisinin ardı sıra yürüdüler. Sahâbîler birbirlerine:

— Herhalde Peygamber bâzı ihtiyâcı için gitmektedir sanıyoruz, dediler.

Nihayet Peygamber, öldürülen Kureyş ileri gelenlerinin atıldık­ları kuyunun bir tarafında durdu da onları kendi adlanyle ve baba­larının adlarıyla şöyle çağırmaya başladı:

—  "Yâ Fulân oğlu Fulân, yâ Fulân oğlu Fulânt Siz Allah'a ve Rasûlü 'ne itaat etmiş olsaydınız, itaatiniz sizleri sevindirir miydi? (Ey öldürülenler!) Biz, Rabb'imizin bize va'dettiği nusrat ve zaferi mu­hakkak surette gerçek bulduk. Siz de (bâtıl) rabbinizin va'dettiği nusrat ve zaferi gerçek buldunuz mu?" buyurdu.

Râvî Ebû Talha dedi ki: Umer:

— Yâ Rasûlallah! Kendilerinde ruhları bulunmayan şu cesedle-re ne söylüyorsun? dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah (S):

—  "Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a yemîn ederim ki, benim söylemekte olduğum sözleri sizler onlardan daha iyi işitir değilsiniz" buyurdu.

Katâde: Allah onları ayıplamak, küçültmek, azâb etmek ve ka­çırdıkları fırsatlara yanmaları, yaptıkları zulümlere pişmanlık duy­maları için, Bedir kuyusundaki cesedlere Peygamber'in hitabesini işittirecek derecede hayât vermiştir, demiştir [24].

 

28-.......Bize Amr ibn Dînâr, Atâ ibn Ebî Rebâh'tan tahdîs etti ki, İbn Abbâs (R) "Allahhn nVmetine bedel küfrü (ve nankörlüğü) seçenleri, (bununla beraber) kavimlerim de helak yurduna, cehenne­me sokanları görmedin mi? Onlar oraya girecekler. O, ne kötü bir karargâhtır!" (îbrâhîm: 28-29) kavlinin tefsiri hakkında:

— O ni'meti küfre değiştirenler vallâhî Kureyş kâfirleridirler, de­miştir.

Amr ibn Dînâr da:

— Onlar Kureyş'tir, Muhammed (S) ise Allah'ın ni'metidir. Ku­reyş kendilerine tâbi' olan kavimlerini Bedir günü helak yurduna, yânî cehenneme sokmuşlardır, demiştir [25].

 

29-.......Urve şöyle demiştir: Âişe(R)'nin yanında, İbn Umer'in "Şübhesiz ölü, kabrinde kendi ailesinin ona ağlamasından dolayı azâb edilir" sözünü Peygamber'e yükselttiği zikrolundu. Bunun üzerine Âişe:

— İbn Umer yanılmıştır; Allah ona rahmet etsin. Rasûlullah an­cak: "Şu muhakkak ki, ölü kendi hatîesi ve günâhı sebebiyle azâb olunmaktadır; hâlbuki şimdi ehli onun üzerine ağlamaktadır" buyur­muştur, dedi.

Âişe devamla dedi ki:

— Bu İbn Umer'in naklettiği "Rasûlullah, içinde müşriklerden Bedir'de öldürülenler bulunan kuyunun üzerinde dikeldi de o cesed­lere hitaben söylediğini söyledi. O cesedler benim söylemekte oldu­ğum sözleri muhakkak işitmektedirler" sözlerinin benzeridir. Rasûlul­lah ancak: "Onlar şimdi benim kendilerine söylemekte olduğum söz­lerin hakk olduğunu bilmektedirler" buyurmuştur, dedi.

Sonra Âişe (kendi te'vîlinin doğruluğuna delîl getirerek): "Şüb-hesiz ki sen ölülere duyuramazsın " (en Nemi: 80); "Sen kabirlerde olan­lara da işittirecek değilsin" (Fânr: 22) âyetlerini okudu.

Âişe:

— Onlar cehennemden oturacakları yerlerini aldıkları zaman... diyordu [26].

 

30-.......Abdullah ibn Umer (R) şöyle demiştir: Peygamber (S), Bedir kuyusu üzerinde durdu da, içindeki ölülere hitaben:

—  "Siz, Rabb'inizin va'dettiği ikaabı hakk buldunuz mu?" bu­yurdu.

Sonra da:

—  "Şübhesiz şimdi onlar benim kendilerine söylemekte olduğum şeyi işitmektedirler" diye ekledi.

îbn Umer'in bu hadîsi Âişe'ye zikrolununca, Âişe:

— Peygamber (S) ancak "Onlar şimdi benim kendilerine öteden-beri söylemekte olduğum (tevhîd, îmân ve bunların gayrı) şeylerin hakk olduğunu bilmektedirler" buyurmuştur, dedi.

Sonra: "Şübhesiz ki sen ölülere işittiremezsin. Arkalarına dön­müş kaçarlarken sağırlara da da 'yetini işittiremezsin " («ı-Nemi: 80) âye­tini ve: "Sen kabirlerde olanlara da işittirecek değilsin'* (Fâtır: 22) âye­tini okudu [27].

 

9- Bedir Harbinde Hazır Bulunanların Üstünlüğü Babı

 

31-.......Humeyd et-Tavîl şöyle demiştir: Ben Enes ibn Mâlik(R)'ten işittim, şöyle diyordu: Harise ibn Surâka el-Ensârî, Bedir günü çocuk olduğu hâlde (havuzdan su içerken İbnu'İ-Araka tarafından bir ok atılarak) vuruldu. Akabinde annesi (ki, Enes'in halasıdır) onu Peygamber'e getirdi de:

—  Yâ Rasûlallah! Hârise'nin benim yanımdaki derecesini bil­mektesin. Eğer oğlum Harise cennette ise ölümüne sabreder ve seva­bımı Allah'tan beklerim. Şayet onun menzili diğerinde (yânı cehen­nemde) olursa, yapacağım işi görürsün, dedi.

Bunun üzerine Peygamber (S):

—  "Yazık sana, sen aklım mı kaçırdın? Bîr tek cennet mi var? Şübhesiz birçok cennetler vardır. Ve şübhesiz senin oğlun Harise, Fir-devs cennetindedir" buyurdu [28].

 

32-.......Alî (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) beni, Ebû Mirsed'i ve ez-Zubeyr'i gönderdi. Hepimiz süvârî idik. Rasûlullah:

—  "Gidiniz, tâ Hâh bustântna kadar ilerleyiniz. Orada müşrik­lerden bir kadın vardır. Kadının yanında Hâîıb ibn Ebî Beltea'dan Mekke müşriklerine yazılmış bir mektûb vardır. (Onu bana getiriniz)" buyurdu.

Nihayet biz o kadına Rasûlullah'ın dediği yerde, kendisine âid bir deve üzerinde giderken yetiştik. Kadına:

— Mektubu çıkar, dedik. Kadın:

—  Bizim yanımızda hiçbir mektûb yoktur, diye inkâr etti. Biz; o bindiği deveyi çöktürdük ve mektubu aradık. Fakat hiç­bir mektûb. göremedik. Biz kadına:

— Rasûlullah yalan söylememiştir. Çaresiz sen ya mektubu çıka­racaksın, yâhud da biz senin elbiselerini soyup bulacağız, dedik.

Kadın bizdeki ciddîliği görünce, elini izârının bağına uzattı, mek­tûb kadmın beli üzerindeki bir beze bağlanmış hâldeydi. Kadın onu çıkardı. Akabinde biz o yazılı sahîfeyi Rasûlullah'a getirdik...

Umer:

— Yâ Rasûlallah! Bu zât Allah'a, RasûhVne ve mü'minlere ha­inlik yapmıştır; onun için beni bırak da boynunu vurayım, dedi.

Peygamber (S), Hâtıb'a hitaben:

—  "Seni yaptığın bu işe sevkeden nedir?" buyurdu. Hâtıb:

— Vallahi bende Allah'a ve Rasûlü'ne mü'min olmamak yok­tur. Ben sâdece Mekkeliler yanında Allah'ın bununla ailemi ve malı­mı himaye edeceği bir el (bir minnetdârlık) olmasını istedim. Senin yanındaki Muhacir sahâbîlerden herbirinin Mekke'de ailesini ve ma­lını koruyacak hısımları vardır; (benim ise kimsem yoktur, ben on­larla sâdece anlaşmalı bir kimseyim; Kureyş'ten değilim), dedi.

Hâtıb'ın bu savunması üzerine Peygamber:

—  "Hâtıb doğru savunma yaptı, ona hayırdan başka birşey söy­lemeyin!" buyurdu.

Fakat (bir türlü öfkesi geçmeyen) Umer:

— Muhakkak o Allah'a, Rasûlü'ne ve mü'minlere hainlik yap­mıştır. Beni serbest bırak da onun boynunu vurayım, dedi.

Bunun üzerine Peygamber:

—  "Hâtıb Bedir ehlinden değil mi?" buyurdu da şöyle devam etti: "Belki Allah, Bedir ehline (yânî onların o günkü yüksek cihâd-larına) muttali' olmuştur da: İstediğinizi yapın, cennet sizlere vâcib olmuştur: yâhud da: Ben sizlere mağfiret etmişimdir, buyurmuştur"

dedi.

Bunun üzerine Umer'in iki gözü yaş akıttı da:

—  Allah ve Rasûlü en bilendir, dedi [29].

 

10- Bâb

(Bu, geçen bâbdan bir fasıl gibidir.)

 

33-.......Bize Abdurrahmân ibnu'l-Gasîl, Hamza ibnu Ebî Useyd ile ez-Zubeyr ibnu'l-Munzir ibn Ebî Useyd'den tahdîs etti ki, Ebû Useyd Mâlik ibnu'r-Rabîa şöyle demiştir: Rasûlullah (S) Bedir günü

 

34-.......Ebû Useyd (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) Bedir günü bize: ''Düşmanlar size yaklaştıkları, yânı size kalabalık geldikleri za­man onlara ok atınız da (uzaktalarken atmayıp) oklarınızı kendi yan­larınızda alıkoyunuz'1 buyurdu [30].

 

35-.......Ebû İshâk şöyle demiştir: Ben el-Berâ ibn Âzib(R)'den işittim, şöyle dedi: Peygamber (S) UhuÜ günü okçuların başına Ab­dullah ibn Cubeyr'i kumandan yaptı. Müşrikler bizden yetmiş kişiye isabet kaydettiler. Peygamber ve sahâbîleri ise Bedir günü müşrik­lerden yüzkırk kişiye musîbet getirdiler ki, onlardan yetmiş kişiyi esîr aldılar, yetmiş kişiyi de öldürdüler.

Ebû Sufyân Sahr ibn Harb:

— Bu, Bedir gününe karşılık olan bir gündür, harb nevbet iledir (yânî kâh onlar bize, kâh biz onlara galebe ederiz), demiştir [31].

 

36-.......Ebû Mûsâ(R)'dan (o şöyle demiştir): Zannediyorum ki Peygamber (S): "O takdirde hayır, Uhud gününden sonra Allah'­ın getirdiği hayırdan ve keza Bedir gününden sonra Allah 'in bize ver­diği doğruluğun sevabıdır" buyurdu [32].

 

37-.......Abdurrahmân ibn Avf (R) şöyle demiştir: Ben Bedir (harbi) günü harb saffında idim. Dönüp baktım ki, sağımda ve so­lumda yaşları küçük iki genç duruyor. Ben onların durumlarından emîn olmamış gibiydim. Derken onlardan biri kendi arkadaşının ha­beri olmadan bana gizlice:

— Ey amca! Bana Ebû Cehl'i göster, dedi.

Ben de ona:

— Ey kardeşim oğlu, sen Ebû Cehl'i ne yapacaksın? dedim.

Oda:

— Ben Allah'a ahd verdim: Eğer onu görürsem öldüreceğim yâ-

hud da onun önünde öleceğim, dedi.

Diğer genç de, yine arkadaşından gizli olarak, bana birincisinin

söylediği gibi söyledi.

Abdurrahmân dedi ki: Böyle (tecrübesiz) iki genç kişi arasında bulunmam, yânî onların durumları beni sevindirmedi. Ben o iki gence Ebû Cehl'i işaret edip gösterdim. Onlar derhâl iki doğan kuşu gibi Ebû Cehl'in üzerine hücum ettiler, nihayet onu kılıçlarıyle vurup öl­dürdüler. Bu iki genç, Afra kadının oğuîlan Muâz ve Muavviz idi­ler [33].

 

38-.......Bize İbn Şihâb haber verip şöyle dedi: Bana Zuhre oğulları'nınyemînli dostu olan Umer ibnu Useyd ibn Câriye es-Sakafî ha­ber verdi. Bu zât aynı zamanda Ebû Hureyre'nin arkadaşlarından idi. Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) on kişilik bir keşif birliği hazırladı da bunların başına Umer ibnu'l-Hattâb'ın oğlu Âsım'ın (ana tarafından) dedesi olan Âsim ibn Sabit el-Ensârî'yi kumandan yaparak gönderdi [34]. Bu birlik, Mekke ile Usfân arasında Hedee mev­kiine vardıkları zaman bunlar, Huzeyl kabilesinden Lıhyân oğullan denilen bir obaya zikrolunup haber verildiler. O kabile halkı yüze yakın atıcı kişi ile bunları yakalamak için yürüdüler. Onların ayak izleri ar­dına düştüler. Nihayet keşif birliğinin konaklayıp da hurma yemiş oldukları yerİerini buldular. Ve:

—  İşte bu Yesrib hurmasıdır, dediler.

Yine keşif birliğinin izleri ardından gittiler. Keşif kumandanı Âsim ve arkadaşları onların geldiğini hissedince bir yere girip sığındılar. Ta'-kîbçi Lıhyân oğulları onları çepçevre kuşattılar da onlara:

— Aşağıya inin, ellerinizi bize verin (yânı bize boyun eğin); siz­den hiçbir kimseyi öldürmeyeceğimize dâir size ahd ve mîsâk veriyo­ruz! dediler.    .

Âsim kendi arkadaşlarına hitaben:

— Ey arkadaşlar! Bana gelince ben kâfirin zimmetine (yânî ah­dine) inmem! dedikten sonra:

—  Yâ Allah! Peygamberine bizden haber ver! dedi.

Bu esnada kâfirler müslümânlara ok attılar ve Âsım'ı şehîd etti­ler. Arkadaşlarımdan üç kişi: Hubeyb ibn Adiyy, Zeyd ibnu'd-Desine ve başka bir adam, onların, verdiği ahd ve mîsâk üzerine inip teslîm oldular. Düşmanlar onları yakalayınca yaylarının kirişlerini çözdüler de bunlarla onları bağladılar.

Keşif birliğinden olan üçüncü adam:

— Bu ilk zulümdür. Vallahi ben sizlerle yolculuk etmem. Benim için şu öldürülen şehîdlere uymak vardır! deyip gitmemekte diretti.

Onlar onu sürüklediler ve Mekke'ye götürmek için çabalayıp dür­tüştüler. O da onlarla beraber olmamakta diretti (onu da öldürdü­ler).

Hubeyb ile Zeyd ibnu'd-Desine Mekke'ye götürüldüler ve niha­yet Bedir vak'asından sonra onlan sattılar. Hubeyb'i el-Hâris ibn Âmir ibn Nevfel oğulları satın aldı. Hubeyb Bedir günü el-Hâris ibn Âmir'i öldürmüş idi. Hubeyb onların yanında esîr olarak (haram ayları ge­çinceye kadar) bir süre kaldı. Nihayet onu öldürmeye karar verip bir­leştiklerinde Hubeyb, etek ve koltuk altı kıllarını gidermek için el-Hâris'in kızlarının birinden bir ustura ariyet istedi. Kadın ona us­turayı ariyet verdi. Bu arada kadın farkında değilken, onun bir oğlu Hubeyb'in yanına gitti. Kadın oğlunu, Hubeyb'in elinde ustura ol­duğu hâlde, Hubeyb'in kucağında oturmuş vaziyette buldu. Kadın:

— Hubeyb onu ustura ile öldürecek diye çok korktum, demiş­tir.

Hubeyb kadının bu hâlini anladı da:

—  Çocuğu öldüreceğimden mi korkuyorsun? Ben bunu yapa­cak değilim, dedi.

Kadın:

— Vallahi ben asla Hubeyb'den daha hayırlı bir esîr görmedim. Vallahi bir gün ben onu, kendisi demirle bağlı olduğu hâlde elinde bir üzüm salkımı tutarak yerken görmüşümdür. O zaman Mekke'de bu meyveden hiç yoktu, demiştir.

Kadın:

— Bu muhakkak Allah'ın Hubeyb'e ihsan ettiği bir nzıktır, der

idi.

Nihayet Hubeyb'i HılPde öldürmek için Harem'den çıkardıklarında, Hubeyb onlara:

—  Beni bırakın da iki rek'at namaz kılayım, dedi.

Onlar kendisini serbest bıraktılar. O da (Ten'îm mescidinin ye­rinde) iki rek'at namaz kıldı. Akabinde:

— Vallahi eğer bende ölümden bir korku olduğunu sanmasay-dıniz, elbette daha uzun namaz kılardım, demiştir.

Bundan sonra Hubeyb:

Allâhumme ahsihim adeden

Vaktu'I-hum bededen

Ve lâ tubkı minhum ahaden

(= Yâ Allah, onların hepsini say, Onları dağınık dağınık öldür, Onlardan hiçbirini diri bırakma) diye dua etti. Bundan sonra da şu beyitleri söyleyerek inşâd etti:

Fe îesîu ubâlî hîne uktelu müsîimen Ala eyyi cenbin kâne Hllâhi masra'î Ve zâlike fî Zâti'l-İlâhi ve in yese' Yubârik ala evsâîi şıîvm mumezzai

(= Ben müslümân olarak öldürülürken buna aldırmam. Çünkü ölümüm hangi yerde olsa Allah içindir. Bu ölüm Allah'ın Zâtı (O'nun rızâsını arama) yolundadır. Eğer o isterse parça parça edilmiş cesedin eklemleri üzerine be­reketler ihsan eder!) [35].

 

Bundan sonra Ebû Sırvaa Ukbe ibnu'I-Hâris, Hubeyb'e doğru kalktı ve onu öldürdü. İşte böylece Hubeyb, habsedilerek öldürüle­cek her müslümân için iki rek'at namaz kılma sünnetini ilk koyan kimse oldu [36].

Bu on kişilik keşif birliği bu musîbete uğradıkları gün onların haberini Peygamber (S) kendi sahâbîlerine haber vermiştir.

Kureyş'ten birtakım insanlar, birlik kumandanı Âsım'm öldü­rüldüğü konuşulduğu zaman, ondan tanımaya yarayacak birşey ge­tirmeleri için Âsım'm cesedinin yanma insan gönderdiler. Âsim, Bedir günü onların büyüklerinden birini (Ukbe ibn Ebî Muayt'i) öldürmüştü. Allah Âsim'ı korumak için bal ansı veya eşek arısından gölgeleyici bulut gibi bir sürü gönderdi de, Kureyş'in elçilerinden onu korudu ve onlar Âsım'dan birşey kesip almaya muktedir olamadılar.

Ve Ka'b ibn Mâlik (yakında Tebûk gazvesi hakkında gelecek olan uzun hadîsinde) bana Murâre ibnu'r-Rabî' el-Umerî ile Hilâl ibn Umeyye el-Vâkıfî'nin Bedir harbinde hazır bulunmuş iki iyi adam ol­duklarını söylediler, demiştir [37].

 

39-.......Bize Leys, Yahya ibn Saîd'den; o da Nâfi'den tahdîs etti ki, îbn Umer(R)'e (cennetle müjdeli on kişiden biri olan) Saîd ibn Zeyd ibn Amr ibn Nufeyl(in bir cumua günü hasta olduğu) zik­redildi. Bu Saîd (başka bir vazifede olduğu için Bedir'de hazır bulu­namamış, fakat Bedir'de bulunanlarla beraber pay alıp) Bedri olmuş idi. Saîd, bir cumua günü hastalandı, ibn Umer, gündüz yükselip cu­mua saati yaklaştıktan sonra hemen bineğine binip Saîd'in yanma has­ta ziyaretine gitmiş ve cumuayı terketmiştir [38].

Ve İmâm el-Leys ibn Sa'd şöyle dedi: Bana Yûnus ibn Yezîd tah-dîs etti ki, îbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Ubeydullah ibn Abdülah ibn Mes'ûd tahdîs etti ki, Ubeydullah'ın babası Abdullah ibn Utbe, Umer ibn Abdillah ibn Erkam ez-Zuhrî'ye şöyle bir mektûb yazıp, ona Subey'a bintu'l-Hâris el-Eslemiyye'nin yanına gitmesini, kendi­sinden hadîsini ve gebeliği hakkında fetva istediği vakit Rasûlullah'-ın ona söylemiş olduğu sözü sormasını emretti. Bunun üzerine Umer ibn Abdillah, Subey'a'nın yanma varıp sorduktan sonra, Abdullah ibn Utbe'ye cevâb haberi olarak şöyle yazdı:

"Subey'a ona Rasûlullah'm Bedir'de hazır bulunmuş sahâbîle-rinden Sa'd ibn Havle'nin nikâhı altında bulunduğunu, bu zâtın Âmir ibn Lueyy oğulları soyundan olduğunu, kendisi gebe iken kocasının Veda Haccı'nda vefat ettiğini, kocasının vefatından dört ay geçme­den evvel doğurduğunu ve nifâsından kalktığında isteyenleri için (is­teyenlerine görünmek için) süslendiğini, bu sırada Abdu'd-Dâr oğul-ları'ndan bir zât olan Ebu's-Senâbil ibnu Ba'kek'in, Subey'a'nın yanma gelip kendisini süslenmiş görerek: Ne o? Seni isteyenler için süslenmiş görüyorum. Zannederim ki nikâh arzu ediyorsun. Hiç şübhesiz sen vallahi üzerinden dört ay on gün geçmedikçe evlenemezsin! dediğini" haber verdikten sonra, dedi ki:

— "Ebu's-Senâbil bunları bana söyleyince, o akşam elbisemi gi­yinip Rasûlullah'a gittim ve durumumu kendisinden sordum. Rasûl-lah (S) çocuğumu doğurduğum zaman evlenmeye halâl olduğuma bana fetva verdi ve bana istersem evlenebileceğimi emretti" [39].

(el-Buhârî'nin şeyhi) Esbağ ibnu'I-Ferec el-Mısrî, Abdullah ibn Vehb'den; o da Yûnus ibn Yezîd'den senediyle bu hadîsi rivayet et­mekte el-Leys'e mutâbaat etmiştir.

Ve el-Leys şöyle dedi: Bana Yûnus ibn Yezîd, İbn Şihâb'dan tah­dîs etti. İbn Şihâb: Biz ona sorduk, dedikten sonra şöyle söylemiştir: Bana Âmir ibn Lueyy oğulları'mn âzâdlısı olan Muhammed ibn Ab-dirrahmân ibn Sevbân haber verdi ki, Muhammed ibn Iyâs ibni'l-Bukeyr, babası Iyâs'ın Bedir'de hazır bulunduğunu ona haber ver­miştir [40].

 

11- Meleklerin Bedir'de (Müslümanların Beraberinde Onlara Nusrat Ve Müşriklere Karşı Bir Yardım Olmak Üzere) Hazır Bulunmaları Babı

 

40-.......Bize Cerîr ibnu Abdilhamîd, Yahya ibn Saîd'den; o da Muâz ibn Rifâa'dan; o da Bedir ehlinden olan babası Rifâa ibn Râfi' ez-Zurakî(R)'den haber yerdi ki, o şöyle demiştir: Bedir harbi sırasın­da bir ara Cibrîl aleyhi^-selam, Peygamber(S)'e geldi de:

— "İçinizdeki Bedir mücâhidlerini ne mertebe sayarsınız?" di­ye sordu.

Peygamber:

—  "Biz onları müslümâniarın en faziletli olanlarından sayarız!" dedi, yâhud buna benzer bir söz söyledi.

Cibrîl:

— "Biz de meleklerden Bedir'de hazır bulunanları böylece me­leklerin hayırlısı sayarız" dedi.

 

41-.......Bize Hammâd, Yahya'dan; o da Muâz ibn Rifâa ibn Râfi'den tahdîs etti. Rifâa, Bedir'de hazır bulunanlardan idi. Onun babası Râfi' ise Akabe bey'atlannda hazır bulunanlardan idi. Oğlu Rifâa'ya:

— Benim Akabe bey'atlarında hazır bulunmam yerine Bedir'de hazır bulunmuş olmaklığım beni sevindirmez, der idi.

Rafı': Cibril, Peygamberce bunu (yânı yukarıdaki Cerîr hadîsinde geçen suâli) sordu, demiştir [41].

 

42-.......Yahya ibn Saîd el-Ensârî, Muâz ibn Rifâa'dan: Bir me­lek, Peygamber(S)'e sordu., deyip yukarıda geçen hadîsin benzerini söylediğini işitmiştir.

Ve yine Yahya, kendisine Yezîd ibnu'l-Hâd'm haber verdiğini, bu hadîsi Muâz'ın ona tahdîs ettiği gün onun beraberinde bulundu­ğunu söylemiştir. Yezîd ibnu'1-Hâd şöyle dedi: Muâz:

— Geçen hadîste mübhem olan sorucu melek Cibril aleyhi's-selâmdır, demiştir [42].

 

43-.......Hâlid el-Hazzâ', îkrime'den; o da îbn Abbâs(R)'tan, Peygamber(S)'in Bedir günü: "İşte şu Cibril'dir. Atının başım tut­muş, harb silâhı üzerindedir" buyurduğunu tahdîs etmiştir [43].

 

12- Bab [44]

 

44-.......Enes ibn Mâlik (R): Ebû Zeyd (Kays ib*n Seken) hiçbir çocuk ve torun bırakmadan öldü; o, Bedri idi, demiştir.

 

45-.......Yahya ibn Saîd, Âsim ibn Muhammed'den; o da Ab­dullah ibn Habbâb'dan tahdîs etti ki, Ebû Saîd ibn Mâlik el-Hudrî (R) bir seferden geldi. Ailesi kendisine kurbânların etlerinden et tak-dîm ettiler. Bunun üzerine Saîd ibn Mâlik:

— Ben bunun hükmünü sormadıkça bundan yemeyeceğim, de­di.

Akabinde Bedir'de hazır bulunmuş olan ana-bir kardeşine, yânı Katâde ibnu'n-Nu'mân'a gitti ve ona bu mes'eleyi (yânî kurbân etle­rinin üç günden sonra yenilip yenilmeyeceğini) sordu. O da:

— Senin gidişin ardından sahâbîlerin üç günden sonra kurbâr etlerinden nehyolunageldikleri hükmünü bozucu bir emir meydans geldi, demiştir [45].

 

46-.......Urve şöyle demiştir: ez-Zubeyr ibnu'l-Avvâm (R) şöy­le dedi: Bedir günü ben, Ubeyde ibn Saîd ibn Âs'a kavuştum. O baş­tan ayağa kadar zırhlanmış ve silâhlanmıştı. Onun yalnız iki gözü görünüyordu.,Ona Ebû Zâti'l-Keriş künyesi verilirdi. O bana:

— Ben Ebû Zâti'l-Keriş'im! diye meydan okudu.

Ben de nemen harbemle ona saldırdım ve harbemi onun gözü­nün içine soktum, Ubeyde hemen öldü.

Hişâm ibn Urve dedi ki: Bana ez-Zubeyr'in şöyle dediği haber verildi: Yemîn olsun ben ayağımı onun -üstüne koydum. Sonra har­bemi olanca kuvvetimle çekip çıkardım. Fakat harbemin iki tarafı eğ-rilmişti.

Urve ibnu'z-Zubeyr dedi ki: (Bu harbe kıymetli bir harb hâtıra­sı olduğu için) sonra onu Rasûlullah (S) ez-Zubeyr'den ariyet olarak istedi; Zubeyr de O'na verdi. Rasûlullah vefat ettiğinde, Zubeyr onu geri aldı. Sonra o harbeyi Ebû Bekr istedi, Zubeyr ona da verdi. Ebû Bekr vefat edince Zubeyr onu tekrar geri aldı. Bu defa o harbeyi Umer istedi, Zubeyr ona da verdi. Umer vefat edince, onu yine kendisi al­dı. Sonra o harbeyi Usmân istedi; Zubeyr ona da verdi. Usmân şehîd edilence harbe, Alî'ye ve sonra oğullarına geçti. Abdullah ibnu'z-Zubeyr onu Alî'nin çocuklarından isteyip aldı ve Abdullah ibnu'z-Zubeyr öldürülünceye kadar onun yanında bulunmuştur [46].

 

47-.......ez-Zuhrî şöyle dedi: Bana Ebû İdrîs Âizu'llah ibnu Abdillah şöyle haber verdi: Bedir'de hazır bulunmuş olan Ubâdetu'bnu's-Sâmit: Rasûlullah (S) Akabe'de bize: "(...şartları üzerine) bana bey'at ediniz" buyurdu, demiştir [47].

 

48-.......Bana Urvetu'bnu'z-Zubeyr, Peygamber'in zeycesi Âİşe(R)'den haber verdi ki (o şöyle demiştir): Ebû Huzeyfe -ki bu hbu Huzeyfe Rasûlullah ile beraber Bedir gazvesinde hazır bulunan Kim­selerden idi- Salim ibn Ma'kıl'ı oğul edinmiş ve aynı zamanda ba-lim'e, kardeşi Velîd ibn Utbe ibn Rabîa'mn kızı Hind'i nikah etmişti. Hâlbuki Salim, Ensâr'dan Subeyte kadının kölesi idi. Nitekim Rasulullah da Zeyd ibn Hârise'yi oğul edinmişti. Câhiliyet zamanında bir kimse birisini evlâd edinirse, insanlar o evlâdlık edinilen kimseyi, ev-lâdlık alanın adiyle çağırır ve o evlâdlık, o kimsenin mirasına da vâ­ris olurdu. Bu töre Yüce Allah: "... Evlâdlıklarınızı da öz oğullarınız gibi tanımadı. Bu sizin ağızlarınızdaki lâfınızdır. Allah hakkı söyler ve O doğru yolu gösterir. Onları babalarına nisbetle çağırın. Bu, Al­lah indinde daha doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, o hâlde dînde kardeşleriniz olmakla beraber dostlarınızdırlar. Hatâ ettikleri­nizde ise üstünüze vebal yoktur. Fakat kalblerinizin kasdettiğinde vebal vardır. Allah çok mağfiret edici, çok merhamet eyleyicidir" (ei-Ahzâb: 4-5) âyetlerini indirinceye kadar devam etti.-

Bunun üzerine Kureyşli, sonra Âmirî olan Süheyl ibn Amr'ın kızı Sehle (ki Ebû Huzeyfe'nin öbür karısı ve Subeyte'nin de ortağıdır) Peygamber'e geldi... Ve hadîsi bu suretle zikretti [48].

 

49-.......Muavviz kızı Rubeyyı' (R) şöyle demiştir: Ben gelin ol­duğum günün kuşluk vaktinde Peygamber (S) benim evlenme töre­nime geldi de, senin benim yanıma oturuşun gibi benim döşeğimin üzerine oturdu. O sırada birtakım kızcağızlar deff çalıyorlar ve ba­balarımızdan Bedir gazasında şehîd olanların güzel vasıflarım zikre­diyorlardı. Nihayet bu kızlardan birisi:

— İçimizde bir Peygamber vardır ki, O, yarın ne olacağını bilir! dedi.

Bunun üzerine Peygamber (S):

—  "Kızım böyle söyleme; evvelce söylemekte olduğun sözleri söy­le!" buyurdu [49].

 

50-.......İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Bana Rasülullah'ın sa­hibi olan Ebû Talha (R) haber verdi -ki, bu Ebû Talha, Rasülullah'­ın beraberinde Bedir'de hazır bulunmuştur- Rasûlullah (S): "İçinde köpek ve suret bulunan hiçbir eve melekler girmez" buyurmuştur.

İbn Abbâs: Rasûlullah, içlerinde ruhlar bulunan canlı timsâlle­rini, heykellerini kasdediyor, demiştir [50].

 

51- Bize Abdan tahdîs etti: Bize Abdullah ibnu'l-Mubârek haber verdi: Bize Yûnus ibn Yezîd haber verdi [51].

H ve yine bize Ahmed ibn Salih tahdîs etti: Bize Anbese ibn Hâlid tahdîs etti: Bize amcam Yûnus ibn Yezîd, ez-Zuhrî'den tahdîs etti ki, ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bize Alî ibnu'l-Hüseyin haber verdi; ona da babası Hüseyin ibn Alî aleyhimu's-selâm şöyle haber vermiştir: Ba­bası Alî ibn Ebî Tâlib şöyle demiştir: Bedir günündeki ganîmetten

benim nasîbim olarak yaşı kemâle ermiş bir devem vardı. Peygam­ber (S) de o gün Allah'ın kendisine fey' olarak verdiği ganimetlerden olan "Beşte bir"den, bana başka bir deve daha vermişti. Ben Pey-gamber'in kızı Fâtıma aleyha's-selâm ile evlenmek istediğim zaman Kaynukaa oğulları'ndan kuyumcu bir adamla, benimle beraber gel­mesi ve ızhır otu getirmemiz üzerine va'dleştim. Ben o ızhır otunu kuyumculara satmak ve bedeli ile düğün aşı hususunda yardım sağ­lamamızı istedim. Ben yaşları kemâle ermiş iki devem için deve se­merleri, büyük çuvallar ve ipler topladığım sırada, bu iki devem de Ensâr'dan bir adamın odası yanında ıhtırılmışlar/di. Nihayet ben top­ladığım şeyleri topladım. Tam bu sırada develerimle karşılaştım ki, hörgüçleri kesilmiş, böğürleri yarılıp ciğerlerinden alınmış! Bu man­zarayı gördüğüm zaman gözlerime mâlik olamadım (ağladım).

—  Bu işi kim yaptı? dedim. Oradakiler şöyle dediler:

— Bu işi Hamza ibnu Abdilmuttalib yaptı, kendisi şu evin için­de, Ensâr'dan içki içmekte olan bir topluluktadır, yanında şarkıcı bir kadın ve arkadaşları vardır. O şarkıcı kadm, şarkısında "Elâ yâ Uamzu li'ş-şurufi'n-nivâi [52](= Ey Hamza, semiz develere bak!)" deyince Hamza hemen kılıca sıçradı, iki devenin hörgüçlerini kesti, böğürle­rini yarıp ciğerlerinden birer parça aldı (gitti).

Alî devamla dedi ki: Bunun üzerine ben gittim, nihayet Peygam-ber'in huzuruna girdim. Yanında Zeyd ibn Harise vardı. Peygamber benim karşılaştığım şeyi bildi de:

—"Neyin var?" diye sordu.

Ben de:

— Yâ Rasûlallah, bu gün gibi (çirkin ve kötü gün) görmedim: Hamza benim iki dişi deveme düşmanlık (yânî zulm) etti: İkisinin de hörgüçlerini kesti, böğürlerini yardı. İşte o şimdi şu evin içindedir, beraberinde şarâb içmekte olan bir topluluk vardır, dedim.

Peygamber hemen ridâsını (üst elbisesini) isteyip giyindi. Sonra yürüyüp gitti. Ben, Zeyd ibn Harise ile beraber kendisinin ardından gittim. Nihayet Hamza'nın içinde bulunduğu eve geldi. Yanına gir­meye izin istedi, kendisine izin verildi. Yanına girince Peygamber, yap­tığı iş hakkında Hamza'yı kınamaya başladı. Bir gördü ki, Hamza iki yüzü kıpkırmızı bir sarhoş! Hamza, Peygamber'e baktı. Sonra ba­kışım yükseltti. Akabinde dizleririe baktı. Sonra bakışını yükseltti ve yüzüne baktı. Sonra Hamza:

— Siz babam(Abdulmuttalib)ın köleleri değil misiniz? dedi.

Peygamber onun sarhoş olduğunu bildi. Rasûhıllah (onun şuur­suzluğundan sakınarak) iki topuğu üzerinde arka arkaya çekildi, oda­dan dışarı çıktı, bk de O'nunla beraber dışarı çıktık [53].

 

52-....... Bize Sufyân ibn Uyeyne haber verip şöyle dedi: Bu ha­dîsi Abdurrahmân ibnu'I-Isbahânî bizim için rivayetinin sonuna ulaş­tırdı -yâhud ma'nâ şöyledir: Bu hadîsi bize Abdurrahmân ibnu'1-Isba-hânî yazılı olarak gönderdi-. Kendisi bunu Abdullah ibnu Ma'kıl el-Muzenî'den işitmiştir: Alî ibn Ebî Tâlib (R), Sehl ibn Huneyf in cenaze namazını (beş tekbîrle) kıldırdı da:

— Çünkü bu zât Bedir'de hazır bulundu, dedi [54].

 

53-.......ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bana Abdullah'ın oğlu Salim haber verdi ki, kendisi, babası Abdullah ibn Umer(R)'den şöyle tah-dîs ederken işitmiştir: Umer ibnu'l-Hattâb, kızı Hafsa, Huneys ibn Huzâfe es-Sehmî'den dul kaldığı zaman -ki bu Huneys, Rasûlullah'-ın sahâbîlerinden idi; Bedir'de hazır bulunmuş ve (yaralanıp) Medî-ne'de vefat etmiş idi- şöyle dedi: Ben Usmân ibn Affân'a kavuştum da ona Hafsa'yı (almasını) teklîf ettim ve:

— Ey Usmân! İstersen Umer'in kızı Hafsa'yı sana nikâh ede­yim, dedim.

Oda:

—  Bu işimi bir düşüneyim, dedi.

Birkaç geceler bekledim. Sonra kavuştuğumda Usmân bana:

—  Bana şu günümde evlenmemek fikri belirdi, dedi. Umer dedi ki: Sonra Ebû Bekr'e kavuştum. Ona da:

—  İstersen Umer'in kızı Hafsa'yı sana nikâh edeyim, dedim. Ebû Bekr sustu ve bana hiçbir cevâb vermedi. Ben de ona, Usmân'a

öfkelendiğimden daha şiddetli bir öfkeyle öfkelendim. (Usmân bir cevâb vermiş ve özür beyân etmişti.) Birkaç geceler bekledim. Sonra Hafsa'yı Rasûlullah (S) istedi. Ben de Hafsa'yı Rasûhıllah'a nikâh ettim. Bu arada Ebû Bekr bana kavuştu da şöyle deyip Özür beyân etti:

— (Ey Umer!) Sen Hafsa'yı bana teklîf edip de sana bir cevâb vermediğim zaman belki sen bana darılmışsındır?

Ben de:

—  Evet, sana öfkelendim, dedim.

Bunun üzerine Ebû Bekr şöyle dedi:

'— Şu muhakkak ki, senin teklîfine cevâb vermekten beni birşey men' etmedi. Ancak şu var ki, ben Rasûlullah'ın Hafsa'yı almak İs­tediğini bana söylediğini iyi biliyordum da Rasûlullah'ın sırrım açık-

layıp duyurmak istemiyordum. Şayet Rasûlullah, Hafsa hakkındaki düşüncesini bıraksaydı, onu muhakkak ben kabul ederdim [55].

 

54-.......Bize Şu'be ibnu'l-Haccâc, Adiyy ibn Ebân'dan; o da Abdullah ibn Yezîd'den tahdîs etti. O da Ebû Mes'ûd el-Bedrî'den işitti ki, Peygamber (S): "Kişinin kendi ailesi ferdieri üzerine yaptığı harcaması (kendisi lehine) bir sadakadır" buyurmuştur [56].

 

55-.......(Zuhrî şöyle demiştir:) Ben Urvetu'bnu'z-Zubeyr'den işittim; o, Umer ibn Abdilazîz'e emirliği zamanında şöyle tahdîs edi­yordu: el-Mugîre ibn Şu'be, Muâviye tarafından Küfe emîri iken ikindi namazını geri bırakmış, yanına Bedir'de hazır bulunmuş olup Zeyd ibn Hasen(ibn Alî ibn Ebî Tâlib)'in dedesi olan Ebû Mes'ûd Ukbe-tu'bnu Amr el-Ensârî girmiş ve ona hitaben şunları söylemiştir [57]:

— (Yâ Mugîre!) Kesin olarak bilmişsindir ki, Cibril inip namazı kıldı, Rasûlullah (S) da (ardında sırayla) beş vakit namazı kıldı. Son­ra Cibril: "İşte bunlarla emrolundun" dedi.

Urve dedi ki: Beşîr ibnu Ebî Mes'ûd, babası Ebû Mes'ûd Uk-be'den işte böyle tahdîs ederdi [58].

 

56-.......Ebû Mes'ûd el-Bedrî (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S): "el-Bakara Sûresi'nin sonundan iki âyet vardır kis onları her kim bir gecede okursa, bu iki âyet ona yetişir" buyurdu.

Râvîlerden Abdurrahmân şöyle demiştir: Ben Ebû Mes'ûd'a, ken­disi Beyt'i tavaf ederken kavuştum da bu hadîsi ona sordum. Kendi­si bana bu hadîsi (Alkame'nin bana tahdîs ettiği gibi) tahdîs etti [59].

 

57-.......İbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Mahmûd ibnu'r-Rabî' haber verdi ki, Peygamber'in sahâbîlerinden ve Ensâr'ın Bedir'de hazır bulunanlarından olan Itbân ibn Mâlik, RasûIullah(S)'a geldi [60].

 

58-.......İbn Şihâb şöyle demiştir: Sonra ben Husayn ibnu Muhammed'e -ki bu zât Salim oğulları'ndan biri ve onların hayırlıların-dandir- Mahmûd ibnu'r-Rabî'in Itbân ibn Mâlik'ten rivayet ettiği ha­dîsi sordum da, o hadîsi böylece doğruladı  [61].

 

59-.......ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bana Abdullah ibnu Âmir ibn Rabîa -ki bu zât Adiyy oğulları'nın en büyüğü idi ve babası Âmir, Bedir'de Peygamber'in beraberinde hazır bulunmuştu- şöyle haber ver­di: Umer ibnu'l-Hattâb (Usmân ibn Maz'ûn'un kardeşi olan) Kudâ-me ibn Maz'ûn'u Bahreyn üzerine vâlî olarak ta'yîn etmiştir. Bu Kudâme de Bedir'de hazır bulunmuştu. Kudâme, Abdullah ibn Umer ile kızkardeşi Hafsa'nın -Allah onlardan razı olsun- dayılarıdır [62].

 

60-.......Zuhrî'ye de Salim ibn Abdillah haber verip şöyle de­miştir: Râfi' ibnu Hadîc, Abdullah ibn Umer'e, iki amcasının (Zu-heyr ile Muzahhir'in) Bedir'de hazır bulunduklarını haber vermiştir. Bu ikisi (yânî Zuheyr ile Muzahhir), Râfi' ibn Hadîc'e: Rasûlullah (S) tarlaları kiraya vermekten nehyetti, diye haber vermişlerdir.

ez-Zuhrî şöyle dedi: Ben Sâlim'e:

—  Sen tarlaları kiraya veriyor musun? diye sordum. O da:

— Evet veriyorum. Şübhesiz Râfi' kendi aleyhine sözü çoğalt­mıştır, dedi [63].

 

61-.......Husayn ibn Abdirrahmân şöyle demiştir: Ben Abdul­lah ibn Şeddâd ibni'1-Hâdi el-Leysî'den işittim. O şöyle dedi: Ben Ri-fâatu'bnu Râfi' el-Ensârî'yi gördüm, o Bedir'de hazır bulunmuş­tur [64].

 

62-.......el-Mısver ibnu Mahrame şöyle haber vermiştir: Ensâr'dan Amr ibnu Avf -ki bu zât Âmir ibn Lueyy oğullarının yemînli dostu idi ve Bedir'de hazır bulunmuştu- şöyle demiştir: Rasûlullah (S) harb etmeksizin Bahreyn ahâlîsiyle bir barış anlaşması yapmış ve Bahreynliler üzerine el-Alâ ibnu'l-Hadramî'yi emîr ta'yîn eylemişti. Tahsil olunan cizye mallarım getirmek üzere de bilâhare Rasûlullah, Ebû Ubeyde ibnu'l-Cerrâh'ı Bahreyn'e gönderdi. Ebû Ubeyde, cizye mallarım alarak Bahreyn'den Medine'ye geldiğinde Ensâr, Ebû Ubey-de'nin gelişini işittiler. Sahâbîler bu sırada Peygamber'in beraberin­de sabah namazı kılıyorlardı. Peygamber namazı bitirince sahâbîler hemen Ebû Ubeyde'ye karşı çıktılar. Rasûlullah, sahâbîleri bu hâlde görünce gülümsedi de, sonra onlara:

—  "Öyle sanıyorum ki, siz, Ebû Ubeyde'nin bir haylîşeyler ge­tirdiğini duydunuz?" buyurdu.

Onlar da:

— Evet yâ Rasûlallah! dediler. Bunun üzerine Rasûlullah:

—  "Sevininiz ve sizi sevindirecek ni'tnetleri (bundan böyle her zaman) umunuz! Vallahi (bundan sonra) sizin üzerinize fakirlik ve ihtiyâçtan korkmam. Fakat ben sizin üzerinize, sizden önceki ümmet­lerin önüne dünyâ ni'metlerinin yayıldığı gibi, sizin önünüze de ya­yılması, onların o ni'metlerde birbirlerine hasedleşipnefsâniy et yarışına giriştikleri gibi sizin de birbirinizle nefsâniyeî yarışına düşmeniz ve bu nefsâniyet yarışının da onları helak ettiği gibi sizleri de helak et­mesinden korkarım" buyurdu [65].

 

63-.......Nâfi'den (o, şöyle demiştir): Abdullah ibnu Umer (R) bütün yılanları öldürür idi. Nihayet Ebû Lubâbe el-Bedrî, kendisine: Peygamber (S) evlerdeki (beyaz yâhud ince yâhud küçük ve zehirsiz) yılanları öldürmekten nehyetti hadîsini söyleyince, onları öldürmek­ten kendini tuttu [66].

 

64-.......İbnu Şihâb şöyle demiştir: Bize Enes ibn Mâlik şöyle tahdîs etti: Ensâr'dan birtakım adamlar Rasûlullah'tan izin istediler de:

— Bize izin ver de kızkardeşimizin oğlu Abbâs için, onun fidye­sini terkedelim, dediler.

Rasûlullah (S):

—  "Onun fidyesinden bir dirhemi dahî terketmeyiniz" buyur­du [67].

 

65-.......Kindeli Mıkdâd ibn Amr, Zuhre oğulları'nın andlaşmış dostu ve Bedir'de Rasülullah'ın beraberinde hazır bulunmuş bir zâttır. İşte bu Mıkdâd, Rasûlullah'a hitaben:

— Şöyle bir mes'ele hakkında ne dersin: Ben kâfirlerden bir kişi ile karşılaşıp vuruşsam da o benim iki elimden birisini kılıcıyla vurup koparsa, sonra benden kaçıp bir ağaca sığmsa da: Ben Allah için müs-lümân oldum (La ilahe illellâh) dese, ben onu tevhîd kelimesini söy­ledikten sonra öldürebilir miyim yâ Rasûlallah? dedi.

Rasûlullah da:

—  "Hayır onu öldürme" buyurdu. Bunun üzerine Mıkdâd:

— Yâ Rasûlallah! O benim iki elimden birisini kesti, kopardı da, tevhîd kelimesini elimi kopardıktan sonra söyledi, dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah (S):

— "Sakın onu öldürme! Eğer öldürürsen, o senin onu öldür­mezden evvelki vaziyelindedir. Sen de onun söylediği tevhîd kelime­sini söylemesinden evvelki vaziyetindesin (çünkü kanın kısas ile mübâh olmuştur)" buyurdu [68].

 

66-.......Bize Enes (R) tahdîs edip şöyle dedi: Rasûlullah (S) Bedir günü:

—  "Ebû Cehl ne yaptı? Kim bakıp anlar?" buyurdu. Bunun üzerine İbnu Mes'ûd gitti ve Ebû Cehl'i, Afra kadının

iki oğlu (Muâz ve Muavviz) onu vurmuşlar da nihayet soğumuş (yâ-nî ölmek üzere iken) buldu. İbn Mes'ûd:

—  Sen misin yâ Ebâ Cehl! dedi.

Râvî İbnu Uleyye dedi ki: Süleyman ibn Tarhân: Enes o sözü işte böyle söyledi, dedi İbn Mes'ûd:

—  Sen misin yâ Ebâ Cehl (vuruldun mu)? dedi. Ebû Cehl, İbn Mes'ûd'a:

— Sizin öldürdüğünüz kişinin fevkinde bir kimse var mıdır? dedi. Râvî Süleyman ibn Tarhân geçen senedle: Yâhud Ebû Cehl:

— Kendi kavminin öldürdüğü kişinin fevkinde bir kimse var mı­dır? dedi.

Râvî dedi ki: Ebû Mıclez de şöyle dedi: Ebû Cehl, İbn Mes'ûd'a

hitaben:

- Keşke beni zirâatçilerden başkası öldürseydi, dedi [69].

 

67-.......Ubeydullah ibn Abdillah'tan (o, şöyle demiştir): Bana İbnu Abbâs, Umer(R)'den şöyle tahdîs etti: Peygamber (S) vefat et­tiği zaman ben Ebû Bekr'e (Ebû Ubeyde'yi kasdederek):

—  Bizimle Ensâr kardeşlerimizin yanına yürü! dedim.

Akabinde Ensâr'dan Bedir'de hazır bulunmuş olan iki sâlih kim­seye kavuştuk. Ben bu kavuşmayı Urvetu'bnu'z-Zubeyr'e tahdîs et­tim. O:

—  Bu iki kişi Uveym ibnu Sâide ile Ma'n ibnu Adiyy'dir, de­di [70].

 

68- Bize İshâk ibn İbrâhîm tahdîs etti. O, Muhammed ibn Fu-dayl'den; o da İsmâîl ibn Ebî Hâlid'den; o da Kays ibn Ebî Hâzım'-dan (şöyle dediğini) işitmiştir: "Bedir'de hazır bulunanların (her birine verilen) mal atiyyesi (yıllık) beşbin beşbin idi"..

Umer (halifeliği zamanında):

— Ben Bedir'de hazır bulunanlara elbette onlardan sonra gelen­ler üzerinde fazla atıyye vereceğim, demiştir [71].

 

69-.......Bize Ma'mer, ez-Zuhrî'den; o da Muhammed ibn Cubeyr ibn Mut'ım'den haber verdi ki, babası Mut'ım ibn Adiyy:

— Ben bir akşam namazında Peygamber'in Tûr Sûresi'ni oku­duğunu işittim. İşte bu, îmânın kalbimde sabit oluşunun evvelidir, demiştir.

Yine ez-Zuhrî'den; o da Muhammed ibn Cubeyr'den; o da ba­bası Mut'ım'den: Peygamber (S) Bedir esirleri hakkında:

—  "Eğer Mut Um ibn Adiyy sağ olsaydı, sonra şu kokmuş cife­ler hususunda şefaat edip benimle konuşsaydı, hiç şübhesiz ben bun­ları Mut'ım'e (diri diri ve kurtuluş fidyesi olmaksızın) bağışlardım" buyurmuştur [72].

Ve yine el-Leys ibn Sa'd da Yahya ibn Saîd'den; o da Saîd ibnu'l-Müseyyeb'den söyledi ki, o (Usmân'm Öldürülmesini kasdederek):

— Birinci fitne vukû'a geldi de Bedir sahâbîlerinden kimseyi bı­rakmadı. Sonra ikinci fitne, yânı Harre vukû'a geldi. Hudeybiye sa­hâbîlerinden kimseyi bırakmadı. Sonra üçüncü fitne vukû'a geldi, o da insanlarda akıl ve kuvvet bırakmadı, demiştir [73].

 

70-....... Yûnus ibn Yezîd tahdîs edip şöyle demiştir: Ben ez-Zuhrî'den işittim, şöyle dedi: Ben Urvetu'bnu'z-Zubeyr'den, Saîd ibnu'l-Müseyyeb'den, Alkame ibn Vakkaas'tan, Ubeydullah ibn Abdillah'tan, Peygamber'in zevcesi Âişe(R)'ye iftira edilmesi hadîsini işittim. Bunların hepsi bana o hadîsten bir parça tahdîs ettiler. Âişe Söyle demiştir: Ben, Ebû Ruhm'un kızı ve Mıstah'm anası (Selmâ) ile haceti yerine getirme mahalline yönelip giderken, onun ayağı çar­şafına takılıp düştü. Bunun üzerine Selmâ kadın:

—  Mıstah helak olsun! diye oğluna beddua etti.

Ben:

— Ne fena söyledin, Bedir'de hazır bulunan bir kişiye sövüyor

musun? dedim...

Âişe iftira hadîsinin tamâmını zikretti [74].

 

71-.......Bize Muhammed ibnu Fulayh ibn Süleyman, Mûsâ ibn Ukbe'den tahdîs etti ki, İbn Şihâb (Rasûlullah'ın gazvelerim zikret­tikten sonra): İşte bunlar Rasûlullah'ın gazveleridir, demiş, akabin­de Bedir'de öldürülenler hakkında Rasûlullah'ın söylediği sözü şöyle zikretmiştir: Rasûlullah (S) onların cesedlerini kuyuya atarken, on­lara hitaben:

—  "Sizler Rabbinizin va'detiiği şeyi gerçek buldunuz mu?" bu­yurdu.

Mûsâ ibn Ukbe (geçen senedle) şöyle dedi: İbn Umer'in mevlâsı Nâfi' şöyle dedi: Abdullah ibn Umer şöyle dedi: Rasûlullah'ın sahâ-bîlerinden bâzı insanlar:

— Yâ Rasûlallah! Ölmüş olan insanlara mı nida ediyorsun? de­diler.

Rasûlullah da:

—  "Sizler benim söylediğim sözleri onlardan daha iyi işitir de­ğilsiniz" buyurdu [75].

Ebû Abdillah el-Buhârî şöyle dedi: Kendisi için pay ayrılan Ku-reyşliler'den Bedir'de hazır bulunan kimselerin toplamı seksenbir ki­şidir. Urvetu'bnu'z-Zubeyr şöyle der idi: ez-Zubeyr: (Bedir'de hissen ve hükmen hazır bulunanların) payları taksim edilip ayrıldı. Bunlar Kureyş'ten yüz kişi idiler, dedi ve Allah en bilendir [76].

 

72-.......Buradaki senedle ez-Zubeyr ibnu'l-Avvâm (R): Bedir günü Muhacirler için yüz pay ayrıldı, demiştir [77].

 

13- İmâm Ebû Abdillah El-Buhârî'nin Ortaya Koyduğu Bu El-Câmi'u's-Sahîh... Kitabında Bedir Ehlinden Oldukları Zikredilen Kimselerin Harf Sırasına Göre İsimlerinin Verilmesi Babı [78]

 

1. Peygamber (S) Muhammed ibn Abdillah el-Hâşimî.

2. Ebû Bekr es-Sıddîk Abdullah ibn Usmân el-Kuraşî. Sonra:

3. Umer ibnu'l-Hattâb el-Adevî. Sonra:

4. Usmân ibn Affân. Peygamber onu hasta bulunan kızı Ru-kayye'nin başında geri bıraktı, fakat onun için Bedir ganimetinden payını ayırdı. Sonra:

5. Alî ibmı Ebî Tâlib el-Hâşimî -Allah onlardan razı olsun- [79]. Bundan sonrakiler harf sırasıyla şunlardır [80]:

6. Iyâs ibnu Bukeyr.

7. Ebû Bekr'in himayesinde bulunan Bilâl ibnu Rabâh el-Kuraşî.

8. Hamza ibnu Abdilmuttalib el-Hâşimî.

9. Kureyş'in yeminli dostu Hâtıb ibnu Ebî Beltea.

10. Ebû Huzeyfe ibnu Utbe ibn Rabîa el-Kuraşî.

11. Harise ibnu'r-Rabf el-Ensârî. Bedir günü öldürüldü. Bu­nun adı Harise ibnu Surâka'dır. Bu harb için çıkanlardan değildi, kü­çük olduğu için gözcülerden idi.

12. Hubeyb ibnu Adiyy el-Ensârî.

13. Huneys ibnu Huzâfe es-Sehmî.

14. Rifâa ibnu Râfî* el-Ensârî.

15. Rifâa ibnu Abdilmunzir.

16.  Ebû Lubâbe el-Ensârî.

17.  ez-Zubeyr ibnu'l-Avvâm el-Kuraşî.

18.  Zeyd ibnu Sehl.

19.  Ebû Talha el-Ensârî.

20.  Ebû Zeydin el-Ensârî.

21. Sa'd ibnu Mâlikin ez-Zuhrî.

22. Sa'd ibnu Havle el-Kuraşî

23. Saîd ibnu Zeyd ibn Amr ibn Nufeylin el-Kuraşî

24. Sehl ibnu Huneyfin el-Ensârî.

25.  Zuheyr ibnu Râfi'in el-Ensârî, ve kardeşi:

26. Muzahhir ibnu RâfiMn el-Ensârî.

(-) Abdullah ibnu Usmân ibni Ebî Kuhâfe el-Kuraşî [81].

27. Abdullah ibnu Mes'ûd el-Huzelî.

28. Utbe ibnu Mes'ûd el-Huzelî.

29. Abdurrahmân ibn Avfin ez-Zuhrî.

30. Ubeyde ibnu'l-Hâris el-Kuraşî

31. Ubâdet ibnu's-Sâmit el-Ensârî.

(-) Umer ibnu'l-Hattâb el-Adevî.

(-) Usmân ibnu Affân el-Kuraşî. Peygamber (S) onu, hasta bu­lunan kızının yanında geri bıraktı, fakat onun için Bedir ganimetin­den payım ayırdı.

(-) Alî ibnu Ebû Talibin el-Hâşimî.

32. Amr ibnu Avfin; Âmir ibn Lueyyin oğuÜan'nın yeminli dostu

33. Ukbe ibnu Amr el-Ensârî.

34. Âmir ibnu Rabîa el-Anezî.

35. Âsim ibnu Sabitin el-Ensârî.

36. Uveym ibnu Sâide el-Ensârî.

37. Itbân ibnu Mâlikin el-Ensârî.

38. Kudâme ibnu. Maz'ûn.

39. Katâde ibnu'n-Nu'mân el-Ensârî.

40. Muâz ibnu Amr ibni'l-Cemûh.

41. Muavviz ibnu Afra, ve kardeşi:

42. Muâz ibnu Afra.

43. Mâlik ibnu Rabîa Ebû Useydin el-Ensârî.

44. Murâre ibnu'r-Rabî' el-Ensârî.

45. Ma'n ibnu Adiyy el-Ensârî.

46. Mıstah ibnu Usâse ibn Abbâd ibni'l-Muttalib ibni Abdi Me­nâfin.

47. Mıkdâd ibnu Amr el-Kindî, Zuhre oğulları'mn yeminli dostu.       

48. Hilâl ibnu Umeyye el-Ensârî -Allah onlardan razı olsun [82].

 

14- Nadîr Oğulları Hadîsi Ve Rasûlullah'ın (Âmir Oğulları'ndan Yanlışlıkla Öldürülen) İki Kişinin Diyetini Vermek İçin Nadîr Oğulları'ndan Yardım İstemek Üzere Onların Yanına Çıkışı. Onların Da Rasûlullah'a Sûikasd Yapmak İstemeleri Babı [83]

 

ez-Zuhrî, Urve ibnu'z-Zubeyr'den olmak üzere:

Nadîr oğulları gazvesi, Bedir vak'asından sonra, altıncı ayın başında ve Uhud harbinden önce oldu, demiştir.

Ve Yüce Allah'ın şu kavli: "O, ehli kitâbdan küfredenleri ilk sürgünde yurdlanndan çıkarandır. Siz çıkacaklarım

sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin (Allah'ın azabına) hakîkaten mâni* olacağım zannetmişlerdi. İşte onlara

hesaba katmadıkları cihetten Allahftn azabı) geliverdi.

O, bunların yüreklerine korku düşürdü. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle, hem mü yminlerin elleriyle harâb ediyorlardı. İşte ey akıl ve basiret sahihleri, siz (bundan) İbret alin" (el-kaşr: 2).

Ve İbnu İshâk, bu Nadîr oğulları işini Maûne Kuyusu vak'asıyle Uhud harbinden sonraya koymuştur.

 

73-.......Bize İbn Cureyc, Mûsâ ibn Ukbe'den; o da Nâfi'den haber verdi ki, İbn Umer (R) şöyle demiştir: Rasûlullah'a karşı (ön­ce) Nadîr oğulları, (sonra) Kurayza oğulları harb açtılar. Bunun üze­rine Rasûlullah Nadîr oğullan'nı yerlerinden sürüp çıkardı. Kurayza oğullan'nı ise yerlerinde bıraktı. Ve onlara (birşey almamak suretiy­le) lütfetti. Nihayet Kurayza da (ahdini bozarak) harb etti. Rasûlul-. lah da onların erkeklerini öldürdü; kadınlarım, çocuklarını, mallarını da müslümânlar arasında bölüştürdü. Ancak onlardan bâzıları Pey-gamber'e katıldılar, Peygamber de bu katılanlara emân verdi. Onlar da müslümân oldular. Bu suretle Rasûlullah, Medîne Yahûdîleri'nin hepsini -ki bunlar Abdullah ibn Selâm'ın kabilesi olan Kaynukaa oğullarındır- ve Benû Harise Yahûdîleri'ni; (hulâsa) Medîne Yahûdî-leri'nin hepsini Medine'den sürgün etti [84].

 

74-.......Bize Ebû Avâne, Ebû Bişr'den haber verdi ki, Saîd ibn Cubeyr şöyle demiştir: Ben îbn Abbâs'a Sûretu'1-Haşr diye söyledim, o: Sûretu'n-Nadîr de! dedi.

Bu hadîsi Ebû Bişr'den rivayet etmekte Ebû Avâne'ye Huseym ibn Beşîr el-Vâsıtî mutabakaat etmiştir [85].

 

75-.......Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Ensâr'dan olan kimse kendi hurmalığından bâzı hurma ağaçlarını Peygamber'e hediye ola­rak ayırır, verirdi. Bu Peygamber'e hurma ağacı ayırma işi, Kuray-za'yı ve Nadîr'i fethetmesine kadar sürdü. Bunların fethinden sonra Peygamber, Ensâr'm hurma ağaçlarını kendilerine geriye verir oldu [86].

 

76-.......İbn Umer (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) –muhasara sırasında- Nadîr oğulları'nın hurma ağaçlarını (harb gereği olarak) yaktırdı ve kestirdi. Bu harb mıntakası, Nadîr oğulları'nın hurmalığı olan Buveyre mevkiidir. Bunun üzerine şu âyet indi: "Herhangibir hurma ağacını kestiniz yâhud kökleri üstünde dikili bıraktınızsa hep Allah'ın izniyledir. (Bu izin de) j'âşıkları rüsvây edeceği içindir" (el-Haşr: 5) [87]

 

77-....... Bize Cuveyriye ibn Esma, Nâfi'den; o da îbn Umer(R)'den; Peygamber'in Nadîr oğullan hurmalığını yaktırdığını haber verdi,

İbn Umer dedi ki: Bu hurmalık hakkında Hassan ibn Sabit şun­ları söylüyordu:

Ve hâne alâ serâii Benî Lueyyin Harıkun bi'î-Buveyreti mustetîru

(= Buveyre hurmalığında yayılan yangın Lueyy oğulları'nın efen­dileri aleyhine kolay oldu.)

Yine İbn Umer dedi ki: Peygamber'in amcasının oğlu Ebû Suf-yân ibnu'l-Hâris, Hassân'a şöyle cevâb verdi:

Edâme'llâhu zelike min senîin Ve harraka fînevâhîha's-sa'iyru

Se-îa'lemu eyyunâ minhâ bi-nüzhın Ve ta'îemu eyye ardayna tediyru

(= Allah bu yakmayı bir yapıcıdan devam ettirsin, Ve Medîne etrafını da alevli bir ateş yaksın. Yakında bileceksin ki Buveyre'ye hangimiz uzakta olacak! Ve yine bileceksin ki Mekke ve Medîne arazîlerimizden hangisi bununla zarar görecek!) [88].

 

78-.......ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bana Mâlik ibn Evs ibn el-Hadesân en-Nasrî haber verdi ki, kendisini Umer ibnu'l-Hattâb çağırmış. Umer'in yanında otururken, Umer'in kapıcısı Yerfâ geldi ve Umer'e:

— Usmân ibn Affân, Abdurrahmân ibn Avf, ez-Zubeyr ibnu'l-Avvâm, Sa'd ibn Ebî Vakkaas'm senin yanına girmelerine rağbet ve iznin var mı? Bunlar geldiler, senin yanına girmeye izin isterler, de­di.

Bunun üzerine Umer:

— Evet, onları içeriye girdir, dedi.

Biraz eylendi. -Humus'da şu ziyâde var: Akabinde içeri girdi­ler, selâm verip oturdular. Sonra Yerfâ biraz oturdu.- Sonra Yerfâ yine geldi ve:

— Abbâs ve Alî'nin içeriye girmesi hususunda iznin var mı? Bun­lar da senin yanına girmeğe izin isterler, dedi.

Umer:

—  Evet izin vardır, dedi.

Onlar içeri girip selâm verince, Abbâs şöyle hitâb etti:

— Ey Mü'minlerin Emîri! Benimle (Alî'yi işaret ederek) şunun arasında hükmet, dedi.

Abbâs ile Alî, Allah'ın fey' [89] olarak Rasûlü'ne tahsîs buyurduğu Nadîr oğulları hurmalığından dolayı çekişiyorlardı. Alî ile Abbâs bir­birlerine dil uzatmışlardı. O mecliste bulunanlar (Usmân ve arkadaş­ları):

— Ey Mü'minlerin Emîri, bunların arasında hükmet de bunla­rın birini diğerinden huzur ve rahata kavuştur, dediler.

Bunun üzerine Umer:

— Yavaş olunuz, acele etmeyiniz! Gök ve yer, izni ve iradesiyle ayakta duran Allah hakkı için size sorarım: Sizler Rasûlullah'm: "Biz peygamberler camiasının terîkesi vâris olunmaz. Bizim bıraktığımız her mal sadakadır, vakıftır" buyurduğunu ve bu sözü ile kendisini kasdettiğini bilir misiniz? dedi.

Topluluk:

—  Evet, Rasûlullah böyle buyurdu, diye tasdik ettiler.

Bunun üzerine Umer, Alî ile Abbâs'a dönüp:

— Allah hakkı için size de sorarım: Rasûlullah'm kendisini kas-dederek böyle buyurduğunu sizler de biliyor musunuz? dedi.

Alî ile Abbâs:

—  Evet, diye tasdîk ettiler. Bunun üzerine Umer:

— Şimdi ben size bu malın hukukî vaziyetim anlatayım, diye şöyle îzâh etti:

— Münezzeh olan Allah bu fey'de tasarrufu Rasûlü'ne tahsîs etti,

O'ndan başka kimseye bu hakkı vermedi. Zikri yüce Allah Kur'ân'-da: "Allah'ın onlardan Peygamberine verdiği fey'e gelince, siz bu­nun üzerine ne ata, ne deveye binip koşmadınız. Fakat Allah pey­gamberlerini dileyeceği kimselere musallat eder. Allah herşeye hak-kıyle kaadirdir" (ei-Haşn 6) buyurmuştur. Binâenaleyh bu malda tasar­ruf, yalnız Rasûlullah'm hakkı idi. Sonra vallahi bu mala sizden başka kimse iştirak etmedi. Ve sizin zararınıza kimse tasarruf da iddia ey­lemedi. Bu fey1 malının nemasını size verdi ve aranızda taksim etti. Nihayet fey'den o malın aslı mahfuz kaldı. Rasûlullah bu maldan ai­lesinin bir senelik nafakasını ayırır, onları infâk ederdi. Sonra bun­dan artakalanı alırdı. Onu Allah'ın malı yerine (vakıf) kılardı. -Cihâd ve hayır yollarına harcardı.- Bu malı Rasûlullah sağlığında böyle kul­landı. Sonra Peygamber vefat edince Ebû Bekr:

— Ben Rasûlullah'm velîsiyim! diye-el koydu ve Rasûlullah'm kullandığı gibi kullandı.

Sonra Ümer, Alî ile Abbâs'a dönerek:

— Ebû Bekr'in bu suretle muamele ettiğini sizler de hatırlarsı­nız! Nitekim söylüyorsunuz, dedi (ve devam edip): Allah bilir ki, Ebû Bekr bu hareketinde doğru idi; lûtufkârdı, akıl ve zekâ sahibi idi, hak­ka uymuştu. Sonra Allah Ebû Bekr'in vefatını diledi. Ben de: Rasû­lullah'm ve Ebû Bekr'in velîsiyim! dedim. Ve emîrliğimin ilk iki yılında bu mala el koydum. Ve Rasûlullah ile Ebû Bekr'in kullandığı gibi idare ettim. Allah bilir ki, ben bu hareketimde doğruyum, lütufkâ-rım; akıl ve şuurumla hareket ettim, hakka uydum. Sonra her ikiniz müştereken bana geldiniz. İkinizin sözü bir ve işiniz cem'iyyetli idi. Ey Abbâs! Sen bana geldin (Humus'ta şu ziyâde vardır: Benden kar­deşinin oğlundan isabet eden hisseni istiyordun. -Alî'yi kasdederek:-Bu da eşinin babasından nasibine düşen hissesini istiyordu.) Bunun üzerine ben sizlere Rasûlullah'm: "Biz peygamberler vâris olunma­yız, bizim bıraktığımız mal sadakadır" buyurduğu cevâbını verdim.

Müteakiben bu malı size vermeyi ve sizin elinizle idare etmeyi hatırladım. Ve:

— İsterseniz bu hurmalıkları size vereyim. Allah'ın ahdi ve andı boynunuzda olmak üzere siz bu malı Rasûlullah'm, Ebû Bekr'in ve

velî kılındığım zamanımda benim idare ettiğimiz gibi idare ediniz; şayet kabul etmezseniz artık bana birşey söylemeyiniz, dedim. Bu teklifim üzerine siz de:

—  Bu şartla bize ver! dediniz.

Ben de ikinize teslim ettim. (Aranızda çıkan ihtilâf üzerine) şim­di benden bunun hâricinde bir hüküm mü istiyorsunuz? Gök ve yer izniyle ve iradesiyle ayakta duran Allah'a yemîn ederim ki, ben kıya­met kopuncaya kadar bunun dışında bir hükümle hükmetmem. Eğer siz onun idaresinden âciz olduysanız, onu bana geriye verin. Ben onu sizin hesabınıza kifayetle idare ederim, dedi.

ez-Zuhrî dedi ki: Ben Mâlik ibn Evs'in rivayet ettiği bu uzun Umer hadîsini, Urve'ye tahdîs ettim. Urve; Mâlik ibn Evs doğru söylemiş­tir, diye tasdîk etti. Sonra şöyle dedi: Ben Peygamber'in zevcesi Âi-şe'den işittim, o şöyle diyordu: Peygamber'in kadınları Usmân'ı Ebû Bekr'e gönderip, Allah'ın kendi Rasûlü'ne tahsîs ettiği hurmalıklar­dan sümün( = sekizde bir) hisselerini istiyorlardı. Ben de onları kar­şılayarak kendilerine:

— Allah'tan sakınmaz mısınız? Peygamber (S): "Biz vâris olun­mayız- Bizim bıraktığımız her mal sadakadır (mülkiyeti Beytu'1-mâle âid vakıftır)" derdi. Bu sözle Rasûlullah kendisini kasdederek: "An­cak Muhammed'in ailesi bu mal{m gt\\x'm)dan istifâde edebilir" bu­yurdu,  dedim.  Ve Peygamber'in  kadınlarının müracaatı, benim kendilerine vâki' olan bu haber vermem üzerine sona erdi.

Urve dedi ki: Bu sadaka olan hurmalık Alî'nin eline geçti. Ab-bâs'ı müdâhaleden men' edip ona galebe etti. Sonra sırasıyle Hasen ibn Alî, sonra Hüseyin ibn Alî, sonra Alî ibn Hüseyin ve Hasen ibn Hasen'in ellerine geçti. Alî ibn Hasen ile Hasen ibn Hasen ona nev-betle tasarruf ediyorlardı. Sonra Zeyd ibn Hasen'in eline, yânı ida­resine geçti. Hakîkaten bu mal Rasûlullah'ın sadakası olarak idare olundu [90].

 

79-.......Âişe(R)'den (o, şöyle demiştir): Fâtıma aleyhi's-selâm ile Abbâs, Ebû Bekr'e gelip Fedek arazîsinden miraslarını ve Hay-ber'den payını istiyorlardı. Ebû Bekr şöyle dedi:

— Ben Peygamber'den işittim: "Bizler mîrâs olunmayız. Bizim bıraktığımız herşey sadakadır. Ancak bu maldan Muhammed'in ai­lesi yerler" buyuruyordu. Allah'a yemîn ederim ki, elbette Rasûlul­lah'ın hısımları bana kendi hısımlarımla ilgilenmekten daha sevimli­dir [91].

 

15- (Yahûdî Şâiri) Ka'b İbnu'l-Eşrefin Öldürülmesi Babı [92]

 

80- Ben Câbir ibn Abdillah(R)'-tan işittim, şöyle diyordu: Rasûlullah (S) sahâbîlerine:

—  "Ka'b ibnu'l-Eşref(i öldürmek) için kim hazırdır? Çünkü o, Allah'a ve Rasûlü'ne ezâ etmiştir" buyurdu.

Muhammed ibn Mesleme ayağa kalktı ve:

—  Yâ Rasûlallah, onu benim öldürmemi ister misin? dedi. Rasûlullah:

—  "Evet (bunu isterim)" buyurdu. Muhammed ibn Mesleme:

— Öyle ise Ka'b'ı sevindirecek birşey söylememe izin ver! dedi. Rasûlullah:

— "Ne istersen söyle!" buyurdu [93].

Bunun üzerine Muhammed ibn Mesleme, Ka'b'a vardı da:

— Şu kişi (yânı Rasûlullah) bizden sadaka istedi. Ve bize güç ver­gi teklif edip, bizi yordu. Ben de ödünç birşey almak için sana gel­dim, dedi.

Ka'b da İbn Mesleme'nin dediği gibi söylendi de:

— Muhakkak o, sizin usancınızı daha artıracaktır, sözünü de ek­ledi.

Muhammed ibn Mesieme:

— Bizler bir kerre O'na uymuş bulunduk. O'nü hemen terket-mek istemiyoruz. Onun işi nereye varacak bakacağız; işi sona erince­ye kadar bekleyeceğiz. Biz şimdi senden bize bir deve yükü yâhud iki deve yükü ödünç vermeni istemekteyiz, dedi.

Ve bize Amr ibnu Dînâr bu hadîsi birkaç kerreler tahdîs etti. Fa­kat "Veskan ev veskayn" sözlerini zikretmedi. Ben kendisine bu ha­dîste 'Veskan ev veskayn" sözlerini söyledim. Bunun üzerine Amr: Zannederim ki bu hadîste "Veskan ev veskayn" sözleri vardır, dedi [94].

Muhammed ibn Mesleme'nin sözü üzerine Ka'b:

— Evet siz bana rehin verin, dedi. Muhammed ibn Mesleme ve arkadaşları:

— Neyi rehin istersin? diye sordular.

Ka'b:

—  Kadınlarınızı bana rehin veriniz, dedi. Onlar:

— Sen Arab'ın en güzeli iken biz kadınlarımızı sana nasıl rehin edebiliriz? dediler.

Ka'b:

—  Öyle ise oğullarınızı bana rehin verin, dedi. Onlar:

— Oğullarımızı sana nasıl rehnederiz? Sonra bunların biri hak­kında "Bir yâhud iki deve yükü hurmaya rehin olundu" diye sövü­lür. Bu da bize ebedî bir ardır. Lâkin biz sana silâhlarımızı rehin bırakalım, dediler.

Sufyân: "Le'me" sözü ile silâhı kasdediyor, dedi.

Ka'b bunu kabul ederek kendisine gelmesi için Muhammed ibn Mesleme'ye zaman ta'yîn etti. Muhammed ibn Mesleme bir gece Ka'-b'a geldi (Kale dışından seslendi). Yanında Ka'b'ın süt kardeşi Ebû Naile vardı. Ka'b bunları kale içine da'vet etti ve misafirleri karşıla­mak için onların yanına indi. Ka'b'm karısı, kocasına:

—  Bu saatte nereye çıkıyorsun? diye i'tirâz etti. Fakat Ka'b:

— Bu seslenen Muhammed ibn Mesleme ile kardeşim Ebû Nai­le'dir, diye karşıladı.

Sufyân şöyle dedi: Amr'dan başka râvîler şöyle dedi: Kadın:

— Ben bir ses işitiyorum ki, sanki ondan kan damlıyor (şerr se­ziliyor)! dedi.

Ka'b:

— O benim kardeşim Muhammed ibn Mesleme ile süt kardeşim Ebû Nâile'dir. Hem şübhesiz kerîm olan insan geceleyin kılıç darbe­sine çağırılsa bile o çağrıya muhakkak icabet eder, dedi.

Râvî: Muhammed ibn Mesleme beraberinde içeriye iki kişi daha soktu, dedi. Sufyân'a: Amr ibn Dînâr onların isimlerini söyledi mi? diye soruldu. Bâzısının ismini söyledi, dedi. Amr: Beraberinde iki kişi getirdi, dedi. Amr'dan başka râvîler ise: Ebû Abs ibn Cebr, el-Hâris ibnu Evs, Abbâd ibnu Bişr, diye isimledi. Amr dedi ki: İbn Mesleme beraberinde iki kişi getirdi de, onlara:

— Ka'b gelince, ben onun saçını tutup koklarım. Siz benim Ka'­b'ın başını sıkıca yakaladığımı gördüğünüz zaman hemen kılıçlarını­zı çekip Ka'b'ı vurunuz! diye söyledi

Hadîsin râvîsi Amr ibn Dînâr bir kerre de İbn Mesleme'nin ar­kadaşlarına:

— Ka'b'm başını size de koklatırım, dediğini rivayet etmiştir.

Şimdi Ka'b ibnu'I-Eşref güzei giyimli ve silâhlarını kuşanmış ol­duğu hâlde etrafına hoş koku saçarak misafirlerin yanına indi. Bu­nun üzerine îbnu Mesleme:

— Ben (ömrümde) bu günkü gibi güzel koku duymadım, diye yaklaştı.

Ka'b:

— Arab'ın en güzel kokulu ve en asîl kadınları benim yanımda yaşıyor, dedi.

Amr dedi ki: Muhammed ibn Mesleme:

—  Başını saçını koklamama izin verir misin? dedi. Ka'b:

—  Evet (izin veririm), dedi.

İbnu Mesleme kendisi kokladı, sonra arkadaşlarına da koklattı. Sonra:

—  Bana bir daha koklamaya izin verir misin? dedi. Ka'b:

—  Evet, dedi.

Bu defa İbnu Mesleme, Ka'b ibnu'l-Eşref'in başını sımsıkı ya­kaladı ve arkadaşlarına:

—  Haydi kılıç darbesine tutup onu vurunuz! dedi.

Bu suretle Îbnu'l-Eşref'i öldürdüler. Sonra Peygamber'e gelip haber verdiler [95].

 

16- Ebû Râfi' Abdullah İbnu Ebı'l-Hukayk'ın Öldürülmesi Babı

 

Ona Sellâm ibnu Ebi'l-Hukayk da denilir. Yahûdî olan Ebû Râfi\ Hayber'de ikaamet ederdi. Onun Hicaz arazîsinde (yânî Hayber'de) kendisine âid kuvvetli bir kale içinde oturduğu söylenir. ez-Zuhrî: Ebû Râfi'in öldürülmesi, Ka'b ibnu'l-Eşrefin öldürülmesinden sonra oldu, demiştir.

 

81-.......el-Berâ ibnu Âzib (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) kü­çük bir topluluğu Ebû Râfi'e gönderdi. Abdullah ibnu Atık, geceleyin Ebû Râfi' uyumakta iken onun evine girip yanına sokuldu ve onu öldürdü.

 

82-.......el-Berâ ibnu Âzib (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) Ensâr'dan birtakım kimseleri Yahûdî Ebû Râfi'e (onu öldürmeleri için) gönderdi. Bunlar üzerine Abdullah ibnu Atîk'i bey yaptı [96]. Ebû Râ­fi', Rasûlullah'a ezâ eder ve O'nun aleyhinde(ki hareketlere malca) yardım ederdi [97]. Bu (zengin Yahûdî) Hicaz toprağında kendisine âid (kuvvetlendirilmiş) bir kalede otururdu. Abdullah ibnu Atîk ile-ar-kadaşları kaleye yaklaştıklarında güneş batmıştı. Oranın insanları (de­ve, sığır, koyun gibi) yaylım hayyanlanyle mer'adan dönmüşlerdi. Bu durum üzerine Abdullah ibnu Atîk arkadaşlarına:

— Siz yerinizde oturunuz da ben (Ebû Râfi'in kalesine) gideyim. Ve kale kapıcılarına nezaketli bulunayım. Bu suretle kaleye girebile­ceğimi sanırım, dedi.

Kale kapısına doğru yürüdü. Nihayet kapıya yaklaştı. Sonra (ken­disini saklamak üzere) maşlahına büründü. Sanki bir ihtiyâcım gide-riyordu. Artık insanlar tamâmiyle kaleye girmişti. Bu sırada kale kapıcısı:

— Ey Allah'ın kulu, kaleye girmek istersen hemen gir! Zîrâ ben kapıyı kapamak istiyorum, dedi.

Ben de hemen girdim. Ve (merkeb ahırına) gizlendim. İnsanla­rın kaleye girmesi üzerine kapıcı kapıyı kilitledi ve anahtarları bir di­reğe astı.

İbnu Atîk dedi ki: Ben hemen anahtarlara doğru kalktım, onla­rı alıp kapıyı açtım. Ebû Râfi'in yanında akşamdan sonra gece soh­beti yapılırdı ve bu sohbet kalenin üst katlarında yapılırdı. Bu gece sohbeti sona erip, dostları Ebû Râfi'in yanından dağılınca, ben he­men yanına çıktım. Ve her kapıyı açtıkça iç tarafından sürmeliyor-dum. Düşündüm ki, eğer Ebû Râfi'in adamları beni anlarlarsa onu öldürünceye kadar bu iyi fırsatı bana bırakmazlar. Bu suretle Ebû Râfi'in yattığı odaya kadar vardım. O, karanlık bir oda içinde, aile­sinin arasında (yatmış) idi. Odanın neresinde olduğunu kestiremedim. Anlamak için:

—  Yâ Ebâ Râfi'! diye seslendim.

—  Kim o? diye cevâb verdi.

Ben hemen sesin tarafına yaklaştım ve kılıcımla ilk darbeyi vur­dum. Fakat dehşet içinde idim, bir iş göremedim. Ebû Râfi' haykır­dı. Ben hemen odadan dışarı çıktım ve kısa bir zaman eğlenip sonra odaya (tekrar) daldım da (sesimi değiştirerek) [98]:

—  Bu feryâd nedir yâ Ebâ Râfi'? dedim.

— Anan cehenneme! Sen seslenmeden önce birisi beni oda için­de kılıçla vurdu, dedi.

Abdullah ibnu Atîk dedi ki: Ben ona bir darbe daha vurdum, iyice yaraladım. Fakat yine öldüremedim. Sonra kılıcın keskin ucu­nu onun karnına bastım. Nihayet Ebû Râfi' arkasına devrildi. Bu defa onu öldürdüğümü anladım ve hemen kapıları birer birer açmağa baş­ladım. (Bu suretle savuşup) kale merdiveninin tâ son basamağına var­mıştım. Burada yere ulaştığımı sanarak ayağımı yere attım. (Meğer daha sona gelmemiş olduğumdan) mehtâblı bir gecede merdivenden aşağıya düştüm. Baldırım kırıldı. Hemen bir sargı ile bu kırığı sar­dım, sonra kapının önüne oturdum. Ve kendi kendime:

— Onu öldürüp öldürmediğimi iyice öğreninceye kadar bu gece kaleden çıkmam, dedim.

Horoz Ötmeye başlayınca ölü i'lâncısı kale sûrunun üstünde di­keldi ve:

— Hicaz ahâlîsinin taciri Ebû Râfi'nin Ölümünü bildiririm! di­ye i'lân etti.

Bunun üzerine ben artık arkadaşlarımın yanma gittim. Onlara:

—  Artık kurtuluş, Allah Ebü Râfi'i öldürdü, dedim. Nihayet Peygamber'in huzuruna vardım, işi O'na anlattım. (Aya­ğımın kırıldığını duyunca) bana:

—  "Ayağını uzat" buyurdu.

Ben de ayağımı uzattım. Rasûlullah ayağımı eliyle sıvazladı. Sanki ayağımdan hiç ağrı duymamışa döndüm.

 

83-.......Ebû Ishâk şöyle demiştir: Ben el-Berâ ibnu Azib(R) den işittim, o şöyle dedi: Rasûlullah (S), Abdullah ibnu Atîk'i ve Abdul­lah ibnu Utbe'yi, beraberindeki birtakım insanlar içinde Yahûdî Ebû Râfi'e (yânî onu öldürmeye) gönderdi. Bu topluluk gittiler, nihayet kaleye yaklaştıklarında, başkanları Abdullah ibnu Atîk, arkadaşla­rına:

— Sizler yerinizde durunuz da ben kaleye gidip duruma baka­yım, dedi.

Abdullah ibn Atîk şöyle dedi: Ben gittim ve kaleye girmek için nâzik hareket ettim. Kale halkı kendilerine âid bir eşek kaybetmiş­ler.

Abdullah ibn Atîk dedi ki: Kaledekiler alaca karanlıkta dışarı çıktılar da o eşeği arıyorlardı.

Abdullah dedi ki: Ben tanınmaktan endîşe ettim.

Yine Abdullah dedi ki: Ben (kendimi saklamak üzere) maşlahımla başımı ve ayaklarımı örttüm. Sanki ben bir hacetimi yerine getiriyor-dum. Sonra kapının sahibi:

— Ben kapıyı kapamadan Önce içeri girmek isteyen girsin! diye nida etti.

Ben de hemen içeriye girdim ve kale kapısının yanındaki eşek ahırının içinde saklandım. Adamları Ebû Râfi'in yanında akşam ye­meği yediler ve yanında oturup konuştular. Nihayet geceden bir müd­det geçti. Sonra adamları kale içindeki kendi evlerine döndüler. Sesler kesilip de hiçbir hareket işitmez olunca, ben (gizlendiğim yerden) dı­şarı çıktım.

Abdullah dedi ki: Ben kapının sahibinin kalenin anahtarını bir oyuk içine koyduğu yeri görmüştüm. Anahtarı oradan aldım ve ka­lenin kapısını açtım.

Abdullah dedi ki: Kendi kendime; Kale halkı beni bilirlerse, di­ye düşündüm de yavaşça yürüdüm. Sonra kale içindeki evlerinin ka­pılarına varıp onları, içlerindekilerin üzerlerine dıştan kilitledim. Sonra bir merdiven içinde üst kata, Ebû Râfi'in yanma çıktım. Bir de gör­düm ki, ev karanlıktır, evin kandili sönmüştür. Adamın nerede ol­duğunu bilemedim. Bu durumda;

Yâ Ebâ-RâfH dedim.

— Kimdir o? dedi.

Abdullah dedi ki: Ben hemen ses tarafına gittim ve ona vuru­yordum. O bağırdı. Fakat vurmam bir iş görmedi.

Abdullah dedi ki: Sonra sanki ona yardım ediyorum gibi geldim de sesimi değiştirerek:

—  Neyin var .yâ Ebâ Râfi'? dedim. Ebû Râfi':

— Dikkat et, sana hayret ediyorum, anana veyl olsun! Yanıma bir adam girip beni kılıçla vurdu, dedi.

Abdullah dedi ki: Ben yine ona gidip diğer bir kerre daha vur­dum, fakat vuruşum yine bir iş görmedi. Ebû Râfi' bağırdı ve ev hal­kı ayağa kalktı.

Abdullah dedi ki: Sonra ben sesimi değiştirerek yardım isteyici şeklinde geldim. Onu sırtı üzerine yatmış gördüm. Hemen kılıcı kar­nının içine soktum, sonra üzerinde tersine çevirdim, nihayet kemiğin sesini işittim. Sonra dehşetle dışarı çıktım, nihayet merdivene geldim.

Aşağıya inmek istiyordum ki, merdivenden düştüm, ayağım eklem yerinden çıktı. Hemen ayağımı bir sargı ile sardım. Sonra ben bir ayak üzerinde sekerek arkadaşlarıma geldim ve onlara:

—  Sizler gidiniz ve Rasûlullah'a sevinçli haberi bildiriniz. Ben (onun ölümünü haber veren) ölüm i'Iâncısını işitinceye kadar bura­dan ayrılmayacağım, dedim.

Sabahın cihetinde aydınlık olunca ölü i'lâncısı yukarıya çıktı da:

—  Ebû Râfi'in ölümünü bildiririm! diye i'lân etti.

Abdullah ibn Atîk dedi ki: Müteakiben ben, bende ayak cihe­tinden hiçbir iztırab olmaksızın kalkıp yürüdüm. Arkadaşlarımın Pey-gamber'e gelmelerinden önce onlara yetiştim, ve Peygamber'e o sevinçli haberi (yânî Ebû Râfi'in öldürüldüğü haberini) verdim " [99].

 

17- Uhud Gazvesi Babı [100]

 

Ve Yüce Allah'ın şu kavli:

"Hani sen, müzminleri muharebeye elverişli yerlerde ta'biye etmek üzere erkenden ailenden (Medine'den) ayrılmıştın, Allah hakkiyle işitendi, kemâliyle bilendi" <Âlu İmrân: 121) [101].

Ve zikri ulu olan Allah'ın şu kavli: "(Ey mü'minler) gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz eğer (gerçekten) mü 'min iseniz (düşmanlarınızdan) çok üstünsünüzdür. Eğer size (Uhud'da) bir yara değmiş bulunuyorsa (Bedir'de) o kavme de o kadar yara değmiştir. O günler (öyle günlerdir ki) biz onları insanlar arasında (nevbetleşe nevbetleşe) döndürür dururuz. (Bu da) Allah'ın (ezeldeki) ilmini imân edenlere açıklaması, içinizden şehîdler edinmesi, mü 'minleri tertemiz yapıp kâfirleri helak etmesi içindir. Allah zâlimleri sevmez. Yoksa siz, Allah içinizden savaşanları belli etmeden, sebat edenleri belli etmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? And olsun ki, siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzûlamıştınız. İşte onu gerçekten gördünüz de. Şimdi siz ona bakıp

duruyorsunuz" (Âlu İmrân: 139-143) [102].

Ve Allah'ın şu kavli:

"Andolsun ki, Allah'ın size olan va'di -O'nun izni ile onları öldüregeldiğiniz, hattâ sevmekte olduğunuz zaferi de size gösterdiği zamana kadar- yerine gelmişti. (Sonra) siz yılgınlık gösterdiniz, isyan ettiniz, verilen emir hakkında çekiştiniz. İçinizden kimi dünyâyı istiyor, yine içinizden kimi âhir eti diliyordu. Sonra Allah size ibtilâ vermek için sizi onlardan geri çevirdi. (Bununla beraber) sizi muhakkak bağışladı da. Zâten Allah müzminlere bol lütuf ve inayet Sahibidir'^ (Âlu İmrân: 152).

Ve Yüce Allah'ın şu kavli:

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. BiVakis onlar Rabbleri katında diridirler. (Allah'ın) lûtfu inayetinden, kendilerine verdiği (şehîdlik mertebesi) ile hepsi de şâd olarak (cennet ni'metleriyle) rızıklanırlar.

Arkalarından henüz onlara katılamayanlar hakkında da: Onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir diye müjde vermek isterler" (Âlu İmrân: 169-170) [103].

 

84-.......Abdullah ibn Abbâs (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Uhud gününde: "İşte şu atının başını tutmuş (harekete hazır) bulu­nan Cibril'dir, üstünde de harb cihazı vardır" buyurdu [104].

 

85-.......Ukbetu'bnu Âmir (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) Uhud şehîdleri üzerine sekiz yıl sonra cenaze namazı kıldı. (Rasûlul­lah ölümünden biraz önce) dirilere ve ölülere veda edici gibiydi. Son­ra (Medine'ye gelip) minbere çıktı da şöyle buyurdu:

— "Ben sizin kevser havuzuna ilk erişeniniz olacağım. Ben sizin Hakk yolundaki hizmetlerinize şehâdet edeceğim. Kıyamet gününde buluşma yeriniz havuzdur. Şübhesiz ben şimdi şu makaamımda ha­vuza bakmaktayım. Emin olunuz ben, sizin müşrik olacağınızdan kor­kar değilim. Lâkin ben sizin üzerinize dünyâya rağbet etmenizden, dünyâ hakkında nefsâniyet yarışına girişip birbirinizle didişmenizden endîşe ederim".

Ukbe ibn Âmir: İşte Rasûlullah'ı bu görüşüm, minber üzerinde O'nu son görüşüm oldu, demiştir [105].

 

86-....... el-Berâ ibn Âzib (R) şöyle demiştir: Biz o gün, yânî Uhud günü müşriklerle karşılaştık. Peygamber (S) okçulardan iba­ret olan bir askerî birliği yerlerine oturttu, başlarına da Abdullah ib-nu Cubeyr'i kumandan ta'ynı etti ve onlara:

—  "Bizim düşmanlara gâlib geldiğimizi görseniz de yerleriniz­den ayrılmayın, düşmanların bize gâlib geldiklerini görseniz de yine yerlerinizden ayrılmayın, bize yardım da etmeyin (yânî hiçbir surette mevziini terketmeyin)*1 emrini verdi.

Biz düşmanlarla karşılaşıp harbe girişince, müşrikler bozularak kaçtılar, hattâ ben kadınları bacaklarından örtülerini kaldırmışlar ve ayaklarındaki halkaları meydana çıkmış olarak dağda sür'atle yürü­yüp kaçarlarken gördüm. Bu sırada müslümânlar:

—  Ganîmet alın! Ganimet alın! demeye başladılar. Bu durumda Abdullah ibnu Cubeyr:

— Peygamber (S) benden yerlerinizden ayrılmama ahdi aldı, de­di.

Maiyyetindeki okçular dayatınca yüzleri döndürüldü (yânî şaşı­rıp nereye gideceklerini bilemediler). Akabinde müslümânlardan yet­miş kişi şehîd edildi. Ebû Sufyân Sahr ibnu Harb yükseğe çıktı da:

—  Topluluk içinde Muhammed var mı? diye seslendi. Peygamber (S):

—  "Ebû Sufyân'a cevâb vermeyiniz'' buyurdu. Ebû Sufyân bu sefer:

— Topluluk içinde Ebû Kuhâfe'nin oğlu (Ebû Bekr) var mıdır? dedi.

Peygamber yine:

—  "Ebû Sufyân'a cevâb vermeyin" buyurdu. Ebû Sufyân tekrar:

—  Topluluk içinde Hattâb oğlu var mıdır? diye sordu.

Bu sorularına cevâb alamayınca Ebû Sufyân, arkadaşlarına dön­dü de:

— Şübhesiz bunlar öldürülmüşlerdir, şayet diri olsalardı cevâb verirlerdi, dedi.

Bu sırada Umer nefsine mâlik olamadı da:

— Yalan söyledin ey Allah'ın düşmanı! Allah seni üzecek -yâhud horlayacak- şeyleri, senin aleyhine bakî kılmıştır, dedi.

Ebû Sufyân:

—  Yâ Hubel! Yüksel, işin yükselsin! dedi. Peygamber (S):

—  "Ebû Sufyân'a cevâb verin" buyurdu.

—  Ne söyleyelim? dediler. Peygamber:

—  "Allah en yüksek ve en uludur deyin" buyurdu. Ebû Sufyân:

—  Bizim için el-Uzzâ var, sizin Uzzâ'mz yoktur, dedi. Peygamber:

—  "Ona cevâb veriniz" buyurdu. Sahâbîler:

—  Ona ne söyleyelim? dediler. Peygamber:

—  "Allah bizim Mevlâ'mızdır, sizin mevlâmzyoktur deyin" bu­yurdu.

Ebû Sufyân:

— Bu, Bedir gününe mukaabil bir gündür. Harb nevbet nevbet-tir (yânî bir nevbet sizin lehinize, bir nevbet bizim lehimizedir). Siz­den öldürülenlerde kulak ve burun kesilmesi bulacaksınız; bunu ben emretmedim. Bunu emretmemiş olsam da bu müsle işi beni kötüleştirmez, dedi [106].

Bana Abdullah ibnu Muhammed haber verdi. Bize Sufyân ibnu Uyeyne, Amr ibn Dinar'dan tahdîs etti ki, Câbir ibn Abdillah (R):

Birtakım insanlar Uhud gününün sabahında şarâb içtiler, sonra (o şarâb karınlarında iken) şehîd olarak öldürüldüler, demiştir [107].

 

87-.......Bize Şu'be, Sa'd ibnu İbrahim'den; o da babası İbra­him'den haber verdi ki, babası Abdurrahmân ibn Avf oruçlu bulun­duğu bir gün, önüne iftar sofrası getirilmiş. Abdurrahmân ibn Avf (bu zengin sofraya bakıp) şöyle demiştir:

— Mus'ab ibnu Umeyr, (Uhud günü) şehîd edildi. Hâlbuki Mus'-ab, benden çok hayırlı idi. Bu şehîd, kefen yerine bir kaftana sarıl­mıştı ki, bununla başı örtülse ayaklan açılıyordu; ayakları örtülse başı açılıyordu.

Râvî îbrâhîm dedi ki: Öyle sanıyorum ki, babam Abdurrahmân ibn Avf, sözüne şöyle devam etti:

— Yine Uhud'da Hamza da şehîd edildi. O da benden hayırlı idi. (O da böyle kefenlendi. Onlar böyle zühdî bir hayât içinde âhire-te gittiler.) Sonra dünyâdan bize serilen ni'metler önümüze serildi -yâhud da babam: Dünyâdan bize verilen ni'metler verildi-. Biz âhi-ret için kazandığımız hasenelerimizin acele edilip de dünyâda bize ve­rilmiş olmasından endîşe etmişizdir, dedi.  (O şehîdlerin yüksek derecelerine ulaşmanın geciktiğine üzüldü.)

Sonra ağlamaya başladı, hattâ iftar yemeğini terkeyledi [108].

 

88-.......Câbir ibnu Abdillah (R) şöyle demiştir: Bir er kişi Uhud günü Peygamber(S)'e:

— Ben öldürülürsem, benim nerede olacağımı bana haber ver! dedi.

Peygamber:

—  "Cennette (olursun)" buyurdu.

Bunun üzerine o kişi, elindeki yemekte olduğu hurmaları hemen yere attı ve sonra harbe girişti de şehîd oluncaya kadar vuruştu [109].

 

89-.......Habbâb ibn Erett (R) şöyle demiştir: Bizler (dünyâyı değil) Allah rızâsını arayarak, Rasûlullah'ın beraberinde hicret ettik. Artık ecrimiz (Allah'ın va'di gereği) Allah'a vâcib oldu. Bizlerden bu­radaki ecrinden hiçbirşey yemeden âhirete geçenler, yâhud gidenler vardır. Bunlardan biri Mus'ab ibnu Umeyr'dir. O, Uhud günü şehîd edildi. Geriye bir kaftandan başka birşey bırakmadı. Biz onun başı­nı bu kaftânıyle örttüğümüzde ayakları meydana çıkıyor, bu kaftan­la ayaklarını örttüğümüzde başı meydana çıkıyordu. Bu yokluk karşısında Peygamber (S) bize:

—  "Bu kaftan ile şehidin başını örtün, ayakları üzerine de ızhır denilen ot koyun "; yâhud: "Ayakları üzerine ızhır atın" buyurdu.

Bizlerden, kendilerine hicret meyvesi ulaşan ve bu meyveyi dev-şirenler de vardır [110].

Ve bize Hassan ibnu Hassan haber verdi: Bize Muhammed ibnu Talha tahdîs etti: Bize Humeyd et-Tavîl, Enes ibn Mâlik(R)'ten şöyle tahdîs etti: Enes ibn Mâlik'in amcası Enes ibnu'n-Nadr, Bedir har­binde hernasılsa bulunamamıştı. Bundan dolayı kendisi:

— Ben, Peygamber'in ilk harbinde bulunamadım. Vallahi eğer Allah beni Peygamber'in beraberinde müşriklerle yapılacak harb mey­danında hazır bulundurursa, yapacağım yiğitlik çalışmalarımı, kah­ramanlık faaliyetlerimi Allah elbette herkese gösterecektir, derdi.

Enes ibnu'n-Nadr Uhud harbine katıldı, orada insanlar bozu­lunca:

— Yâ Allah, şunların, yânı müslümânların yaptıkları bozgun­culuktan Sana karşı özür beyân edip kabulünü isterim. Şu müşrikle­rin yaptıkları cinayetlerden de Sana sığınırım, dedi ve kılıcı ile müşriklere doğru ilerledi.

Bu sırada Sa'd ibn Muâz'a rastgelip, ona:

— Ey Sa'd, nereye çekiliyorsun? Muhakkak ki, ben cennetin ko­kusunu Uhud Dağı'nın önünde buluyorum, deyip çarpışmaya geçti ve harb meydanında yiğitlik hârikaları gösterdi; sonunda şehîd edil­di.

İbnu'n-Nadr'in cesedi tanınmadı. Nihayet onu kızkardeşi (er-Rubeyy' bintu'n-Nadr) vücudundaki bir ben'den yâhud parmak uç­larından tanıyabildi. Enes ibnu'n-Nadr'm vücûdunda büyük küçük seksenden fazla mızrak, kılıç ve ok yarası sayılmıştı [111].

 

90-.......Bize İbnu Şihâb tahdîs etti. Bana Hârice ibnu Zeyd ibn Sabit haber verdi ki, kendisi babası Zeyd ibn Sâbit'ten şöyle derken işitmiştir: Ben Kur'ân'ın sahîfelerini Mushaf'a yazdığımız sıra el-Ahzâb Sûresi'nden bir âyeti kaybettim. Ben o âyeti Rasûlullah okur­ken işitip durduğum hâlde yazılı olarak bulamamıştım. Biz o âyeti araştırdık ve nihayet onu, -Rasûlullah'in şâhidliğini iki şâhid yerine tuttuğu- Huzeyme ibn Sabit el-Ensârî'nın yanında bulduk: "Mü 'minler içinde Allah'a verdikleri sözde sadâkat gösteren nice erler var. İşte onlardan kimi adadığını ödedi, kimi de bunu bekliyor. Onlar hiçbir suretle ahidlerini değiştirmediler" (ei-Ahzâb: 23).

En sonu biz bu âyeti de (hey'etin karanyle tevatürü sabit oldu­ğu için) Mushaf'taki sûresine koyduk [112].

 

91-.......Zeyd ibn Sabit (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Uhud gazvesine çıktığı zaman (Medîne ile Uhud arasındaki Şevt bustânın-da) beraberinde yola çıkmış olanlardan birtakım insanlar geri döndüler. Peygamber'in sahâbîleri iki fırka oldular. Bir fırka: Biz bu geri dönen münafıklarla harb ederiz, diyor; diğer fırka da: Biz (onlar müs-lümân oldukları için) onlarla harb etmeyiz, diyordu. Bu görüş ayrılı­ğı üzerine şu âyet indi: "Siz hâlâ niçin münafıklar hakkında -Allah onları kazandıkları (bunca günâhlar) yüzünden tepesi aşağı getirdiği hâlde- iki zümre oluyorsunuz? Allah 'in saptırdığını siz mi doğru yo­la getirmek istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, artık onun için hiç­bir yol bulamazsın" (en-Nisâ: 88).

Peygamber (S): "Medîne Taybe'dir; ateş gümüşün pisliklerini giderdiği gibi Medîne de günâhları dışarıya atar" buyurdu [113].

 

18- Bâb:

 

"O zaman içinizden iki zümre za'f göster (mek istejmişti. Hâlbuki onların yardımcısı Allah 'ft.

Müzminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdır' (Âlu İmrân: 122).

 

92-.......Câbir ibn Abdillah (R) şöyle demiştir: Şu "O zaman içinizden iki zümre za'f göstermişti..." (Âlu İmrân: 122) âyeti, biz En-sâr1 topluluğu hakkında, yânî Hazrec'den Benû Selime ve Evs'ten Benû Harise toplulukları hakkında inmiştir. Ben, Yüce Allah "Hâlbuki onların yardımcısı Allah'tı" buyurup dururken, bu âyetin bu sebeb-le inmemiş olmasını arzu etmem [114].

 

93-.......Câbir (ibn Abdillah-R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) bana:

—  "Yâ Câbir, nikâh ettin mi (yânî evlendin mi).?>> diye sordu. Ben:

— Evet evlendim, dedim. Rasûlullah:

—  "Ne ile evlendin; kızla mı yoksa dul ile mi?" diye sordu. Ben:

—  Kız ile değil, fakat bir dul ile evlendim, dedim Rasûlullah:

—  "Seninle oynaşacak bakire bir kızla evlenseydin yâ!" buyur­du.

Ben de:

— Yâ Rasûlallah! Babam Uhud'da şehîd edildi. O geriye dokuz kız çocuğu bıraktı. Onlar benim dokuz tane kızkardeşierimdir. Ben onlara kendileri gibi bilgisiz, tecrübesiz bir kız getirmemi istemedim de onların saçlarını tarayacak ve onların işlerini görecek bir kadınla evlendim, dedim.

Rasûlullah:

—  "Böyle bir kadın almakla isabet ettin, doğru yaptın" buyurdu [115].

 

94-.......eş-Şa'bî şöyle demiştir: Bana Câbir ibnu Abdillah (R) tahdîs etti ki, babası Abdullah ibn Amr ibn Haram Uhud harbinde şehîd edilmiş ve arkasında büyükçe bir borç ile (evlenmemiş) altı ta­ne kız çocuğu bırakmış. Nihayet hurma mahsûlünü kesme zamanı gel­miş.

Câbir dedi ki: Ben Rasûlullah'a geldim de:

— (Yâ Rasûlallah) bilmektesin ki, babam Uhud günü şehîd edil­miş ve ardında çokça bir borç yükü bırakmıştır. Ben alacaklı olan kimselerin Seni görmelerini arzu ediyorum! dedim.

Rasûlullah (S):

—  "Sen hurmalığına git ve her çeşit hurmayı bir tarafa yığ!" buyurdu.

Ben gidip hurmaları buyurduğu gibi ayrı ayrı yığdım. Sonra ken­disini çağırdım. Alacaklılar Peygamber'i görünce istedikleri alacağın bu saatte ödenmesini ısrar eder gibi davrandılar. Peygamber onların yapmakta oldukları ısrarı görünce, en büyük yığının etrafında üç de­fa dolaşıp yaklaştı da sonra onun üzerine oturdu. Sonra:

—  "Alacaklı arkadaşlarını kendine çağır!" buyurdu.

Artık ölçücü kişi alacaklılar için ölçmeye devam etti. Nihayet Al­lah babam adına, onun emânetini tamamen ödedi. Ben ise kizkar-deşlerime bir tek hurma götürmeyerek, sırf babamın emânetim Allah'ın ödemesinden razı oluyordum. Allah yığınların hepsini selâ­mete çıkardı, hattâ ben Peygamber'in üzerinde durduğu yığma bakı­yordum; ondan bir tek hurma eksilmemiş gibiydi [116].

 

95-.......Sa'd ibn Ebî Vakkaas (R) şöyle demiştir: Ben Uhud günü Rasûlullah'ı, yanında iki kişi olduğu hâlde gördüm. Bu iki kişi Rasûlullah'ı savunmak için harb ediyorlardı, üzerlerinde beyaz elbi­seler vardı. Bunlar-Âdem oğullarının en şiddetli çarpışması gibi sa­vaşıyorlardı. Ben bu iki kişiyi ne Uhud'dan önce, ne de sonra gör­düm [117].

 

96-.......Bize Hâşim ibnu Hâşim es-Sa'dî tahdîs edip şöyle de­di: Ben Saîd ibnu'l-Müseyyeb'den işittim, şöyle diyordu: Ben Sa'd ibnu Ebî Vakkaas'tan işittim, şöyle diyordu: Peygamber (S) Uhud günü ok kabındaki oklarını çıkarıp bana verdi de: "At (yâ Sa'd)/ Ba­bam anam sana feda olsun!" dedi [118].

 

97-.......Yahya ibnu Saîd el-Kattân şöyle demiştir: Ben Saîd ibnu'l-Müseyyeb'den işittim, şöyle dedi: Ben Sa'd ibn Ebî Vakkaas-(R)'tan işittim: Peygamber (S) Uhud günü benim için babasını ve ana­sını feda etmekte birleştirdi, diyordu.

 

98-.......Saîd ibnu'l-Müseyyeb şöyle demiştir: Sa'd ibnu Ebî Vak­kaas (R): Yemîn olsun Uhud günü Rasûlullah (S) ana ve babasmı, bun­ların her ikisini de benim için feda etmek üzere bir yere getirdi, dedi. Sa'd ibn Ebî Vakkaas, kendisi harb ederken Rasûlullah'm kendisine hitaben: "Babam ve anam sana feda olsun" dediğini kasdediyor.

 

99-.......Abdullah ibnu Şeddâd şöyle demiştir: Ben Alî ibn Ebî Tâlib'den işittim, şöyle diyordu: Ben Peygamber(S)'in Sa'd'dan başka hiçbir kimseye feda etmek üzere, babasını ve anasını birleştirdiğini işitmedim.

 

100-.......Abdullah ibn Şeddâd'dan: Alî ibn Ebî Tâlib (R) şöy­le demiştir: Ben, Peygamber (S)'in, hiçbir kimseye feda etmek üzere babasını ve anasını birleştirdiğini işitmedim, yalnız Sa'd ibn Mâlik (yânî Ebû Vakkaas) müstesna. Çünkü ben, muhakkak olarak Pey-gamber'in Uhud günü: "Yâ Sa'd, babam anam sana feda olsun, at!" buyurduğunu işittim.

 

101-.......Ebû Usmân Abdurrahmân en-Nehdî: Kendilerinde mu-

kaatele yapılan bu harb günlerinin bâzı saatlerinde Peygamber(S)'in yanında Talha ile Sa'd ibn Ebî Vakkaas'tan başka kimse kalmamış­tır, demiştir.

Bu bilgi, Talha ile Sa'd'ın hadîslerinden alınmıştır.

 

102-.......Muhammed ibnu Yûsuf şöyle demiştir: Ben es-Sâib ibnu Yezîd'den işittim, şöyle dedi: Ben Abdurrahmân ibnu Avf a Tal-ha ibnu Ubeydillah, el-Mıkdâd ibnu'l-Esved ve Sa'd ibn Ebî Vak-kaas'la sohbet edip beraber bulundum. Bunların hiçbirinin Peygam-ber'den hadîs tahdîs ettiğini işitmedim. Yalnız Talha'dan Uhud gü­nünü tahdîs ederken işittim.

 

103-.......Kays ibn Ebî Hazım: Ben Uhud günü Talha'nın ço­lak olan elini gördüm. Talha, bu kesik eliyle Uhud günü Peygam-ber'i koruyordu, demiştir [119].

 

104-.......Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Uhud günü olup da insanlar Peygamber'in yanından dağıldıkları zaman Ebû Talha, Peygamber'in önünde kendi kalkanını Peygamber'e siper yaparak, oradan hiç ayrılmadı. Ebû Talha ok yayım çok sert çeken bir atıcı idi. Uhud günü o, elinde iki yâhud üç yay kırdı. Yanından ok dolu kubur ile geçen kimse olurdu da Peygamber ona: "Ok kabını Ebû Talha'ya boşalt!" derdi.

Enes dedi ki: Peygamber yükselir, askere bakarsa hemen Ebû Talha:

— Babam anam Sana feda olsun, yükselme! Düşman okların­dan bir okun Sana isabet etmesinden korkarım. İşte göğsüm Senin göğsüne siperdir! derdi.

Yine Enes dedi ki: Yemîn olsun ki, ben o tehlikeli Uhud günün­de Ebû Bekr'in kızı Âişe'yi ve anam Ümmü Suleym'i gördüm. Bun­ların her ikisi de eteklerini çemreyip sıvamışlar, ben onların bacakla-rındaki halhallan görüyordum. Onlar su kırbalarını taşıyorlar ve onları yaralı askerlerin ağızlarına boşaltıyorlardı. Yemîn olsun o gün Ebû Talha'nın elinden iki yâhud üç defa kılıcı düşmüştü [120].

 

105-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Uhud günü olduğu zaman müşrikler bozulunca Allah'ın la'neti üzerine olası İblîs, müslümân-lara:

— Ey Allah'ın kulları, arka tarafınızda bulunanlarınızdan sakı­nın! diye bağırdı.

Bu bağırma üzerine müslümân ordusunun öncüleri, arkaların­da bulunanları müşriklerden sanarak geriye döndüler. Akabinde ön­cüler ve arkalarından gelenler birbirlerini öldürmeye giriştiler. Bu sırada Huzeyfe ibnu'l-Yemân bir de baktı ki, babası Yemân'ı müslümanlar müşriklerden sanarak öldürmekteler. Bu anda Huzeyfe:

— Ey Allah'ın kullan! Bu babamdır, bu babamdır; onu öldür­meyin! dedi.

Urve dedi ki: Âişe şöyle dedi: Allah'a yemîn ederim ki, müslü-mânlar ondan ayrılmadılar ve nihayet onu öldürdüler, Huzeyfe, müs-lümânların bir yanlışlıkla babasını öldürmelerine karşı yalnız:

Sizi Allah mağfiret etsin. O, acıyan­ların en acıyıcısıdır" (Yûsuf: 92) demekle yetindi.

Urve dedi ki: Vallahi Huzeyfe Azîz ve Ceiîl olan Allah'a kavu­şuncaya kadar, babasını öldüren için yaptığı duâ ve istiğfardan olan hayrın bakiyyesi, yânî üzüntüsü Huzeyfe'de devam edip durmuştur [121].

"Basurtu"; "Basiretten bir iş hakkında bildim"; "Absartu" ise "Gözün görmesinden gördüm" demektir. "Basartu" ve "Absartu" bir ma'nâyadır da denilir [122].

 

19- Yüce Allah'ın Şu Kavli Babı:

 

"Hakikat iki ordu karşılaştığı gün içinizden geri dönenler (yok mu?) Onları irtikâb ettikleri bâzı şeyler yüzünden ancak şeytân kaydırmak istedi. Andolsun Allah (yine) onları affetti. Çünkü Allah, şübhesiz çok mağfiret edicidir, çok şefkatlidir" (âiu imrân: 155) [123].

— Bilirsin ki, Usmân, Bedir'den kaybolup, Bedir harbinde ha­zır bulunmamıştır, dedi.

İbnu Umer:

— Evet bilirim, dedi. Yine o zât:

— Bilirsin ki Usmân, Bey'atu'r-Rıdvân'dan da geriye kalmış ve o bey'atte hazır bulunmamıştı, dedi.

İbn Umer:

— Evet bilirim, dedi.

Râvî dedi ki: Bu cevâblar üzerine o zât kendi fikrine uygun ce-vâblar aldığını sanıp, bunları beğenerek:

— Allâhu Ekber! diye tekbîr getirdi.

îbn Umer (onun yanlış düşüncelerini değiştirmek üzere) şöyle de­miştir:

— Buraya gel de sorduğun şeylerin hakîkatini sana haber vere­yim ve açıklayayım: Usmân'ın Uhud günü kaçması keyfiyetine ge­lince; ben şehâdet ederim ki, Allah (bütün müslümânlarla birlikte) ondan bu kusuru affetmiştir [124]. Bedir'den kaybolmasına gelince; Ra-sûlullah'ın kızı Rukayye, Usmân'ın nikâhı altında idi ve hasta bulu­nuyordu [125]. Peygamber, Usmân'a hitaben: "Senin için Bedir'de bulunan bir gâzî sevabı ve bir gâzî ganimet payı vardır " buyurup ona izin vermişti. Rıdvan Bey'ati'ndan uzak kalması da (Mekke'ye vazîfe ile gönderilmiş olmasındandır). Şu muhakkak ki eğer Mekke vadisinde Usmân ibn Affân'dan daha azîz (yânî şerefli ve nüfuz sa­hibi) bir kimse bulunsaydı, elbette Rasûlullah, Usmân'ın yerine onu gönderirdi. Rasûlullah, Usmân'ı Mekke'ye gönderdi ve Usmân Mek­ke'ye gittikten sonra Rıdvan Bey'atı yapıldı. Usmân'ın bu şerefli bey'-attan mahrum olmaması için Peygamber sağ elini işaret ederek: "İşte bu, Usmân'ın elidir" buyurup, onunla sol eli üzerine vurdu da: "İş­te bu, Usmân'ın bey'atıdır!" buyurdu.

Abdullah ibn Umer o zâta (bu bilgileri verdikten sonra):

— Artık sana verdiğim bu cevâblarla beraber şimdi gidebilirsin, dedi.

 

20- Bâb:

 

"O vakit siz (harb meydanından) boyuna uzaklaşıyor, bir kimseye dönüp bakmıyordunuz* O Rasûl ise arkanızdan sizi çağırıyordu. Bunun üzerine Allah sizi keder üstüne kederle cezalandırdı, (Allah'ın sizi affetmesi) ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene esef etmemeniz içindir. Allah ne yaparsanız hakkıyle haberdârdır" (ÂIu İmrân: 153).

Âyetteki "Tus'idune", "Es'ade"den olup "Gidiyordunuz" demektir. Sulâsî olan "Sa'ide" ise "Evin üstüne çıktı, yânî yükseldi" demektir.

 

107-.......Ebû İshâk dedi ki: Ben el-Berâ ibn Âzib(R)'den işit­tim, şöyle dedi: Rasûlullah'ın (başlıktaki âyette bildirilen) bu çağrısı Uhud günü piyadelerin arka tarafına yerleştirdiği ve Abdullah ibn Cu-beyr'in kumandasına verdiği okçulara âid idi. Onların bâzısı bozul­muşlar olarak kaçtıkları zaman, Rasûlullah (S), onların arkalarından ("Ey Allah'ın kulları, bana geliniz! Ey Allah'ın kulları, bana geliniz Her kim dönüp gelirse ona cennet vardır!" diye) onları çağırıyordu [126].

 

21- Bâb:

 

"Sonra o kederin ardından Allah üzerinize Öyle bir emînlik, öyle bir uyku indirdi ki, o, içinizden bir zümreyi örtüp buruyordu. Bir zümre de canları sevdasına düşmüştü [127]. Allah'a karşı câhiliyet zannı gibi hakka aykırı bir zann besliyorlar ve: 'Bu işten bize ne?' diyorlardı. 'Bütün iş Allah'ndır!'de. Onlar sana açıklayamayacaklarını içlerinde saklıyorlar ve: 'Bize bu işten birşey (bir pay) olsaydı burada Öldürülmezdik' diyorlardı. Onlara şöyle de: 'Siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar yine muhakkak yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gideceklerdi. (Allah bunu) göğüslerinizin içindekini yoklamak, yüreklerinizdekini temizlemek için yaptı. Allah, sineler deki özü hakkıyle bilendir" (Âiu îmrân: 154)

Ve bana Halîfe ibnu Hayyât söyledi: Bize Yezîd ibnu Zuray' tah-dîs etti: Bize Saîd ibn Ebî Arûbe, Katâde'den; o da Enes'ten tahdîs etti ki, Ebû Talha (R) şöyle demiştir: Ben, Uhud günü kendisini uy­ku bürüyen kimseler içinde idim. Birkaç defa elimden kılıcım düşün­ceye kadar uykuya dalmıştım. Kılıcım düşerdi, ben de onu alırdım, Tekrar düşerdi, ben yine alırdım [128].

 

22- Bâb:

 

"İşten hiçbir şey sana âid değildir. Allah ya onların tevbesini kabul eder, yâhud onları, kendileri zâlim kimseler oldukları için azâblandırır" (âiu imrân: 128).

Humeyd et-Tavîl ile Sabit el-Bunânî söylediler ki1[129], Enes ibn Mâlik şöyle demiştir: Uhud günü Peygamber(S)*in başı yarıldı da "Peygamberlerini yaralayan bir kavim nasıl kurtulur?" dedi. Bunun üzerine "İşten hiçbirşey sana âid değildir... " (âiu î 128) âyeti indi.

 

108-.......Salim, babası Abdullah ibn Umer'den tahdîs etti ki, o, Rasûlullah (S) -yaralanıp dişi kırılınca- sabah namazının son rek'-atinde rukû'dan başını kaldırınca "Semiallâhu limen hamidehu. Rab­bena leke'l-hamdu (= Allah kendisini öven kişinin övgüsünü işitti. Ey Rabb'imiz, övülme yalnız Senin hakkındır)" dedikten sonra: "Yâ Allah! Futana, Fulâna ve Fulâna la'net eyle" derken işitmiştir. Bu­nun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah: 'i'İşten hiçbirşey sana âid değil­dir. Allah ya onların tevbesini kabul eder, yâhud onları, kendileri zâlim kimseler oldukları için azâblandırır" (Âiu imrân: 128) âyetini indirmiş-tir.

Ve Hanzala ibn Ebî Sufyân'dan: O da şöyle demiştir: Ben Salim ibn Abdillah'tan işittim, şöyle diyordu: Rasûlullah (S), Safvân ibn Umeyye, Sehl ibnu Amr, el-Hâris ibn Hişâm aleyhine beddua eder­di . Bu beddua üzerine: ''İşten hiçbirşey sana âid değildir... " âyeti so­nuna kadar indi [130].

 

109-.......Ve Sa'lebetu'bnu Ebî Mâlik şöyle demiştir: Umer ibnu'I-Hattâb (R) bir kerresinde Medîne kadınlarından birtakım ka­dınlar arasında yünden yâhud ipekten yapılmış kadın elbiseleri da­ğıttı da, o elbiselerden iyi bir elbise artakaldı. Yanında bulunan kim­selerin bâzısı Umer'e:

— Ey Mü'minlerin Emîri, şunu da senin yanında bulunan Ra-sûlullah'ın kızma ver, dediler.

Ve onunla, Umer'in zevcesi olan Alî'nin kızı Ümmü Kulsüm'ü kasdediyorlardı. Umer de:

— Bu elbiseye Ümmü Selît daha lâyıktır. Ümmü Selît, Rasûlul-lah'a bey'at eden Ensâr kadınlarındandır, dedi de bu daha lâyık olu­şun sebebini şöyle belirtti:

— Çünkü Ümmü Selît, Uhud günü bizim için su kırbalarım di­kerdi (onları yüklenir taşırdı) [131].

 

24- Hamza İbn Abdilmuttalib(R)'İn Öldürülmesi Babı

 

110-....... Amr ibnu Umeyye ed-Damrî'nin oğlu Ca'fer şöyle demiştir: Bir ara ben, Übeydullah ibn Adiyy ibni'l-Hıyâr ile seyaha­te çıktım. Hımıs'a vardığımızda Übeydullah bana:

— Vahşî'yi görmek ister misin? Ona Hamza'yı öldürmesini so­rarız, dedi.

Ben de:

—  Evet, dedim.

O sırada Vahşî Hımıs'ta oturuyordu. Biz Vahşî'nin nerede bu­lunduğunu sorduk. Bize şu köşkün gölgesinde oturan Vahşî'dir diye gösterildi. O, büyük bir yağ tulumu gibi semiz (kızıl gözlü) bir kişi idi. Yanına gittik, biraz irkilip selâm verdik, selâmımızı karşıladı. Übeydullah o sırada sarığını yüzüne, başına dolamıştı. Vahşî onun yalnız gözleriyle ayaklarını görüyordu. Ubeydullah ona:

— Ey Vahşî, beni tanıyor musun? diye sordu.

Vahşî, Ubeydullah'ı şöyle gözüyle süzdükten sonra, şöyle dedi:

— Hayır vallahi tanımadım. Yalnız bilmekte olduğum bir hu­sus, şudur: Adiyy ibnu'l-Hıyâr (soran Ubeydullah'm babası), Ebü'l-I'ys kızı Ümmü Kıtal denilen bir kadınla evlenmişti. Bu kadın Mek­ke'de Adiyy'e bir oğlan doğurmuştu. Ben de bir süt ana arayıp bul­muş ve bu çocuğu anasıyle beraber taşıyıp süt-anaya götürmüştüm (Deve üstünde o çocuğun ayaklarını görmüştüm). Ayakların o çocu­ğun ayakları gibi olduğu için, ayaklarına dikkatle baktım ) [132].

Hadîsin birinci râvîsi Ca'fer şöyle dedi: Bunun üzerine Ubeydul­lah, yüzünden sarığı açtı. Sonra Vahşî'ye:

— Artık şimdi bize Hamza'nın öldürülmesini anlatır mısın? de­di.

Vahşî:

— Evet, diyerek şöyle anlattı: Hamza, Bedir harbinde Tuayme ibn Adiyy ibni'l-Hıyâr'ı öldürmüştü. Efendim olan Cubeyr ibn Mut'ım bana: Eğer amcam Tuayme'ye karşılık Hamza'yı öldürürsen sen hürr-sün, dedi.

Vahşî dedi ki:

— Ayneyn yılı insanlar Medîne'ye sefere çıkınca -Ayneyn, Uhud Dağı yanında bir dağdır; bununla Uhud arasında bir vâdî vardır- ben de onlarla beraber o harbe çıktım. İnsanlar harb nizâmında saff olup sıralandıkları zaman (Kureyş tarafından) Sibâ' ortaya çıktı ve cenk edecek bir mubâriz istedi.

Vahşî dedi ki:

—  Ona karşı Abduhmıttalib'in oğlu Hamza ortaya çıktı da:

—  Ey Sibâ'! Ey kadın sünnetçisi olan Ümmü Enmâr'ın oğlu! Allah'a ve Rasûlü'ne muhalefet etmek mi istersin? dedi.

Vahşî dedi ki:

— Sonra Sibâ' üzerine yürüdü. Sibâ' giden dünkü gün gibi yok oldu (yânî Hamza onu öldürdü).

Vahşî dedi ki:

— Bu sırada ben Hamza'yı vurmak için bir taş arkasına gizlen­dim. Hamza bana yaklaşınca harbemi (kısa mızrağımı) ona attım ve mızrağımı Hamza'nın kasığına yerleştirdim. Mızrak Hamza'nın tâ iki uyluk üstünün arkasından çıkmıştı. İşte bu mızrak Hamza'yı olduğu yere çökertti (yânî onu öldürdü). Mekkeliler harbden dönerlerken ben de onlarla beraber geri döndüm. Ve Mekke'de İslâm Dîni yayılın-caya kadar orada oturdum. Sonra (Mekke'nin fethi üzerine) Taife kaçıp gittim. O sırada Tâifliler (toptan İslâm'a girdiklerini arzetmek üzere) Allah'ın Rasûlü'ne elçi gönderdiler. Bana da (korkma git), Rasûlullah hiçbir elçiyi ürkütmez denildi [133]. Ben de elçi hey'etiyle be­raber yola çıktım. Tâ Rasülullah'ın huzuruna kadar vardım. Rasû-lullah beni görünce:

—  "Sen Vahşî misin?" buyurdu. Ben:

—  Evet, dedim. Rasûhıllah:

—  "Hamza'yı sen mi öldürdün?" buyurdu.

—  Bu iş sana erişen haber şeklinde oldu, dedim. Rasûlullah:

—  "Yüzünü benden kaybetmeye (yânı saklamaya) gücün yeter mi?" buyurdu.

Vahşî dedi ki:

— Ben de hemen huzurdan çıktım. Rasûlullah vefat edip de (Ebû Bekr zamanında) Museylimetu'l-Kezzâb çıkınca (kendi kendime) tam sırasıdır, muhakkak ben Museylime'ye karşı çıkarım. Umarım ki ben Museylime'yi öldürürüm de bu hizmetimle Hamza'ya karşı işlediğim cinayeti karşılarım, dedim. Ve Museylime üzerine sevk olunan ordu ile hareket ettim. Bu muharebede gâlib ve mağlüb olan oldu. Ben de birden yıkık bir duvarın karaltısında bir kişinin (Museylime'nin) dur­duğunu gördüm. O sanki esmer bir deve renginde yüzü kül gibiydi, başının saçı da dağınık bir hâlde idi.

Vahşî dedi ki:

— Ben hemen (Hamza'yı vurduğum) harbemi ona attım ve har­bemi onun iki memesi arasına yerleştirdim. Nihayet harbem onun iki küreği arasından çıktı.

Vahşî dedi ki:

— Bunun üzerine Ensâr'dan bir kişi ona doğru koştu ve başına kılıçla vurdu [134].

Abdulazîz ibn Abdillah ibn Ebî Seleme geçen senedle dedi ki: Abdullah ibnu'1-Fadl şöyle dedi: Bana Süleyman ibnu Yesâr haber verdi ki, kendisi Abdullah ibnu Umer'den şöyle derken işitmiştir: Museylime'nin öldürülmesi üzerine bir evin arkasından bir câriye ağla­yarak:

— Vâh Emîru'l-Mü'minîn'e yazık oldu! Onu siyah bir köle (yâ-nî Vahşî) öldürdü, diye matem etti [135].

 

25- Uhud Günü Peygamber(S)'E İsabet Eden Yaralar Babı

 

111-.......Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) Uhud günü rabâiye dişini işaret ederek: "Peygamberlerine şu cinayeti işle­yen bir kavim hakkında Allah 'in intikaamı şiddetli oldu" buyurdu.

Yine Rasûlullah; "Allah Elçisi'nin (kendi eliyle) Allah yolunda öldüreceği kişi hakkında Allah 'in intikaamı şiddetli oldu " buyurdu.

 

112-.......İbnu Abbâs (R): Peygamber'in (kendi eliyle) Allah yolunda öldürdüğü kişi üzerine Allah'ın gazabı şiddetli oldu. Allah Peygamberi'nin yüzünü yaralayıp kan akıtan bir kavim üzerine Al­lah'ın öfkesi şiddetli oldu, demiştir [136].

 

26-Bâb

(Bu geçen bâbdan bir fasıl gibidir.)

 

113-.......Ebû Hazım, Sehl ibn Sa'd'dan işitmiştir. Şehre Rasûlullah'ın yarasından soruldu da şöyle dedi:

— Dikkat edin, vallahi ben Rasûlullah'ın yarasını yıkamakta ola­nı, suyu dökmekte olanı ve yaranın ne ile tedâvî edildiğini pek iyi bi­liyorum.

Sehl dedi ki:

— Rasûlullah'ın kızı Fâtıma aleyhi's-selâm yarayı yıkıyordu, Alî de kalkan ile suyu döküyordu. Fâtıma suyun kanı artırmaktan baş­ka birşey yapmadığım görünce oradaki bir hasır parçasını alıp yaktı ve o yanığı yaranın üzerine bastı da böylece kanın akması durdu. O gün Peygamber'inrabâiye dişleri kırıldı, yüzü yaralandı ve başında­ki miğferi de kırıldı.

 

114-....... İbn Abbâs (R): Bir peygamberin öldürdüğü kişiye Allah'ın öfkesi şiddetli oldu. Allah Elçisi'nin yüzünü kanatan kimse üzerine de Allah'ın öfkesi şiddetli oldu, demiştir.

"Allah'ın ve Rasûlü'nün da'vetine icabet edenler... " (Âlu İmrân: 172).

 

115-.......Âişe (R) şu âyetin inme sebebini bildirmek üzere şöy­le demiştir: "Kendilerine yara isabet ettikten sonra yine Allah 'in ve Rasülü 'nün da 'vetine icabet edenler, içlerinden iyilik yapanlar ve (fe­nalıktan) sakınanlar için pek büyük mükâfat vardır" (Âiu imrân: i?2).

Âişe, Zubeyr'in oğlu Urve'ye:

— Ey kızkardeşimin oğlu! Baban Zubeyr ile Ebû Bekr, bu âyet­te bildirilen bahtiyar mü'minlerdendir, demiş ve şöyle devam etmiştir:

— Uhud günü Rasûlullah'a isabet eden istenilmedik fenalık eriş­tiği, müşrikler de geri dönüp gittikleri zaman Rasûlullah, onların tekrar Medine üzerine dönmelerinden endîşe etmişti. Bu sebeble: "Düşman­ların ardısıra kim gidip onları ta'kîb eder?" buyurdu. Bu da'vet üze­rine sahâbîlerden yetmiş kişi icabet etti ki, Ebû Bekr ile Zubeyr bunların içinde idiler [137].

 

28- Uhud Günü Müslümanlardan Öldürülen Kimseler Babı:

 

Hamza ibnu Abdilmuttalib, el-Yemân, Enes ibnu*n-Nadr, Mus'ab ibnu Umeyr onlardandır.

 

116-.......Katâde ibn Diâme: Ben Arab kabîleleri içinde Ensâr'dan daha çok şehîd vermiş ve kıyamet günü onlardan daha azîz olmuş hiçbir kabîle bilmiyorum, demiştir.

Yine Katâde birinci sözünün şahinliğine delîl getirerek şöyle de­miştir: Bize Enes ibn Mâlik tahdîs etti ki, Uhud günü onlardan, yânî Ehsâr'dan yetmiş kişi; Maûne Kuyusu günü de yetmiş kişi; Yemâme gününde de yetmiş kişi öldürülmüştür.

Katâde: Maûne Kuyusu vak'ası Rasûlullah'ın zamanında oldu. Yemâme günü, Ebû Bekr zamanında Yalancı Peygamber Museylime ile harb yapılan gündür, demiştir [138].

 

117-.......Câbir ibn Abdillah (R) şöyle haber vermiştir: Rasûlulah (S) Uhud şehîdlerinden ikişer kişiyi bir kabirde yerleştiriyor­du  [139]. Ve bize:

—  "Bunların hangisi Kur'ân'ı daha çok öğrenmiştir?" diye so­ruyordu.

Bu çift şehîdlerden birisine işaret edilince, onu kabre önce ko­yuyordu. Ve sonra:

—  "Kıyamet gününde ben bu mücâhidlerin hayâtlarım dîn yo­lunda feda ettiklerinin şahidiyim" buyurdu.

Sonra da bu şehîdlerin yıkanmadan ve üzerlerine namaz kılın­madan, kanlan içinde gömülmelerini emretti.

Ebû'l-Velîd de Şu'be'den söyledi ki, İbnu'l-Munkedir şöyle de­miştir: Ben Câbir'den işittim, şöyle dedi: Babam Uhud'da şehîd edil­diği zaman ben ağlamağa ve elbiseyi onun yüzünden açmaya başladım. Peygamberin sahâbîleri de beni ağlamaktan men' ediyorlardı. Hâl­buki Peygamber men' etmedi. Peygamber (S):

—  "Ona ağlama -yâhud: Ona ne ağlıyorsun-! O şehîd kaldırı­lıncaya kadar melekler kanatlanyle onu gölgelendirmekte devam ettiler" buyurdu [140].

 

118-.......Ebû Mûsâ(R)'dan: el-Buhârî yâhud şeyhi Muhammed ibnu'1-Alâ: Peygamber'den söylediğini, yânî hadîsi Peygamber'e yük­selttiğini zannediyorum, demiştir. Peygamber (S) şöyle buyurdu: "Ben ru'yâmda şöyle gördüm: Ben bir kılıç salladım, akabinde kılıcın göğsü kırıldı. İşte bu, Uhud günü musibete uğrayan müminlerdir. Sonra ben o kılıcı başka bir defa daha salladım. Bu sefer kılıç olduğundan daha güzel bir hâle döndü. Bu da Allah'ın feih ve mü'minlerin birleşip toplanmaları nev'înden getirmiş olduğu güzel sonuçlardır. Ben yine ru'yâda birtakım sığırlar gördüm. Allah hayırdır (yânı Allah'ın yapması hayırdır). Gördüm ki o sığırlar, Uhud günü şehîd edilen mü'minlermiş" [141].

 

119-.......Habbâb ibnu'l-Erett (R) şöyle demiştir: Biz Allah'ın rızâsını isteyerek Peygamber ile hicret ettik. Artık ecrimiz (va'di ge­reği) Allah'a vâcib oldu. Bizlerden kimisi de bu ücretten hiçbirşey ye­meden geçti, yâhud âhirete gitti. Mus'ab ibn Umeyr işte bunlardan birisidir. Mus'ab Uhud günü şehîd edildi. O arkasında bir kaftan­dan başka birşey bırakmadı. Biz o kaftanla Mus'ab'ın başını örttü­ğümüzde ayakları meydana çıkıyor, ayaklarını örttüğümüzde ise başı meydana çıkıyordu. (Bu yokluk karşısında) Peygamber (S) bize: "Bu kaftanla başım örtün de ayaklan üzerine ızhır otu koyun -yâhud: ayak­ları üzerine ızhır otundan atın-" buyurdu. Bizden kendilerine hicret meyvesi erişenler de vardır ki, onlar da bu meyveyi devşirmektedir­ler  [142].

 

29- Bâb:

 

"Uhud bizi sever, biz de onu severiz".

Bu sözü Abbâs ibnu Sehl, Ebû Humeyd'den; o da Peygamberden olmak üzere söylemiştir [143].

 

120-.......Katâde, Enes(R)'ten şöyle dediğini işitmiştir: Peygam­ber (S): "İşte şu bizleri seven ve bizim de kendisini sevmekte olduğu­muz bir dağdır" buyurdu [144].

 

121-.......Bize İmâm Mâlik, el-Muttalib'in mevlâsı olan Amr ibn Ebî Arnr'dan; o da Enes ibn Mâlik(R)'ten şöyle haber vermiştir: Rasûlullah (S), kendisine Uhud göründüğünde: "Bu, bizleri seven ve bizim de kendisini sevmekte bulunduğumuz bir dağdır. Yâ Allah! Şüb-hesiz İbrahim Peygamber Mekke'yi harem kılmıştır. Ben de Medi­ne'nin iki kara taşlığı arasındaki sahayı harem kıldım" sözlerini söyledi.

 

122-.......Ukbetu'bnu Âmir(R)'den (o şöyle demiştir): Peygam­ber (S) -vefatına yakın- bir gün çıkıp Uhud şehîdlerine ölü üzerine namaz kılar gibi namaz kıldı. Sonra (Medine'ye) gelip minbere çıktı ve bir hutbe yaptı da şunları söyledi: "Ben sizin Kevser havuzuna ilk erişeniniz olacağım. Sizin hakk yolundaki hizmetlerinize şâhidiik ede­ceğim. Şübhesiz ben şu anda (cennetteki) havuzumu görüyorum. Ve yine muhakkak şu anda bana arzın hazînelerinin anahtarları -yâhud arzın anahtarları- verildi. Vallahi ben vefatımdan sonra sizin müş-rikliğe gireceğinizden endîşe etmem, yalnız sizin dünyâ hırsı ile nef-sâniyet güdüp didişmenizden korkarım" [145].

 

30- Racî' Gazvesi, Rtl Ve Zekvân Kabileleri Gazvesi, Maûne Kuyusu Gazvesi İle Adal Ve El-Kaare Kabileleri Hadîsi, Âsim İbn Sabit Hadîsi, Hubeyb Ve Arkadaşları Hadîsi Babı

 

Magâzî allâmesi Muhammed ibn İshâk: Bize Asım ibn Umer, Racf gazvesinin Uhud'dan sonra olduğunu tahdîs etti, demiştir [146].

 

123- Bana îbrâhîm ibn Mûsâ tahdîs etti: Bize Hişâm ibn Yûsuf es-San'ânî, Ma'mer ibn Râşid'den; o da ez-Zuhrî'den; o da Amr ib-nu Ebî Sufyân es-Sakafî'den haber verdi ki, Ebû Hureyre (R) şöyle  demiştin/Peygamber (S) on kişilik bir keşif birliği hazırladı da, bun­ların başına Umer ibnu'l-Hattâb'ın oğlu Âsım'ın (ana tarafından) de­desi olan Âsim ibn Sabit el-Ensârî'yi kumandan yaparak gönder­di [147]. Bunlar hareket ettiler. Nihayet bu birlik Mekke ile Usfân ara­sında oldukları zaman, bunlar, Huzeyl kabilesinden Lıhyân oğulları denilen bir obaya zikrolunup haber verildiler. O kabile halkı yüze yakın atıcı kişi ile bunları yakalamak için arkalarından gittiler. Onların ayak izlerinin ardına düştüler. Nihayet keşif birliğinin konaklamış olduk-lan bir menzile geldiler ve orada, keşif birliğinin Medine'den azık ola­rak yanlarına almış oldukları hurma çekirdeklerini buldular. Bunun üzerine; "İşte bunlar Yesrib hurmalarıdır" dediler ve tekrar seriyye-nin izleri ardına düştüler. Sonunda seriyyedekilere ulaştılar. Âsim ve arkadaşları son noktaya vardıkları zaman yüksek bir tepeye sığındı­lar. Ta'kîb eden Lıhyân oğulları topluluğu gelip onları çepçevre ku­şattılar ve:

— Size ahd ve mîsâk vardır, eğer bize inerseniz sizden hiçbir kim­seyi öldürmeyeceğimize söz veriyoruz, dediler.

Bunun üzerine Âsim (kendi arkadaşlarına):

— Bana gelince, ben bir kâfirin zimmetine (yânî ahdine) inmem! dedikten sonra: Yâ Allah! Peygamberi'ne bizden haber ver! dedi.

Âsim ve arkadaşları müşriklerle çarpıştılar. Nihayet müşrikler yedi nefer mücâhid içinde Âsım'ı oklarla öldürdüler ./Geriye Hubeyb, Zeyd ve diğer bir kimse kaldı. Müşrikler onlara (öldürmeyeceklerine dâir) ahd ve yemin verdiler. Müşrikler onlara bu ahdi ve yemini ve­rince, bu mücâhidler sığındıkları tepeden müşriklerin yanına indiler. Müşrikler mücâhidleri ele geçirdikleri zaman yaylarının kirişlerini çö­züp bunlarla mücâhidleri bağladılar. Bunun üzerine iki mücâhidin beraberinde bulunan o üçüncü kişi -ki o, Abdullah ibn Tarık'tır-:

— İşte bu ilk zulümdür, dedi de onlarla beraber gitmeyi kabul etmeyip diretti.

Müşrikler de onu sürüklediler ve kendileriyle gitmesi üzerine ça­balayıp dürüştüler. O da gitme işini yapmadı. Bunun üzerine onu da  öldürdüler. Hubeyb ile Zeyd'i de götürüp, nihayet onları Mekke'de sattılar/Hubeyb'i el-Hâris ibn Nevfel oğulları satın aldı. Hubeyb, Be­dir günü el-Hâris ibn Âmir'i öldürmüş idi. Hubeyb, el-Hâris oğulla-rı'nın yanında (haram aylar geçinceye kadar) esîr olarak kaldı. Nihayet onu öldürmeye karâr verip ittifak ettiklerinde, Hubeyb etek ve kol­tuk altı kıllarını gidermek için el-Hâris kızlarının birinden bir ustura ariyet istedi. Kadın ona usturayı ariyet verdi.

Kadın şöyle demiştir:

— Bu arada ben farkında değilken benim çocuğum, Hubeyb'in yanma yürümüş ve onun yanına varmış. Hubeyb de (elinde ustura olduğu hâlde) çocuğu baldırı üzerine koymuş. Ben çocuğumu bu va­ziyette görünce Hubeyb onu ustura ile kesecek diye çok şiddetle kork­tum. Hubeyb, elinde ustura olduğu hâlde benim bu korkumu anladı

da:

— Çocuğu öldüreceğimden mi korkuyorsun? înşâallah ben o işi

yapacak değilim, dedi.

Zeyneb adındaki o kadın şöyle demiştir:

— Ben a'slâ Hubeyb'den daha hayırlı bir esîr görmedim. Yemîn olsun bir gün ben onu kendisi demirle bağlı olduğu hâlde elinde bir üzüm salkımından yerken görmüşümdür. Hâlbuki o zaman Mekke'­de bu meyve hiç yoktu. Bu ancak Allah'ın Hubeyb'e ihsan ettiği bir rızktır.

Nihayet Hubeyb'i Hıll'de öldürmek için Harem'den çıkardıkla­rında Hubeyb onlara:

—  Beni serbest bırakın da iki rek'at namaz kılayım, dedi. Sonra namazdan ayrılıp onların yanına vardı da:

— Eğer bende ölümden bir korku olduğunu düşünmeniz olma­saydı, muhakkak namazı artırırdım, dedi.

İşte böylece Hubeyb, öldürülme sırasında iki rek'at namaz kıl­mayı kaanûnlaştıran ilk kimse olmuştur [148]. Bundan sonra Hubeyb:

—  Yâ Allah, onların hepsini say, Onları dağınık dağınık öldür;

Onlardan hiçbirini diri bırakma, diye beddua etti. Bundan sonra da şu mealdeki beyitleri söyledi:

—  Ben müslümân olarak öldürülürken buna aldırmam, Çünkü ölümüm hangi yerde olsa Allah içindir.

Bu ölüm Allah'ın Zâtı (O'nun rızâsını arama) yolundadır.

Eğer O isterse parça parça edilmiş cesedin eklemleri üzerine de bereketler ihsan eder.

Bundan sonra Ebû Sirvaa Ukbe ibnu'I-Hâris, Hubeyb'e doğru J:alktı ve onu öldürdü.

Kureyş, birlik kumandanı Âsım'ın öldürüldüğünü kendisiyle ta­nıyacakları bir şeyin; onun cesedinden bir parçanın kendilerine geti­rilmesi için Âsım'ın cesedine elçiler gönderdiler. Âsim, Bedir günü onların büyüklerinden birini (Ukbe ibn Ebî Muayt'ı) öldürmüştü. Al­lah, Âsım'ın üzerine bal arısı veya eşek arısından gölgelik gibi birşey gönderdi de Âsim'ı onların elçilerinden korudu. O elçiler, Âsım'ın cesedinden birşey kesip almaya muktedir olamadılar.

Bize Abdullah ibn Muhammed tahdîs etti: Bize Sufyân ibnu Uyey-ne, Amr ibn Dinar'dan tahdîs etti ki, o da Câbir ibn Abdillah'tan: Hubeyb'i öldüren kişi Ebû Sirvaa'dir, derken işitmiştir [149].

 

124-....... Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Peygamber (S), kendilerine "Kurrâ" adı verilen yetmiş Kur'ân hafızı bilgili kişiyi Kur'-ân ve İslâm'ı öğretme ihtiyâcı için bâzı kabilelere göndermişti. Bun­lara Maûne Kuyusu denilen bir kuyunun yanında Suleym oğullan'ndan iki kabile, Rı'l ve Zekvân kabileleri karşı çıktılar. Bunun üzerine o yetmiş kişilik topluluk, karşılarına çıkan iki kabileye hitaben:

— Vallahi bizim sizlerle hiçbir işimiz yok. Bizler sâdece Peygam­ber'in bir işi için yolumuza gidiyoruz, dediler.

Bu sırada müşrik kabileler emân vermeyip hafızları öldürdüler. İşte bu sû'ikasd faciası üzerine Peygamber bir ay sabah namazında o müşriklerin aleyhine dua etti. Kunûtun başlangıcı da işte budur. Ondan evvel biz kunût yapmazdık [150].

Abdulazîz ibnu Suheyb (geçen senedle) şöyle demiştir: Bir kim­se -ki o, Âsim el-Ahvel'dir- Enes'e kunûttan: Kunût, rukû'dan son­ra mıydı yâhud rukû'dan evvel kıraat bittiği sırada mı yapılırdı? diye sordu. Enes: Hayır, kunût kıraat bittiği sırada(rukû'dan evvel)dır.

 

125-.......Bize Katâde tahdîs etti ki, Enes (R): Rasûlullah (S) Arab'ın bâzı kabileleri aleyhine bir ay rukû'dan sonra duâ ederek ku­nût yaptı, demiştir [151].

 

126-.......Bize Saîd ibnu Ebî Arûbe, Katâde'den; o da Enes ibn Mâîik(R)'ten olmak üzere şöyle tahdîs etmiştir: Rı'l, Zekvân, Usay-ya ve Benû Lıhyân kabileleri bir düşmanlarına karşı Rasûhıllah'tan yardım istediler. Rasûlullah da onlara Ensâr'dan kendi zamanların­da "Kurrâ" ismini vermekte olduğumuz yetmiş kişi ile yardım etti. Suffa ehlinden olup çok Kur'ân okumak ve öğretmekle meşgul olan bu kurrâlar gündüzleyin odun toplarlar, geceleyin de namaz kılar­lardı. Bunlar, (kumandanları el-Munzir ibn Amr es-Sâidî'nin maiy-yetinde) gittiler ve nihayet Mekke ile Usfân arasında bulunan Maûne Kuyusu başına varınca, o kabileler ahâlîsi (bunları koruyacaklarına dâir) ahdlerinden cayıp bunları öldürdüler. Bu cinayet haberi Pey-gamber'e ulaştı. Bunun üzerine Peygamber (S) bir ay sabah nama­zında Arab'ın bâzı kabileleri aleyhine: Rı'l, Zekvân, Usayya ve Benû Lıhyân kabileleri aleyhine duâ ederek kunût yaptı.

Enes dedi ki: Biz bu şehîdler hakkında Kur'ân olarak şunu oku­duk, sonra bu metin kaldırıldı (yânî bunun tilâveti nesholundu): "Biz­den kavmimize iletiniz ki, bizler Rabb'imize kavuştuk, O bizden hoşnûd oldu, bizi de hoşnûd etti".

Enes ibn Mâlik, Katâde'ye şöyle tahdîs etmiştir: Allah'ın Pey­gamberi bir ay sabah namazında Arab'dan bâzı kabileler aleyhine: Rı'l, Zekvân, Usayya, Benû Lıhyân kabileleri aleyhine duâ ederek kunût yaptı.

Müellifin şeyhi Halîfe ibn Hayyât ziyâde edip şöyle demiştir: Bi­ze ibnu Zuray' tahdîs etti: Bize Saîd Katâde'den tahdîs etti: Bize Enes: İşte Ensâr'dan olan bu yetmiş kişi Maûne Kuyusu mevkiinde toptan öldürüldüler. Onlar hakkında Kur'ân, yânî Kitâb olarak okuduk, de­miştir.

Bu hadîs de Abdu'I-A'lâ ibn Hammâd'ın Yezîd ibn Zuray'dan yaptığı rivayeti tarzındadır [152].

 

127-.......Bana Enes (R) şöyle tahdîs etti: Peygamber (S), Enes'in dayısı Haram ibn Mılhân'ı -ki o, Enes'in anası Ümmü Suleym'in erkek kardeşidir- yetmiş süvârî içinde Benû Âmir kabîlesine gönder­di. Bu göndermenin sebebi şudur: Müşriklerin başkanı olan Âmir ibnu't-Tufeyl (Benû Amir hey'etiyle beraber Medine'ye) Peygamber'e geldiği zaman, Peygamber'i şu üç^eklîf arasında muhayyer kılıp bun­lardan birini tercîh etmesini söylemişti:

— Ya şehirliler senin, köyler ahâlîsi benim olur. Yâhud hepsi senin olur da ben sana halîfe olurum. Yâhud bunlardan hiçbirini ka­bul etmezsen, ben Gatafân ahâlîsinden bin al at ile bin al kısrak sü-vârîsini önüme katarak sana hücum ederim, dedi.

(Bu ham teklifler üzerine Peygamber: "Yâ Allah! Âmir'in belâ­sını bana bırakmadan kendin sav " diye duâ etti. Akabinde Amir, Benû Selûl'den bir kadın olan Ümmü Fulanın evinde tâûn hastalığına tütuldü. Boynunda hıyarcığa benzer bir şiş peyda oldu. Bunu görünce fena hâlde canı sıkılan) Âmir:

—  Deve taununa benzer bir şişlik; hem de Selûl ailesinden bir kadının evinde! işte bu hiç olmadı! diye hayıflandı da:

—  Getirin atımı! dedi; atının sırtında öldü [153]. (Yetmişlerin kumandanı olan Munzir ibn Amr, evvelâ Haram

ile iki arkadaşını ileriye gönderdi.) Ümmü Suleym'in erkek kardeşi Haram ibn Mılhân gitti. Onun beraberinde aksak bir adam ve bir de Benû Fulan'dan diğer adam da gittiler. Haram ibn Mılhân iki arkadaşı­na şu ta'Iîmâtı verdi:

— Ben, Benû Âmir'in yanına varıncaya kadar siz benden uzak durmayın. Eğer onlar bana emân verirlerse, siz bana yakın durum­dasınız. Yok beni öldürürlerse siz hemen diğer arkadaşların yanına koşar haber verirsiniz!

Haram ibn Mılhân, Âmir ile cemâatine:

— Bana emân veriyor musunuz ki, ben Rasûlullah'ın elçiliğini yerine ulaştırayım? dedi.

O böyle konuşmada iken düşmanlar içlerinden bir adama işaret verdiler. O da Harâm'ın arkasına geldi ve ona mızrak sapladı.

Râvî Hemmâm: Zannederim ki, saplayan kişi, bu mızrağı Ha­râm'ın öbür yanından, yânî göğsünden dışarı çıkartmıştır, demiştir.

Haram ibn Mılhân bu ölüm darbesini alınca (bedeninden fışkı­ran kana ellerini bulayıp başıma, yüzüne sürmüş ve):

— AHâhu Ekber, Ka'be'nin Rabbi'ne yemîn ederim ki, ben ka­zandım! diye bağırmış.

Akabinde Harâm'ın arkadaşı olan adama da yetişildi (müşrik­ler onu da öldürdüler). Sonra yalnız bir tepenin başında bulunan o sakat adam müstesna, müşrikler o sahâbîlerin hepsini öldürdüler [154].

Bu sırada Yüce Allah bizim üzerimize şu sözleri indirdi de, son­ra bu sözlerin metni, okunması neshedilenlerden oldu: "Bizler muhakkak Rabb'imize kavuştuk. O bizden hoşnûd oldu, bizi de hoşnûd etti".

Bunların fecî' haberi Peygamber'e ulaşınca, Peygamber (S), Al­lah'a ve Rasûlü'ne isyan eden şu Rı'l, Zekvân, Benû Lıhyân ve Usayya kabileleri aleyhine otuz sabah (kunûtta) beddua etti [155].

 

128-.......Sumâme ibnu Abdillah ibn Enes, dedesi Enes ibn Mâlik(R)'ten şöyle derken işittiğini tahdîs etmiştir: Enes'in dayısı Ha­ram ibnu Mılhân, Maûne Kuyusu günü mızrakla vurulduğu zaman bedeninden fışkıran kana ellerini bulayıp yüzüne ve başına sürmüş, sonra:

— Ka'be'nin Rabb'ine yemîn ederim ki, ben kazandım! demiş­tir.

 

129-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Ebû Bekr, Kureyş tarafından

kendisine yapılan ezâ şiddetlendiği zaman Mekke'den Medine'ye çık­mak hususunda Peygamber'den izin istedi. Peygamber de ona:

—  "Yerinde ikaamet et** buyurdu. Bu sefer Ebû Bekr:

— Yâ Rasûlallah, Sana da Medine'ye hicret hususunda izin ve­rilmesini arzu ediyor musun? dedi.

Rasûlullah buna:

—  "Ben bunu kuvvetle ümîd etmekteyim" diye cevâb verirdi. Âişe dedi ki: Ebû Bekr bu iznin verilmesini bekledi durdu. Der­ken bir gün öğle vaktinde Rasûlullah, Ebû Bekr'e geldi de:

—  "Yâ Ebâ Bekr!" diye nida etti de (evimize girince): "Yanın­da kim varsa dışarı çıkar" buyurdu.

Ebû Bekr:   .

—  Yanımda bulunanlar ancak iki kızimdır, dedi. Peygamber:

—  "Mekke'den çıkmak hususunda bana izin verildiğini hisset­tin mi (yâni Mekke'den Medine'ye çıkmam hususunda bana izin ve­rildiğini bil)?" buyurdu.

Ebû Bekr:

— Yâ Rasûlallah! Ben de sohbette, yânî beraberinde olmak is­terim? dedi.

Peygamber:

—  "Evet, isteğin üzere beraber imdesin" buyurdu. Ebû Bekr:

— Yâ Rasûlallah, yanımda iki tane dişi binek devesi vardır. Ben onları Mekke'den hicrete çıkış için hazırlamış idim, dedi ve onlardan birisini Peygamber'e verdi. Bu el-Cedvâ isimli devedir [156].

Peygamber'le Ebû Bekr develere binip hareket ettiler, nihayet Sevr Dağı'ndaki mağaraya geldiler ve orada gizlendiler [157].

Âmir ibnu Fuheyre, Abdullah ibnu't-Tufeyl ibn Sahbere'nin kö­lesi idi. O, Abdullah ibnu't-Tufeyl, Âişe'nin ana bir kardeşi idi [158]. Ebû Bekr'in sağmal hayvanları vardı. Âmir ibnu Fuheyre, o sağmal hayvanları öğleden sonra ve daha evvel onların üzerine doğru otlat­maya götürür, orada olur. Bir de gecenin sonunda yine sürüyü Pey­gamber ile Ebû Bekr'in yanına doğru yürütür, sonra da kuşluk vakti mer'aya sürerdi. Onun bu işini çobanlardan hiçbiri bilmezdi. Pey­gamber'le Ebû Bekr mağaradan çıktıkları zaman Âmir de onların be­raberinde Medine'ye doğru yola çıktı. Peygamber ile Ebû Bekr yolda Âmir'i nevbetle bineklerinin ardına bindiriyorlardı. Bu şekilde iler­leyerek nihayet Medine'ye geldiler. İşte bu Âmir ibnu Fuheyre (R) de Maûne Kuyusu günü şehîd edilmiştir [159].

Ve Ebû Usâme de şöyle dedi: Bana Hişâm ibn Urve şöyle dedi: Bana babam Urve haber verip şöyle dedi: Maûne Kuyusu yanındaki sahâbîlerin öldürüldüğü ve Amr ibn Umeyye ed-Damrî'nin esîr edil­diği zaman, Âmir ibnu't-Tufeyl hâini, Amr'e maktullerden birini işaret edip göstererek:

—  Bu kimdir? diye sormuş. Amr ibn Umeyye de ona:

—  Bu, Âmir ibnu Fuheyre'dir (niye sordun)? deyince:

— Yemîn olsun ben onun öldürüldükten sonra göğe yükseltildi­ğini ve hattâ gök onunla arz arasında kaldıktan sonra tekrar yere in­dirildiğini görmüşümdür (onun için sordum), dedi.

Maûne Kuyusu faciası akabinde Cibril'in diliyle onların haberi Peygamber'e geldi. Peygamber de onların öldürüldüklerim sahâbîle-rine bildirdi de:

—  "Arkadaşlarınız müşriklerle karşılaşıp öldürüldüler. Ve on­lar Rabb Herinden istekte bulundular da: Ey Rabb 'imiz, bizim tarafı­mızdan, bizim Sana kavuştuğumuzu ve Senden razı olduğumuzu; Senin de bizden razı olduğunu dünyâdaki kardeşlerimize haber ver, dediler. Rabb'leri de Cebrail vâsıtasıyle onların hâlini haber verdi" diyerek, sahâbîlerine duyurmuştur.

Maûne Kuyusu günü öldürülen sahâbîler içinde Urve ibnu Es­ma ibni's-Salt da vardı. Urve ibnu'z-Zubeyr onun ismiyle isimlendi­rildi. O şehîdlerin içinde Munzir ibn Amr da kumandan olarak şehîd edilmişti. ZubeyrMn oğlu Munzir de onun ismiyle isimlendirildi [160].

 

130-.......Enes (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) bir ay rukû'dan sonra Rı'l ve Zekvân kabileleri aleyhine duâ ederek kunût yaptı ve Peygamber: "Usayya kabilesi Allah'a ve Rasûlü'ne isyan etmiştir" diyordu [161].

 

131-.......Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Ma­ûne Kuyusu yanında sahâbîlerini öldüren kimseler aleyhine otuz sa­bah beddua etti. O zaman Peygamber Allah'a ve Rasûlü'ne isyan eden Rı'l, Lıhyân ve Usayya kabileleri aleyhine duâ yapardı.

Enes dedi ki: İşte Yüce Allah, Peygamberi için, Maûne Kuyu-sun'da öldürülen sahâbîleri hakkında Kur'ân olarak vahiy indirdi de, bizler onu sonradan lafzı kur'ânlıktan kaldırılıp nesholuncaya ka­dar okuduk: "Kavmimize tebliğ ediniz ki, bizler Rabb'imize kavuş­tuk, Rabb'imiz bizden hoşnûd olmuş, biz de O'ndan hoşnûd olmu­şuzdur" [162].

 

132- Bize Mûsâ ibn îsmâîl tahdîs etti: Bize Abdulvâhid tahdîs etti: Bize Âsim el-Ahvel tahdîs edip şöyle dedi: Ben Enes ibn Mâlik(R)'e namaz içindeki kunûttan (meşru' mudur diye) sordum.

Enes:

— Evet, vaktiyle kunût vardı, cevâbını verdi. Ben tekrar:

— Bu kunût rukû'dan evvel miydi yâhud sonra mıydı? dedim.

Enes:

—  Rukû'dan evveî idi, dedi. Ben kendisine:

— Fulân kimse bana haber verdi ki, sen rukû'dan sonra demiş­sin? diye sordum.

Bunun üzerine Enes:

— O yanlış söylemiş [163]. Rasûlullah (S) rukû'dan sonra yalnız bir ay kunût yapmıştır. Bunun sebebi de şudur: Rasûlullah kendile­rine kurrâ adı verilen yetmiş kişilik bir topluluğu müşriklerden birta­kım kabilelere göndermişti. O müşriklerle Rasûlullah arasında onlar tarafından verilmiş bir ahd de vardı. İşte kendileriyle Rasûlullah ara­sında bir ahd bulunan bu müşrikler, o hafız sahâbîler topluluğuna baskın yaparak üstün gelip, onların hepsini öldürdüler. îşte bu se-beble Rasûlullah, o müşrikler aleyhine bir ay rukû'dan sonra duâ ede­rek kunût yaptı [164].

 

31 - El-Hendek Gazvesi -Ki Bu El-Ahzâb Harbidir- Babı

 

Mûsâ ibn Ukbe (öl. 142): Bu gazve,dördüncü yılın Şevvâl'mde idi, demiştir [165].

 

133-.......Ubeydullah şöyle demiştir: BanaNâfi', İbnuUmer'den haber verdi ki, Peygamber (S), Uhud gazvesi günü harbden önce orduyu teftiş ettiği zaman Abdullah ibn Umer'in karşısına gelmiş de ona harbe girmesine izin vermemiştir; o gün Abdullah ibn Umer on-dört yaşında idi. Peygamber Hendek gazvesi günü İbn Umer onbeş yaşında iken yine onun karşısına gelmiş ve bu sefer onun harbe girmesi izin vermiştir. [166]

 

134-.......Sehl ibn Sa'd (R) şöyle demiştir: Bizler Rasûlullah'ın beraberinde hendek işinde bulunduk. Müslümânlar hendek kazıyor, biz de omuzlarımız üzerinde toprak taşıyorduk. Rasûlullah (S):

"AHâhumme lâ ayşe illâ ayşu'l-âhire

Fağfir Hl-Muhâcirîne ve'1-Ensâri" (= Yâ Allah, yaşayış ancak âhiret yaşayışıdır. Sen Muhacirler ve Ensâr'ı mağfiret eyle!) beytim söyledi [167].

 

135-.......Humeyd et-TavîI şöyle demiştir: Ben Enes(R)'ten işit­tim şöyle diyordu: Rasûlullah, hendek kazılan yere çıkıp vardı. Ora­da Muhacirler ile Ensâr'ın soğuk bir kuşluk vaktinde hendek kazmakta olduklarını gördü. Onların yanlarında kendileri adına bu işi yapacak köleleri yoktu. Rasûlullah bunların çektikleri zorluğu ve açlığı görünce: "Allâhumme inne'î-ayşe ayşu'l-âhire Fağfir Îil-Ensârî ve'1-Muhâcireh"

(= Yâ Allah, tam yaşama âhiret yaşamasıdır. Bunun için Sen Ensâr'a ve Muhâcirler'e mağfiret eyle!) beytini söyledi. Orada bulunan sahâbîler de Rasûlullah'a cevâb vererek:

Nahnu'îlezîne bâyeû Muhammeden, Alel-cihâdi mâ bakıynâ ebeden

(= Bizler hayâtta kaldığımız müddetçe dâima cihâd etmek üze­re Muhammed'le bey'at edip söz vermiş kimseleriz) dediler [168].

 

136-.......Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Muhâcirler'le Ensâr Medine etrafına hendek kazmaya ve sırtları üzerinde toprak taşı­maya başladılar. Bu çalışma sırasında onlar:

Nahnu 'lîezîne bâyeû Muhammeden Ale'l-İslâmi mâ bakıynâ ebeden (= Biz hayâtta kaldığımız müddetçe dâima İslâm üzerinde sebat edeceğimize Muhammed'e söz vermiş kim­seleriz) beytini söylerlerdi.

Enes dedi ki: Peygamber de onlara cevâb vererek:

"Allâhumnıe innehu îâ hayar illâ hayru'l-âhireh Fe-bârik fi'1-Ensâri ve'I-Muhâcireh"

(= Yâ Allah, âhiret hayrından başka hayır olmadığı muhakkak­tır. Onun için Sen bu işi Ensâr ve Muhacirler hakkında bereketli kıl) beytini söylerdi.

Yine Enes dedi ki: Sahâbîlere o zaman avucum (yâhud iki avuç) dolusu arpa getirilir, akabinde bu onlar için, eskiliğinden tadı ve ko­kusu değişmiş et yağı ile pişirilip yemek yapılır ve topluluğun önüne konulurdu. Topluluk aç oldukları hâlde bu yağın sertliği, bozuk tadı boğazda kalırdı; bu yağın hoşa gitmeyen bir kokusu da vardı [169].

 

137- Bize Hallâd ibn Yahya tahdîs etti: Bize Abdulvâhid ibnu Eymen, babası Eymen el-Habeşî'den -ki bu zât İbn Umer'in âzâdhsı idi- tahdîs etti ki, o şöyle demiştir: Ben Câbir'e geldim; o şöyle dedi: Bizler Hendek günü çukur kazıyorduk. Bir ara çok sert bir yer karşımıza çıktı. Bunun üzerine sahâbîler Peygamber'e geldiler ve:

—  Hendek'te (taş parçası gibi) sert bir damar karşımıza çıktı, dediler.

Peygamber (S):

—  "Ben hendeğe ineyim" buyurdu.

Sonra Peygamber karnına (açlıktan) bir taş parçası sarılmış ola­rak kalktı. Çünkü biz (hendek kazarken) üç gün yiyecek içecek bir-şey tatmadan orada kalmıştık. Peygamber sivri balyozu eline aldı ve o kayaya vurdu. O sert kaya ince kum gibi dağıldı. Ben:

—  Yâ Rasûlallah, eve gitmeme izin ver, dedim. Evime geldiğimde eşime (Mes'ûd kızı Suheyle'ye):

— Ben Peygamber'de bir açlık hâli gördüm ki, artık sabrolunur şey değildir. Evinde yiyecek birşey var mı? diye sordum.

O:

—  Yanımda biraz arpa ile bir keçi oğlağı var, dedi. Hemen keçi oğlağını kestim. Eşim de o arpayı öğüttü. Nihayet

eti çömleğe koyduk. Hamur mayalanıp fırına, çömleği de tandıra ko­nulduktan ve bunlar güzel pişmeye başladıktan sonra ben Peygam­ber'e geldim ve:

— Yâ Rasûlallah, biraz yiyeceğim var, bir veya iki kişi ile kalk buyur gel, dedim.

Rasûlullah:

—  "Yiyeceğin ne kadardır?" diye sordu. Ben de mikdârım bildirdim.

—  "O! Hem çok, hem de güzel!" buyurdu. Aynı zamanda:

—  "Kadınına söyle! Ben evinize gelinceye kadar çömleği tandır­dan, ekmeği de fırından ayırmasın!" diye tenbîh etti.

Bunun ardından Rasûlullah orada bulunanlara:

—  "(Ey hendek ahâlîsi!) Kalkınız (Câbir'in ziyafetine gideceğiz)/" buyurdu.

Bu umûmî da'vet üzerine Muhacirler ve Ensâr kalktılar. Câbir karısının yanına girince telâşından:

— Allah sana iyilik versin! Peygamber Muhâcirler'i, Ensâr'ı ve yanında bulunan kimseleri getiriyor, diye endîşesini belirtti.

Kadın:

—  Peygamber yemeğimizin mikdârım sana sordu mu? dedi.

Ona:

— Evet sordu, dedim.

(Eşim: Madem ki biz evimizdeki yiyeceği Peygamber'e bildirdik, gerisini Allah ve Rasûlü bilir, dedi.)

Peygamber (hendek halkıyle evimizin önüne gelince yanındaki topluluğa):

—  "Giriniz ve birbirinizi sıkıştırmayarak serbest oturunuz" bu­yurdu.                                                                             

(Sahâbîler bölük bölük oturdular.) Sonra Rasûlullah kendi eliy­le (çömleği ve fırının kapağını açtı), ekmeği fırından alıp parçalama­ğa ve üzerine et koyup -çömleği ve fırını kapayarak- da'vetlilere sunmaya başladı. Rasûlullah bu suretle ekmek bölüp üstüne et koy­mağa ve -her defasında çömleği ve fırını kapayarak- hendek halkına dağıtmağa devam etti. Nihayet da'vetliler doydular. Yemek de arttı kaldı. Rasûlullah, Câbir'in kadınına:

—  "Bu geri kalanı sen ye ve başkalarına da hediye et. Çünkü bütün insanlara açlık isabet etmiştir" buyurdu [170].

 

138-.......Bize Saîd ibnu Mînâ haber verip şöyle dedi: Ben Câbir ibn AbdilIah(R)'tan işittim, şöyle dedi: Ben hendek kazıldığı za­man Peygamber'de açlıktan dolayı şiddetli bir karın çekkinliği gördüm. Hemen kadınımın yanına döndüm de:

— Yamnda yiyecek birşey var mı? Çünkü ben Rasûlullah'ta şid­detli bir karın boşluğu ve çekikliği gördüm, dedim.

O bana içinde bir sâ' arpa bulunan bir dağarcık çıkardı. Bizim bir besi oğlağımız vardı. Ben onu kestim. Kadınım da o arpayı öğüt­tü. O arpa öğütmeyi, benim oğlağı kesip ayrılmamla beraber bitirdi. Ben oğlağın etini parçalayıp, çömleğinin içine koydum. Sonra Rasû-lullah'ın yanına döndüm. Karım Suheyle, benim Rasûlullah'a dönü­şümün akabinde:

—  Beni Rasûlullah ve beraberindekilerle mahcûb etme! dedi. Ben akabinde Rasûlullah'a geldim ve O'na gizlice:

— Yâ Rasûlallah! Biz bir oğlağımızı kestik, yanımızda bulunan bir sâ' arpayı da öğüttük; Sen ve beraberindeki on kadar insanla bi­ze buyur gel, dedim.

Bu teklifim üzerine Peygamber bağırıp:

—  "Ey hendek ahâlîsi! Câbir ziyafet yemeği yapmıştır. Çabuk geliniz!" buyurdu.

Akabinde Câbir'e de:

—  "Ben size gelinceye kadar çömleğinizi tandırdan indirmeyin, hamurunuzu da ekmek yapmayın" diye tenbîh etti.

Câbir dedi ki: Ben eve geldim, Rasûlullah da geldi. İnsanlar da ilerliyorlardı. Ben karımın yanına geldim. Karım gelen insanların çok­luğunu ve yemeğin azlığını görünce, bana:

— Allah sana iyilik versin, Allah sana şöyle böyle yapsın! dedi. Ben de ona:

— Ben senin: Yemeğin azlığını Rasûlullah'a haber ver de beni rüsvây etme, dediğini yaptım, dedim.

Akabinde karım, Peygambere hamuru çıkardı. Peygamber onun içine ağzının suyundan attı da hamura bereket duası yaptı. Sonra da et çömleğine yöneldi, onun içine de ağız suyu attı ve bereket duası

etti. Sonra:

— "Ekmek pişirici bir kadın çağır da benimle beraber pişirsin,

sen de çömleğinizden kepçe ile et çıkar ve sakın çömleği tandır taşla­rının üzerinden aşağıya indirmeyiniz" buyurdu.

Oradaki topluluk bin kişi idi. Allah'a yemîn ederim ki onların hepsi yediler, yemeği bırakıp yemekten ayrıldılar; bizim et çömleği­miz olduğu gibi dopdolu idi, hamurumuz da olduğu gibi hiç eksilme­den hâlâ ekmek yapılır hâldeydi [171].

 

139-.......Âişe (R); "O vakit onlar hem üstünüzden, hem altı­nızdan size gelmişlerdi. O zaman gözler yılmış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı. Ve siz Allah'a karşı türlü zannlarda bulunuyordunuz

(et-Ahzâb: ıo) âyeti hakkında:

- Bu âyetin içindeki işlerin hepsi Hendek günü oldu, demiştir.

 

140-.......el-Berâ ibn Âzib (R) şöyle demiştir: Hendek günü (top­rak kazılması yapılırken) Peygamber toprak taşıyordu. Hattâ karnı­nı toprak örtmüş -yâhud karnı toza bulanmıştı. Peygamber (bu sırada Abdullah ibn Revâha'nın) şu recezini söylüyordu;

Vallahi levîâ'llâhu mahtedeynâ Velâ tasaddaknâ velâ salleynâ Feenzüen sekîneten aleynâ Ve sebbiti'l-akdâme in lâkaynâ İnne'1-ulâ kad bağav aleynâ İzâ erâdu fitnelen ebeynâ

(= Allah'a yemîn ederim ki, Allah olmasaydı biz doğru yolu bu­lamazdık. Sadaka da vermez, namaz da kılmazdık. (Yâ Rabb!) Kâ­firlerle karşılaştığımızda ayaklarımızı sabit tut, üzerimize sekînet -ma'nevî kuvvet- yânî sabır ve sebat indir. Şübhesiz onlar bizim üze­rimize saldırmışlardır. Onlar bize fitne ve fesâd yapmak istedikleri zaman kaçmayıp dayatırız.)

el-Berâ ibn Âzib: Peygamber (S) "Ebeynâ ebeynâ (= Kaçmaz dayatırız, kaçmaz dayatırız)/" kelimelerini söylerken sesini yüksel­tirdi, demiştir [172].

 

141-.......Şu'be şöyle demiştir: Bana el-Hakem ibnu Uteybe, (müfessir) Mucâhid ibn Cebr'den; o da İbn Abbâs(R)'tan tahdîs etti ki, Peygamber (S): "Ben sabâ rüzgârı ile zafere ulaştırıldım. Âd kavmi ise debûr rüzgârı ile helak edildi" buyurmuştur [173].

 

142-.......Ebû İshâk şöyle demiştir: Ben el-Berâ ibnu Âzib(R)'den işittim, o tahdîs edip şöyle dedi: Ahzâb günü olduğu ve Rasülul-lah (S) hendek kazdığı zaman hem Rasûlullah'ı hendeğin toprağından taşır hâlde gördüm, hattâ tozlar O'nun karnının derisini benden per-delemişti. Peygamber'in göğsü çokça kıllıydı. İşte Peygamber o hâl­de toprak taşırken, Abdullah ibn Revâha'nın şu kelimelerini şiir şek­linde okumakta olduğunu işittim; O şöyle diyordu:

"Allâhumme levîâ enie mahtedeynâ

Velâ tasaddaknâ velâ salleynâ

Feenzüen sekîneten aleynâ

Ve sebhiti'l-akdâme in lâkaynâ

İnne'1-ulâ kad bağav aleynâ

Ve in erâdu fitneten ebeynâ"

el-Berâ: Sonra Peygamber bu şiirin sonundaki "Ebeynâ" keli­mesinde sesini uzatıyordu, demiştir [174].

 

143-.......Abdullah ibnu Umer (R): Hazır bulunup harb yaptı­ğım ilk gün, Hendek günüdür, demiştir [175].

 

144-.......Abdullah ibmı Umer (R) şöyle demiştir: Siffîn vak'ası sırasında kızkardeşim Hafsa'yı ziyaret edip yanına girdim. O es­nada ablam yıkanmıştı da saç örgüleri su damlatır hâldeydi [176].

Ona:

—  Alî ile Muâviye'nin hükümet da'vâsı gördüğün hâle girdi. (Mekke'de, Medine'de sağ kalan sahâbîleri bu işi müzâkere etmeye çağırıyorlar.) Fakat benim için emîrlik ve'meliklikten birşey takdir edilmemiştir (benim bu işle ilgim yoktur, onun için ben müzâkereye gitmeyeceğim), dedim.

Hafsa:.

—  Buradan gidecek hey'ete sen de katıl. Çünkü Sufyânîler se­nin durumuna muhakkak bakıyorlardır. Senin gitmekten çekinme­ni, muhalefet sanmalarından korkarım, dedi.

Ve Hafsa, kardeşi İbn Umer'i iki hakemin toplanma yerine gön-derinceye kadar boş bırakmadı. (Nihayet İbn Umer, hakemlerin bu­lunduğu yere vardı ve aralarında cereyan eden dolambaçlı vakıada hazır bulundu.)[177]

Hakemlerin hüküm vermesinden sonra insanlar dağılınca Muâ-viye kendisini halîfe sayarak bir hutbe yaptı da, hutbenin bir cümlesinde Alî'ye meyi ve mahabbeti olan Abdullah ibn Umer'le babası Umer'e ta'rîz edip:

— Bu halifelik işi hakkında her kim benimle konuşmak isterse yüzünü bize göstersin! Muhakkak ki, biz halifeliğe hem ondan, hem de babasından (yânî Umer'den) daha haklıyız! demiştir [178].

Küçük yaşta bir sahâbî olan râvî Habîb ibn Mesleme, tbn Umer'e:

—  Sen Muâviye'ye cevâb vermedin mi? diye sordu. Abdullah ibn Umer:

— Hemen maşlahımın bağını çözdüm de ona: Bu halifelik işine senden daha haklı ve daha lâyık olan, Uhud günü, Hendek günü is­lâm'ı korumak üzere sana ve baban Ebû Sufyân'a karşı harb eden kişidir (yânî Alî'dir), demek istedim. Fakat İslâm topluluğunun ara­sını açacak, kan dökecek ve istemediğim ters bir ma'nâya hamlolu-nacak bir kelime söylemekten korktum. Ve o anda Allah'ın sabreden kuluna hazırladığı mükâfatını hatırladım (da Muâviye'ye karşılık ver­medim), demiştir.

Abdullah ibn Umer'in bu sözlerini dinleyen Habîb ibnu Mesle­me -Muâviye taraf darı olmakla beraber- onun görüşündeki doğrulu­ğu takdir ederek:

— Sen Allah tarafından bir fitneden korunmuş ve büyük bir fe­nalıktan muhafaza edilmişsin! demiştir.

Buhârî'nin şeyhi Mahmûd ibn Gaylân el-Mervezî, Abdurrazzâk'-tan gelen bir rivayetinde saç örgüleri ma'nâsında olarak geçen "Nesvâtuha" kelimesi yerine vâv'ın sîden öne alınmasıyle "Nev-sâtuha" şeklinde söylemiştir [179].

 

145-.......Süleyman ibnu Sured (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Ahzâb günü (müşriklerin oradan ayrılmaları üzerine): "Artık biz onlara karşı gidip harb edeceğiz. Onlar bize harb edemiyecekler" bu­yurdu [180].

 

146-.......Ben Süleyman ibnu Sured(R)'den işittim, şöyle diyor­du: Ben Peygamber(S)'den işittim, müşrik orduları oradan çıkarıldı­ğı zaman: "Artık şimdiden sonra biz müşriklere karşı gidip harb edeceğiz. Onlar bize harb edemeyecekler, biz onlara doğru yürüyece­ğiz" buyuruyordu [181].

 

147-.......Hişâm ibn Hassan, Muhammed ibn Şîrîn'den; o da Abîde'den; o da Alî(R)'den tahdîs etti ki, Peygamber (S) Hendek harbi günü: "Allah düşmanların üzerine (dirilerken) evlerine ve (ölülerken de) kabirlerine ateş doldursun! Nitekim onlar bizleri orta namazın­dan alıkoydular, nihayet güneş battı" diye beddua etmiştir*

 

148-.......Bize Hişâm ibnu Hassan el-Kardûsî, Yahya ibn Kesîr'den; o da Ebû Seleme'den; o da Câbir ibn Abdillah'tan tahdîs et­ti ki, Umer ibnu'I-Hattâb (R) Hendek günü güneş battıktan sonra geldi ve Kureyş kâfirlerine sövmeye başladı ve:

— Yâ Rasûlallah! Nerdeyse güneş batıncaya kadar ikindi nama­zını kılamıyordum, dedi.

Peygamber (S):

—  "Vallahi ben de kılamadım" buyurdu.

Akabinde Peygamber'in beraberinde Bathân Deresi'ne (yânı Me-dîne vadisine) indik. Peygamber namaz için abdest aldı, biz de na­maz için abdest aldık. Müteakiben Peygamber güneş battıktan sonra önce ikindi namazını, sonra onun ardından da akşam namazını kıl­dırdı [182].

 

149-.......Muhammed ibnu'l-Munkedir şöyle demiştir: Ben Câbir(R)'den işittim, şöyle diyordu: Ahzâb harbi günü Rasûlullah (S):

— "Kurayza oğulları topluluğunun haberini bana kim getirir?" diye sordu.

ez-Zubeyr:

—  Ben (getiririm), dedi. Sonra Rasûlullah yine:

—  "O kavmin haberini bana kim getirir?" diye sordu. Yine Zubeyr:

—  Ben (getiririm), diye cevâb verdi. Sonra Rasûlullah tekrar:

—  "O kavmin haberini bana kim getirir?" diye sordu. Yine Zubeyr:

—  Ben, diye cevâb verdi. Bunun üzerine Rasûlullah:

—  "Her peygamberin bir havarisi (yânî hâlis yardımcısı) vardır; benim havarim de ez-Zubeyr'dir" buyurdu [183].

 

150-.......Ebû Hureyre(R)'den (o şöyle demiştir): Rasûlullah (S) zaman zaman "Lâ ilahe illellâhu vahdehû... Allah'tan başka hiçbir ilâh yok, yalnız O vardır. Allah ordusunu azız kıldı. Kuluna yardım etti. Tek olarak Arab kabilelerini yendi. Allah'tan başka hiçbirşey{in hakîkî varlığı) yoktur" [184].

 

151-.......İsmâîl ibn Ebî Hâlid şöyle demiştir: Ben Abdullah ibn Ebî Evfâ(R)'dan işittim, şöyle diyordu: Rasûlullah (S) toplanıp ge­len Arab kabîleleri aleyhine duâ etti de, şunları söyledi: "Yâ Allah! Ey Kitâb'ı indiren, ey (düşmanlarla) hesabı tez gören (Rabb'im)/ Sen Medine önünde toplanan şu Arab kabilelerini dağıt! Yâ Allah! Sen onların topluluklarını kır, irâdelerini sars!" [185].

 

152-.......MûsâibnUkbe, Sâlim'den veNâfi'den; onlar da Ab­dullah ibn Umer(R)'den şöyle haber verdiler: Rasûlullah (S) gazve­den yâhud haccdan yâhud umreden döndüğü zaman evvelâ üç kerre tekbîr eder, sonra da şöyle derdi:

"Lâ ilahe illellâhu vahdehu lâ şerike lehû, LehuH-mulku ve lehu'l-hamdu ve huve ala külli şey'in kadir. Âyibûne, tâibûne, âbi-dûne, sâddûne H-Rabbinâ hâmidûn... = Allah'tan başka tanrı yok, yalnız O vardır. O'nun ortağı yoktur, mülk O'nundur, hamd O'nun-dur. O herşeye güç yetirendir. Hepimiz O'na dönücüleriz, tevbe edi­cileriz, ibâdet edicileriz, secde edicileriz. Yalnız Rabb'imize hamd edicileriz. Allah va'dinde doğru oldu, kuluna yardım etti de yalnız olarak Arab topluluklarını hezimete uğrattı" [186].

 

32- Peygamberdin Ahzâb Harbindeki Ordugâhından (Medine'deki Evine) Dönmesi, Oradan Da Kurayza Oğulları Yurduna Gidip Onları Muhasara Etmesi Babı

 

153-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Hendek har­binden (Medine'deki evine) dönüp geldiğinde, silâhını çıkarıp yerine koymuş ve yıkanmıştı. Bu sırada Cibril aleyhi's-selâm Peygamber'e geldi de:

— Sen silâhını çıkarmışsın! Vallahi biz melekler henüz silâhları­mızı çıkarmadık. Haydi onlara doğru yola çık! dedi.

Peygamber:

—  "Nereye doğru çıkıyoruz?" diye sordu. Cibril, Kurayza oğullan yurdunu işaret ederek:

—  İşte şuraya! dedi.

Bunun üzerine Peygamber, Kurayza oğulları'na doğru hareket etti [187].

 

154-.......Enes ibn Mâlik (R): Rasûlullah (S) Kurayza oğulla­rı'na sefer ettiğinde ben Cibril'in melekler alayının Ganm oğulları sokağnıdan geçtikleri sırada yükselen tozunu bugün bile hâlâ görür gibiyim, demiştir [188].

 

155-....... Abdullah ibn Umer (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Ahzâb günü (Cibril'in ilhamı ile Kurayza üzerine hareketinden önce sahâbîlerine çabuk hareket etmelerini sağlamak için): "Sizden hiçbiriniz ikindi namazını sakın başka yerde kılmasın, ancak Kuray­za oğulları yurdunda kılsın" buyurdu.

Sahâbîlerden bâzıları yolda ikindi namazına erişmişti. Bunlar­dan bir kısmı Peygamber'in emrinin zahirine uyarak:

— Biz Kurayza oğulları'na varmadıkça ikindi namazını kılma­yız! dediler.

Bir kısmı da:

— Biz ikindiyi yolda, vakit içinde kılacağız. Çünkü Peygamber bizden, bu emrin zahirini değil, fakat bunun lâzımı olan seferde ça­buk davranmamızı kasdetmiştir! dediler ve kıldılar.

Sonra bu iki zümrenin birbirine aykırı hareketleri Peygamber'e zikrolundu da, Peygamber bunlardan hiçbir zümreyi ayıplamadı [189].

 

156-.......Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Ensâr'dan olan ki­şiler bâzı hurma ağaçların mahsûlünü Peygamber'e (ve Muhâcirler'e) tahsis ediyorlardı. Bu uygulama Kurayza ve en-Nadîr'i fethedinceye kadar sürdü. (Muhacirler oradan pay alıp ona ihtiyâçları kalmayın­ca, Peygamber âriyeten verdikleri hurma ağaçlarını sâhibleri olan En­sâr'a geri veriyordu.) Benim ailem de bana Peygamber'e gitmemi ve O'ndan vaktiyle Peygamber'e vermiş oldukları hurmaları yâhud bir kısmını geri istememi emrettiler. Peygamber ise bizim vaktiyle ken­disine âriyeten verdiğimiz hurma ağaçlarını Ümmü Eymen'e vermiş idi. Peygamber o hurma ağaçlarını bana verdi. Tam bu sırada Üm­mü Eymen elbiseyi boynuna dolayarak geldi de (hurmaların mülki­yetinin kendisine verilmiş olduğunu sanarak):

— Olmaz! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemîn ede­rim ki, Peygamber onları bana vermişken size geri vermez! demeye başladı.

Yâhud Ümmü Eymen bunun gibi bir söz söylemeye başladı. Peygamber de ona:

—  "Benim şu malım onun yerine senin olsun" diyordu. Ümmü Eymen de yine Enes'e:

—  Olmaz vallahi (onu size vermeyiz)! diyordu.

Nihayet Peygamber, Ümmü Eymen'e -râvî Süleyman ibn Tar-hân: Enes'in şöyle dediğini sanıyorum demiştir:- onun on mislini verdi -yâhud Enes buna benzer söyledi-. (Bunun üzerine Ümmü Eymen razı oldu ve gönlü hoşlandı.) [190]

 

157-.......Sa'd ibnu İbrâhîm şöyle demiştir: Ben Ebû Umâme'den işittim, şöyle dedi: Ben Ebû Saîd el-Hudrî(R)'den işittim, şöyle diyordu: Kurayza ahâlîsi Sa'd ibnu Muâz'ın hükmüne indiler. Pey­gamber (S) Sa'd ibn Muâz'a haber gönderdi. Sa'd bir merkeb üze­rinde geldi. Sa'd mescide yaklaşınca Peygamber oradaki Ensâr'a hitaben:

—  "Haydi seyyidinize -yâhud: hayırlınıza- ayağa kalkınız (onu karşılayıp bineğinden indiriniz)/" buyurdu.

Sonra Sa'd'a:

—  "Şunlar (yânî Kurayza oğulları) senin kendileri hakkında ve­receğin hükme razı olup kalelerinden indiler!" buyurdu.

Sa'd da onlar hakkında şu hükmü verdi:

— Bunların harb edenlerini öldürürsün; kadınları ve çocukları­nı da esîr edersin! dedi.

Bu hüküm üzerine Peygamber, Sa'd'a:

—  "Sen Allah'ın hükmüyle hükmettin" buyurdu.

Râvî (Allah'ın hükmü yerinde) belki "Melikin hükmü ile" bu­yurdu demiştir [191].

 

158-.......Bize Hişâm, babası Urvetu'bnu'z-Zubeyr'den tahdîs etti ki, Âişe (R) şöyle demiştir: Sa'd ibnu Muâz Hendek gününde vuruldu. Ona Kureyş'ten Hıbbân ibnu'l-Arıka denilen bir adam ok at­mış ve kol damarında yaralamıştı. Peygamber (S) yakından ona hasta ziyareti yapmak için, ona mahsûs bir çadır kurdurdu [192]. Rasûlullah Hendek harbinden Medine'ye döndüğü zaman silâhını çıkarmış ve yıkanmıştı. Bu sırada Cibril aleyhi's-selâm başından tozları silkele­yerek Peygamber'e geldi de:

— Sen silâhım çıkarmışsın! Vallahi ben silâhımı daha çıkarma­dım. Haydi onlara doğru çık, yürü! dedi.

Peygamber de ona:

—  "Nereye?" diye sordu.

Cibrîl, Kurayza oğulları'nı işaret etti. Bunun üzerine Rasûlul­lah, Kurayza oğulları'na onlarla harbetmek için geldi. Muhasaranın sonunda bunlar Rasûlullah'ın hükmüme inip boyun eğdiler. Rasûlul­lah da bunlar hakkında'bir hüküm vermesini Sa'd ibn Muâz'a hava­le etti [193]. Sa'd da:

— Ben onlar hakkında şöyle hüküm veriyorum: Bunların harb edenleri Öldürülür,. kadınları ve çocukları esîr edilir, malları da tak-sîm olunur, dedi.

Hişâm şöyle demiştir: Bana babam Urve, Âişe'den şöyle haber verdi: Sa'd ibn Muâz (Kurayza oğulları hakemliği ettiği günden ev­velki gecede):

— Yâ Allah! Sen bilirsin ki, Rasûlü'nü tekzîb eden, vatanından çıkaran kavim kadar kendilerine harb ve cihâd etmek istediğim hiç­bir kimse yoktur. Yâ Allah! Öyle zannediyorum ki, bizimle onların arasında artık yapılacak harb kalmamıştır. Şayet Kureyş ile başka bir harbimiz daha kaldı ise, Sen'in yolunda onlarla cihâd edeyim diye beni hayâtta bırak. Eğer aramızda harb kalmamış ise, bu yaramı deş de bu yüzden bana şehîdlik nasîb et! diye duâ etmiştir.

Müteakiben boyun damarına kadar gelen şişlik deşildi. Mescid-de Gıfâr oğulları'ndan bâzı kimselere âid bir çadır daha vardı [194]. İşte bu Gıfârîler kendi hâllerinde oturup dururlarken bir de bakmışlar ki, kendilerine doğru kan akıp geliyor. Onlar:

— Ey çadır ehli! Sizin tarafınızdan bize doğru gelen bu kan ne­dir? dediler.

Meğer Sa'd'ın yarası akıp dururmuş. İşte Sa'd (R) bu yaradan dolayı öldü [195].

 

159-.......Bana Adiyy ibn Sabit haber verdi. Kendisi el-Berâ ibn Âzib(R)'den şöyle dediğini işitmiştir: Peygamber (S) Kurayza gününde Hassan ibn Sâbit'e:

—  "Şu Kurayza oğuİlan'nı kötüleyip hicvet -yâhud: Onların hi­civlerine karşılık ver-, Cibril seninle beraberdir" buyurdu..

İbrâhîm ibn Tahmân, eş-Şeybânî'den; o da Adiyy ibn Sâbit'ten şu ziyâdeyi getirdi: el-Berâ ibnu Âzib şöyle dedi: Rasûlullah (S) Ku­rayza gününde Hassan ibn Sâbit'e hitaben:

—  "Şu müşrikleri hicvet (yaptıkları hıyanetleri birer birer say, dök)/ Şübhesiz Cibril seninle beraberdir" buyurdu [196].

 

33- Zâtu'r-Rıka Gazvesi Babı

 

Bu gazve Gatafân'dan bir şu'be olan Sa'lebe oğulları'ndan Ha-safe ibnu Kays'm başkam bulunduğu Muhârib kabilesine karşı yapı­lan seferdir. Peygamber (bu seferde Medine'ye iki günlük mesafedeki Şadah vadisinde) Nahl mevkiine kadar gidip orada indi. (Bu vâdîde Fizâr, Eşca', Enmâr kabilelerinden birtakım soylar bulunuyordu). Bu gazve Hayber gazasından sonra olmuştur. Çünkü Ebû Mûsâ el-Eş'arî, Habeşistan'dan Hayber gazvesinden sonra gelmiştir [197].

Ebû Abdillah el-Buhârî şöyle dedi: Bana Abdullah ibnu Recâ' şöyle dedi: Bize İmrân el-Attâr, Yahya ibn Ebî Kesîr'den; o da Ebû Seleme'den; o da Câbir ibn Abdillah(R)'tan haber verdi ki, Peygam­ber (S) yedinci gazvesi olan Zâtu'r-Rikâ' gazvesinde sahâbîlerine korku için de namaz kıldırmıştır [198].

Ibnu Abbâs da: Peygamber (S) Zû Kared mevkiinde korku na­mazı kıldırdı, demiştir. Bekr ibnu Sevâde de şöyle dedi: Bana Ziyâd ibnu Nâfi', Ebû Mûsâ Alî ibn Rebâh'tan tahdîs etti ki, onlara da Câ-bir (R) tahdîs edip: Peygamber (S)'in sahâbîlerine Muhârib ve Sa'Ie-be günlerinde namaz kıldırdığını söylemiştir.

Mağâzt sahibi Muhammed ibn İshâk şöyle demiştir: Ben Vehb ibnu Keysân'dan işittim (şöyle diyordu): Ben Câbir'den işittim (şöy­le diyordu): Peygamber (S) Gatafân arazîsinden olan Nahl denilen yerdeki Zâtu'r-Rıkâ' mevkiine doğru sefere çıktı. Zâtu'r-Rıkâ' mev­kiine gelince Gatafân kabilelerinden bir cem'iyyetle karşılaştı. Fakat burada kıtal olmadı da insanların bâzısı diğer bâzısını korkuttu. İşte burada Peygamber (S) iki rek'at korku namazı kıldırdı.

Ve (Seleme ibnu'l-Ekvâ'ın âzâdlısı) Yezîd ibn Ebî Ubeyd de Se­leme ibnu'1-Ekva'dan: Ben Kared günü Peygamber'in beraberinde gaz­ve yaptım, dediğini söylemiştir [199].

 

160-....... Ebû Mûsâ el-Eş'ârî (R) şöyle demiştir: Biz (Eş'arîler), Peygamber'in beraberinde altı kişilik bir topluluk olarak bir gazveye çıktık. Bizim bir devemiz vardı. Ona nevbetleşe biniyorduk. Ayaklarımızın derileri) delindi. Benim de ayaklarım delindi ve tır­naklarım döküldü. Bizler ayaklarımıza bez parçalan sarıyorduk. Bizler ayaklarımıza bu suretle bez parçalan sardığımız için bu sefere Zâtu'r-Rıkâ' gazvesi ismi verildi.

Dedesinden rivayet eden Ebû Burde dedi ki: Ebû Mûsâ bu hadî­si tahdîs etti. Sonra (bunda nefis tezkiyesi bulunduğu için) bunu riva­yet etmeyi sevmedi de: Bunu zikr etme işini yapacak değilim, dedi. O, bu sözü ile amelinden birşeyi açıklamış olmayı kerîh görüyor (yâ-nî hoşlanmıyor) gibidir [200].

 

161- Bize Kuteybe ibnu Saîd, Mâlik'ten; o da Yezîd ibn Rûmân'-dan; o da Salih ibn Havvât'tan; o da Zâtu'r-Rıkâ' günü Rasûlullah'-ın yanında hazır bulunup korku namazı kılan kimselerden şöyle tahdîs etti: Askerin bir kısmı Rasûlullah'm beraberinde (namaz için) saff bağladı. Öbür kısmı da düşman karşısında saff tuttular. Rasûlullah kendisiyle beraber bulunanlarla bir rek'at kıldı. Sonra kendisi ayak­ta sabit durdu. Kendisiyle bir rek'at kılanlar, kendi başlarına diğer bir rek'at daha kılarak namazlarını tamamladılar. Sonra namazdan ayrıldılar da düşmanın yüzüne karşı saff bağladılar ve (düşman karşısında bulunan) öbür taife gelip Rasûlullah'm geri kalan bir rek'at namazını O'nunla birlikte kıldılar. Sonra Rasûlullah (tahiyyâtta otur­du, namazdan çıkmayıp) oturmakta devam etti. Cemâat de bir rek'­at kendi başlarına kılıp tamamladılar. Sonra Rasûlullah bunlarla beraber selâm verdi.

Ve Muâz şöyle dedi: Bize Hişâm ibn Ebî Abdillah, Ebu'z-Zubeyr Muhamrned ibn Müslim'den tahdîs etti ki, Câbir (R): Biz Gatafân arazisindeki Nahl mevkiinde Peygamber'in beraberinde bulunduk, demiş ve (Peygamber'in orada kıldırdığı) korku namazını zikretmiş­tir.

İmâm Mâlik: Bu Salih ibn Havvât hadîsinde rivayet edilen, be­nim korku namazı hakkında işittiğimin en güzelidir, demiştir.

Bu hadîsi Hişâm'dan; o da Zeyd ibn Eslem'den senediyle riva­yet etmekte Leys ibn Sa'd, Muâz'a mutâbaat etmiştir. el-Kaasım ibn Muhammed, Zeyd ibn Esiem'e: Peygamber (S) Enmâr oğulları gaz­vesinde korku namazı kıldırdı, diye tahdîs etmiştir [201].

 

162- Bize Müsedded tahdîs etti: Bize Yahya ibnu Saîd el-Kattân, Yahya ibnu Saîd el-EnsârîMen; o da el-Kaasım ibn Muhammed'den; o da Salih ibnu Havvât'tan tahdîs etti ki, Sehl ibn Ebî Hasme şöyle demiştir: İmâm korku namazında kıbleye yönelik olarak namaza du­rur. Askerden bir taifesi de imâmla beraber namaza durur. Bir taife de düşman cihetinde olup yüzleri düşmana doğru dururlar. İmâm be­raberindekilerle bir rek'at kılar. Sonra bunlar ayağa kalkar, kendi başlarına bir rek'at kılar ve oldukları yerde iki secde yaparlar. Sonra bu namazı kılmış olanlar, düşman tarafında bulunan kimselerin ye­rine gider, düşman cihetinde bulunanlar da Peygamber'in yanma ge­lirler. Peygamber onlarla da bir rek'at kılar. Böylece Peygamber'in iki rek'at namazı olmuştur. Sonra bu yeni gelenler kendi başlarına rükû' yapar ve iki secde ederler.

Bize Müsedded tahdîs etti: Bize Yahya ibn Saîd el-Kattân, Şu'-be'den; o da Abdurrahmân ibnu' 1-Kaasım'dan; o da babası el-Kaasım'dan; o da Salih ibnu Havvât'tan; o da Sehl ibnu Ebî Has-me'den; o da Peygamber'den olmak üzere, yukarıdaki hadîsin ben­zerini tahdîs etti [202].

 

163-.......Bana İbnu Ebî Hazım, Yahya ibn Saîd el-Ensârî'den tahdîs etti ki, o, el-Kaasım ibn Muhammed'den şöyle derken işitmiş-tir: Bana Salih ibnu Havvât, Sehl ibn Ebî Hasme'den, korku na­mazı hakkında geçen sözünü haber verdi, demiştir.

 

164-.......ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bana Salim, babası Abdul­lah ibn Umer(R)'in şöyle dediğini haber verdi: Ben, Rasûlullah (S) ile birlikte Necd tarafına doğru gazaya gittim. Düşmanın hizasına gel­dik. Onlara karşı safflarımızı düzdük...

 

165-.......Ma'mer ibn Râşid, ez-Zuhrî'den; o da Salim ibnu Abdillah'tan; o da babasından olmak üzere şöyle tahdîs etmiştir: Rasû­lullah (S) iki taifenin birine korku namazı kıldırdı. Bu sırada diğer taife yüzlerini düşmana doğru çevirmiş hâldeydiler. Sonra Rasûlul-lah'm namaz kıldırdığı kimseler çekilip arkadaşlarının yerinde dur­dular. Bu defa düşmana yönelik olanlar geldiler, Rasûlullah onlara da bir rek'at kıldırdı. Sonra onların üzerine selâm verdi. Sonra bun­lar kalkıp eksik rek'atlerini edâ ettiler. Şunlar da kalkıp kendi rek'-atlerini edâ ettiler.

 

166-.......ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bana Sinan (ibn Ebî Sinan ed-Duelî) ile Ebû Seleme (ibnu Abdirrahmân ibn Avf) tahdîs ettiler ki, Câbir ibn Abdillah (R): Kendisinin Rasûlullah'm beraberinde Necd tarafına gazaya gittiğini haber vermiştir [203].

 

167-.......Câbir ibnu Abdillah (R) ed-Duelî'ye şöyle haber ver­miştir: Câbir (Zâtu'r-Rıkâ' seferinde) Rasûlullah(S)'ın beraberinde Necd tarafına gazaya gitti. Rasûlullah bu gazadan döndüğü zaman Câbir de O'nunla beraber döndü. Dönüşte büyük ağacı çok olan bir vâdî içinde kaafileye gün ortası sıcağı erişti de, Rasûlullah istirahat için bineğinden indi. Sefer halkı da ağaçlar altında gölgelenmek üze­re ağaçlık içine dağıldılar. Rasûlullah da bir sakız ağacı altına indi de kılıcını o ağaca astı.

Câbir dedi ki: Biz biraz uyumuştuk. Sonra bir de gördük ki, Ra­sûlullah bizi çağırıyor. Hemen yanına gittik ve gördük ki, yanında (müşriklerden) bedevî bir Arab oturuyor. Bunun üzerine Rasûlullah:

—  "Şu bedevî Arab, ben uyurken kılıcımı alıp kınından çekmiş. Bu sırada ben uyandım. Kılıç kınından sıyrılmış olarak bunun elinde idi. Bu hâlde bedevî bana:

— Şu anda seni benden kim koruyabilir? dedi. Ben de:

— Allah korur, dedim.

İşte bu vak'anın kahramanı şu oturan bedevidir" buyurdu.

Sonra Rasûlullah (S) o bedeviyi cezalandırmadı.

Ebân da şöyle dedi: Bize Yahya ibnu Ebî Kesîr, Ebû Seleme'den tahdîs etti ki, Câbir (R) şöyle demiştir: Biz, Peygamber'in beraberin­de Zâtu'r-Rıkâ' seferinde bulunduk. Gölgeli bir ağaç altına geldiği­miz zaman bizler o gölgeli ağacı Peygamber'e bıraktık (kendisi onun altına indi). Peygamber'in kılıcı ağaçta asılı iken, müşriklerden bir adam gelmiş, o kılıcı sıyırmış ve Peygamber'e:

— Sen şimdi benden korkar mısın? diye sormuş. Peygamber de ona:

—  "Hayır korkmam" diye cevâb vermiş. Bedevî:

—  Benim hücumumdan seni şimdi kim koruyabilir? demiş. Peygamber:

— "Allah korur" demiş [204].

Peygamber'in sahâbîleri o bedeviyi tehdîd edip korkuttular. Bu sırada namaza ikaamet nidası edildi. Peygamber (sahâbîleri ikiye böldü de) bir bölüğüne iki rek'at namaz kıldırdı, sonra da hem kendisi, hem de sahâbîler selâm verip namazdan çıktılar. Sonra bunlar düşmanın cihetine doğru geri çekildiler. Peygamber (nafile kılıcı olarak) düş­man karşısında bulunan diğer bölüğe de iki rek'at kıldırdı (sonra hem kendisi, hem de bunlar selâm verip namazdan çıktılar). Böylece Pey­gamber'in (farz ve nafile olarak) dört rek'at namazı oldu. Cemâatin ise iki rek'at farz namazı oldu [205].

Ve Müsedded, Ebû Avâne'den; o da Ebû Bişr Ca'fer ibn Ebî Vahşiyye'den olmak üzere, o Peygamber'e kılıç çeken adamın adı­nın Gavres ibnu'l-Hâris olduğunu, Peygamber'in bu gazvede Muhâ-ribu Hasafe kabilesiyle harb ettiğini söyledi [206].

Ebu'z-Zubeyr Muhammed ibn Müslim de Câbir'den; onun: Biz Peygamber'in maiyyetinde Nahl mevkiinde bulunduk. Peygamber ora­da korku namazı kıldırdı, dediğini söylemiştir.

Ebû Hureyre de: Ben Necd gazvesinde Peygamber'in beraberin­de korku namazı kıldım, demiştir. Ebû Hureyre ise Peygamber'in ya­nına ancak Hayber günlerinde gelmiştir [207].

 

34- Huzâa Kabilesinden Bir Soy Olan Musta'lık Oğulları Gazvesi Babı

 

Bu, Mureysf gazvesidir. İbn İshâk: Bu, altıncı senede yapıldı, demiştir. Mûsâ ibn Ukbe ise, dördüncü senededir, demiştir. en-Nu*mân ibn Beşîr, ez-Zuhrî'den: Ifk hadîsi el-Mureysf gazvesinde oldu, demiştir [208].

 

168-.......Abdullah ibnu Muhayrîz şöyle demiştir: Ben mesci­de girdim, orada Ebû Saîd el-Hudrî'yi gördüm, onun yanma otur­dum da ona azl mes'elesini sordum. Ebû Saîd şöyle cevâb verdi:

— Biz Musta'lık oğulları gazvesinde Rasûlullah ile sefere çıktık. Neticede Arab esirlerinden birçok kadın esirlere kavuştuk. O günlerde kadınlara karşı arzumuz artmış ve bekârlık bizlere çok şiddetli olmuş­tu. (Esîr kadınlara yaklaşmak, fakat çocuk yapmamak için) azl et­meyi düşünüp, azletmek istiyorduk. Ancak Rasûlullah aramızda iken (bunun hükmünü) O'na sormadan nasıl azl ederiz? dedik de, bu meseleyi Rasûlullah'tan sorduk. Rasûlullah (S):

—  "Bu fiili yapmamanız, üzerinize vâcib değildir -yâhud: Bunu yapmanızda üzerinize bir be's yoktur-. Allah'ın ilminde kıyamet gününe kadar meydana gelecek olan her canlı nefis, muhakkak dünyâya gelecektir" buyurdu [209].

 

169-.......Câbir ibn Abdillah (R) şöyle demiştir: Bizler Rasûlullah'ın beraberinde Necd gazvesine gittik. Rasûlullah büyük büyük ağaçları çok olan bir vâdî içinde iken kendisine gün ortasının şiddetli sıcağı erişti. Rasûlullah bir ağacın altına indi, gölgesinde gölgelendi, kılıcını da o ağaca astı. Sefer halkı da gölgelenmek üzere ağaçlık içinde dağıldılar. Bizler bu şekilde serinlediğimiz sırada birden Rasûlullah bizleri çağırdı. Bizler hemen yanına geldik ve Rasûlullah'm önünde oturan bir bedevî ile karşılaştık. Rasûlullah (S):

—  "Ben uyurken bu bedevî Arab bana gelmiş, kılıcımı alarak kınından çekmiş. Bu sırada ben uyandım. Kılıcımı kınından çıkar­mış, baş ucumda dikiliyordu. Bana:

—  Şimdi seni benden kim kurtarır? dedi. Ben:

— Allah kurtarır, dedim.

O kılıcı kınına soktu, sonra da oturdu. İşte o zât, budur" buyurdu.

Câbir: Rasûlullah o bedeviyi cezalandırmadı, demiştir [210].

 

35- Enmâr Gazvesi Babı

 

170-.......Câbir ibn Abdillah el-Ensârî (R): Ben Peygamber(S)'i Enmâr gazvesinde devesi üzerinde yüzü doğu cihetine doğru nafile namaz kılarken gördüm, demiştir [211].

 

36- Ifk Hadîsi Babı

 

"el-Ifku ve'1-Efeku", "en-Nicsu ve'n-Necesu" menzilesinde, yânî ilk iki kelime vezin yönünden son

iki kelimenin benzeridir.

"İfkuhum, Efkuhum ve Efekuhum" denilir.

"Efekehum" diyen kimse (yânî bunu mâzî fiil yapan kimse) onları îmândan döndürdü ve yalan söyledi demektir. Nitekim Allah: "Yu'feku anhu men ufike" (ez-zâriyât: 9) buyurdu. Bu, "Yusrafu anhu men surife", yânî "Ondan döndürülen kimseler döndürülür" demektir [212].

 

171- Bana Abdulazîz ibnu Abdillah tahdîs etti: Bize İbrahim ibnu Sa'd, Salih ibn Keysân'dan tahdîs etti ki, İbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Urve ibnu'z-Zubeyr, Saîd ibnu'l-Müseyyeb, Alkame ibnu Vak-kaas ve Ubeydullah ibnu Abdillah ibn Utbe ibn Mes'ûd, Peygam-ber(S)'in zevcesi Âişe(R)'den, iftira sâhiblerinin kendisi için söyledikleri zamanki hadîsini tahdîs ettiler. Bu dört râvîden herbiri bana Âişe ha­dîsinden bir kısmı tahdîs ettiler. Bunların bâzısı, Âişe hadîsini diğer bâzısından daha iyi muhafaza edici ve hadîsi aynen getirip naklet­mekte, daha sağlam tesbît edici idi. İşte ben bu râvîlerin herbirinden, onların Âişe'den bana tahdîs ettikleri bu hadîsi iyice belleyip muha­faza ettim. Bunların bâzısı hernekadar hadîsi diğerinden daha iyi mu­hafaza edici ise de, bunlardan bâzısının hadîsi diğer bâzısının hadîsini tasdîk etmektedir. Bunlar söylediler ki, Âişe (R) şöyle demiştir:

Rasûlullah (S) bir sefere çıkmak istediği zaman kadınları arasında kur'a çekmek âdetinde idi. Kadınlardan hangisinin kur'ası çıkarsa, Rasûlullah onu beraberinde sefere çıkarırdı.

Âişe dedi ki: Rasûlullah, yapacağı bir gazve hususunda da ara­mızda kur'a çekti ve bu kur'ada benim ismim çıktı. Bunun üzerine ben, hicâb âyetinin indirilmesinin ardından Rasûlullah'm beraberin­de sefere çıktım. Ben hevdecimin içinde taşınır ve (konak yerinde) hevdec içinde indirilirdim. Bütün yolculuğumuzda bu şekilde yürü­dük. Nihayet Rasûlullah bu gazvesinden ayrılıp da döndüğü ve biz­ler de dönücüler olarak Medine'ye yaklaştığımızda (bir konak yerine indi, gecenin bir kısmını orada geçirdi, sonra) hareket edilmesini i'-lân etti. Hareket emrini bildirdikleri zaman ben kalkıp (ihtiyâcımı ye­rine getirmek için yalnız başıma) ordudan öteye yürüdüm. Hacetimi yerine getirdiğim zaman dönüp yerime geldim. Bu sırada göğsümü yokladım. Bir de gördüm ki, Yemen'in gözboncuğundan dizilmiş ger­danlığım kopup düşmüş. Hemen dönüp gerdanlığımı aradım. Fakat onu aramak beni yoldan alıkoydu.

Âişe dedi ki: Benim yol nakliyâtımı yapmakta olan kimseler ge­lip hevdecimi yüklenmişler ve onu bindiğim deve üzerine götürmüş-

lerdi. Onlar beni hevdecin içindeyim samyorlarmış. O zaman kadınlar hafif idiler, etlenip yağlanmazlar ve onları et bürümezdi. Çünkü on­lar az yemek yerlerdi. Bu sebeble bana hizmet edenler hevdeci yükle­mek üzere kaldırıp taşıdıklarında, hevdecin ağırlık derecesinin farkına varmayarak yüklemişler. Bilhassa ben o zaman yaşı küçük, taze bir kadındım. Onlar deveyi kaldırmışlar ve yürüyüp gitmişler. Ordu git­tikten sonra ben gerdanlığımı buldum. Akabinde ben ordu birlikleri­nin konakladıkları yerlere geldim, fakat oralarda ne bir çağıran, ne de cevâb veren kalmıştı. Bunun üzerine ben orada evvelce bulundu­ğum konak yerime geldim. Ve onlar beni hevdecde bulamazlar da, beni aramak üzere dönüp yanıma gelirler diye düşündüm. Ben bu dü­şünce ile yerimde otururken, gözlerim bana galebe etmiş de uyumu­şum.

Safvân ibnu'l-Muattal es-Sulemî, sonra ez-Zekvânî [213], ordunun arkasından gelmekle vazifeli idi. Bu zât sabah vakti benim bekledi­ğim yerin yanına gelmiş, uyuyan bir insan karaltısı görmüş. Beni gör­düğü zaman tanımış. Zâten o, hicâb (yânı perdelenme) emrinin inmesinden önce beni görmüştü. Ben onun beni tanıdığı sırada söy­lediği: "Innâ Hllâhi ve innâ ileyhi râciûne (= Biz muhakkak Allah'­ın mülküyüz ve biz ancak O'na dönücüleriz)'* (ei-Bakara: 156) istircâ' sözleriyle uyandım. Uyanınca da hemen dış elbisemi bürünüp yüzü­mü örttüm. Allah'a yemîn ediyorum ki, biz onunla tek kelime ko­nuşmadık ve ben ondan "înnâ Hllâhi ve innâ ileyhi râciûn" istircâ' sözünden başka bir kelime işitmedim. Çabuk yürüdü, nihayet deve­sini çöktürdü, binebilmem için devenin ön ayağına bastı. Ben de de­veye doğru kalkıp bindim. Safvân, bindiğim deveyi önünden çekerek yürüdü. Nihayet biz öğlenin evvelinde, sıcağın şiddet vaktine girmiş­ler ve hepsi konak yapmışlar hâlde, orduya yetiştik.

Âişe dedi ki: Bu sırada (hakkımda iftira ederek) helak olan he-Iâk olmuştur. İftiranın büyüğüne ve çoğuna girişen, Selûl kadının oğlu Abdullah ibnu Ubeyy olmuş (ve bu, ordu içinde yayılmış).

Urvetu'bnu'z-Zubeyr: Bu iftira hadîsinin yayıldığı ve bu söz Ab­dullah ibn Ubeyy'in yanında konuşulur olup, onun bu sözü söyleye­ni ikrar ettirip dinlemek istediği ve bunu açıkça yaymak istediği bana haber verildi, demiştir.

Ve yine Urve: İftira sâhiblerinden olan diğer insanlar içinde yal­nız Hassan ibn Sabit, Mıstah ibnu Usâse ve Hamme bintu Cahş'ın isimleri söylenmiştir. Benim, Yüce Allah'ın buyurduğu gibi onların bir topluluk olduklarından başka, onların isimleriyle ilgili hiçbir bilgim yoktur. Şübhesiz o günâhın büyüğünü, çoğunu üzerine alan kimse, Abdullah ibnu Ubeyy ibn Selûl'dür denilirdi, demiştir.

Yine Urve dedi ki: Âişe kendi huzurunda şâir Hassân'a sövül­mesini çirkin görür ve:

—  Çünkü Hassan:

Fe inne ebî ve vâîidehû ve ırdî

Lı irdi Muhammedin minkum vıkaau

(= Şübhesiz benim babam ve babamın babası ile benim şeref ve namusum, Muhammed'in şerefi ve nâmûsu için size karşı mahfa­zadır) beytini söylemiştir, der idi [214].

Âişe dedi ki: Bizler Medine'ye geldik. Geldiğim zaman ben bir ay hasta oldum. Bu sırada insanlar iftira sahihlerinin sözlerine dal­mışlar. Ben ise bunlardan hiçbir şeyin farkında olamiyordum. Yal­nız hastalığımda beni işkillendiren bir husus vardı: Peygamber'den, hastalandığım başka zamanlarda görmekte olduğum lütuf ve şefkati bu hastalığımda görmüyordum. Sâdece yanıma giriyor, selâm veri­yor, sonra da (adımı söylemeden):

—  "Hastanız nasıl?" diyordu.

işte bu hâl beni şübhelendirip üzüyordu. Fakat ben şerri hisset­miyordum. Nihayet ben hastalığımdan yeni iyileşip, henüz nekahet devresine girdikten sonra dışarıya çıktım. Benimle beraber Mıstard­ın anası da hacet def etme yerlerimiz olan Menâsi' tarafına doğru çıktı. Oraya biz ancak geceden geceye çıkardık. Bu âdet, evlerimizin yakınında halâlar edinmemizden önce idi.

Âişe dedi ki: O zamanlar bizim dışarı çıkmaktaki hâlimiz ibti-dâî Arablar'ın sahradaki çukurlar yönüne çıkıp temizlenmelerine ben­ziyordu. Biz evlerimizin yakınında halâlar edinmekten eziyetlenip incinirdik.

Âişe dedi ki: İşte ben Mistah'ın anasıyle dışarı çıkıp gittim. Bu kadın, Ebû Ruhm ibnu'l-Muttalib ibn Abdi Menâfin kızıdır. Anne­si de Sahr ibn Âmir'in kızıdır ki, bu kadın da Ebû Bekr es-Sıddîk'm teyzesidir. Ebû Rumh kızının oğîu da Mıstah ibnu Usâsete'bni Ab-bâd ibn Muttalib'dir. Orada hacetimizi gördükten sonra ben ve Ebû Rumh kızı evimden tarafa dönüp gelirken, Mıstah'ın anasının ayağı yün çarşafı içinde sürçtü. (Arablar arasında felâket zamanında söy­lenmesi âdet olan "Düşmanın helak olsun!" duası yerine) bu kadın:

—  Mıstah helak olsun! diye oğluna beddua etti. Ben de ona:

— Ne fena söyledin! Bedir'de hazır bulunan bir kimseye mi sö­vüyorsun? dedim.

Kadın bana:

— Âh şu sâf taze! Sen onun söylediği sözü işitmedin mi? dedi. Ben:

—  O ne dedi ki? diye sordum.

Bunun üzerine o bana iftira sâhiblerinin sözünü söyleyip haber verdi.

Âişe dedi ki: Artık hastalığımın üstüne bir hastalık daha arttı. Evime dönünce yanıma Rasûlullah geldi. Selâm verdikten sonra:

—  "Hastanız nasıldır?" diye sordu.  . Ben de kendisine:

— Babamla anamın yanına gitmem için bana izin verir misin? dedim ^

— Âişe: Ben o sırada bu haberi babamla anam tarafından tahkik etmek istiyordum, demiştir.- Âişe dedi ki: Rasûlullah bana izin ver­di. Ben de ebeveynimin yanma geldim ve anam (Ümmü Rûmân)'a:

— Ey anneciğim! İnsanlar ne konuşuyorlar? dedim. Annem:

— Ey kızcağızım! Kendini üzme, sen kendini ve sağlığını düşün. Vallahi bir erkeğin yanında sevgili, parlak, güzel bir kadın olsun ve onun birçok ortakları bulunsun da onun aleyhinde çok lâf etmesin­ler; bu, pek nâdirdir, dedi.

Ben de:

— Subhânallah! İnsanlar bunu mu konuşmaktalarmış? dedim.

Âişe dedi ki: Ben bunun üzerine bütün gece ağladım. Sabaha ka­dar gözümün yaşı dinmiyor, gözüme de hiçbir uyku girdiremiyordum. Sonra ağlayarak sabaha ulaştım.

Âişe dedi ki: Rasûlullah da o sabah Alî ibn Ebî Tâlib'i ve Usâ-metu'bnu Zeyd'i yanına çağırmıştı. Vahy gecikince ailesi ile ayrılma­sı hususunda onlarla istişare ediyordu.

Âişe dedi ki: Usâme ibmı Zeyd'e gelince, o, Peygamber'in aile­sinden bilip durduğu berâeti ve Ehlu Beyt için gönlünde besleyip dur­duğu sevgiyi Rasûlullah'a tavsiye ve işaret etti de:

— Yâ Rasûlallah!. Onlar Senin ehlindir. Biz onlar hakkında ha­yırdan başka birşey bilmeyiz, dedi.

Alî ibn Ebî Tâlib'e gelince, o da:

— Allah Sana dünyâyı dâr etmemiştir. Âişe'den başka kadınlar çoktur. Maamâfîh Âişe'nin cariyesi Berîre'ye de sor, o da Sana doğ­ru söyler, demişti.

Bunun üzerine Rasûlullah, Berîre'yi çağırıp:

—  "Ey Berîre! Âişe'de sana şübhe veren bir hâl gördün mü?" diye sordu.

Berîre de:

— Seni hakk peygamber olarak gönderen Allah'a yemîn ederim ki, ben Âişe'den kendisini ayıplayabileceğim bir kusur olmak üzere kat'iyyen şundan başka birşey görmüş değilim: Âişe yaşı küçük, taze bir kadındı. Ailesinin hamurunu yoğururken uyurdu da evin besi ko­yunu gelir, hamuru yerdi, demiş.

Âişe dedi ki: Bunun akabinde Rasûlullah o gün minber üzerin­de ayağa kalktı ve iftirayı en evvel ortaya çıkaran Abdullah ibn Ubeyy'-den dolayı söz söylemekte ma'zûr tutulmasını isteyerek, kendisi minber üzerinde olduğu hâlde hitâb edip:

—  "Ey.müslümânlar topluluğu! Ev halkım hususunda bana ezası ulaşan bir şahıstan dolayı bana kim yardım eder? Vallahi ben ehlim hakkında hayırdan başka birşey bilmiş değilim. Bu iftiracılar bir ada­mın da ismini ortaya koydular ki, bu zât hakkında da ben hayırdan başka birşey bilmiyorum. Bu ismi söyleyen kimse şimdiye kadar be­nimle beraber olmak müstesna, ailemin yanına girer değil" demiştir.

Âişe dedi ki: Bunun üzerine Ensâr'ın Evs kabilesinden Abdu'l-Eşhel oğulları'mn kardeşi Sa'd ibnu Muâz ayağa kalkmış ve [215]:

— Yâ Rasûlallah! O kimseye karşı Sana ben yardım edeceğim. Eğer bu iftirayı çıkaran Evs'ten ise ben onun boynunu vururum. Eğer Hazrec kardeşlerimizden ise, yapılacak işi Sen bize emredersin, biz de emrini yerine getiririz, demiştir.

Âişe dedi ki: Bu defa Hazrec kabîlesinden bir adam ayağa kalk­mış. Hassan ibn Sâbit'in anası onun soyundan olup, amcasının kızı idi. İşte ayağa kalkan bu zât, Hazrec kabilesinin seyyidi olan Sa'd ibnu Ubâde'dir.

Âişe dedi ki: Sa'd ibn Ubâde bu vak'adan evvel iyi bir adamdı [216].

Fakat bu defa kafaîle asabiyyeti onu Sa'd ibn Muâz'ın sözlerinden dolayı öfkeye sürükledi de, Sa'd ibn Muâz'a karşı:

— Yalan söyledin. Allah'ın ebedîliğine yemîn ediyorum ki, sen onu (yânî Abdullah ibn Ubeyy'i) öldüremezsin ve onu öldürmeğe muk­tedir olamazsın. O, senin cemâatinden biri olmuş olaydı sen onun öl­dürülmesini istemezdin, demiş.

Bu defa da Sa'd ibnu Muâz'ın amcasının oğlu Useyd ibnu Hu-dayr ayağa kalkarak, Sa'd ibnu Ubâde'ye karşı:

— Allah'ın ebedîliğine yemîn ediyorum ki, sen yalan söylüyor­sun. Vallahi biz onu elbette öldürürüz. Sen muhakkak münafıksın ki, münafıklar hesabına bizimle mücâdele ediyorsun! demiş.

Âişe dedi ki: Bu suretle Evs ve Hazrec kabileleri ayaklanmışlar, hattâ birbirleriyle vuruşmayı kasdetmişler. Rasûlullah ise minber üze­rinde dikiliyormuş.

Âişe dedi ki: Rasûlullah (minberden inip) onlar sükûnete varın­caya kadar, onlara yumuşak sözler söylemiş, kendisi de (başka şey söylemeyerek) sükût etmiş.

Âişe dedi ki: (Bana gelince:) Ben o günümün tamâmında hep ağ­ladım. Ne gözümün yaşı dindi, ne de gözüme bir uyku değdirebil-dim. Babamla anam benim yanımda sabahladılar. Ben iki gece ve bir gün devamlı ağladım. Gözümün yaşı dinmiyor ve gözüme uyku gir-diremiyordum. Hattâ ben ağlamak ciğerimi parçalayacak sanıyordum. Bu şekilde ebeveynim yanımda oturdukları, ben de ağlamakta bulun­duğum sırada Ensâr'dan bir kadın benim yanıma girmeye izin iste­di. Ben de o kadına izin verdim. O da oturup benimle ağlıyordu.

Âişe dedi ki: Biz bu hâl üzere iken, Rasûlullah yanımıza girdi. Selâm verdikten sonra oturdu.

Âişe dedi ki: Hâlbuki Rasûİullah, bundan evvel hakkımda dedi­kodu başladığı günden beri yanımda oturmamıştı. Ve Rasûlullah bir ay beklediği hâlde kendisine benim hakkımda birşey vahyolunmuyor-du.

Aişe dedi ki: Rasûlullah oturduğu zaman şehâdet kelimelerini söyledikten sonra:-

—  "Amma ba'du: Yâ Âişe! Hakkında bana şöyie şöyle sözler erişti. Eğersen bu isnâdlardan bert isen, Allah seni yakında berî kılıp temizliğini i'lân edecektir. Yok eğer böyle bir günâha yaklaştınsa Al­lah 'tan mağfiret iste ve tevbe et. Çünkü kul, günâhım i'tirâf ve son­ra datevbe edince Allah da onun tevbesini kabul eder" dedi.

Âişe dedi ki: Rasûlullah bu hutbesini bitirince (musîbetin şiddetli harâretiyle) gözümün yaşı kesildi, hattâ gözyaşımdan bir damla bu­lamıyordum. Hemen babama:

— Rasûlullah'ın söylediği söz hususunda benim tarafımdan ce-vâb ver, dedim.

Babam:

—  Vallahi Rasûlullah'a ne diyeceğimi bilmiyorum, dedi. Sonra anama:

— Rasûlullah'ın söylediği söze benim adıma cevâb ver, dedim. O da:

—  Ben Rasûlullah'a ne diyeceğimi bilmiyorum, dedi. Bunun üzerine ben henüz Kur'ân'dan delîl okuyamayan küçük

yaşta bir taze olduğum hâlde, şöyle dedim:

— Vallahi ben kat'î anladım ki, siz bu dedikoduyu işitmişsiniz. Hattâ bu söz sizin gönüllerinizde yerleşmiş ve siz ona inanmışsınız. Şimdi ben size "ben ondan beriyim" desem, benim muhakkak berî olduğumu Allah bilip dururken, sizler benim bu sözümü tasdîk et-miyeceksiniz. Ve eğer benim muhakkak berî olduğumu Allah bilip dururken, ben sizlere fena bir i'tirâfta bulunsam, sizler beni hemen tasdîk edeceksiniz. Vallahi ben bu vaziyette kendim için ve sizin için başka bir mesel bulamıyorum. Ancak Yûsuf'un babası Ya'kûb'un (o sıkıntı içinde) söylediği şu sözünü buluyorum: "Fe sabrun cemî-lun v 'altahu H-mustaânu alâ mâ tasıfûn (= Artık bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin şu söylediklerinize karşı yardımına sığınılacak, an­cak Allah'tır)" (Yûsuf: 18).

Ben bu sözü söyledikten sonra dönüp yatağıma yattım. Öyle bir hâlde ki, Allah o zaman benim berî olduğumu biliyordu ve Allah mu­hakkak benim berî olduğumu ortaya koyacaktı. Lâkin vallahi ben Allah'ın bana âid bir iş için okunacak bir vahiy indireceğini zannet­miyordum. Ve sânım da haddizatında bana âid bir mes'elede Allah'­ın bir emirle tekellüm etmesinden çok hakîr idi. Lâkin ben Rasûlul­lah'ın uykusunda bir ru'yâ görmesini ve Allah'ın da bu ru'yâ ile benim temizliğimi ortaya koymasını umuyordum. Vallahi Rasûlullah otur­duğu yerden kalkmamıştı. Ev halkından bir kimse de dışarı çıkma­mıştı. Nihayet üzerine vahiy indirildi. O'na vahiy inerken olagelen hâl hemen gelip O'nu kaplayıverdi, ki kış gününde bile üzerine indi­rilen sözün ağırlığından dolayı kendisinden inci taneleri gibi terler dö­külürdü.

Âişe dedi ki: Rasûlullah'tan vahiy hâli gidip de açılınca, kendisi sevincinden gülüyordu. Tekellüm ettiği ilk söz:

—  "Yâ Âişe! Allah seni kat'î olarak temize çıkarmıştır" demesi oldu.

Âişe dedi ki: Bunun üzerine anam bana:

—  Kızım, Rasûlullah'a doğru kalk da teşekkür et, dedi. Ben:

— Hayır vallahi, ben ne O'na doğru kalkarım, ne de berî oldu­ğumu indiren Azîz ve Celîl Allah'tan başkasına hamd ederim, dedim.

Âişe dedi ki: Yüce Allah: "O uydurma haberi getirenler içiniz­den bir zümredir. Onu sizin için bir şerr sanmayın. Bil'akis o sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese kazandığı günâh vardır. Onlar­dan günâhın büyüğünü üzerine alan o adama da büyük bir azâb var­dır..." (en-Nûr: n-12) on âyet indirdi. İşte sonunda Allah bu âyetleri benim temizliğim hakkında indirdi [217].

Babam Ebû Bekr es-Siddîk, akrabalığından ve fakirliğinden do­layı nafaka vermekte bulunduğu Mıstah ibnu Usâse için:

— Kızım Âişe'ye bu iftirayı söyledikten sonra vallahi ben de Mıs-tah'a birşey vermem! diye yemîn etti.

Bunun üzerine Yüce Allah: "Sizden fazilet ve servet sahibi olan­lar, akrabasına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere vermele­rinde kusur etmesin; affetsin, aldırış etmesin. Allah 'in size mağfiret etmesini arzu etmez misiniz? Allah çok mağfiret edici, çok merha­met eyleyicidir" (en-Nûr: 22) âyetini indirdi.

Bu âyetin inmesi üzerine Ebû Bekr es-Sıddîk:

— Vallahi ben Allah'ın beni mağfiret etmesini elbette severim! dedi ve Mıstah'a veregeldiği nafakayı tekrar vermeye başladı ve:

—  Ben bu nafakayı ondan ebediyyen koparmam, dedi.

Âişe dedi ki: Rasûlullah, zevcesi Zeyneb bintu Cahş'a da benim hâlimden:

— Yâ Zeyneb! Âişe hakkında ne bilirsin ve ne gördün? diye sor­muştu.

Zeyneb cevaben:

— Yâ Rasûlallah! Ben kulağımı, gözümü işitmediğim, görme­diğim şeylerden muhafaza ederim. Vallahi Âişe hakkında hayırdan başka birşey bilmem, diye güzel şâhidlik etmiştir.

Âişe dedi ki: Zeyneb, Peygamber'in kadınları arasında güzelliği ve Peygamber'in yanındaki mevkii i'tibâriyle bana rekaabet eden bir kadındı. Fakat Allah onu verâ ve takvası sebebiyle (iftiracılara katıl­maktan) korudu. Kızkardeşi Hamne bintu Cahş ise o iftiraya taas-subla tutunmaya ve iftiracıların söylediklerini hikâye etmeye başladı da, bu sebeble helak olanlar içinde helak oldu.

ez-Zuhrî: İşte bu, o zümrenin işinden bize ulaşmış olan hadîstir, demiştir. Sonra Urve şöyle dedi: Âişe dedi ki: Vallahi hakkında de­dikodu yapılan o adam muhakkak:

— Subhânallah! Nefsim elinde olan Allah'a yemîn ederim ki, ben hayâtımda hiçbir dişinin elbisesini asla açmamışımdır (yânı hiç­bir kadınla cinsî yaklaşma yapmamışımdır), der dururdu.

Sonra o zât (yânî Safvân ibn Muattal) bu işlerin ardından Allah yolunda şehîd olarak öldürülmüştür [218].

 

172-.......Bize Ma'mer ibn Râşid haber verdi ki, ez-Zuhrî şöy­le demiştir: el-Velîd ibnu Abdilmelik bana:

— Alî ibn Ebî Tâlib'in Âişe'ye iftira atanlar içinde olduğu ha­beri sana ulaştı mı? diye sordu.

Ben de ona:

—  Hayır (Alî iftiracıların sözünün benzerini söylemekten mü­nezzehtir). Lâkin senin kavmin Kureyş'ten olan şu iki zât; Ebû Sele­me Abdurrahmân ile Ebû Bekr ibn Abdirrahmân ibni'l-Hâris, Âişe'nin kendilerine, "İftira işi hakkında Alî susucu idi" dediğini bana haber vermişlerdir, dedim.

Râvî dedi ki: Bu mes'ele hakkında ez-Zuhrî'ye müracaat ettiler, fakat ez-Zuhrî, el-Velîd'e bundan başka cevâb vermedi ve (lâfızda hiçbir şübhe olmayarak) "Musellimen" sözünü söyledi; bir de "Aleyhi (yânî Zuhrî, Velîd'e cevâb döndürmedi)" lâfzını ziyâde etti. Atîk'in aslında da böyle "Musellimen" ta'bîri vardır [219].

 

173-.......Ebû Vâil şöyle demiştir: Bana Mesrûk ibnu'1-Ecda' tahdîs edip şöyle dedi: Bana Âişe'nin annesi olan Ümmü Rûmân tahdîs edip şöyle dedi: Ben Âişe ile otururken birden Ensâr'dan bir kadın girdi de (iftiraya karışanları kasdederek):

— Allah Fulân kimseyi şöyle yapsın! Fulân kimseyi şöyle yap­sın! dedi.

Ümmü Rûmân da bu Ensâriyye kadına:

—  Sana ne var? diye sordu. O kadın:

—  Oğlum bu sözü söyleyenler içindedir, dedi. Ümmü Rûmân tekrar:

—  Söz nedir? diye sordu.

O kadın (iftiracıların sözlerini zikrederek):

—  Bunlar şöyle şöyle demişlerdir,.dedi. Âişe, kadına:

—  Bu sözleri Rasûlullah işitti mi? diye sordu. Kadın:

—  Evet, dedi. Rasûlullah tekrar:

—  Bunları Ebû Bekr de işitti mi? dedi. Kadın yine:

— Evet (o da işitti), diye cevâb verince, Âişe bayılıp yere düştü. Sonunda Âişe ateş içinde titrer hâlde kendine geldi. Ben üzerine

kendi elbisesini atıp onu örttüm. Bu sırada Peygamber geldi ve:

—  "Bunun nesi var?" diye sordu. Ben:

—  Yâ Rasûlallah, Âişe'yi titreten bir ateş yakaladı, dedim.

—  "Muhtemel ki bu, konuşmakta olduğu bir söz içinde olmuş­tur" buyurdu.

Ümmü Rûmân:

—  Evet (öyle oldu), dedi. Bunun akabinde Âişe oturdu da:

— Vallahi eğer ben bu ithamdan beriyim diye yemîn etsem, siz­ler beni tasdik etmeyeceksiniz, ben size yeminle söylesem de sizler ben­den özrümü (yânî benliğimi) kabul etmeyeceksiniz. Benimle sizin meseliniz Ya'kûb Peygamber'le oğullarının meseli gibidir. Ya'kûb (o imtihanı sırasında şöyle demişti): "Artık (bana düşen) güzel bir sa­bırdır. Sizin şu söylediklerinize karşı yardım istenilecek olan ancak

Allah'tır" (Yûsuf: 18).

Ümmü Rûmân: Rasûlullah bana birşey söylemeden döndü. Bu sırada Yüce Allah {en-Nûr: 11-12. ayetiyie) Âişe'nin benliğini indirdi. Bu­nun üzerine Âişe, Peygamber'e hitaben:

— Allah'ın hamdiyle (hamdederim), başka kimsenin hamdiyle değil; Sen'in hamdin ile de değil, dedi [220].

 

174-.......BizeVekî'ibnu'I-Cerrâh,Nâfi' ibn Umer ibn Abdillah el-Cumahî'den; o da Abdullah ibn Ebî Muleyke'den tahdîs etti ki, Âişe (R) "h telakkavnehu bi-elsinetikum..." (en-Nûn 15) lâfzını "İz telikûnehu bi-elsinetikum"tarzında okur ve onu tefsir ederek de: "el-Velku", "el-Kezibu" demektir, dedi.

İbnu Muleyke geçen senedi ile: Âişe lâm'm kesresiyle okuduğu bu okuyuşu başkalarından daha iyi bilen idi. Çünkü bu kelâm ken­disi hakkında indi, demiştir.

 

175-.......Urvetu'bnu'z-Zubeyr şöyle demiştir: Ben bir kerresinde Âişe'nin yanında Hassan ibn Sâbit'e sövmeye kalktım da, Âişe:

— Sen Hassân'a sövme. Çünkü o,, şiirle Rasûlullah tarafından mücâdele eder, O'nu savunurdu, dedi.

Yine Âişe dedi ki: Hassan, (Kureyş'ten olan) müşrikleri kötüle-yip hicvetmek hususunda Peygamber'den izin istedi. Peygamber (S):

—  "(Kureyş'i hicvederken) benim nesebimi nasıl yapacaksın?" diye sordu.

Hassan:

—  Ben Sen'in nesebini (soyun olan Hâşim oğulları'nı) Kureyş soyları arasından, hamurdan kılın çekilmesi gibi muhakkak çeker çı­karırım, diye cevâb verdi.

Muhammed (ibn Ukbe) de şöyle dedi: Bize Usmân ibnu Ferhad tahdîs edip şöyle dedi: Ben Hişâm'dan işittim ki, babası Urve ibnu'z-Zubeyr: Ben Âişe'nin yanında Hassan ibn Sâbit'e sövdüm. O, Âişe aleyhine iftiracıların sözlerini çok söyler idi, demiştir [221].

 

176-.......Mesrûk şöyle demiştir: Biz Âişe'nin huzuruna girdik. Yanında Hassan ibnu Sabit vardı, Hassan kendine âid olan birtakım beyitlerle teşbîb yaparak şiir inşâd ediyor ve:

—Hasânun, rezânun mâ tuzennu bi-ifbetin

Tusbihu ğarsâ min luhûmi'l-gavâfıli [222] diyordu.

Âişe de ona:

— Lâkin sen böyle değilsin (yânî sen gıybet ettin ve iftiracıların sözlerine daldın), dedi.

Mesrûk dedi ki: Ben Âişe'ye:

— Hassân'm senin yanına girmesine neden izin veriyorsun? Hâl­buki Yüce Allah "Onlardan onun büyüğünü üzerine alan kimseye bü­yük bir azâb vardır" (en-Nûn ıi) buyurmuştur, dedim.

Bunun üzerine Âişe:

— Hangi azâb körlükten daha şiddetli ve daha büyüktür? dedi ve onun lehine: Şübhesiz Hassan, Rasûlullah adına İslâm'ı müdâfaa eder yâhud müşriklerin hicivlerine karşılık verirdi, sözlerini de söyle­di [223].

 

37- Hudeybiye Gazvesi Babı [224]

 

Yüce Allah'ın şu kavli: "Andolsun ki, Allah müzminlerden -seninle o ağacın altında bey'at ederlerken- razı olmuştur da kaîblerindekini bilerek üzerlerine ma'nevî kuvvetim indirmiş ve onları yakın bir feth ile ve alacakları birçok ganimetlerle mükafatlandırmıştır. Allah mutlak gâlibdir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir" (ei-Feth: i8).

 

177-.......Zeyd ibn Hâlid (R) şöyle demiştir: Hudeybiye yılın­da Rasûlullah'ın beraberinde (Medine'den sefere) çıktık. Bir gece bi­ze bir yağmur isabet etti. Akabinde Rasûlullah (S) bizlere sabah namazını kıldırdı. Namazdan çıktıktan sonra yüzünü bizlere döndürdü de:

—  "Bitir misiniz Rabb'iniz ne buyurdu?" diye sordu. Bizler:

— Allah ve Rasûîü en bilendir, diye cevâb verdik. Rasûlullah şöyle dedi:

—  "Allah şöyle buyurdu: Kullarımdan kimi bana îmân etmiş, kimi de kâfir olmuş oldu. Her kim Allah'ın rahmeti, Allah'ın rızkı ve Allah'ın fadlı ile üzerimize yağmur yağdı dediyse, işte o, bana imân etmiş, yıldıza kâfir olmuştur. Her kim de fulan yıldtz(m batıp doğ­ması) ile üzerimize yağmur yağdı dediyse, işte o yıldıza îmân etmiş, bana îmân etmemiştir" [225].

 

178-.......Hemmâm ibn Yahya, Katâde'den tahdîs etti ki, ona Enes (R) haber verip şöyle demiştir: Rasûlullah (S) dört umre yaptı. Bunlardan Veda Hacci'yla beraber yaptığı umresi müstesna olmak üzere, hepsi de zu'1-ka'de ayında oldu. Hudeybiye'den zu'1-ka'de için­de bir umre, ertesi yıl zu'1-ka'de içinde bir umre, Cı'râne'den Hu-neyn ganimetlerini taksim ettiği yerde zu'1-ka'de içinde bir umre ve bir de haccı ile beraber yaptığı umre [226].

 

179-.......Abdullah ibmı Ebî Katâde'ye, babası Ebû Katâde tah­dîs edip şöyle demiştir: Hudeybiye senesi biz de Peygamber'in bera­berinde gittik. Peygamber'in sahâbîleri ihrama girdiler, fakat ben ihrama girmemiştim [227].

 

180-.......el-Berâ ibn Âzib (R) şöyle demiştir: Siz, büyük fethi Mekke'nin fethi sayarsınız -Vakıa Mekke'nin fethi (Kur'ân'ın şehâ-det ettiği) parlak bir fetih ve zafer idi-. Hâlbuki biz büyük fethi, Hu-deybiye günündeki Rıdvan Bey'ati sayarız (ki o gün cihâd için Rasûlullah'a verdiğimiz sözden Allah razı olmuştur). Biz o gün Pey­gamberdin maiyyetinde yüzer mevcûdlu ondört bölük (bindörtyüz) er idik. Hudeybiye bir kuyudur, Biz oraya varınca kuyunun suyunu ta­mamen çekmiştik de içinde bir damla su bırakmamıştık. Bu hâl Pey-gamber'e ulaştı. Peygamber kuyunun yanına geldi, kenarına oturdu. Sonra içinde biraz su bulunan bir kap istedi. Getirilen su ile abdest aldı, sonra ağzını çalkaladı ve dua etti. Sonra bu abdest ve çalkantı suyunu kuyuya döktü. Bunun üzerine biz az bir zaman kuyuyu bu hâlde bıraktık. Sonra kuyu bize istediğimiz kadar su verdi. Hem biz, hem de bütün hayvanlarımız suya kandık.

 

181-.......Ebû İshâk tahdîs edip şöyle demiştir: el-Berâ ibn Âzib (R) bize şöyle haber verdi: Kendileri Hudeybiye senesi Rasûlullah'ın beraberinde bindörtyüz yâhud daha çok kişi olarak bulunmuşlar. Ni­hayet bir kuyu başında konaklamış ve içindeki suyu tamamen çek­mişler. Akabinde Rasûlullah'a varıp durumu arzetmişler. Rasülullah kuyunun yanına gelip kenarına oturmuş. Sonra "Bana içinde su bu­lunan bir kova getirin" diye buyurmuş. İstediği su kendisine getiri­lince içine tükürüp duâ etmiş. Sonra "Bir saat (yânı bir müddet) kuyuyu ter kedin" buyurmuş. Bir süre sonra sahâbîler oradan hare­ket edinceye kadar hem kendilerini, hem de binek hayvanlarını suya kandırmışlar [228].

 

182-.......Câbir (R) şöyle demiştir: Hudeybiye gününde insanlar susadılar. Rasûlullah'ın önünde ise küçük bir su kabı vardı. Ra-sûlullah o kapdan abdest aldı. Sonra insanlar O'na doğru yönelip geldiler. Rasûlullah (S):

—  "Size ne oluyor?*' diye sordu. Sahâbîler:

— Yâ Rasûlallah, yanımızda abdest alacağımız ve içeceğimiz hiç­bir su yoktur, ancak Sen'in bu su kabındaki su vardır, dediler.

Râvî dedi ki: Bunun akabinde Peygamber elini o su kabının içi­ne koydu, derhâl parmakları arasından pınarlar emsali su fışkırma­ğa başladı.

Râvî dedi ki: Artık bizler su içtik ve abdest aldık.

İkinci râvî Salim ibn Ebi'1-Ca'd şöyle demiştir: Ben Câbir'e:

—  Siz o gün kaç kişi idiniz? diye sordum. Câbir:

— Yüzbin kişi de olsaydık o su bizlere muhakkak yeterdi; biz binbeşyüz kişi idik, diye cevâb verdi [229].

 

183-.......Katâde şöyle demiştir: Ben Saîd ibnu'l-Müseyyeb'e: Bana Câbir ibn Abdillah'ın "Hudeybiye'deki sahâbîler bindörtyüz kişi idiler" demekte olduğu haberi ulaştı, dedim.

Saîd bana, Hudeybiye gününde Peygamber'e bey'at etmiş olan sahâbîlerin binbeşyüz kişi olduklarını tahdîs etti, dedi.

el-Buhârî'nin üstadı es-Salt'a kendi rivayetinde Ebû Dâvûd Süleyman et-Tayâlîsî mutâbaat etmiştir: Bize Kurre ibn Hâlid, Katâ-de'den tahdîs etti. Ona Muhammed ibn Beşşâr mutâbaat etti: Bize Dâvûd tahdîs etti: Bize Şu'be tahdîs etti [230].

 

184-....... Bize Sufyân ibn Uyeyne tahdîs etti. Amr ibn Dînâr şöyle demiştir: Ben Câbir ibn Abdi'lah(R)'tan işittim, şöyle dedi: Hu­deybiye günü Rasûlullah (S) bize: "Sizleryeryüzündeki insanların en hayır/ısısınız" buyurdu. Biz ise bu seferde bindörtyüz kişi idik. Bu gün (gözlerimde körlük olmayıp da) görebilseydim, altında bey'at et­tiğimiz ağacın yerini size muhakkak gösterirdim.

Sufyân ibn Uyeyne'ye Süleyman eı-A'meş "Bindörtyüz" riva­yetinde mutâbaat etmiştir. Çünkü el-A'meş, Salim ibn Ebi'l-Ca'd'den işitmiş, Salim de Câbir'den bindörtyüz sayısını işitmiştir.

Ve Ubeydullah ibn Muâz şöyle dedi: Bana babam tahdîs etti: Bize Şu'be, Amr ibn Murre'den tahdîs etti (O, şöyle demiştir): Bana Ab­dullah ibn Ebî Evfâ' el-Eslemî (R) şöyle tahdîs etti: Ağaç altında bey'at eden sahâbîler binüçyüz kişi idiler. Eşlem kabîlesi halkı Muhacirler'-in sekizde biri idiler.

Muhammed ibn Beşşâr kendi rivayetinde Ubeydullah ibn Mu-âz'a mutâbaat edip şöyle demiştir: Bize Ebû Dâvûd et-Tayâlisî tah­dîs etti: Bize Şu'be ibnu'l-Haccâc tahdîs etti [231].

 

185-.......Kays ibn Ebî Hazım, Mirdâs ibn Mâlik el-Eslemî(R)'den işitmiştir -Mirdâs, ağaç altında bey'at eden sahâbîlerden idi-. Şöyle diyordu: Salih (yânî iyi) kimseler birbiri arkasınca Tanrı dîvânına alı­nırlar, geriye de hurmanın yâhud arpanın çalkantı kozalakları gibi değersizleri kalır ki, Allah onlara hiçbir kıymet vermez [232].

 

186-....... Bize Suyfân ibn Uyeyne, ez-Zuhrî'den; o da Urve ibnu'z-Zubeyr'den tahdîs etti ki, Mervârt ibnu'l-Hakem ile Mısver ibn Mahrame (R) şöyle demişlerdir: Peygamber (S) Hudeybiye yılında sa-hâbîlerden on küsur yüz kişi içinde (Medine'den) yola çıktı. Nihayet Zu'1-Huleyfe'de bulundukları sırada Peygamber kurbanlık develeri­ne gerdanlık taktı ve hörgüçlerinin sağ taraflarını çizip kanatarak kur­banlık alâmetini yaptı, kendisi de oradan umre niyetiyle ihrama girdi...

(Alî ibnu'I-Medînî şöyle demiştir:) Ben bu hadîsi Sufyân ibn Uyey-ne'den kaç kerre işittiğimi saymam. Nihayet Sufyân'dan şöyle der­ken işittim: Ben Muhammed ibn Müslim ez-Zuhrî'den kurbanlık develeri nişanlamayı ve gerdanlık takma fıkrasını ezberimde tutmu­yorum, nişan yapma yerini ve gerdanlık takma yerini de bilmiyorum; yâhud da hadîsin tamâmım bilmiyorum.

 

187-.......Mucâhid ibn Cebr şöyle demiştir: Bana Abdurrahmân ibnu Ebî Leylâ, Ka'b ibn Ucre(R)'den tahdîs etti ki, Rasûlullah onu, yüzü üzerine bitler düşer hâlde görmüş de:

—  "Haşerelerin sana eza veriyor mu?" demiş, o da:

— Evet ezâ veriyor, demiş.

Akabinde Rasûlullah ona Hudeybiye'de bulunurken başını tıraş etmesini emretti. Bu sırada Rasûlullah ve sahâbîleri Mekke'ye gir­me arzusu üzerinde bulunuyorlar ve Rasûlullah kendilerinin Hudey­biye'de ihramdan çıkacaklarını onlara beyân etmemişti. Akabinde Allah tıraş olmanın fidyesini bildiren el-Bakara: 196. âyetim indirdi. Bunun üzerine Rasûlullah, ona bir farak yânî onaltı rıtl buğdayı altı fakîre yedirmesini yâhud bir davar kurban etmesini yâhud da üç gün oruç tutmasını emretti [233].

 

188-.......Bana imâm Mâlik, Zeyd ibn Eslem'den tahdîs etti;

babası ve Umer'in hizmetçisi Eşlem şöyle demiştir: Ben Umer ibnu'l-Hattâb(R)'ın beraberinde çarşıya çıktım. Çarşıda Umer'i genç bir ka­dın karşıladı ve:                                             

— Ey Mü'minlerin Emîri! Eşim şehîd oldu ve arkasında küçük çocuklar bıraktı ki, vallahi bunlar davar ayağı pişiremiyorlar, bunla­rın hiç ekini ve sağım hayvanları da yoktur. Ben bunları sırtlanın yemesinden endîşe ediyorum (yânî öleceklerinden endîşe ediyorum). Ben Hufâf ibnu îmâ el-Gıfârî'nin kızıyım. Babam Hudeybiye'de Pey-gamber'in beraberinde hazır bulunmuştur, dedi.

Bunun üzerine Umer ileri gitmeyip, o kadının yanında durdu. Sonra kadına hitaben:

—  Kureyş'e yakın bir nesebe merhaba! dedi.

Sonra evde bağlanmış olan kuvvetli bir deveye doğru gitti ve ona buğdayla doldurduğu iki büyük çuvalı yükledi. O iki hararın ortası­na da yiyecek ve giyecek şeyler yükledi. Sonra o deveyi yularıyla ka­dına uzatıp verdi. Sonra:

— Bu yükü rızk edin, bu tükenmeden Allah sizlere hayır, yânî mal getirecektir, dedi.

Orada bulunan bir adam:

— Ey Mü'minlerin Emîri, bu kadına çok atıyye verdin, dedi. Umer de:

— Anan seni yitirsin! Vallahi ben bu kadının babasını ve erkek kardeşini gördüm ki onlar bir kaleyi bir zaman muhasara etmişler, sonunda fethetmişlerdi. Sonra biz onların oradaki paylarının bize geç­mesini istiyorduk (yânî o kaledeki paylarımızı ister olduk), dedi [234].

 

189-.......Saîd ibnu'l-Müseyyeb'in babası, Müseyyeb ibn Hazn (R) -"ki bey'atta hazır bulunmuştu- : Yemîn ederim ki, ben altında bey'at yapılan o ağacı görmüşümdür, daha sonra o ağacın yanına git­tim, fakat bu sefer o ağacı bilemedim, demiştir.

Mahmûd ibn Gayîân'm rivayetinde: Daha sonra o ağaç bana unutturuldu, demiştir [235].

 

190-.......Tâbiün'dan Tank ibnu Abdirrahmân şöyle demiştir:

Ben hacca gittim. Yolda namaz kılmakta olan bir topluluğa uğradım da onlara:

—  Burası ne mescididir? diye sordum. Onlar:

— Bu Rasûlullah'ın Rıdvan Bey'atı'nı yapmış olduğu yerdeki Şe­cere Mescidi'dir, dediler.

Akabinde ben Saîd ibnu'l-Müseyyeb'e geldim de bunu ona ha­ber verdim. Bunun üzerine Saîd şöyle dedi:

— Bana babam Müseyyeb tahdîs etti. Kendisi ağaç altında Ra-sûlullah'a bey'at eden kimseler içinde bulunmuştur. O şöyle dedi: Hu-deybiye'nin ertesi sene kaza umresine çıktığımızda bizler o ağacı unuttuk, onu tanımaya muktedir olamadık!..

Saîd:

— Muhammed'in sahâbîleri o ağacı bilemediler, onu sizler mi bildiniz; sizler sahâbîlerden daha iyi mi bilenlersiniz? dedi.

 

191-.......Târik, Saîd'den; o da babası Müseyyeb(R)'den olmak üzere tahdîs etti. Müseyyeb ibn Hazn (R) ağaç altında bey'at eden kimselerdendi. O:

— Bizler Hudeybiye'nin ertesi sene, o ağacın yanına dönüp var­dık, fakat o ağaç bize örtülüp gizlendi, demiştir.

 

192- Bize Kabîsa tahdîs etti: Bize Sufyân es-Sevrî tahdîs etti ki, Târik ibn Abdirrahmân şöyle demiştir: O ağaç Saîd ibnu'l-Müsey­yeb'in yanında zikredildi. Bunun üzerine Saîd güldü de şöyle dedi: Bana babam haber verdi, kendisi Hudeybiye'deki bey'atta hazır bu­lunmuştur [236].

 

193-.......Amr ibn Murre şöyle demiştir: Ben Abdullah ibn Ebî Evfâ(R)'dan işittim, kendisi ağaç altında bey'at eden sahâbîlerden idi; şöyle dedi: Peygamber (S) bir topluluk kendisine bir sadaka malı getirdikleri zaman:

—  "Yâ Allah, bunlar üzerine salât et" diye duâ eder idi. Babam Ebû Evfâ da sadakasını getirdiğinde Peygamber:

—  "Yâ Allah, Ebû Evfâ ailesine salât eyle!" diye duâ ederdi [237].

 

194-.......Abbâd ibnu Temîm şöyle demiştir: Harre vak'ası günü olduğu zaman insanlar Abdullah ibn Hanzala'ya bey'at ediyorlardı. Abdullah ibn Zeyd:

— Abdullah ibnu Hanzala insanlarla ne üzerine bey'at ediyor? diye sordu.

Kendisine:

—  Ölmek üzerine bey'at ediyor, denildi.

Abdullah ibn Zeyd:

— Ben RasûlulIah(S)'tan sonra kimse ile ölmek üzere bey'at et­mem, dedi.

Kendisi Hudeybiye'de Rasûlullah'ın beraberinde hazır bulunmuş­tu [238].

 

195-.......Iyâs ibnu Selemete'bni'1-Ekva' şöyle demiştir: Bana babam Selemetu'bnu'1-Ekva' tahdîs etti. Kendisi ağaç altında bey'­at eden sahâbîlerden idi. Şöyle dedi: Biz Peygamber(S)'le birlikte cu-mua namazını kılardık, sonra dönerdik de, duvarların, kendisinde gölgelenebileceğimiz bir gölgesi olmazdı [239].

 

196-....... Yezîd ibnu Ebî Ubeyd şöyle demiştir: Ben Seleme ibnu'l-Ekva'ya:

—  Sizler Hudeybiye günü hangi şey üzerine Rasûlullah (S) ile bey'at ettiniz? diye sordum.

Seleme (R):

—  Ölmek (ve kat'iyyen dönmemek) üzere, dedi [240].

 

197-.......el-Alâ ibnu'l-Müseyyeb'den babası Müseyyeb ibn Rafı' et-Tağlebî şöyle demiştir: Ben el-Berâ ibn Âzib(R)'e kavuştum da:

— En güzel yaşayış sana kutlu olsun! Sen Peygamber'e sahâbî-lik ettin ve onunla ağaç altında bey'at yaptın! dedim.

Bunun üzerine el-Berâ:

—  Ey kardeş oğlu! Peygamber'den sonra bizim ne fitneler çı­kardığımızı sen bilmezsin, dedi [241].

 

198-.......Muâviyeibnu Sellâm, Yahya ibn EbîKesîr'den; o da Ebû Kılâbe'den tahdîs etti ki, Sabit ibnu'd-Dahhâk, kendisinin ağaç altında Peygamber'le bey'at yaptığını haber vermiştir.

 

199-.......Bize Şu'be ibnu'I-Haccâc, Katâde'den haber verdi ki, Enes ibn Mâlik (R) "Biz hakikat sana apâşikâr bir fetih (yolu) aç­tık... " (ei-Feth: i) âyeti hakkında şöyle demiştir:

—  O feth, Hudeybiye'dir. Rasûlullah'ın sahâbîleri:

— Bu sana kutlu ve mutlu olsun yâ Rasûlallah (Allah geçmiş ve gelecek günâhlarını mağfiret etti)! Bizim için ne var (yânı Allah bu husûsda bizlere ne hükmetti)? dediler.

Allah: "(Bütün bu lütuflar) erkek mü 'mirilerle kadın mü 'minleri altlarından ırmaklar akan cennetlere -içlerinde ebedî ve sermedi olarak-sokmak, onların günâhlarım keffâret etmek içindir. İşte bu, Allah indinde en büyük kurtuluş ve saadettir" (el-Feth: 5) âyetini indirdi.

Şu'be dedi ki: Ben Kûfe'ye geldim ve bu hadîsin tamâmını Ka­tâde'den olmak üzere tahdîs ettim. Sonra Katâde'ye döndüm ve bu­nu kendisine zikrettim. Katâde:

— Amma "înnâfetahnâ leke"rûn Hudeybiye ile tefsîri Enes'in rivâyetindendir; "Henîen vemerîen"\se İkrime'nin rivâyetindendir, dedi [242].

 

200-.......Meczeetu'bnu Zahir el-Eslemî'den; o da babası Za­hir ibnu'l-Esved'den: Bu Zahir, ağaç altında yapılan bey'atte hazır bulunanlardan idi. Şöyle demiştir: (Hayber'de) ben eşek etlerini pi­şirmek için tencerenin altına ateş yakıyordum. Tam bu sırada Rasû­lullah'ın nidâcısı:

— Rasûlullah sizleri eşek etlerinden nehyediyor! diye bağırdı.

Yine Meczee'den; o da Eslemîler'den yâhûd sahâbîlerden ve ağaç altında bey'at eden kimselerden bir adamdan ki, onun ismi Uhbân ibnu Evs'tir. Bu zâtın dizi rahatsız olmuştu da secde ettiği zaman di­zinin altına bir yastık kor idi [243].

 

201-...... Ağaç altında bey'at yapan sahâbîlerden olan Suveyd ibnu'n-Nu'mân (R) şöyle demiştir: (Hayber seferine gittiğimizde) Ra-sûlullah ile sahâbîlerine kavud getirildi de onlar bunu ağızlarında evirip çevirip çiğnediler...

Basra Kaadısı Muâz ibn Muâz, Şu'be ibnu'l-Haccâc'dan riva­yet etmekte bu hadîsin senedindeki râvîlerden İbnu Ebî Adiyy'e mu-tâbaat etmiştir[244].

 

202-....... Ebû Cemre (Nasr ibnu Imrân) şöyle demiştir: Ben, hem Peygamber'in sahâbîlerinden ve aynı zamanda ağaç altında bey'at eden kimselerden olan Âiz ibn Amr(R)'dan:

— (Vitr namazını kıldıktan sonra uyuyup uyanınca, tekrar nafi­le namaz kılan kimse için evvelce kıldığı) vitr namazı bozulur mu? diye sordum.

Âiz:

—  Vitr namazını gecenin evvelinde kıldığın zaman, artık gece­nin sonunda vitr namazı kılma, diye cevâb verdi [245].

 

203-.......Bize Mâlik, Zeyd ibn Eslem'den; o da babası Eslem'den şöyle haber verdi: Rasûlullah (S) seferlerinden birinde yol alıyordu. Umer ibnu'I-Hattâb da bir gece Rasûlullah'ın beraberinde gidiyor­du. Bu sırada Umer, Rasûlullah'a birşey sordu. Fakat Rasûlullah (vahy ile meşgul bulunduğu için) Umer'e cevâb vermedi. Umer sonra yine sordu. Rasûlullah bu defa da cevâb vermedi. Umer, (Rasûlullah işit­medi sanarak) sonra bir daha sordu. Rasûlullah yine cevâb vermedi. Bunun üzerine Umer içinden kendi kendine:

— Anan seni kaybetsin yâ Umer! Bak üç kerre Rasûlullah'a (sor­guda) ısrar ettin de bu sorguların hepsinde Rasûlullah sana cevâb ver­medi, dedi.

Umer (rivayetine devamla) şöyle dedi: Ben bunun üzerine deve­mi hareket ettirip sürdüm. Sonra hakkımda (tevbîh edici) Kur'ân in­mesinden korkarak müslümânlann önüne geçtim. Fakat çok bekleme­dim. Bir çağırganın bana seslendiğini işittim. Ve (kendi kendime) de­dim ki:

— Yemîn olsun şimdi hakkımda Kur'ân inmiş olmasından hakî­katen korktuğumu i'tirâf ettim. (Ve bu korku içinde) Rasûlullah'ın huzuruna geldim de kendisine selâm verdim. Rasûlullah bana (sevinç içinde):

—  "Yemîn olsun bu gece bana bir sûre indirildi ki, o sûre bana, üstüne güneş doğan herşeyden çok sevimlidir" buyurdu; sonra da: "Biz hakikat sana apâşikâr birfeth (ve zafer) yolu açtık. (Bu,) geç­miş ve gelecek günâhını Allahhn mağfiret etmesi, senin üzerindeki nVmetini tamamlaması, seni (bu sayede) doğru yola iletmesi içindir. Ve Allah'ın sana çok şerefli bir muzafferiyetle yardım etmesi için­dir... " (el-Feth: 1-3) [246].

 

204-.......Bize Sufyân (ibn Uyeyne) tahdîs edip şöyle dedi: Ben bu hadîsi ez-Zuhrî'den tahdîs ettiği zaman işittim. Bir kısmını Zuh-rî'den ezberledim. Ma'mer ibn Râşid de beni Zuhrî'den işittiğim kı­sımda sabit ve kararlı kıldı. O da Urve ibnu'z-Zubeyr'den; o da el-Mısver ibn Mahrame'den ve Mervân ibnu'l-Hakem'den. Bu son ikisinden biri, arkadaşı üzerine bâzı artırma yapıyordu. Mısver ile Mer­vân şöyle demişlerdir: Peygamber (S) Hudeybiye yılında sahâbîlerin-den yüzer kişilik on bu kadar bölük içinde sefere çıktı. (Medîneliler'in ihrama girme yeri olan) Zu'1-Huleyfe'ye geldiği zaman kurbanlık de­velerin boyunlarına kurbân nişanesi olan gerdanlıklarını taktı, hör-güçlerini de bıçakla çizip kanatarak nişanladı. Ve buradan i'tibâren umre niyetiyle ihrâmlandı. Rasûlullah, Huzâa kabilesinden (Busr ibn Sufyân adlı) bir gözcüsünü de keşif için ileri gönderdi. Kendisi de (ma-iyyetiyle beraber) yürüdü. Tâ Gadîru'l-Eştât mevkiine kadar ilerle­di. Burada gözcüsü geldi ve şu haberleri söyledi:

— (Yâ Rasûlallah!) Kureyş Senin aleyhinde birçok halk topla­mış ve Ehâbiş denilen toplulukları da aleyhinde kendi ittifakına al­mış. Müşrikler Seninle muhakkak harb edecekler ve Ka'be'yi ziyaretten Seni men' edecekler ve Mekke'ye girmene mâni' olacaklar, dedi. Bu haber üzerine Rasûlullah (istişare için sahâbîlerini toplayıp onlara):

—  "Ey insanlar! Bana fikrinizi söyleyiniz: Bizi Ka'be'yi ziya­retten men1 etmek isteyen şu müşriklerin aileleri ve çoluk çocukları üzerine akın etmemi uygun buluyor musunuz? Eğer bu sırada müş­rikler bize karşı gelirlerse (onlarla harb eder ve onları yeneriz). Çün­kü Azız ve Celîl olan Allah müşriklerden bir gözü kesmiştir (yânî bir casusumuzu müşriklerin gözünden korumuştur). Eğer müşrikler üze­rimize gelmezlerse bu düşmanlarımızı (aileleri, çoluk çocukları ve mal­ları) baskına uğramışlar, zorla alınmışlar hâlinde bırakırız" buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Bekr:

—  Yâ Rasûlallah! Sen şu Beyt'i ziyaret kasdedici olarak yola çık­tın. Bir kimseyi öldürmek ve bir kimse ile harbetmek istemezsin. Şu hâlde Ka'be'ye doğru yürü. Her kim bizi Ka'be'yi ziyaretten men' ederse, onunla vuruşuruz! dedi.

(Bunun üzerine) Rasûlullah:

— "Allah'ın ismi üzere yürümeğe devam edin!" buyurdu [247].

 

205-.......Bana İbn Şihâb'm kardeşinin oğlu, amcası(Muhammed ibn Müslim ibn Şihâb)ndan tahdîs etti. O şöyle demiştir: Bana Urve ibnu'z-Zubeyr haber verdi ki, kendisi de Mervân ibnu'l-Hakem ile Mısver ibn Mahrame'den işitmiştir. Bu iki sahâbî Rasûhıllah'ın Hudeybiye umresi hakkındaki haberinden bir haber naklediyorlar­dı. (İbn Şihâb şöyle dedi:) Urvenin o iki sahâbîden bana haber verdi­ği şeyler içinde şu fıkralar vardı:

Rasûlullah (S) Hudeybiye günü ta'yîn edilen sulh müddeti üze­rine Süheyl ibn Amr ile yazışma yaptığı zaman, Süheyl ibn Amr'ın ileri sürdüğü şartlar içinde şunlar da vardı: Süheyl:

— Sana bizden bir erkek gelirse, o gelen kimse senin dîninde ol­sa bile onu bize geri vereceksin ve onunla bizim aramızı boşaltacak­sın, dedi ve Süheyl ancak bu şart üzerine Rasûlullah ile barış andlaş-ması yapacağında diretti.

Müslümanlar bu şartı istemeyip öfkelendiler ve bu şart aleyhin­de konuştular. Süheyl, Rasûlullah ile ancak bu şart üzere andlaşma yapmakta dayatınca Rasûlullah (o şartı kabul edip) onunla anlaşma­ya vardı.

Bu madde uyarınca daha o gün Rasûlullah, Süheyl ibn Amr'ın oğlu Ebû Cendel'i babasına geri verdi. O anlaşma müddeti içinde Ra­sûlullah'a gelen herbir erkeği, müslümân olarak gelmiş de olsa mu­hakkak geri çevirmiştir.

Bu arada mü'min kadınlar da Muhacir olarak geldi. Ve Ukbe ibn Ebî Muayt'm kızı Ümmü Kulsüm de kadınlık çağına erişmiş ol­duğu hâlde o günü Rasûrullah'ın yanına çıkıp gelenlerdendi. Arka­sından ailesi de geldiler de Ümmü Kulsüm'ü kendilerine geri vermesini Rasûlullah'tan istiyorlardı. Fakat Yüce Allah, mü'min kadınlar hak­kında indirdiğim indirdiği için -el-Mümtehine: 10. âyeti indirdiği içiri-(Rasûlullah, Ümmü Kulsüm'ü ailesine geri vermemiştir).

İbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Urvetu'bnu'z-Zubeyr haber ver­di ki, Peygamber'in zevcesi Âişe (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) mü'min kadınlardan muhacir olup gelenleri şu âyet ile imtihan edi­yordu:

'Ey Peygamber, mü 'min kadınlar -Allah 'a hiçbirşeyi eş tutma­maları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, evlâdlanm öldürme­meleri, elleriyle ayakları arasından bir iftira düzüp getirmemeleri, (emredeceğin) herhangi bir iyilik hususunda sana âsî olmamaları şartıyle- sana bey'atleşmeye geldikleri zaman, bey'atlerini kabul et. Onlar için Allah'tan mağfiret isteyiver. Çünkü Allah çok mağfiret edici, çok merhamet eyleyicidir" (ei-Mümtehine: 12).

Yine amcasından o, yânı İbn Şihâb: O zaman Allah'ın, kendi Rasûlü'ne, müşrik erkeklerin mü'min olarak hicret etmiş kadınları­na yaptıkları mehr ve diğer harcamaları müşrik erkeklere geri ver-

meşini emrettiği haberi de bize ulaştı, demiştir. Ve yine bize Ebû Ba-sîr kıssası da ulaştı, deyip o hadîsi de uzunluğu ile zikretmiştir [248].

 

206- Bize Kuteybe ibn Saîd, (İmâm) Mâlik'ten; o da Nâfi'den şöyle tahdîs etti: Abdullah ibn Umer (Haccâc'ın Abdullah ibn Zubeyr'le harb etmek için Mekke üzerine bir ordu ile yürüdüğü) fitne senesi içinde umre niyetiyle yola çıktı da:

— Eğer ben Beyt'i ziyaretten men' olunursam, ben de Rasûlul-lah (S) ile yaptığımız gibi yaparım, dedi ve akabinde telbiye ederek (Zu'1-Huleyfe'de) umre niyetiyle ihrâmlandı.

Çünkü Rasûlullah da Hudeybiye senesinde böyle umre niyetiyle ihrama girmişti.

 

207-.......İbn Umer (fitne zamanında) umre niyetiyle ihrama girdi de: Eğer benimle Beyt arasına engel olunursa, ben de Kureyş kâfirlerinin Peygamber'le Beyt arasına engel oldukları zaman Peygamber'in Hudeybiye'de yaptığı işleri yaparım, dedi ve şu âyeti oku­du: "Andolsun ki, Allah 'in Rasûlü 'nde sizin için güzel bir tâbV olup uyma numunesi vardır..." (ei-Ahzâb: 2i).

 

208-.......Abdullah ibn Umer'in iki oğlu Ubeydullah ile Salim, babaları Abdullah ibn Umer'le konuştuklarını Nâfi'e haber vermiş­lerdir.

H ve yine bize Mûsâ ibn İsmâîl tahdîs etti: Bize Cuveyriye, Nâ­fi'den şöyle tahdîs etti: Abdullah ibn Umer'in oğullarından bâzısı İbn Umer'e:

— Bu yıl yerinde kalsan (hacca gitmesen elbette daha hayırlı olur)! Çünkü ben senin bu sene Beyt'e ulaşamayacağından korkuyorum, dedi.

İbn Umer dedi ki:

— Biz Peygamber'in beraberinde yola çıktık. Kureyş kâfirleri Beyt'e varmağa mâni' oldular. Bunun üzerine Peygamber kurbanlık­larını kesti, başım tıraş etti, sahâbîleri de saçlarını kısalttılar.

İbn Umer devamla şöyle dedi:

—  Sizi şâhid tutuyorum ki, ben kendime umre yapmayı vâcib kıldım. Eğer benimle Beyt'in arası serbest bırakılırsa Beyt'i tavaf ede­rim. Eğer benimle Beyt'in arasına engel olunursa, ben de Rasûlul-lah'ın (Hudeybiye'de) yaptığı gibi yaparım, dedi (ve Zu'1-Huleyfe'de umre niyetiyle ihrama girdi).

Bir saat gittikten sonra:

— Mâni' olunmakla ihramdan çıkmanın cevazında hacc ile um-

renin ikisini de bir görüyorum (aralarında fark görmüyorum). Sizle­ri şâhid tutuyorum ki, ben umrem ile beraber haccı da kendime vâcıb kıldım, dedi (ve kıran haccına niyet etti).

Mekke'ye girdiği gün bir tavaf ve bir sa'y yaptı (ikaamet etti). Nihayet (nahr gününde kurbanını kesip) iki ibâdetten beraberce ih­ramdan çıktı [249].

 

209-....... Nâfi' şöyle demiştir: İnsanlar "İbn Umer, babası Umer'den önce müslümân oldu" diye konuşuyorlar. Hâlbuki iş böyle değildir. İş şöyledir: Umer, Hudeybiye günü oğlu Abdullah'ı, Ensâr'-dan bir kişinin yanında bulunan atın, üzerine binip harbetmek mak-sadiyle getirmesi için, atının yanma göndermişti. Bu sırada Rasûhıllah ağacın yanında insanlardan bey'at alıyordu. Hâlbuki Umer bu bey'-at işini bilmiyordu. Abdullah, Rasûlullah ile bey'at edip, sonra atı almaya gitti ve atı Umer'e getirdi. O sırada Umer, harbetmek için zırhını giymekle meşguldü. Abdullah babasına Rasûlullah'ın ağaç al­tında insanlardan bey'at almakta olduğunu haber verdi.

Râvî dedi ki: Hemen Umer bey'at yerine gitti, kendisiyle bera­ber oğlu da gitti..Nihayet Umer de Rasülullah'a bey'at etti. İşte in-sanlar'ın "Abdullah ibn Umer, babası Umer'den önce müslümân oldu" diye konuşur oldukları söz, budur.

Ve Hişâm ibn Ammâr şöyle demiştir: Bize el-Velîd ibnu Müslim tahdîs etti. Bize Umer ibnu Muhammed el-Umerî tahdîs etti. Bana Nâfi', İbn Umer'den haber verdi (o şöyle demiştir): Hudeybiye günü-insanlar Peygamber'in beraberinde idiler; ağaçların gölgelerine da­ğılmışlardı. Derken birdenbire insanlar Peygamber'in etrafını çevir­diler. Umer:

— Yâ Abdallah! Bak bakalım, insanların hâli nedir; Rasûlullah'ın etrafını kuşatmışlar? dedi.

Abdullah insanları bey'at yapıyor hâlde buldu ve kendisi de bey'at etti. Sonra Umer'in yanına döndü. Akabinde Umer de varıp bey'at yaptı [250].

 

210-.......Abdullah ibn Ebî Evfâ (R) şöyle demiştir: Peygam­ber (S) -anlaşma hükmüne göre îfâ ettiği- umreyi yaptığı zaman, biz de beraberinde idik. Peygamber Ka'be'yi tavaf etti; biz de berabe­rinde tavaf ettik. O namaz kıldı; biz de beraberinde namaz kıldık. O, Safa ile Merve arasında sa'y yaptı. Bu sırada biz Peygamber'i Mekke ahâlîsinden herhangibir kimse O'na bir zarar isabet ettirmesin diye koruyorduk [251].

 

211-.......Mâlik ibn Mığvel tahdîs edip şöyle demiştir: Ben Ebû Husayn Usmân ibn Âsim el-KûfîJden işittim, şöyle dedi: Ebû Vâil şöyle dedi: Sehl ibn Huneyf el-Ensârî (R) Sıffin vak'asından geldiği zaman, biz ondan haber istemek üzere yanma geldik. (O, bu harb gününde taksîr yapmakla ittihâm ediliyordu.) Şöyle dedi:

— Sizler bu harb hakkında kendi re'yinizi ittihâm ediniz. (Çün­kü ictihâd ettiğiniz bir ictihâdla İslâm içinde kardeşlerinizle harb edi­yordunuz.) Yemîn olsun ben kendimi Ebû Cendel gününde gördüm, eğer Rasûlullah'a karşı O'nun emrini reddetmeye muktedir olaydım, muhakkak O'nun Ebû Cendel hakkındaki emrini reddederdim. Al­lah ve Rasûlü en bilendir. Biz Allah yolunda bize ağır gelen herhan-gibir iş için kılıçlarımızı omuzlarımızdan her indirişimizde muhakkak o kılıçlar (şu müslümânlar arasında meydana gelen) fitne işinden ön­ce tanımakta olduğumuz işe doğru bizlere kolaylıklar yapmışlardır (yânî kılıçlarımız bizi o işe yaklaştırmış ve bizi o işin içine girdirmiş-lerdir. Bu fitne ise, içinde müslümânları öldürmek olduğu için müş-kildir). Bu fitneden herhangi bir tarafı kapattıkça muhakkak üzerimize diğer bir taraf fışkırmıştır ki, biz ona nasıl varacağımızı bilmiyoruz [252].

 

212-.......Ka'b ibn Ucre (R) şöyle demiştir: Hudeybiye zamânında yüzüm üzerinde bitler dağılır vaziyette iken, Peygamber (S) ya­nıma geldi ve:

—  "Başındaki haşereler sana eziyet veriyor mu?" buyurdu. Ben de:

— Evet (eziyet veriyorlar), dedim. Peygamber:

—  "Öyleyse başını tıraş et de üç gün oruç tut yâhud altı fakiri doyur yâhud da bir kurban kes" buyurdu.

Bu hadîsin senedindeki râvîlerden Eyyûb es-Sahtıyânî: Peygam-ber'in bu oruç tutmak, altı fakiri doyurmak yâhud bir kurban kes­mek şıkklarından hangisi ile söze başladığını bilmiyorum» demiştir [253].

 

213-.......Ka'b ibn Ucre (R) şöyle demiştir: Biz Hudeybiye'de Rasûlullah'ın beraberinde umre niyetiyle ihrama girmiş hâlde bulun­duk. Müşrikler bizi Ka'be'ye ulaşmaktan habsetmişlerdi. Ka'b şöyle devam etti: Benim kulak memelerime kadar uzayan bol saçım vardı. Haşereler yüzümün üzerine düşüşmeye başladı. Bu sırada Peygam­ber yanıma uğradı da:

—  "Başının haşereleri sana eziyet veriyor mu?" diye sordu.

Ben de:

—  Evet (eziyet veriyor), dedim. Ka'b, şu âyet indirilmişti, dedi:

"Haca da umreyi de Allah için tam yapın. Fakat (bunlardan) ahkonursamz, o hâlde kolayınıza gelen kurban yerine varıncaya^ ka­dar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden kim hasta olur, yâhud başından bir eziyeti bulunursa ona oruçtan* ya sadakadan yâhud da kurbandan biriyle fidye (vâcib olur)..."(ei-Bakara: 196) [254].

 

38- Ukl Ve Ureyne (Kabileleri) Kıssası Babı

 

214-.......Bize Saîd, Katâde'den tahdîs etti. Onlara da Enes (R) şöyle tahdîs etmiştir: Ukl ve Ureyne kabilelerinden birtakım insanlar Medine'ye Peygamber'in huzuruna geldiler de İslâm kelimesini söy­lediler, yânî tevhidi telâffuz edip İslâm'a girdiklerini açıkladılar. Aka­binde:

— Ey Allah'ın Peygamberi! Bizler sürü sâhibleri idik, ekin ve mahsûl sâhibleri değildik, dediler.

Ve Medine'nin havasım sıhhatlerine uygun bulmadılar (da bu­rada ikaamet etmek istemediler). Rasûlullah (S) onlara zekât devele­rinin ve çobanının bulunduğu yere gitmelerim, o develerin içine çıkıp onların sütlerinden ve sidiklerinden içmelerini emretti. Onlar oraya gittiler ve onlardan içtiler. Nihayet Harre tarafında bulundukları (sağ­lıklarına kavuşup semizledikleri ve renkleri kendilerine geldiği) za­man îslâm'a girmelerinin ardından kâfir oldular, Peygamber'in çobanını öldürdüler ve develeri önlerine katıp götürdüler. Bu iş Pey-gamber'e ulaşınca arkalarından arayıcılar gönderdi. Gönderilen se-riyye onları yakalayıp getirdiler. Peygamber onlara kısas yapılmasını emretti. Akabinde o canilerin gözlerini çıkardılar, ellerini kestiler ve kendi hâlleri üzere ölünceye kadar Harre tarafına terkedildiler [255].

Geçen senedle Katâde: Bundan sonra Peygamber'in sadaka ver­meyi teşvik eder ve ölünün vücûd organlarım kesmekten nehyeder ol­duğu haberi bize ulaştı, demiştir.

Ebû Abdillah el-Buhârî şöyle dedi: Şu'be, Ebân ve Hammâd, Katâde'den yaptıkları rivayette "Ureyne'den birtakım insanlar" şek­linde söylediler. Yahya ibn Ebî Kesîr ile Eyyûb, Ebû Kılâbe'den; o da Enes'ten "Ukl*den birtakım insanlar geldi" diye rivayet ettiler [256].

 

215-.......Bize Eyyûb es-Sahtıyânî ile el-Haccâc ibn Ebî Usmân es-Savvâf tahdîs edip herbiri şöyle dediler: Bana Ebû Kılâbe'nin hi­mayesinde bulunan Ebû Recâ Süleyman tahdîs etti. Ebû Recâ Şam'­da Ebû Kılâbe'nin beraberinde bulunuyordu. Umer ibnu Abdilazîz bir gün insanlarla istişare etti de:

—  Şu kasâme yemini hakkında ne dersiniz? diye sordu. Oradakiler:

—  Kasâme yemini haktır, Rasûlullah onunla hükmetmiş, sen­den evvelki halîfeler de bununla hükmetmişlerdir, dediler.

Ebû Recâ dedi ki: Bu sırada Ebû Kılâbe, Umer'in oturduğu se-rîrin arkasında bulunuyordu. Anbesetu'bnu Saîd:

—  Enes'in Urenîler hakkındaki hadîsi nerededir? diye sordu. Ebû Kılâbe:

— O hadîsi bana Enes ibn Mâlik tahdîs etmiştir, dedi.

Abdulazîz ibnu Suheyb, Enes'ten "Ureyne'den" şeklinde söyle­di. Ebû Kılâbe ise Enes'ten "Ukl kabilesinden" şeklinde söyleyip, o kıssayı zikretti [257].

 

39- Zâtul-Kared Gazvesi Babı

 

Bu, Hayber'den üç gün önce, orada Peygamber'in sağmal develerine baskın ve yağmacılık etmeleri üzerine yapılan gazvedir [258].

 

216-.......Ben Seleme ibnu'l-Ekva'(R)'dan işittim, şöyle diyor­du: Ben bir sabah namazı ezanı okunmazdan önce (Medine'den Gâ­be ormanlığı tarafına gitmek üzere) yola çıktım. O günlerde Rasûlul-lah'ın sağmal develeri Zû-Kared mer'asında otlayıp yayılıyorlardı.

İbnu'1-Ekva' devamla dedi ki: Yolda giderken bana Abdurrah-mân ibn Avf m bir oğlanı kavuştu ve:

— Rasûlullah'ın sağmal develeri (kırk kişilik çapulcular tarafın­dan) alınıp götürüldü! dedi.

Ben kendisine:

—  Develeri kim aldı? diye sordum.

O:

— Gatafân kabilesi adamları! dedi.

İbnu'1-Ekva' devamla dedi ki: Bu haber üzerine ben gür sesimle üç defa:

— Yâ Sabâhâh (Ey sabahçılar, erken kalkanlar, yetişin baskın var),! diye haykırdım.

İbnu'1-Ekva' dedi ki: Ben bu haykırışımı Medine'nin iki kara taş­lığı arasındaki halka işittirdim. Sonra kendim yüzüm doğrultusu üze­rine hiç sağa sola bakmadan yaya olarak çapulcuların arkalarından sür'atle koştum. Nihayet onlara yetiştim. Oradaki sudan su çekmeye başlamışlardı. Ben onlara oklarımı atmaya başladım. Ben iyi bir ok atıcısı idim. Her ok attıkça da:

— Ben İbnu'1-Ekva'im, bu gün alçakların öleceği gündür! diyor ve böylece kısa vezinli şiirler söylüyordum.

Nihayet onlardan develeri kurtardım. Onlardan otuz tane de bür-deyi zorla aldım.

Îbnu'1-Ekva' dedi ki: Develeri sürüp getirirken Peygamber ve sa-hâbîler (beş veya yediyüz kişi) geldiler. Ben:

— Yâ Nebiyellah! Ben onların su içmelerine mâni' oldum. On-

lar, yânî hırsızlar topluluğu susuzdurlar. (Su aramakla meşguldürler.) Şu saat onlara bir müfreze gönder, dedim.

Fakat Peygamber:

— "Ey îbnu 'l-Ekva', sen alacağını aldın, artık yumuşak oh şid­deti bırak" buyurdu.

İbnu'1-Ekva' dedi ki: Sonra Medine'ye döndük. Rasûlullah be­ni Medine'ye girinceye kadar devesi üzerine terkisine bindirdi [259].

 

40- Hayber Gazvesi Babı [260]

 

217-.......Suveyd ibnu'n-Nu'mân (R) şöyle haber vermiştir: Hayber yılında Peygamber (S) ile birlikte sefere çıktık. Sahbâ'ya -ki Hay-ber'in alt başındadır- vardığımızda (Peygamber inip) ikindi namazı kıldırdı. Sonra mevcûd azıkları istedi. Sevîktan, yânî kavuddan baş­ka birşey getirilmedi. Islatsınlar diye emretti ve ıslatıldı. Akabinde o sulandırılmış kavuddan Peygamber de yedi, biz de yedik (içtik). Son­ra akşam namazına kalktı. Ağzım çalkaladı. Biz de ağzımızı çalkala­dık. Sonra abdest almadan namazı kıldırdı [261].

 

218-.......Selemetu'bnu'1-Ekva' (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) ile beraber Hayber gazvesine çıktık. Bir gece giderken kaafileden bir kişi, Âmir ibnu'l-Ekva'a [262]:

— Yâ Âmir! Kısa vezinli şiirlerinden bize birkaç parça dinletmez misin? dedi.

Âmir şâir bir kişi idi. Bunun üzerine Âmir hayvanından aşağıya indi ve şu mealdeki şiirini (güzel seda ve edâ ile) okuyarak kaafile develerini yollandırdı [263]:

— Yâ Allah, eğer Sen hidâyet etmemiş olaydın, biz doğru yolu bulamaz, sadaka vermez ve namaz da kılmazdık, canlarımız Sana feda olsun, bizleri hayâtta bıraktığın müddetçe mağfiret eyle. Düşmanla kavuştuğumuzda ayaklarımızı sabit tut ve üzerimize sekînet at! Şüb-hesiz bizler haksızlığa çağrıldığımızda dayatırız. Düşmanlar ise müş­rikleri haykırarak üzerimize da'vet etmişlerdir (yânı bizim aleyhimize müşriklerden yüksek sesle yardım isteyerek hücum etmişlerdir).

Bunun üzerine Rasûlullah:

—  "Şiir okuyup develeri yollandıran kimdir?" diye sordu. Sahâbîler:

—  Âmir ibnu'I-Ekva'dır, dediler. Rasûlullah:

—  "Allah Âmir'e rahmet etsin!" diye duâ etti. Kaafileden bir kişi:

— Ey Allah'ın Peygamberi, bu duâ bereketiyle Âmir cenneti hak­ketti. Âmir'in şehîdliği vâcib oldu. Âmir'le (ve onun şiir ve kahraman-hklarıyle) bizleri bir süre daha faydalandırsaydiniz! dedi [264].

Nihayet Hayber'e geldik ve Hayber ahâlîsini muhasara ettik. (Mu­hasara yirmi gün sürdü.) Hattâ bize şiddetli bir açlık isabet etti. Son­ra Yüce Allah müslümânlara Hayber kalelerinin birer birer fethini müyesser kıldı. Hayber'in müslümânlara açıldığı günün akşamında mücâhidler, yer yer pekçok ateşler yakmışlardı. Peygamber (S):

—  "Bu ateşler nedir, ne üzerine yakıyorlar?" diye sordu.

Sahâbîler:

— Et pişirmek için yaktılar, diye cevâb verdiler. Peygamber:

—  "Hangi et, ne eti üzerine?" diye sordu. Sahâbîler:

— Evcil eşeklerin eti» diye cevâb verdiler. Peygamber:

—  "O etleri dökünüz, kapları da kırınız!" buyurdu. Sahâbîlerden biri:

— Yâ Rasûlallah! Etleri döküp, kapları yıkasak olmaz mı? diye sordu.

Rasûlullah:

—  "Yâhud öyle yapınız!" buyurdu.

Hayber'de muhârib kavim harb saffı bağlayınca (Âmir, Yahü-dîler'in cenkçi pehlivanı Mirhab'a karşı mubâriz çıkmıştı), Amir'in kılıcı kısa idi. Âmir bu kısa kılıcını vurmak için Yahudi'nin baldırına sal­dırmıştı. Fakat kılıcının keskin yüzü dönüp Âmir'in diz kapağına isa­bet etti. Kahraman Âmir bu yaradan vefat etti. (Bâzı kimseler Amir'in bu şekilde vefatını intihar sayıp mükâfatsız kalacağını söylemiş, Se­leme ibnu'1-Ekva' da amcası hakkındaki bu sözlerden üzülmüştü.)

Râvî Seleme devamla şöyle dedi: Rasûlullah ile sahâbîleri Hay­ber'den döndükleri sırada Rasûlullah beni gördü de iki elimi tutarak bana:

—  "Yâ Seleme, sana ne oldu?" dedi.

Ben de kendisine:

— Babam anam Sana feda olsun! Bâzı kimseler (amcam) Âmir'in gazasının bâtıl ve şehîdliğinin mükâfâtsızlığmı iddia ettiler, dedim.

Peygamber:

—  "Bu iddiada bulunan kişi yalan söylemiştir. Âmir için mu­hakkak iki ecir ve sevâb vardır: Peygamber iki parmağını birleştire­rek: O, câhid ve mücâhiddir (yânî biri Allah yolunda cihâd sevabı, öbürü cehdi ve bu uğurda son kudretini harcamasının sevabı). Yer^ yüzünde yürüyen Arab ırkından onun benzeri bir Arab az bulunur" buyurdu.

Bize Kuteybe ibnu Saîd tahdîs etti: Bize Hatim ibn Ismâîl tahdîs etti ve hadîsinde "Yeryüzünde onun benzeri pek az yetişir" şeklinde söyledi [265].

 

219-.......Enes (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) geceleyin Hayber'e (yakın Recî' vadisine) geldi, (orada eğlendi). Çünkü Rasûlul­lah gece vakti bir düşman kavim üzerine vardığında onlara gece baskını yapmaz, sabaha girinceye kadar beklerdi... Sabah olunca Hayber Ya-hûdîleri kazmaları, kürekleri ve büyük küfeleriyle dışarı çıktılar. Ra-sûlullah'ı görünce:

— Muhammed, vallâhî Muhammed ve ordusu! diye bağrıştılar. Bunun üzerine Peygamber:

—  "Allâhu Ekber, Hayber harâb oldu gitti (yâhud: harâb ol­sun)! Biz bir kavmin yurduna indik mi, inzâr edilmiş olanların saba­hı ne fena olur! buyurdu.

 

220-.......Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Biz Hayber'e sa­bah erkenden baskın yaptık. Hayber ahâlîsi zirâat aletleriyle şehir dı­şına çıktılar da Peygamber'i gördüklerinde:

— Muhammed, vallâhî Muhammed ve ordusu! diye bağrıştılar. Bunun üzerine Peygamber (S):

— "Attâhu Ekber! Hayber harâb oldu. Biz bir kavmin sahasına indiğimiz zaman korkutulan o kavmin sabahı ne fena olur!" buyur­du.

Biz Hayber'de birçok eşek etleri elde etmiştik. Bu sırada Pey-gamber'in münâdîsi:

— Allah ve Rasûlü sizleri eşek etlerinden nehyederler. Çünkü eşek etleri pistir! diye nida etti.

 

221-.......Enes ibn Mâlik(R)'ten; şöyle demiştir: Rasûlullah'a biri geldi de:

—  Eşekler yenildi, dedi. Rasûlullah sustu.

Sonra ikinci kerre geldi de yine:

Eşekler yenildi, dedi. Rasûlullah yine sükût etti. Sonra üçüncü defa geldi ve:

— Eşekler tüketildi, dedi.

Bu sefer Rasûlullah bir münâdîye emretti, o da insanlar içinde:

— Allah ve Rasûlü sizleri evcil eşek etlerinden nehyederler! di­ye nida etti.

Et tencereleri kaynar hâldeyken bunlar olduğu gibi döküldü [266].

 

222-.......Enes (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Hayber'e ya­kın bir yerde sabah namazını daha karanlık iken kıldırdı. Sonra:

—  "Allâhu Ekber, Hayber harâb oldu. Bizler bir kavmin saha­sına indiğimiz zaman (Öteden beri gelecek tehlikelerle) korkutulmuş olan o kâfirlerin sabahı ne kötü olur!" buyurdu.

Yahudiler Hayber'in sokaklarında koşarak dışarıya çıktılar. Pey­gamber, Hayber ahâlîsinin muhârib olanlarını öldürdü. Nesillerini, oğulları ve kızlarım da esîr aldı. Safiyye (bintuHuyey ibn Ahtab) esirler arasında idi. Evvelâ Dıhye ibn Halîfe el-Kelbî'ye geçti. Sonra Pey-gamber'e geçti. Peygamber onun hürriyete kavuşturulmasını onun mehri yaparak, onunla evlendi.

Abdulazîz ibnu Suheyb, Sâbit'e hitaben:

— Yâ Ebâ Muhammedi Enes ibn Mâlik'e "Safiyye'ye Peygam­ber ne mehr ta*ym etti?" diyen sen misin? diye sordu da Sabit, Su-heyb'in sorusunu tasdik olarak, başını hareket ettirdi.

 

223-.......Abdulazîz ibnu Suheyb şöyle demiştir: Ben Enes ibn Mâlik(R)'ten işittim: Peygamber (S) -Kurayza ve Nadîr oğulları'nm seyyidesi olan- Safiyye'yi esîr aldı. Akabinde Safiyye'yi âzâd etti ve onunla evlendi, diyordu.

Sabit el-Bunânî, Enes'e:

—  Peygamber, Safiyye'ye ne mehr verdi? diye sordu. Enes:

— Peygamber, Safiyye'ye hürriyet verdi de, nefsinin hürriyete kavuşturulmasını ona mehr yaptı, dedi 268.

268 Hadîslerin başlığa uygunlukları meydandadır.

Safiyye bintu Huyey, Nadîr oğullan'nm en büyük hanedanından Hârûn Peygamber'in neslinden temiz ve güzel bir kadın idi. Evvelâ Nadîr oğullan'nm ileri gelenlerinden Sellâm ibn Mişkem'le evlenmiş, ondan ayrılma vâki' olup Ki-nâne ibn Ebî'l-Hakîk'la evlenmiş, Hayber gazvesi esnasında henüz yeni gelin iken Kamus kalesinde esîr edilmiştir.

 

224-.......Bize Ya'kûb ibn Abdirrahmân el-İskenderânî, Ebû Hâzım'dan; o da Sehl ibn Sa'd es-Sâidî(R)'den tahdîs etti (ki, o şöy­le demiştir): Rasûlullah (S) ile müşrik Yahudiler (Hayber harbinde) karşılaştılar da cenk ettiler. (O günün harbi sona erip) Rasûlullah kendi askerî karargâhına, öbürleri de kendi askerî karargâhlarına dönmüş­lerdi. Fakat Rasûlullah'ın sahâbîleri içinde bir adam vardı ki, o, düş­man ordusundan ayrı düşen, yâhud orduya katılmamış bulunan Yahudi'nin arkasını bırakmayıp amansız ta'kîb ediyor ve kılıcıyla ona vuruyordu. (Bu adamın cenkçiliği hakkında) [267]:

— Bu gün bizden hiçbir kişi Fulân'ın gösterdiği kahramanlık de­recesinde yeterlilik göstermedi, denildi.

Bunun üzerine Rasûlullah:

—  "Dikkat, o kişi muhakkak cehennem ehlindendir"buyurdu. Sahâbîlerden bir kişi (Eksum ibn Ebi'1-Cevn el-Huzâî):

— Öyleyse ben onunla beraber olup, onu gözetleyeceğim, dedi.

Râvî Sehl dedi ki: Bu Huzâalı kişi o adamla beraber harb saha­sına çıktı ve harb saf finin neresinde durduysâ, o da onunla beraber orada durdu. O kişi harbde ne kadar çeviklik gösterdiyse, Huzâalı kişi de onunla birlikte çeviklik gösterdi.

Râvî Sehl dedi ki: Nihayet o adam ağır şekilde yaralandı. (Bu yaranın acısıyle) ölümün acele gelmesini istedi de kılıcını (yânî kılı­cın demirini) yere koydu, kılıcın ağzını ise iki memesi arasına koydu ve kılıcın üstüne yüklendi. Bu suretle kendisini öldürdü. Bunun üze­rine Huzâalı Eşlem, Rasûlullah'ın huzuruna çıktı ve:

— Yâ Rasûlallah, ben şehâdet ederim ki, Sen muhakkak Allah'ın Rasûlü'sün! dedi.

Rasûlullah:

—  "Bu şehâdetin sebebi nedir?" diye sordu. Huzâalı kişi:

— Biraz önce cehennem ehlinden olduğunu haber verdiğin o ki­şi, hakîkaten cehennemliklerdendir. Onun cehennemliklerden oldu­ğu hakkındaki sözünüzü insanlar zihinlerinde büyüttüler. Ben de bu adamı sizin için ta'kîb eder gözetlerim demiştim. Ve hakîkaten ardı-sıra çıkıp, onun her hareketini araştırdım. Nihayet bu adam ağır şe­kilde yaralandı ve ölümün çabuk gelmesini isteyerek kılıcının demirini yere, keskin ağzım da iki memesi arasına koydu. Sonra kılıcın üstü­ne yüklendi. Ve bu suretle kendisini öldürdü, dedi.

Bu sırada Rasûlullah:

—  "İnsanlar arasında bir sınıf kişi vardır ki, halka görünüşe göre cennet ehline yaraşan hayırlı işler yapar; hâlbuki o cehennemlikler­dendir. Yine insanlardan bir kısım da yardır ki, halka görünüşüne göre cehennemliklere âid kötü işler yapar; hâlbuki o cennetliklerden­dir!" buyurdu [268].

 

225-.......ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bana Saîd ibnu'l-Müseyyeb haber verdi ki, Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Biz Hayber'de hazır bulunduk. Rasûlullah (S) beraberinde (yânî ordusunda) bulunanlar­dan olup da İslâm'ı iddia etmekte bulunan bir adam için:

—  "Bu, ateş ehlindendir" buyurdu.

Kıtal zamanı gelince o zât en şiddetli şekilde kıtal yaptı ye çok yara aldı. İnsanların bâzısı Rasûlullah'ın sözü hakkında şübheye düş­tüler. O zât, yaralarının acısını hissetti de elini ok kuburuna uzatıp, orada birkaç ok çıkardı ve onlarla kendisini öldürdü. Bunun üzerine müslümânlardan bâzıları sür'atle gittiler de:

— Yâ Rasûlallah! Allah Senin sözünü doğruladı: O Fulân kişi intihar etti ve kendisini öldürdü, dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah:

—  "Kalk yâ Fulân! Cennete mü'min olandan başkası girmez; muhakkak ki Allah, bu dîni (dilerse) fâcir kişi ile de te'yîd edip kuv­vetlendirir hakikatini i'lân eti" buyurdu [269].

ez-Zuhrî'den rivayetinde Ma'mer ibn Râşid, Şuayb'e mutâbaat etti. Ve Şebîb ibn Saîd, Yûnus ibn Yezîd'den söyledi ki, İbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Saîd ibnu'l-Müseyyeb ile Abdurrahmân ibnu Ab-dillah ibn Ka'b haber verdiler ki, Ebû Hureyre: Biz Hayber'de Pey-gamber'in beraberinde hazır bulunduk... demiştir.

Abdullah ibnu'l-Mubârek, Yûnus'tan; o da ez-Zuhrî'den; o da Saîd ibnu'1-Müseyyeb'den; o da Peygamber'den söyledi. ez-Zuhrî'den rivayet etmekte Salih ibnu Keysân, Abdullah ibnu'l-Mubârek'e mu­tâbaat etti.

ez-Zubeydî (Muhammed ibnu'l-Velîd) şöyle dedi: Bana ez-Zuhrî haber verdi; ona da Abdurrahmân ibn Ka'b haber verdi ki, Ubeydul-lah ibn Ka'b şöyle demiştir: Bana Hayber'de Peygamber'le beraber hazır bulunan kişi haber verdi. Ve yine ez-Zuhrî şöyle demiştir: Ba­na, Ubeydillah ibn Abdillah ibn Umer ile Saîd ibnu'l-Müseyyeb, Pey­gamber'den olmak üzere haber verdiler [270].

 

226-.......Ebû Mûsâ el-Eş'arî (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) Hayber'e gazveye gittiği zaman -yâhud da şöyle demiştir: Rasûlullah Hayber'e (yânî Hayber'den) yöneldiği zaman- sahâbîler bir vâdîye yukarıdan baktıklarında yüksek sesle:

— Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Lâ ilahe ille'Hah... diye tekbîr aldılar.

Bunun üzerine Rasûlullah onlara:

—  "Nefislerinize yumuşak davranın. Çünkü sizler ne sağırı ça­ğırıyorsunuz, ne de gaibe sesleniyorsunuz. Muhakkak ki sizler pek işiten veçokyakın olan Allah'a duâ ediyorsunuz. O her zaman sizin­le beraberdir!" buyurdu.                                                    

Bu sırada ben, Rasûlullah'ın bineğinin arkasında idim. Ben de:

— Lâ havle velâ kuvvete illâ bVllâhi (= Kulun çâresi ve kuvveti yalnız Allah'ın yardımıyle meydana gelir) demeğe başladım.

Rasûlullah benim sözlerimi işitti ve:

—  "Ey- Abdallah ibne Kays!" diye seslendi. Ben:

— Lebbeyke yâ Rasûlallah (= Buyur, emrinizi almağa hazırım

yâ Rasûlallah)! dedim. Rasûlullah:

—  "Sana cennet hazînelerinden büyük bir hazîne değerinde olan bir kelimeye delâlet edip bildireyim mi?" buyurdu.

Ben de:

— Evet bildir yâ Rasûlallah, babam anam Sana feda olsun, de­dim.

Rasûlullah:

—  "O kelime Lâ havle velâ kuvvete illâ bVllâhVdir" buyurdu [271].

 

227- Bize el-Mekkî ibnu İbrâhîm tahdîs etti: Bize Yezîd ibnu Ebî Ubeyd tahdîs edip şöyle dedi: Ben Seleme ibnu'l-Ekva'm baldırında bir darbe eseri gördüm de:

— Yâ Ebâ Müslim! Bu vurma nedir? dedim.

Seleme:

— Bu, Hayber günü bana isabet eden bir darbedir. İnsanlar: Seleme vuruldu, dediler. Akabinde ben Peygamber'e geldim. Peygam­ber (S) o darbenin yerine üç defa nefes etti. Ben o saatte (veya bir saatlik bir zaman içinde) bu yaradan ağrı ve ızdırab duymadım [272].

 

228-.......Sehl ibn Sa'd (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) ile müşrikler, Peygamber'in gazvelerinden birinde (yânî Hayber'de) kar­şılaştılar da cenk ettiler. (O günün harbi sona erince) müslümân ve Yahûdîler'den olan her topluluk, kendi askerlerinin yerine döndüler. Müslümanların içinde bir adam vardı ki, o, müşriklerden ayrı düşen yâhud müşrik ordusuna katılamamış bulunan her münferid Yahu­di'nin arkasını bırakmayıp amansız ta'kîb ediyor ve onu kılıcıyla vu­ruyordu.

— Yâ Rasûlallah! Sahâbîlerin hiçbirisi Fulân kişi derecesinde ye­terlilik gösteremedi, denildi.

Rasûlullah:

—  "Şübhesiz o kimse cehennem ehlindendir" buyurdu.

" Sahâbîler:

— Eğer o zât (bu ciddiyeti ve mucâhedesiyle beraber) cehennem ehlinden olduysa, bizim hangimiz cennet ehlindendir? dediler.

Sahâbîler topluluğundan biri dedi ki:

— Yemîn olsun ben o zâtı muhakkak ta'kîb edeceğim... Çevik­lik yaptığında ve yavaş davrandığında onun beraberinde bulundum. Sonunda yaralandı. (Yarasının acısından ötürü) ölümün çabuk gel­mesini istedi de kılıcının sapını yere, keskin ucunu da iki memesinin arasına koydu. Sonra kılıcın üzerine yüklendi. Böylece kendini öl­dürdü.

Bunları ta'kîb edip gören sahâbî Peygamber'e geldi ve:

— Ben Sen'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehâdet ediyorum, de­di.

Peygamber:

—  "Bu şehâdeün sebebi nedir?" diye sorunca o, gördüklerini Peygamber'e haber verdi.

Bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu:

—  "Öyle kişi vardır ki, insanlara görünen işlerde o muhakkak cennet ehlinin amelini işler; hâlbuki o ateş ehlindendir. Yine insanla­ra görünen işlerde ateş ehlinin amelini yapar; hâlbuki kendisi cennet ehlindendir" buyurdu [273].

 

229-.......Ebû İmrân (Abdulmelik ibn Habîb el-Cevnî) şöyle de­miştir: Enes ibn Mâlik (Basra'da bulunduğu sırada) bir cumua günü insanlara baktı da başlarında birçok taylesanlar gördü. (Enes, Bas-ralılar'ın bu başlık şeklinden hoşlanmadı da:)

— Şu saatte Basrahlar sanki Hayber Yahudileri! Dedi [274].

 

230-.......Seleme (R) şöyle demiştir: Hayber'de Alî gözünden rahatsız olmuştu da Peygamber'den geri kalmıştı. Kendi kendine:

— Ben Peygamber'den geri kalıyorum, dedi de akabinde Pey-gamber'e ulaştı.

Sabahında Hayber'in fetholunduğu geceye girdiğimizde Pey­gamber:

—  "Yemin olsun yarın ben sancağı bir adama vereceğim ki -yâhud da: Yarın bayrağı öyle bir adam alacaktır ki- Allah ve Rasûlü onu sever. Hayber ona açılacaktır" buyurdu.

Bizler herbirimiz o sancağı alacak kişi olmamızı ümîd edip du­ruyorduk.

—  İşte Alî! denildi.

Peygamber sancağı Alî'ye verdi ve Hayber'in fethi Alî'ye mü­yesser oldu.

 

231-.......Ebû Hazım şöyle demiştir: Bana Sehl ibn Sa'd (R) şöyle haber verdi: Rasûlullah (S) Hayber gününde:

—  "Müslümanların şu bayrağını yarın bir kişiye vereceğim ki, Allah Hayber'in fethini onun iki elinde müyesser kılacaktır. O Al­lah'ı ve Allah'ın Rasûlü'nü sever, Allah ve Rasûlü de onu sever!" buyurdu.

Râvî devamla dedi ki: Bunun üzerine orada bulunan sahâbîler gecelerini bayrak onlardan hangisine verilecek diye bir karışıklık ve ihtilâf içinde geçirdiler. Sabaha girdiklerinde insanların hepsi bayra­ğın kendilerine verilmesini umarak Rasûlullah'ın huzuruna gittiler. Fakat Rasûlullah:

—  "Alî ibn Ebî Tâlib nerededir?" diye sordu.

—  Yâ Rasûlallah, o, iki gözünden şikâyet ediyor, denildi. Rasûlullah:

—  "Ona haber gönderin (gelsin)1' buyurdu.

Akabinde Alî huzura getirildi. Rasûlullah Alî'nin gözlerine püs­kürdü ve duâ etti. Alî hemen iyileşti, hattâ kendisinde hiç ağrı yok­muş gibi oldu. Rasûlullah sancağı Alî'ye verdi. Alî:

— Yâ Rasûlallah! Hayber Yahûdîleri'yle onlar da bizim gibi (müslümân) oluncaya kadar cenkleşecek miyim? diye sordu.

Rasûluîlah:

—  "Yâ Alî, yavaş yavaş ilerleyip onların açık ve geniş meydan­larına ininceye kadar içlerine girip sokul. Sonra onları İslâm'a davet et. Ve İslâm içinde üzerlerine vâcib olan Allah haklarını onlara haber ver. Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın şenin irşadınla bir tek kişiyi hidâyete erdirmesi, senin için kırmızı develere sâhib olmandan daha hayırlıdır" buyurdu [275].

 

232-.......(Burada iki senedie gelen bu hadîste) Enes ibn Mâlik (R) şöyle demiştir: Bizler Hayber'e geldik. Allah, Peygamberi'ne (Ka­mus) kalesinin kapılarını açınca, Peygamber'e Safiyye bintu Huyey ibn Ahtab'm güzelliği zikrolundu. Kocası (Kinânetu'bnu'r-Rabf ibn Ebî'l-Hakîk) öldürülmüştü. Hâlbuki kendisi yeni gelin olmuştu. Pey­gamber, Safiyye'yi kendisi için ayırıp seçti. Akabinde Safiyye ile yo­la çıktı, nihayet onunla Hayber'in alt tarafında bulunan Seddu's-Sah-bâ' mevkiine ulaşınca Safiyye temizlenip Peygamber'e halâl oldu. Rasûlullah orada Safiyye ile evlenip gerdeğe girdi. Sonra Rasûlullah küçük bir sofra içinde hays yemeği (yânî hurma, kuru yoğurt ve yağ karışığı bir yemek) yaptı. Bana:

— "Etrafındaki insanları bu yemeğe çağır" buyurdu.

İşte bu hays, Rasûlullah'ın Safiyye üzerine yaptığı düğün yeme­ği oldu.

Sonra Medine'ye doğru yola çıktık. Ben Peygamber'i gördüm ki, bineğinin arka tarafına bindirmiş olduğu Safiyye'yi bir abâ ile çep-çevre örtüp koruyordu. Sonra Peygamber devesinin yanında oturu­yor, hareket edeceği zaman dizini koyuyor, Safiyye de ayağını Peygamber'in dizi üzerine koyarak deveye biniyordu [276].

 

233-.......Humeyd et-Tavîl, Enes ibn Mâlik(R)'ten şöyle dedi­ğini işitmiştir: Peygamber (S) Hayber yolunda (inip konakladığı Seddu's-Sahbâ mevkiinde) Safiyye bintu Huyey yanında üç gün ikaamet etti de, nihayet orada Safiyye ile evlendi. Safiyye de üzerine perde çekilen Peygamber kadınları içinde oldu [277].

 

234-.......Humeyd, Enes(R)'ten şöyle derken işitmiştir: Peygam­ber (S) -Hayber'den dönüşte- Hayber'le Medîne arasında üç gece ikaa­met edip Safiyye ile evlendi. Ben de müslümânları düğün yemeğine da'vet ettim. Bu düğün yemeğinde ekmek ve et yoktu. Bunda ziyâ-fetle,ilgili hiçbirşey yoktu. Yalnız Rasûlullah, Bilâl'e sofralar yaymasını emretmişti.. Sofralar yayıldığında üzerlerine hurma, akt denilen ekşi yoğurtlu yiyecek, bir de tereyağı bırakıldı. Yemek esnasında müslü-mânlar kendi aralarında:

— Safiyye mü'minlerin analarından birisi (hürr bir kadın)imdır, yâhud Rasûlullah'ın sağ elinin mâlik'olduğu bir câriye midir? dedi­ler.

Bâzıları da:

— Eğer Rasûlullah, Safiyye'yi örterse, o mü'minlerin anaların­dan birisidir. Eğer örtmezse Safiyye, Rasûlullah'ın sağ elinin mâlik olduğu bir câriyesidir, dediler.

Rasûlullah hareket etmeğe kalkışınca, bineğinin arkasına Safiyye için bir taht kurdu, ön tarafına da perde çekti [278].

 

235-.......Abdullah ibn Mugaffel (R) şöyle demiştir: Bizler Hayber'i muhasara ediyorduk. Bu sırada bir insan, içinde yağ bulunan bir tulum attı. Ben o yağ tulumunu almak için fırlayıp koştum. Ar­kama dönünce Peygamber'Ie karşılaştım da (Peygamber'in benim tu­luma olan hırsıma muttali' olmasından dolayı) utandım [279].

 

236-.......Sâlim'den; o da babası îbnu Umer(R)'den: Rasûlullah (S) Hayber günü sarımsak yemekten ve evcil eşeklerin etlerinden nehyetti, diye tahdîs etti. "Sarımsak yemekten nehyetti" sözü, yal­nız Nâfi'den rivayet edilmiş, "Evcil eşeklerin etinden nehyetti" sözü de yalnız Sâlim'den rivayet edilmiştir.

 

237-.......Bize Mâlik, İbn Şihâb'dan; o da Muhammed ibn Alî'­nin iki oğlu olan Abdullah ile el-Hasen'den; onlar da babaları Mu­hammed ibnu'l-Hanefiyye'den; o da babası Alî ibn Ebî Tâlib(R)'den şöyle tahdîs etti: Rasûlullah (S) Hayber günü mut'a suretiyle kadın­ları nikâh etmekten ve evcil eşeklerin etlerini yemekten nehyetti [280].

 

238-.......Ubeydullah ibn Umer, Nâfi'den; o da İbn Umer'den: Rasûlullah (S) Hayber günü evcil eşeklerin etlerinden nehyetti, diye tahdîs etmiştir.

 

239-.......Ubeydullah, Nâfi'den ve Sâlim'den tahdîs etti ki, İbn Umer (R): Peygamber (S) evcil eşeklerin etlerini yemekten nehyetti, demiştir.

 

240-.......Câbir ibn Abdillah (R): Rasûlullah (S) Hayber günü evcil eşeklerin etlerinden nehyetti, at etleri(ni yemek) hakkında ruh­sat verdi, demiştir [281].

 

241-.......eş-Şeybânî şöyle demiştir: Ben Abdullah ibn Ebî Evfâ(R)'dan şunu işittim: Hayber günü bizlere bir açlık isabet etti. Şüb-hesiz eşek etiyle dolu tencereler muhakkak kaynıyordu.

Râvî dedi ki: Bâzısı pişmişti. Bu sırada Peygamber'in nidâcısı geldi de:

— Eşek etlerinden hiçbirşey yemeyiniz ve o etleri dökünüz! diye nida etti.

İbnu Ebî Evfâ devamla dedi ki: Bizler kendi aramızda;

— Peygamber bu etlerden ancak henüz beşte bir hissesi alınma­dığı için nehyetmiştir diye konuştuk.

Sahâbîlerden bâzısı da:

— Peygamber bunlardan kesin olarak nehyetti; çünkü bu eşek­ler pislik yiyorlardı, dediler.

 

242-.......Adiyy ibn Sabit, el-Berâ ile Abdullah ibn Ebî Evfâ (R) haber verdi ki, onlar (Hayber'de) Peygamber'in beraberinde bu­lunurlarken birtakım eşek sürüleri ele geçirmişler. Akabinde onları pişirmişler. Bu sırada Peygamber'in nidâcısı:

— Tencereleri dökünüz! diye nida etmiştir.

 

243-....... Adiyy ibn Sabit tahdîs edip şöyle demiştir: Ben el-Berâ'dan ve İbn Ebî Evfâ(R)'dan işittim, onlar Peygamber(S)'den tah­dîs ediyorlardı: Kendileri tencereleri (ocaklar üzerine) dikmişlerken, Peygamber:

— "Tencereleri dökünüz!" buyurmuştur.

 

244-.......Buradaki senedde de el-Berâ ibn Âzib (R): Biz Pey­gamber'in beraberinde gazveye gittik, demiş ve geçen hadîsin benzerini söylemiştir.

 

245-.......el-Berâ ibn Âzib (R): Peygamber (S), Hayber gazve­sinde bizlere evcil eşek etlerini çiğ olarak ve pişmiş olarak atmamızı emretti. Sonra bir daha onları yemeyi emretmedi, demiştir.

 

246-.......İbn Abbâs(R): Bunlar insanların yük taşıma hayvan­ları olduğu için, bunları yemek sebebiyle yük hayvanlarının yok olup gitmelerini istemediği için mi Rasûlullah bundan nehyetti yâhud Hay­ber gününde mutlak olarak evcil eşek etlerini haram mı kıldı, bilmi­yorum, demiştir.

 

247-.......Abdullah ibn Umer (R): Rasûlullah (S) Hayber günü süvari gazilerin atları için iki pay, yayalara bir pay verdi, demiştir. Râvî Ubeydullah ibn Umer şöyle demiştir: Bu hadîsi Nâfi' tefsir

edip şöyle dedi: Mücâhidin beraberinde bir atı olursa, ganimet ma­lından ona üç pay verilir (birisi gâzînin, ikisi atının payıdır). Eğer gâ-zînin atı yoksa, onun yalnız bir payı vardır.

 

248-.......Cubeyr ibn Mut'ım (R), Saîd ibnu'I-Müseyyeb'e ha­ber verip şöyle demiştir: Ben ve Usmân ibn Affân, Peygamber'in ya­nma yürüdük ve kendisine:

— Hayber'in size âid olan beşte bir ganîmet hissenizden Mutta-lib oğulları'na verdiniz de bizi bıraktınız. Hâlbuki bizler ve onlar ne-sebce nisbetimiz yönünden (yânî Abd Menâf a intisâbda) bir tek soyda birleşiyoruz, dedik.

Bunun üzerine Peygamber (S):

—  "Hâşim oğulları 'yle Muttaîib oğulları bir soydur" buyurdu. Cubeyr: Peygamber, Abdi'ş-Şems oğulları'yle Nevfel oğullarına birşey taksim etmedi, demiştir [282].

 

249-....... Bize Bureyd ibnu Abdillah, Ebû Burde'den tahdîs etti ki, Ebû Mûsâ (R) şöyle demiştir: Biz (Eş'arîler) Yemen'de iken Peygamber'in meydana çıkışı (yâhud hicrete çıkışı) haberi bize eriş­ti. Biz de, ben ve iki kardeşim -ki biri Ebû Burde, öbürü Ebû Ruhm'-dür; ben kardeşlerimin en küçükleri idim- kavmimiz Eş'arîler'den -Ebû Mûsâ yâ elli küsur demiş, yâhud da şöyle söylemiştir:- elliüç yâhud elliiki kişi içinde Peygamber'in yanına doğru muhacirler olarak Ye-men'den çıktık. Biz bir gemiye bindik. (Havanın muhalefetiyle) ge­mimiz bizi Habeşe Hükümdarı en-Necâşî'nin memleketi sahiline attı. Orada Ca'fer ibn Ebî Tâlib'e kavuştuk. Bir müddet onunla beraber Habeşistan'da kaldık. Nihayet hepimiz topluca yola çıkıp Medîne'ye geldik. Ve Peygamber'e Hayber'i fethettiği sırada kavuştuk [283]. Ordudaki mücâhidlerden bâzı insanlar bize, yânî gemi ile ge­lenlere:

—  Hicret şerefini kazanmakta biz sizi geçtik! diyorlardı.

Bir kerre de Esma bintu Umeys -ki bizimle Habeşistan'dan ge­lenlerden idi- Peygamber'in kadını Hafsa'yi -ki o da vaktiyle bir mu­hacir kaafilesi için Habeşistan'a hicret etmişti- ziyaret etti. Esma, Hafsa'nın yanında iken Umer de kızı Hafsa'nın odasına girdi. Umer, Esmâ'yı görünce Hafsa'ya:

—  Bu kadın kimdir? diye sordu. Hafsa:

—  Umeys kızı Esmâ'dır, dedi. Umer:

— Bu kadın Habeşli Esma mıdır? Bu kadın deniz yolcusu Esma mıdır? dedi (ve böyle tekrar tekrar latife etti).

Esma da:

—  Evet, diye tasdik etti. Umer, Esmâ'ya:

— Medine'ye hicret faziletinde biz sizi geçtik! Biz Rasûlullah'a sizden daha lâyık, daha yakın bulunuyoruz, dedi.

Esma bu sözlerden öfkelenerek şöyle müdâfaada bulundu:

— Hayır, siz hiç öyle değilsiniz. Vallahi Rasûlullah ile hicret eden sizlerin Rasûlullah açlarını doyurdu, câhillerini va'z edip okuttu. Biz ise Habeşistan'da müslümânlara uzakların ve öfkelilerin yurdunda yâhud toprağında bulunuyorduk (yânî müslümânlara kînle, düşman­lıkla dolu bir yurtta, bir toprakta bulunuyorduk). Bütün bu sıkıntı­ları biz, Allah'ın ve Rasûlü'nün rızâsı uğrunda yüklendik. Ey Umer! Allah adına yemîn olsun ki, bütün bu dediklerini gidip Rasûlullah'a söyleyinceye kadar ne bir lokma yemek yiyeceğim, ne de bir yudum su içeceğim. Ey Umer! Biz uzak illerde eziyet olunuyorduk ve korku içinde yaşıyorduk. Bu hakikatleri şimdi gidip Peygamber'e zikrede­ceğim ve O'na soracağım. Ey Umer, Peygamber'e bunları söylerken yemîn olsun ben ne yalan söylerim, ne de haktan meylederim. Bu ko­nuşmamızı bir kelime bile artırmam.

Bu sırada Hafsa'nın odasına Peygamber geldi. Esma:

— Ey Allah'ın Peygamberi, Umer şöyle şöyle söyledi, diye nak­letti.

Peygamber de:

—  "Sen ona ne cevâb verdin?" diye sordu. Esma

— Ben de şöyle şöyle cevâb verdim, diye müdâfaasını da anlattı [284]. Bunun üzerine Peygamber:

—  "Bu hususta Umer bana sizden daha lâyık ve yakın değildir. Umer ve Umer'le (Medîne'ye) hicret eden arkadaşları için bir hicret sevabı vardır. Ey gemi yoldaşları, sizin için ise iki hicret sevabı vardır (Birisi Necâşî'ye hicret, öbürüsü Medîne'ye, Peygamber'in yanına hic­ret)".   

. Esma şöyle demiştir: Bu hâdise ve Peygamber'in gemi halkı hal-kındaki bu yüksek şehâdeti üzerine bir de gördüm ki, bunu işiten Ebû Mûsâ el-Eş'arî ve bütün yoldaşlarımız, birbiri ardınca takım takım ziyaretime geliyorlar ve bu hadîsi sevinçle benden soruyorlardı. Bir derecede ki, dünyâ malından arzu edilen hiçbirşey, Peygamber'in Habeşe Muhacirleri hakkındaki bu yüksek şehâdeti derecesinde onların gönüllerinde çok ferahh ve yüksek te'sîrli olamazdı.        

Ebû Burde dedi ki: Esma şöyle demiştir:

— Yemîn ederim, ben Ebû Musa'yı gördüm ki, o, bu hadîsi ben­den tekrar tekrar nakletmemi istiyordu [285].

Yine Ebû Burde, Ebü Musa'dan söyledi ki: Peygamber (S) şöy­le buyurmuştur: "Şübhesiz ben Eş'ârtler cemâatinin geceleyin evleri­ne girdikleri zaman okudukları Kur'ân seslerini pek iyi tanırım. Sefer hâlinde de onların ordu içindeki konak yerlerini de gece vakti Kur'­ân seslerinden tanırım. Velev ki ben Eş'arîler'in indikleri bu konak yerlerini gündüz görmemiş olsam bile. Eş'arîler'den hakîm bir kimse de vardır ki, o, bir süvârî veya bir düşman müfrezesine kavuştuğu zaman onlara: Arkadaşlarım size burada kendilerini beklemenizi em­reder (böylece onları korkutur)" [286].

 

250-.......Ebû Mûsâ (R) şöyle demiştir: Biz (Eş'arîler, Ca'fer ve arkadaşlanyle beraber Habeşe'den) Peygamber Hayber'i fethet­tikten sonra huzuruna geldik. Fakat Peygamber (S) ganimetten bize de bir pay ayırdı. Hâlbuki Hayber fethinde hazır bulunmayan biz­den başka hiçbir kimseye pay ayırmamıştır.

 

251-....... Abdullah ibn Mutî'in himayesinde bulunan Salim Ebû'1-Gays, Ebû Hureyre(R)'den şöyle derken işitmiştir: Biz Hay-ber'i fethettik. Fakat altın ve gümüş ganimeti almadık; ancak sığır, deve ve hurma bahçeleri ganimet aldık. Sonra Rasûlullah'ın maiyye-tinde olarak Vâdî'l-Kurâ'ya gittik. Rasûlullah'ın beraberinde Mıd'-am (yâhud Kerkere) adiyle çağrılan, kendisine Dıbâb oğullarının he­diye ettiği siyah bir kölesi vardı. İşte bu köle, Rasûlullah'ın yolculuk eşyasını deveden indirdiği sırada ona, nereden geldiği bilinmeyen bir ok geldi ve bu köleye isabet etti. Bunun üzerine insanlar:

—  Şehîdlik ona mübarek olsun, dediler. Rasûlullah da:

— "Hayır, nefsim elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, onun Hayber günü taksimleri yapılmamış olan ganimetlerden aldığı semle (yânî ince kadifeden ihram) kendi üzerinde tutuşup yanmaktadır" bu­yurdu.

Akabinde bir adam Peygamber'in bu sözünü işitince bir yâhud iki tane ayakkabı tasması getirdi de:

—  Bu, benim kendiliğimden almış olduğum birşeydir, dedi. Rasûlullah:

—  "Ateşten bir -yâhud iki- ayakkabı tasması!" buyurdu [287].

 

252-.......Zeyd, babası Eslem'den haber verdi ki, o, Umer ibnu'l-Hattâb (R) şöyle derken işitmiştir:

— Dikkat edin! Nefsim elinde bulunan Allah'a yemîn ederim ki, eğer insanların sonra gelecek nesillerine bir seviyede, hiçbirşeyleri olmayarak bırakacak olmasaydım, bana fethedilen herbir memleket arazîsini muhakkak Peygamber'in Hayber'i taksim ettiği gibi taksim ederdim. Fakat ben fethedilen memleketleri (hemen şimdiki gâzîler arasında taksîm etmeyip) ileriki nesillere gelirini taksim edecekleri birer hazîne olarak bırakıyorum.

 

253-.......Bize İbnu Mehdî, Mâlik ibn Enes'ten; o da Zeyd ibn Eslem'den; o da babası Eslem'den tahdîs etti ki, Umer (R):

— Müslümanların sonradan gelecek nesilleri(ni düşünmek) ol­masaydı, müslümânlara fethedilen herbir memleket arazîsini, Pey-gamber'in Hayber'de yaptığı gibi gâzîler arasında taksim ederdim, demiştir [288].

 

254-.......Bize Sufyân ibn Uyeyne tahdîs edip şöyle dedi: Ben ez-Zuhrî'den işittim, şu hâlde ki, ona İsmâîl ibn Umeyye soruyordu. O şöyle dedi: Bana Anbesetu'bnu Saîd şöyle haber verdi: Ebû Hu-reyre (R) Hayber'de Peygamberce geldi de ganimet malından atiyye vermesini istedi. Saîd ibnu'I-Âs oğullan'ndan biri (yânî Ebân ibn Saîd):

—  Yâ Rasûlallah, ona atiyye verme, dedi. Bunun üzerine Ebû Hureyre:

—  Bu adam Nu'mân ibn Kavkal'ı öldüren kişidir, dedi. Ebân ibnu Saîd de:

— Vay şu dağ kediciğine şaşılır ki, o (Yemen'in) Kadûmu'd-Da'n Daği'ndan yuvarlanıp geldi... dedi.

Ve ez-Zubeydî'den zikrolunur ki, ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bana  Anbesetu'bnu Saîd haber verdi. O, Ebû Hureyre'den işitmiştir. Ebû Hureyre, Saîd ibnu'I-Âs'ı haber veriyordu. Şöyle dedi: Rasûlullah, Ebân'ı Medîne'den Necd tarafına doğru bir seriyye başında kuman­dan olarak göndermişti.

Ebû Hureyre devamla dedi ki: Nihayet Ebân ve arkadaşları, Hay-ber'i fethetmesinin ardından (henüz Hayber'de iken) Peygamber'in huzuruna geldiler. Atlarının yularları muhakkak hurma Iîfi idi.

Ebû Hureyre dedi ki: Ben:

— Yâ Rasûlallah, bunlara, yânî Ebân ve beraberindeki arkadaş­larına ganîmetten mal ayırma! dedim.

Ebân:

— Ey dâl (yânî sidr) ağacının başından yuvarlanıp gelen dağ ke­disi, sen Rasûlullah'a bu sözü nasıl söylüyorsun? dedi.

Bunun üzerine Peygamber (S):

—  "Yâ Ebân, otur!" buyurdu da onlara ganîmetten pay ayır­madı.

 

255-.......Bana dedem Saîd ibn Amr şöyle haber verdi: Ebân ibn Saîd, -Peygamber Hayber'i fethetmesinin ardından- Peygamber'in yanma geldi ve selâm verdi. Ebû Hureyre bu anda:

— Yâ Rasûlallah, (Uhud günü) İbn Kavkal'ı öldüren işte budur! deyiverdi.

Ebân da Ebû Hureyre'ye hitaben:

— Sana şaşarım, Kadûmu Da'n Dağ'ndan yuvarlanıp gelen dağ kedisi! Bu öyle dağ kedisi ki, Allah'ın benim elimle şehîdlik ikram ettiği ve beni onun eliyle öldürüp horlamasından men' ettiği bir adamla (yânî İbn Kavkal'ı öldürmemle) beni kötülüyor! Dedi [289].

 

256-....... Bize tmâm el-Leys ibn Sa'd, Ukayl(ibn Hâlid el-Eylî)'den; o da Muhammed ibn Şihâb'dan; o da Urve'den; o da Âi-şe(R)'den (onun şöyle dediğini) tahdîs etti: Peygamber'in kızı Fâtı-ma aleyhi's-selâm Ebû Bekr'e haber gönderip, ondan Allah'ın, küffâr mallarından kendisine harbsiz olarak verdiği Medîne civarındaki Nadîr oğulları arazîsi Fedek hurmalıkları ve Hayber hurmalıklarının beşte birinin bakıyyesinden isabet eden mallardan Rasûlullah'm mîrâsını istiyordu. Ebû Bekr şöyle dedi:

— Rasûlullah (S): "Biz (peygamberler) vâris olunmayız. Biz ne mal bırakırsak sadakadır" buyurdu. Ancak Muhammed ailesi bu mal­dan yerler (bundan fazla tasarruf hakları yoktur). Vallahi ben Rasû-lullah'ın  bu  sadaka  mallan  üzerinde  kendi  hayâtı  zamanında yürürlükte olan işlerden hiçbirşeyi değiştirmem. Ben muhakkak Ra-sûlullah'ın bu mallar üzerindeki muamelesi gibi muamele yaparım, dedi.

Böylece Ebû Bekr, o mallardan Fâtıma'ya herhangi birşey ver­meyi kabul etmedi. Bunun üzerine Fâtıma bu hususta Ebû Bekr'e da-rıldi da, ondan ayrılıp gitti. Vefat edinceye kadar Fâtıma, Ebû Bekr'le konuşmadı. Fâtıma, Peygamber'den sonra altı ay yaşadı. Fâtıma ve­fat edince kocası Alî, onu Ebû Bekr'e bildirmeden geceleyin üzerine cenaze namazı kılıp defnetti. Fâtıma'nın hayâtında insanlar tarafın­dan Alî'ye bir saygı, bir sevgi ciheti vardı (Fâtıma'yı teselli için meş­guliyeti, bey'attan geri kalmasına sebeb sayılmıştı). Fâtıma vefat edince Alî, insanlardan bu saygı cihetini bulamadı da Ebû Bekr'le barışma­yı ve onunla bey'atlaşmayı aradı. Bundan önceki altı ay içinde Ebû Bekr'e bey'at etmemişti. Alî, Ebû Bekr'e haberci gönderip:

— Bize gel, -Umer'in gelmesini istemediği için de- fakat yanın­da başka bir kimse gelmesin! dedi.

Umer de (bu Ebû Bekr'e ulaşınca):

— Hayır, vallahi onların yanına tek başına girmeyeceksin, dedi. Ebû Bekr de:

— Sen Alî ve beraberindekilerin bana ne yapacaklarını sanıyor­sun? Vallahi ben onlara elbette gideceğim, dedi.

Akabinde Ebû Bekr onların yanına girdi. Bunun üzerine Alî, şe-hâdet kelimelerini telâffuz etti de Ebû Bekr'e şunları söyledi:

— Bizler senin faziletini tanımış ve Allah'ın sana verip, sana doğru sevkeylediği hiçbir hayırda sana karşı hased etmemişizdir. Lâkin sen bize karşı bu halîfelik içinde istibdâd ettin (yânî bizimle istişare et-

meyip, kendi bildiğine gittin). Bizler ise Rasûlullah'a yakınlığımız­dan dolayı bu işte müşavereden bir pay görüyorduk!

Alî bunları söyleyinceye kadar Ebû Bekr'in iki gözü yaş akıttı. Bu sefer Ebû Bekr konuşunca şöyle dedi:

— Nefsim elinde bulunan Allah'a yemîn ederim ki, muhakkak Rasûlullah'ın hısımlarına hizmet etmek bana kendi hısımlarıma hiz­met etmemden daha sevimlidir. Amma şu, Peygamber'in geride bı­raktığı mallardan dolayı sizinle aramda olan çekişmeye gelince, ben o mallarda hayırdan hicbirşey eksiltmedim ve Rasûlullah'ın o mal­larda yapmakta olduğunu gördüğüm herhangibir işi terketmeyip mut-lakaa yapmışımdır, dedi.

Bu konuşma akabinde Alî, Ebû Bekr'e:

—  Bey'at için sana va'd zevalden sonradır, dedi.

Ebû Bekr öğle namazını kılınca minbere çıktı, şehâdet kelimele­rini telâffuz etti de Alî'nin durumunu, bey'atten geri kalışını zikretti ve Alî'nin, kendisinden özrünün kabulünü istediği sebeble, Alî'nin özrünü kabul edip gecikmesini bağışladı. Sonra Alî istiğfar ve teşeh-hüd etti de, Ebû Bekr'in hakkını büyüttü (ve onunla bey'atleşti). Ve kendisinin yapmış olduğu şeye, ne Ebû Bekr'e karşı bir hased ve ne de Allah'ın Ebû Bekr'in üstün kıldığı fazîletini inkâr ve tanımamazlık düşüncesinin sevketmediğini söyledi ve şunu ilâve etti:

— Lâkin bu devlet başkanlığı içinde kendimiz için istişareden bir pay görüyorduk. Fakat Ebû Bekr bize karşı istibdâd etti, yânî bize danışmayıp, kendi bildiğiyle hareket etti. Bu sebebden biz de gönül­lerimizde darılmiştık!

Alî'nin bu sözleriyle müslümânlar sevindiler de:

— İsabet ettin (yâ Alî)! dediler ve Alî, bey'at işine böyle güzel­likle döndüğü zaman, müslümânlar Alî'ye yakın oldular [290].

 

257-.......Âişe (R): Hayber fetholunduğu zaman artık şimdi hur­madan doyarız dedik, demiştir.

 

258-.......İbn Umer (R) de: Bizler Hayber'i fethettiğimiz zamana kadar doymuş değildik, demiştir [291].

 

41- Peygamberdin (Fetihten Sonra Meyveleri Geliştirip Taksimi İçin) Hayber Ahâlîsi Üzerine Bir Kişi '   Ta'yîn Etmesi Babı

 

259-.......Bana İmâm Mâlik, Abdulmecîd ibn Süheyl'den; o da Saîd ibnu'l-Müseyyeb'den; o da Ebû Saîd el-Hudrî ile Ebû Hurey-re(R)'den şunu tahdîs etti: Rasûlullah (S), sahâbîlerden bir kişiyi Hay­ber üzerine harâc me'mûru ta'yîn etti. Sonra bu zât Hayber'den cenîb (denilen en iyi cins) hurma ile geldi. Rasûlullah ona:

—  "Hayber'in bütün hurmaları böyle midir?" diye sordu. O sahâbî:         

— Hayır vallahi yâ Rasûlallah, hepsi böyle değildir. Biz bu en iyi hurmadan bir sâ' ölçeğini, (âdî hurmanın) iki sâ'ı ile; yine bu iyi hurmadan iki sâ'ı, üç sâ' âdî hurma ile değiştirir alırız, dedi.

Rasûlullah:

— "Böyle yapma! Âdî hurmayı para ite sat, sonra bu para ile cenîb (nev'i iyi hurma) satın al!" buyurdu.

Ve Abdulazîz ibnu Muhammed, Abdulmecîd'den; o da Saîd'-den söyledi ki, Saîd'e, Ebû Saîd el-Hudrî ile Ebû Hureyre: Peygam­ber (S) Hayber'e Ensâr'dan Adiyy oğullan'nın kardeşini (Sevâd ibn Gaziyye'yi) gönderdi de, onu Hayber halkı üzerine emîr yaptı, diye tahdîs etmişlerdir.

Ve Abdulmecîd'den; o da Ebû Salih es-Semmân'dan; o da Ebû Saîd ile Ebû Hureyre'den geçen hadîsin benzerini rivayet etmiştir [292].

 

42- Peygamber(S)'İn Hayber Ahâlîsiyle Arazîde Çalışmaları Anlaşması Yapması Babı

 

260-.......Bize Cuveyriye ibn Esma, Nâfi'den tahdîs etti ki, Ab­dullah ibn Umer (R): Peygamber (S), Hayber arazîsini Yahûdîler'e orada çalışmaları ve o topraklarda ekin ekmeleri ve oradan çıkan mah­sûlün yarısı Hayberliler'e âid olmak üzere onlara verdi, demiştir [293].

 

43- Hayber'de Bulunduğu Sırada Peygamber İçin İçine Zehir Katılmış Olan Koyun(Un Hâli) Babı

 

Bu zehîr hadîsini Urve, Aişe'den; o da Peygamber'den olmak üzere (Peygamber'in vefatı bâbı'nda) rivayet etti.

 

261-.......Bana Saîd(ibn Ebî Saîd el-Makbûrî) tahdîs etti ki, Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Hayber fetholunduğu zaman Rasûlul-lah(S)'a içi zehirli (kızartılmış) bir koyun hediye edildi [294]...

 

44- Zeyd İbn Harise Gazvesi Babı

 

262-.......Abdullah ibn Umer (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) -Rumlar üzerine gönderdiği- bir ordunun başına Usâme ibn Zeyd'i kumandan yaptı. Bâzı kimseler Usâme'nin kumandanlığı hususunda i'tirâz dedikoduları yaptılar. Bunun üzerine Rasûlullah (bir hutbe yaptı da):

— "Eğer siz Usâme'nin kumandanlığı hususunda kötüleme ya­pıyorsanız, sizler bundan önce onun babası Zeyd ibn Hârise'nin ku­mandanlığına da dil uzatmıştınız- Allah'a yemin ediyorum ki, Zeyd kumandanlığa elbette lâyıktı. Ve o bana, insanların en sevimlilerinden biri olduysa, hiç şübhesiz şu üsâme de babasından sonra bana insanların en sevimlilerindendir" buyurdu [295].

 

45- Hudeybiye Andlaşması Hükmü İle Yapılan Umre Babı [296]

 

Bu anlaşma hükmüyle yapılan umre hadîsini Enes, Peygamber(S)*den zikretmiştir [297].

 

263-....... el-Berâ ibn Âzib (R) şöyle demiştir: Peygamber (S)-altıncı hicret yılı- zu'1-ka'de ayı içinde umre yapmak üzere yola çık­tı. Fakat Mekke müşrikleri Peygamber'i Mekke'ye girmeye bırakma­larını kabul etmediler. Nihayet Peygamber Mekkeliler'le gelecek senede üç gün Mekke'de kalmak üzere, Hudeybiye'de bir barış anlaşması yaptı. Müslümanlar barış anlaşmasını yazdıkları zaman "Bu, Mu-hammed Rasûlullah'ın üzerinde sulh olduğu anlaşma maddeleri yazısıdır" başlığım yazmışlardı.

Müşrik elçileri:

—  Biz senin risâletini ikrar etmiyoruz. Eğer biz senin Allah'ın Rasûlü olduğunu bilir ve tasdik eder olsaydık, seni hiçbirşeyden men' etmezdik. Lâkin sen Muhammed ibn Abdillah'sm, dediler.

Rasûlullah, onlara cevaben:

—  "Ben Allah 'in Rasûlü 'yütn ve Muhammed ibn Abdillah 'im!" buyurdu.

Bundan sonra kâtib olan Alî'ye:

—  "Rasûlullah lâfzını sil!" buyurdu. Alî:

— Hayır vallahi ben Seni(n ''Rasûlullah" unvanım) ebediyyen silmem! dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah, kitabı aldı. Rasûlullah kendisi yazı yazmayı güzel yapamıyordu. Akabinde: "Bu, Muhammed ibn Ab-dillah'm üzerinde sulh olduğu anlaşma maddeleri yazısıdır" diye yaz(dır)dı:

1. Mekke'ye silâh sokmayacak, yalnız kılıfı içinde kılıç getirecek;

2. Mekkeliler'den bir er kişi Muhammed'e tâbi' olmak isterse, Mekke'den çıkamayacak. Muhammed'in sahâbîlerinden birisi Mek-ke'de'Jcalmak isterse, bunun da Mekke'de ikaameti men' edilmeye­cektir.

Ertesi sene Rasûlullah Mekke'ye girip de ta'yîn edilen o üç gün geçince, Mekkeliler Alî'ye geldiler de:

— Anlaşma müddeti geçti. Sahibin Muhammed'e söyle de biz­den, yânî Mekke'den çıksın! dediler.

Bunun üzerine Peygamber Mekke'den çıktı. Bu sırada Hamza'-nın kızı, Peygamber'e:

—  Yâ Ammî, yâ Ammî! diye çağırarak arkasına takıldı. Alî onu hemen tuttu ve'Fâtıma aleyhi's-selâma hitaben:

—  Amcanın kızını al, dedi. Fâtıma da onu mahfeye yükledi.

Râvî el-Berâ devamla dedi ki: (Medîne'ye vardıktan sonra) Hamza'nın kızının konukluğu hakkında Alî, Zeyd ibn Harise ve Ca'fer ibn Ebî Tâlib niza' ettiler. Alî:

—  Onu ben aldım ve o benim amcamın kızıdır, dedi. Ca'fer de:

— O benim de amcamın kızıdır; teyzesi de benim nikâhım altın­dadır, dedi.

Zeyd ibn Harise de:

—  O benim kardeşimin kızıdır, dedi.

(Peygamber, Zeyd ile Hamza arasında kardeşlik ahdi yapmıştı.) Netîcede Peygamber o kızın teyzesine âid olduğuna hükmetti de:

—  "Teyze (şefkat ve çocuğa iyi gelecek şeylere doğru yol bulma hususunda) ana menzilesindedir" buyurdu.

Sonra Alî'ye:

—  "Sen bendensin, ben de sendenim" buyurdu. Ca'fer'e de:

—  "Sen de yaradılışım (yânî suretim) ve huyum yönünden bana benzedin" buyurdu.

Zeyd ibn Hârise'ye de:

— "Sen bizim kardeşimiz ve dostumuzsun" buyurdu. (Geçen senedle gelen bir rivayette) Alî, Peygamber'e:

—  Hamza'nın kızıyle evlenmez misin? dedi. Peygamber:

—  "O benim süt kardeşimin kızıdır (bu sebebİe bana haiâl ol­maz)" buyurdu [298].

 

264-.......İbn Umer(R)'den (şöyle demiştir): Rasûlullah (S) umre yapmak niyetiyle (Medîne'den) çıktı. Fakat Kureyş kâfirleri Rasûlullah ile Ka'be arasına engel oldular. Bunun üzerine Rasûlullah da Hudey-biye'de kurbanını kesip başım tıraş etti (böylece ihramdan çıktı). Ve müşriklerle "Gelecek sene umre yapmak, Mekke ahâlîsi üzerine yal­nız kınında kılıçlar taşımak ve Mekke'de ancak Mekkeliler'in arzu ettikleri müddet kadar (yânî üç gün) ikaamet etmek" şartları üzerine barış anlaşması yaptı. (Buna göre Rasûlullah ertesi sene umre etti ve) Mekkeliler'îe barış anlaşmasında kararlaştırdığı gibi, Mekke'ye gi­rip üç gün ikaamet etti. Mekke'de üç gün ikaametinî tamamlayınca, Mekkeliler Rasûlullah'm Mekke'den çıkmasını söylediler. O da Mek­ke'den çıktı [299].

 

265-.......Mucâhid ibn Cebr şöyle demiştir: Ben, Urvetu'bnu'z-Zubeyr ile beraber (Medine'de) mescide girdim. Abdullah ibn Umer'i Âişe'nin hücresine dayanmış oturuyor bulduk. Sonra Urve, İbn Umer'e:

—  Peygamber kaç defa umre yaptı? diye sordu. İbn Umer:

—  Birisi receb ayında olmak üzere, dört umre yaptı, dedi. Bu sırada biz, Âişe'nin kendi odasında dişlerini misvâklayış se­sini işittik. Urve, teyzesi Âişe'ye:

— Ey Mü'minlerin Anası! Ebû Abdirrahmân(ibn Umer)'in söy­lemekte olduğunu işitiyor musun? İbn Umer "Peygamber dört umre yaptı, bunların biri receb ayı içindedir" diyor? dedi.

Bunun üzerine Âişe:

— îbn Umer, Peygamber'in yaptığı umrelerin hepsinde şâhid ve hazır bulunmuştur. Hâlbuki Peygamber (S) receb ayında kesin ola­rak umre yapmamıştır, dedi [300].

 

266-.......İsmâîl ibn Ebî Hâlid: Abdullah ibn Ebî Evfâ(R)'yı şöyle derken işitmiştir: Rasûlullah (S) -anlaşma hükmü ile gerçekleş­tirilecek olan- umreyi yaptığı zaman, bizler O'nu müşrik oğlanların­dan ve müşriklerden Rasûlullah'a herhangibir ezâ vermesinler diye, setredip koruduk.

 

267-.......Bize Hammâd-ki o İbnuZeyd'dir-Eyyûb'dan; o da Saîd ibn Cubeyr'den tahdîs etti ki, îbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Ra­sûlullah (S) sahâbîleriyle beraber (hüküm umresi için Mekke'ye) gel­di. Müşrikler kendi aralarında:

— Şu muhakkak ki, size Yesrib hummasının zayıflattığı bir top­luluk geldi, dediler.

Rasûlullah (bunu işitince) sahâbîlere, tavafın ilk üç şavtında (do­laşmasında) koşmalarını, (Yemen cihetindeki) iki köşe arasında tabiî yürümelerini emretti. Rasûlullah'ı, tavafın bütün şavtlarmda (yânî yedi dolaşmada) koşmalarını emretmeye mâni' olan şey ancak sahâ-bîlerine olan şefkat isteğidir.

Ve Hammâd ibnu Seleme şunu ziyâde etti: Eyyûb'dan; o' da Sa­îd ibn Cubeyr'den; o da îbn Abbâs'tan; o şöyle demiştir: Peygamber (S) barış anlaşmasıyle emâna girdiği yılında Mekke'ye geldiği zaman müşriklerin, sahâbîlerin kuvvetlerini görmeleri için, sahâbîlerine: "Ko­şunuz!" emrini verdi. Bu tavaf sırasında müşrikler Kuaykıân Dağı tarafında bulunuyorlardı.

 

268-.......Buradaki senedle îbn Abbâs (R): Peygamber (S) ken­disi de ancak müşriklere kuvvetini göstermek için bu suretle Beyt'i tavaf ve Safa ile Merve arasını sa'y etti, demiştir.

 

269-.......Bu senedle İbn Abbâs (R): Peygamber (S), Meymû-ne'yi ihrâmh iken Mekke'de nikâh edip ihramdan çıktıktan sonra zi­faf yaptı. Sonraları Meymûne, Mekke yakınındaki Şerif mevkiinde vefat etti, demiştir.

Ebû Abdillah dedi ki: İbn İshâk şunu ziyâde etti: Bana İbnu Ebî Necîb ve Ebân ibn Salih, Atâ'dan ve Mucâhid'den tahdîs ettiler ki, îbn Abbâs: Peygamberce Meymûne ilk hüküm umresinde evlendi, demiştir [301].

Kitâbu'l-Magâzî'nin devamı dokuzuncu cilddedir

'Hitamuhu misk " (et-Tatm: 26) olması niyâzıyle

Sekizinci Cildin Sonu

 

46- Şâm Toprağından Olan Mûte Gazvesi Babı [302]

 

270-.......Saîd ibn Ebî Hilâl şöyle demiştir: Ve bana Nâfi' ha­ber verdi; ona da İbn Umer, Mûte günü Ca'fer'i öldürülmüş hâlde gördüğünü bildirip, şöyle haber vermiştir: Ben Ca'fer'in vücûdunda süngü ve kılıç darbesi olarak elli yara saydım. Bu elli yaradan hiçbi­risi arkasında değildi [303].

 

271-.......Abdullah ibn Umer (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) Mûte gazvesinde Zeyd ibn Hârise'yi kumandan ta'yîn etti de:

— "Eğer Zeyd öldürülürse Ca'fer komutandır. Ca'fer de öldü-rülürse Abdullah ibn Revana komutandır" buyurdu.

Abdullah ibn Umer: Bu gazvede ben de mücâhidler içinde bu­lundum. Biz Ca'fer ibn Ebî Tâlib'i (şehîd edildikten sonra) aradık da, onu şehîdler arasında bulduk. Onun bedeninde doksan küsur sün­gü ve ok yarası tesbît ettik [304].

 

272-.......Bize Hammâd ibn Zeyd, Eyyûb'dan; o da Humeyd ibn Hilâl'den; o da Enes(R)'ten şöyle tahdîs etti: Peygamber (S) Zeyd'-in, Ca'fer'in ve Abdullah ibn Revâha'nın şehîd edildiklerim, insan­lara onların haberleri gelmeden önce bildirdi. Peygamber:

—  "Zeyd sancağı eline aldı, vuruldu. Sonra Ca'fer aldı, odavu-rulup şehîd oldu. Sonra bayrağı İbnu Revâha aldı, o da vurulup şe­hîd oldu" buyurdu.

Peygamber bunları bildirirken iki gözü yaş döküyordu. Sonra Peygamber:

—  "Nihayet sancağı Allah'ın kılıçlarından bir kılıç (olan Hâlid ibn Velîd) aldı; neticede Allah mücâhidlere fethi müyesser kıldı" bu­yurdu [305].

 

273-.......Ben Yahya ibn Saîd el-Ensârî'den işittim, o şöyle de­di: Bana Abdurrahmân ibn Saîd'in kızı Amre haber verip şöyle dedi: Ben Âişe(R)'den işittim, şöyle diyordu: Zeyd ibnu Hârise'nin Ca'fer ibn Ebî Tâlib'in ve Abdullah ibn Revâha'nın öldürüldükleri haberi geldiği zaman Rasûlullah (S) mescidde oturdu, kendisinde hüzün ve keder biliniyordu.

Âişe devamla dedi ki: Ben de kapının Rasûlullah'ın görüleceği bir aralığından kendisine bakıyordum. Bu sırada Rasûlullah'a birisi geldi ve:

— Ey Rasûlallah! Ca'fer'in kadınları... dedi ve onların ağlama­larını zikretti.

Rasûlullah da o kimseye, kadınları çığlıkla ağlamaktan nehyet-mesini emretti.

Râvî dedi ki: O adam gitti, sonra ikinci defa geldi ve:

— Ben kadınları nehyettîm, dedi de, onların kendisine itaat et­mediklerini zikretti.

Râvî dedi ki: Rasûlullah yine kadınları men' edin diye buyurdu. O zât yine gitti, sonra geldi de:

—  Vallah kadınlar bize galebe ettiler, dedi. Âişe: Rasûlullah o adama:

—  "Bu kadınların ağızlarına toprak saç!" buyurdu. Âişe dedi ki: Ben o adama:

— Allah senin burnunu topraklasın (zelîl etsin)! Vallahi sen ne sana verdiği emri yerine getirdin, ne de Rasûlullah'ı bulunduğu me­şakkati ve hüznü içinde kendi hâline bıraktın! diye çıkıştım [306].

 

274-.......Âmir eş-Şa'bî şöyle demiştir: Abdullah ibn Umer, Cafer'in oğlu Abdullah'a rastlayıp selâm verdiği zaman:

— Selâm sana ey iki kanatlının oğlu! Derdi [307].

 

275-.......Ebû Hazım şöyle demiştir: Ben Hâlid ibnu'l-Velîd'den işittim, şöyle diyordu: Yemîn ederim ki, Mûte harbi gününde elimde dokuz kılıç kırıldı. Yalnız elimde Yemen'e mensûb ağzı enli bîr kılıç kırılmayıp dayandı [308].

 

276-.......Hâlid ibnu'l-Velîd'den işittim, o şöyle diyordu: Ye­mîn ederim ki, Mûte gazvesi gününde elimde dokuz kılıç kırıldı ve elimde yalnız Yemen'e mensûb ağzı enli bir kılıç dayandı.

 

277-.......en-Nu'mân ibn Beşîr (R) şöyle demiştir: Abdullah ibnu Revâha bir hastalığı sırasında bayıldı da kizkardeşi ve en-Nu'mân ibn Beşîr'in anası olan Amre, onu öldü sanarak: "Vah benim dağım da­yanağım! Vah şuyum, vah buyum!" diye, İbn Revâha'nın birtakım vasıflarını sayarak ağlamaya başladı. İbn Revâha o baygınlıktan ay­rıldığı zaman kizkardeşi Amre'ye:

— Sen benim hakkımda birşey söyledikçe (bir melek tarafından) bana: Sen böyle misin? denildi, dedi (de ağlamasını nehyetti).

 

278-.......en-Nu'mân ibn Beşîr (R): Abdullah ibn Revâha ba­yıldı, deyip geçen kadîsi söyledi. Bunda şunu ziyâde etti: Abdullah ibn Revâha (Mûte gazvesinde) öldüğü zaman kizkardeşi Amre ona ağlamadı [309].

 

47- Peygamberdin Zeyd'ın Oğlu Usâme'yi Çuheyne Kabilesinden Hurakalar'a Göndermesi Babı [310]

 

279-.......Ebû Zabyân haber verip şöyle demiştir: Ben Zeyd'in oğlu Usâme(R)'den işittim, şöyle diyordu: Rasûlullah (S) bizi (Cu-heyne kabilesinden) el-Huraka üzerine gönderdi. Bizler o kavme sa­bah baskını yapıp, onları bozguna uğrattık. Ensâr'dan bir mücâhidle ben, onlardan (Mirdas ibn Amr ve İbnu Nehîk el-Fedekî denilen) bir adama kavuştuk. Onu çevirdiğimizde:

— Lâ ilahe ille'ttah, dedi.

Bu söz üzerine Ensârî arkadaşım ondan el çekti. Fakat ben mız­rağımı ona sapladım ve onu öldürdüm. Medine'ye geldiğimizde bu iş Peygamber'e ulaştı. Bunun üzerine Peygamber:

—  "Yâ Usâme! Sen o adamı Lâ ilahe illellah demesinin ardın­dan mı öldürdün?" buyurdu.

Ben:

—  O bu sözü ölümden korunmak için söyledi, dedim. Peygamber ise "Onu niçin öldürdün?" sorusunu hiç durmadan

tekrar ediyordu. O kadar ki ben, keski bu günden önce İslâm'a gir­miş olmayaydım diye temenni ettim [311].

 

280-.......Yezîd ibnu Ebî Ubeyd şöyle demiştir: Ben Seleme ibnu'l-Ekva'dan işittim, şöyle diyordu: Ben Peygamber (S) ile bera­ber yedi gazvede bulunup düşmanla cenk ettim. Peygamber'in hazır­layıp gönderdiği seriyyelerden dokuz seriyye içinde de gazveye gittim. Bu seriyyelerden birinde başımızda Ebû Bekr kumandan idi. Bir ker-re de Usâme ibn Zeyd kumandan idi.

Ve Umer ibnu Hafs ibn Gıyâs şöyle dedi: Bize babam, Yezîd ibn Ebî Ubeyd'den tahdîs etti ki, o şöyle demiştir: Ben Seleme'den işit­tim, şöyle diyordu: Ben Peygamber'in beraberinde yedi gazve yap­tım. Peygamber'in göndermekte olduğu seriyyeler içinde de dokuz gazveye gittim. Bir kerresinde başımızda Ebû Bekr, bir kerresinde de Usâme kumandan idi.

 

281-.......Seleme ibnu'1-Ekva' (R): Ben Peygamber'in berabe­rinde yedi kerre gazveye gittim. Bir kerre de Peygamber'in başımıza kumandan yaptığı Usâme ibn Zeyd ibn Hârise'nin maiyyetinde gaz­veye çıktım, demiştir.

 

282-.......Seleme ibnu'1-Ekva': Ben Peygamber'in beraberinde yedi kerre gazveye gittim, dedi de Hayber, Hudeybiye, Huneyn gü­nü ve Kared günü gazvelerini zikretti.

Râvî Yezîd ibn Ebî Ubeyd: Ben gazvelerden kalan üçünü unut­tum, demiştir [312].

 

48- Mekke'nin Fethi Ve Hâtıb İbn Ebî Beltaa'nın Peygamber'in Bu Gazvesini Mekkeliler'e Haber Vermek İçin Gönderdiği Mektûb Gazvesi [313]

 

283-.......Amr ibn Dînâr şöyle demiştir: Bana el-Hasen ibn Muhammed haber verdi ki, kendisi Ubeydullah ibnu Ebî Râfi'den şöyle derken işitmiştir: Ben Alî(R)'den işittim, şöyle diyordu: Rasûlullah beni, ez-Zubeyr'i ve el-Mıkdâd'ı gönderdi de:

— "Gidiniz, Hah bustânına kadar ilerleyiniz. Oraya vardığınızda mahfe içinde, yanında mekîûb bulunan yolcu bir kadın vardır. Ka­dından o mektubu alıp bana getiriniz" buyurdu.

Alî dedi ki: Bizler, atlarımız bizi koşturarak gittik, Sonunda o bustâna vardık. Hakîkaten biz orada mahfe içinde bir kadın bulduk.

Kadına:

—  Şu mektubu çıkar, dedik.

Kadın:

—  Benim yanımda hiçbir mektûb yoktur! diye inkâr etti.

Biz kadına:

— Çaresiz ya sen mektubu çıkaracaksın, yâhud biz elbiseni so­yup bulacağız! dedik.

Kadın çaresiz mektubu saç örgüsü arasından çıkardı. Akabinde biz mektubu alıp Rasûlullah'a getirdik. Mektûbda "Hâtıb ibn Ebî Beltaa'dan Mekke müşriklerine" unvanı yazılı olduğu, içinde Rasû-lullah'ın harb hazırlığı yaptığını onlara bildirmekte olduğu görüldü [314].

Bunun üzerine Rasûlullah:

—  "Yâ Hâtıb, bu ne iştir?" diye sordu. Hâtıb şöyle cevâb verdi:

— YâRasûlallah! Bana karşı acele etme! Ben Kureyş'e yapıştı­rılıp bağlanmış bir kişi idim. -Bu sözüyle: Ben onlara yeminle bağ­lanmış bir kimse idim; onların kendilerinden değildim, demektedir.-Senin beraberinde Muhâcirler'den olan kimselerin Mekke'de ailele­rini ve mallarını koruyacak birçok hısımları vardır. (Benim ise böyle koruyacak kimsem yoktur.) Neseb cihetinden olan bu boşluğu, Mek-keliler arasında bir el (yânî minnettarlar) edinerek doldurmak ve bu suretle hısımlarımı korumak istedim. Ben bu işi dînimden dönme ola­rak da, İslâm'a girdikten sonra kâfirliğe rızâ olarak da yapmadım!

Hâtıb'ın bu savunması üzerine Rasûlullah orada bulunanlara:

—  "Dikkat edin! Hâtıb size karşı muhakkak doğru söyledi"buyurdu.

(Fakat bir türlü öfkesini yenemeyen) Umer:

— Yâ Rasûlallah, beni bırak da şu münâfıkın boynunu vurayım! dedi.

Rasûlullah:

— "Şu muhakkak ki, Hâtıb, Bedir gazvesinde hazır bulundu. Sana ne bildirir? Belki Allah Bedir'de hazır bulunan kimselerin yük­sek cehdlerine muttali' oldu da: Sizler bundan böyle istediğinizi ya­pın, ben sizler için âhirette mağfiret etmişimdir, buyurdu" dedi.

Bunun üzerine Allah şu sûreyi indirdi: ıtEy îmân edenler, be­nim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dostlar edin­meyin. Kendilerine sevgi yüzünden onlara (Peygamber'in maksadını) ulaştırırsınız! Hâlbuki onlar Hak 'tan size gelene küfretmişler dir. Pey­gamberdi de, sizi de Rabb'iniz olan Allah'a îmân ediyorsunuz diye çıkarıyorlardı onlar. Eğer siz benim yolumda savaşmak, benim rızâ­mı aramak için çıkmışsanız (bunu yapmazsınız). Onlara hâlâ mahabbet mi gizliyeceksinizl Hâlbuki ben sizin gizlediğinizi de, açıkladığınızı da çok iyi bilenim. İçinizden kim bunu yaparsa, muhakkak ki yolun tâ ortasından sapmış olur..." (ei-Mümtehine: i) [315].

 

49- Mekke Fethi Gazvesi Ramazânda Oldu Babı

 

284-.......İbnu Şihâb şöyle demiştir: Bana Ubeydullah ibnu Abdillâh ibn Utbe haber verdi ki, ona da İbn Abbâs: Rasûlullah (S) ra­mazân ayı içinde Mekke fethi gazvesine çıktı, diye haber vermiştir.

ez-Zuhrî (geçen senedle): Ben İbnu '1-Müseyyeb' den bunun ben­zerini (yânı fetih gazvesi ramazânda oldu hadîsini) söylerken işittim, demiştir.

Ve yine geçen senedle Ubeydullah ibn Abdillah (ibn Utbe ibn Mes'ûd); ona, İbn Abbâs'ın: Rasûlullah (S) Mekke fethi gazvesine çıktığı zaman tâ Kudeyd ile Usfân arasındaki Kedîd Suyu'na ulaşın­caya kadar oruç tuttu. Orada orueunu bozdu ve artık ramazân ayı çıkıncaya kadar oruç tutmamakta devam etti, dediğini haber vermiş­tir.

 

285-.......Bize Ma'mer ibn Râşid haber verip şöyle dedi: Bana ez-Zuhrî, Ubeydullah ibn Abdillah'tan; o da İbn Abbâs'tan şöyle ha­ber verdi: Peygamber (S) Medine'den ramazânda çıktı. Kendisiyle be­raber onbin mücâhid vardı. Bu hareket târihi, Medine'ye gelişinden i'tibâren sekizinci yılın başında ve altı ay geçedir. Bu târihte Rasûlul­lah ve beraberindeki müslümânlar Mekke'ye doğru yürüdüler. Ken­disi oruç tutuyordu, sahâbîleri de oruç tutuyorlardı. Kedîd mevkiine varınca -ki bu Usfân ile Kudeyd arasında bir sudur- Rasûlullah iftar etti. Sahâbîler de iftar ettiler.

(Geçen senedle) ez-Zuhrî: Rasûhıllah'ın emrinden dâima sonuncu olan alınırdı (yânî sonuncu işi, evvelki işi neshedici kılınırdı), demiş­tir [316].

 

286-.......İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) Huneyn seferine ramazânda çıktı. İnsanlar muhteliftiler: Kimi oruçlu, kimi oruçsuzdu. Peygamber binek devesinin üzerine oturunca, içi süt ve­ya su dolu bir kap istedi. Onu avucunun içine yâhud devesinin üzeri­ne koydu. Sonra (görmeleri için) insanlara doğru baktı. Bunun üzerine oruçsuz olanlar oruçlulara:

— Artık orucunuzu bozunuz! dediler.

Abdurrazzâk da şöyle dedi: Bana Ma'mer ibn Râşid, Eyyûb'-dan; o da İkrime'den; o da İbn Abbâs(R)'tan: Peygamber (S) fetih yılında, ramazân içinde yola çıktı (yolda bir su göletine uğrayıncaya kadar oruç tuttu) hadîsini haber verdi.

Ve Hammâd ibnu Zeyd de Eyyûb'dan; o da İkrime'den; o da İbn Abbâs'tan; o da Peygamber'den.. şeklinde söylemiştir.

 

287-........îbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (Mekke fethi gazvesi için) ramazânda sefere çıktı. Tâ Usfân'a ulaşıncaya kadar oruç tuttu. Sonra bir kap su istedi de bunu insanlara göstermek için gün-düzleyin içti ve orucunu bozdu. Mekke'ye gelinceye kadar oruç tut­madı.

İlerime: İbn Abbâs: Rasûlullah seferde oruç tuttu ve o seferde orucu bozdu. Artık dileyen oruç tuttu, dileyen tutmadı, diyordu de­miştir [317].

 

50-Bâb: Peygamber (S) Fetih Günü Bayrağı Nereye Dikti?

 

288-.......Urve şöyle demiştir: Mekke'nin fethi yılında Rasû­lullah (S) Medine'den hareket edince, bu haber Mekke'de Kureyş'e ulaştı. (Kureyş ileri gelenlerinden) Ebû Sufyân, Hakîm ibn Hızâm, Budeyl ibn Verkaa, Rasûlullah'ın hareketinin mâhiyetinden haber ara­mak üzere Mekke dışına çıktılar. Medine'ye doğru yönetip, tâ Merru'z-Zahrân'a kadar yürüdüler. Ve orada (gece vakti) birçok ateşler ya­kıldığını gördüler. Bu ateşler hacıların Arafat'ta, arefe gecesi yak­tıkları ateşlere benziyordu.

Ebû Sufyân:

— Bu ne ateştir! Vallahi hakîkaten arefe gecesi ateşlerine benzi­yor! dedi.

Budeyl ibn Verkaa da:

—  Bunlar Huzâalı Amr oğulları*mn ateşleri, dedi. Ebû Sufyân:

— Hayır, Huzâalı Amr oğullan'nm ateşi bundan daha azdır, dedi. Bu sırada Rasûlullah'ın muhafızlarından bir kısım insanlar Ebû

Sufyân ile arkadaşlarını gördüler, onlara yetişip yakaladılar. Ve aka­binde onları Rasûlullah'a getirdiler. Ebû Sufyân hemen müslümân oldu. Rasûlullah Merru'z-Zahrân'dan hareket ederken Abbâs'a:

—  "Sen Ebû Sufyân'ı al, ordunun geçeceği yolun dar bir yerine götür de süvarilerin kalabalıklığını, İslâm ordusunun durumunu görsün" buyurdu.

Abbâs da onu öyle dar bir geçit yerine oturttu. (Ordu harekete başlayınca) Arab kabileleri, Peygamber'in maiyyetinde geçmeye baş­ladılar. Bunlar alay alay Ebû Sufyân'ın önünden geçiyorlardı: Önce bir alay (kendi sancağıyle) geçti. Ebû Sufyân, Abbâs'a:

—  Yâ Abbâs! Bunlar kimlerdir? diye sordu. Abbâs:

—  Gıfâr kabîlesidir, dedi. Ebû Sufyân:

— Benimle Gıfâr arasında ne münâsebet ve düşmanlık var ki bu­raya kadar geliyorlar? diye hayretini bildirdi.

Sonra Cuheyne kabilesi (kendi sancağı ile) geçti. Ebû Sufyân ev­velki suâli sordu. Sonra Sa'd ibmı Huzeym geçti. Ebû Sufyân bunu da öyle sordu. Sonra Suleym kabilesi kendi sancağı ile geçti. Ebû Suf­yân yine o suretle sordu. Nihayet Ebû Sufyân'ın ömründe benzerini görmediği yiğitlik örneği bir ketîbe yönelip geldi. Abbâs'a:

—  Bu alay kimlerdir? diye sordu. Abbâs:

—  Bunlar Ensâr'dır, dedi.

Ensâr'ın başında Sa'd ibnu Ubâde bulunuyordu. Ensâr'ın bay­rağı da onun beraberinde idi. Sa'd ibn Ubâde, Ebû Sufyân'ın önün­den geçerken:

— Yâ Ebâ Sufyân! Bu gün mehame (yânî en büyük harb) günü­dür. Bu günde Ka'be'de kan dökmek halâl kılınır! dedi.

Ebû Sufyân bu sözden sarsılarak, Abbâs'a:

— Yâ Abbâs! Bu gün Sen'in Ka'be'yi, Mekke halkını ve beni koruyacağın güzel bir gündür! dedi.

Sonra bir alay daha geldi. Bu alay sayıca alayların en azı idi. Bun­ların içinde Rasûlullah ile (Muhacir ve Ensâr'dan bir kısım) sahâbî-leri bulunuyordu. Peygamber'in sancağı da Zubeyr ibnu'l-Avvâm'ın beraberinde bulunuyordu. Rasûlullah, Ebû Sufyân'ın yanından ge­çerken, Ebû Sufyân:

—  Sa'd ibn Ubâde'nin ne dediğini duyup bilmedin mi? dedi. Rasûlullah:

—  "Sa'd ne söyledi?" diye sordu. Ebû Sufyân:

— Şunu şunu söyledi, diye Sa'd ibn Ubâde'nin sözlerini haber verdi."

Rasûlullah:

— "Sa'dyanlış söylemiştir. Bu gün Allah'ın Ka'be'yi (İslâm'ı izhâr, üstünde Bilâl'in ezam, ve onda bulunan putları ve suretleri gi­dermek suretiyle) büyülteceği bir gündür. Ve bu gün Ka'be (Tevhîd libâsı ile) kisv elenecektir I" buyurdu.

Râvî Urve devamla: Rasûlullah bayrağının el-Hacûn mevkiinde dikilmesini emretti, dedi.

Yine Urve bir rivayetinde şöyle demiştir: Bana Cubeyr ibn Mut'-ım'ın oğlu Nâfi' haber verip şöyle dedi: Ben (Mekke'nin fethinden

bir haylî zaman sonra) Abbâs'tan işittim, Zubeyr ibnu'l-Avvâm'a hitaben:

— Yâ Ebâ Abdillah! (Mekke'nin fethi günü) Rasûlullah sana bay­rağı işte şuraya dikmeni emretmişti! dedi.

Yine Urve dedi ki: Rasûlullah o gün Hâlid ibnu'l-Velîd'e Mek­ke'nin üst tarafındaki Kedâ mevkiinden girmesini emretti. Peygam­ber ise (Mekke'nin alt tarafındaki) Kudâ mevkiinden girmişti. Mekke'ye girerken, Hâlid ibnu'l-Velîd'in süvârî fırkasından iki mü-câhid kişi şehîd oldu. Bunlar Hubeyş ibnu'l-Eş'ar ile Kurz ibnu Câ-bir el-Fıhrf dir [318].

 

289-.......Muâviyetu'bnu Kurre şöyle dedi: Ben Abdullah ibnu Mugaffel(R)'den işittim, şöyle diyordu: Ben Mekke'nin fethi günü Rasûlullah'ı dişi devesi üzerinde gördüm. O, sesini dalgalandırıp na'me yaparak el-Feth Sûresi'ni okuyordu.

Râvî Muâviye: İnsanların etrafıma toplanması düşüncesi olma­saydı, Abdullah ibn Mugaffel'in (Rasûlullah'in okuyuşunu hikâye ederken) sesini dalgalandırarak yükselttiği gibi ben de sesimi dalga­landırıp yükseltirdim, demiştir [319].

 

290-.......ez-Zuhrî, AlîibnHüseyin'den; oda AmribnUsmân'dan (tahdîs etti ki), Usâme ibn Zeyd, fetih zamanında:

— Yâ Rasûlallah, yarın Mekke'de nereye ineceksiniz? diye sor­muş.

Peygamber (S) de:

—  "Akîl bize evden menzilden birşey bıraktı mı ki?" buyurdu; sonra da (bunun sebebini bildirerek): "Mü'min kâfire vâris olmaz, kâfir de mü'mine vâris olmaz" buyurdu.

ez-Zuhrî'ye:

— Ebû Tâlib'e kim vâris oldu? diye soruldu. ez-Zuhrî:

—. Ona Akîl ile Tâlib vâris oldular, dedi.

Ma'mer ibn Râşid, ez-Zuhrî'den yaptığı rivayetinde: *'Yarın ne­reye ineceksiniz?" sorusunu "Haccı sırasında" lâfzıyle söyledi. Yû­nus ibn Yezîd el-Eylî ise kendi rivayetinde ne "Haccetihi" lâfzını, ne de "Fetih zamanı" lâfzını söyledi [320].

 

291-.......Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) -fe­tihten bir gün önce-: "Allah Mekke'nin fethim müyesser kılarsa, in-şâallah yarın konağımız Kinâne oğulları 'nın Hayfıiyknı yurdu)<#r ki, orası vaktiyle Kinâne oğulları 'yleKureyş müşriklerinin küfür üze­rine andlaştıkları yerdir" buyurdu.

 

292-.......Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) –fetih akabinde- Huneyn gazvesine çıkmak istediği zaman: "Yarın menzi­limiz inşâallah Kinâne oğulları Hayfı'ndadır ki, orası vaktiyle Kinâ­ne oğulları'yle Kureyş'in küfür üzerine yemînleştikleriyerdir" buyur­du [321].

 

293-.......Bize İmâm Mâlik, İbn Şihâb'dan; o daEnes ibn Mâlik(R)'ten tahdîs etti (o, şöyle demiştir): Peygamber (S) fetih günü Mek­ke'ye başında miğfer olduğu hâlde girdi. Başından miğferi çıkardığı zaman yanına bir adam geldi de:

— Abdullah ibn Hatal, Ka'be'nin örtüsüne tutunmaktadır, de­di.

Peygamber:

— "Onu öldür!" buyurdu.

Hadîsin râvîsi İmâm Mâlik: Allah en bilendir ki, benim zannı-ma göre o gün Peygamber ihrâmlı değildi, demiştir [322].

 

294-.......Abdullah ibnu Mes'ûd (R) şöyle demiştir: Peygam­ber (S) Mekke'nin fethi günü Ka'be'nin avlusuna girdi. Ka'be'nin et­rafında ibâdet için dikilmiş üçyüzaltmış put vardı. Peygamber (S) elindeki deynekle bu putlara dürtmeye ve şu âyetleri söylemeye baş­ladı: "Hakk geldi, bâtıl gitti yok oldu", "Hakk geldi, hâlbukibâul ne îcâda, ne de öleni diriltmeye muktedir değildir" [323].

 

295-.......Bize Eyyûb, İkrime'den; o da İbn Abbâs(R)Jdan tahdîs etti (o, şöyle demiştir): Rasûlullah (S) -fetih günü- Mekke'ye geldi­ğinde Ka'be'ye girmekten çekindi. Çünkü Ka'be'de birçok ilâhlar (yânî putlar) vardı. Rasûlullah bunların çıkarılmasını emretti ve bütün putlar çıkarıldı, tbrâhîm ve İsmâîl Peygamberler'in suretleri de ellerinde ezlâm (denilen fa'l kalemleri) olduğu hâlde çıkarıldılar. Peygamber (bu iki surete bakarak):

— "Allah bu suretleri yapanları helak etsin! Allah 'a yemîn ede­rim ki, bu putperestler bu iki peygamberin hiçbir zaman rızklarını böyle fa'l kalemleriyle aramadıklarını bilmişlerdir!" buyurdu.

Sonra Beyt'e girdi ve Beyt'in her tarafında tekbîr getirdi. Fakat Beyt'in içinde namaz kılmadan dışarı çıktı.

Ma'mer, Eyyûb'dan yaptığı rivayetinde Abdu's-Samed'e mutâ-baat etti. Vuheyb de: Bize Eyyûb, îkrime'den; o da Peygamber'den tahdîs etti., demiştir [324].

 

51- Peygamber(S)'İn -Fetih Günü- Mekke'ye En Yüksek Tarafından Girmesi Babı

 

296- Ve el-Leys ibn Sa'd şöyle demiştir: Bana Yûnus ibn Yezîd tahdîs edip şöyle dedi: Bana Nâfi', Abdullah ibn Umer(R)'den şöyle (dediğini) haber verdi: Rasûlullah (S) Mekke fetholunduğu gün, Mek­ke'nin en yüksek tarafından devesi üzerinde, arkasına Usâme ibn Zeyd'i bindirmiş olarak yönelip geldi. Beraberinde Bilâl'le Ka'be'yi koruyup hizmet edenlerden olan Usmân ibn Talha vardı. Rasûlullah tâ Mescid'e kadar ilerledi ve orada devesini çöktürdü. Usmân ibn Tal-ha'ya Beyt'in anahtarlarını getirmesini emretti. (O anahtarları geti­rip Ka'be'yi açınca) Rasûlullah Ka'be'ye girdi. Beraberinde Usâme ibn Zeyd, Bilâl ve Usmân ibn Talha da içeri girdiler. (Sonra Ka'be kapısı kapandı.) Rasûlullah içeride uzunca bir müddet kaldı. Sonra dışarıya çıktı. Bu sırada insanlar Ka'be'ye girmek üzere koşuştular. Abdullah ibn Umer, Ka'be'ye ilk giren kimse oldu ve kapının arka­sında Bilâl'ı ayakta buldu. Ona:

—  Rasûlullah nerede namaz kıldı? diye sordu.

Bilâl de ona Rasûlullah'ın namaz kıldığı yeri işaret edip göster­di. Abdullah:

— Rasûlullah'ın kaç rek'at kıldığını sormayı unuttum, demiştir.

 

297-.......Âişe (R) Urve'ye: Peygamber (S) fetih yılında Mek­ke'ye en yüksek tarafındaki Kedâ mevkiinden girdi, diye haber ver­miştir.

Buradaki râvîlerden Hafs ibn Meysere'ye "Kedâ" lâfzında Ebû Usâme ile Vuheyb mutâbaat etmişlerdir.

 

298-.......Buradaki senedle de Urve: Peygamber (S) fetih yılın­da Mekke'ye en yüksek tarafından; Kedâ'dan girdi, demiştir [325].

 

52- Mekke Fethi Günü Peygamber(S)'İn Konakladığı Yerin Beyânı Babı

 

299-.......Abdurrâhmân ibn Ebî Leylâ şöyle demiştir: Bize Ummü Hâni'den başka hiçbir kimse Peygamber(S)'i duhâ namazı kılar­ken gördüğünü haber vermemiştir. Ümmü Hâni' Mekke fethi günü Peygamber'in onun evinde yıkandığını, sonra sekiz rek'at namaz kıl­dığını zikretmiş ve devamla: Peygamber'in bu namazdan daha hafif hiçbir namaz kıldığını görmedim, şu kadar var ki, Peygamber bu ha­fif namazda rukû'u ve sucûdu tam yapıyordu, dedi [326].

 

53- Bâb

(Bu, evvelki bâbdan bir fasıl gibidir.)

 

300-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) rukû'unda ve sucûdunda "Subhâneke'ttâhumme Rabbena ve bi-hamdike'llâhumnıe ığfirlî (= Ey Rabb'imiz olan Allah'ım, Seni tesbîh ederim; tesbîhi de hamdine bürünerek yaparım. Yâ Allah, bana mağfiret eyle)" söz­lerini söylerdi [327].

 

301-.......İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Umer beni kendi mec­lisine Bedir ihtiyârlarıyle beraber girdirirdi. Bundan ötürü bâzıları:

— Bu genci niçin bizimle beraber meclisine girdiriyorsun? Hâl­buki bizim bunun yaşında oğullarımız var? dediler.

Umer de:

— Muhakkak ki, o sizin bildiğiniz ilim sahibi kimselerdendir,

dedi.

İbn Abbâs dedi ki: Günün birinde Umer yine Bedir ihtiyarlarını da'vet etti; beni de onların beraberinde çağırdı.

İbn Abbâs dedi ki: Ben o gün Umer'in kendisinin bende bilmekte olduğu ilmi muhakkak onlara da göstermek için çağırdığını düşün­düm. Umer onlara:

—  "Allah'ın nusratı ve fethi gelince» sen de insanların feve feve Allahhn dînine gireceklerini görünce hemen Rabb'ini hamd ile tesbîh et. O'nun mağfiretini iste. Şübhesiz ki O] tevbeleri çok kabul edendir" (en-Nasr: ı-3) sûresi hakkında ne dersiniz? diye sordu. Bâzıları:

— Bize nusrat ve fetih verildiğinde Allah'a hamd ve istiğfar et­memiz emrolunmuştur, dediler.

Bâzıları:

—  Biz bilmiyoruz, dediler.

Bâzıları da hiçbirşey söylemediler. Umer bana:

—  Yâ Abbâs oğlu! Sen de mi böyle söylersin? diye sordu. Ben de:

—  Hayır! dedim Umer:

—  Ne diyorsun? dedi. Ben de:

—  O, Rasûlullah'ın ecelidir. Allah O'na ecelini bildirdi. Allah tarafından Rasûlullah'a nusrat ve feth gelince, yânî Mekke fethi ge­lince, Allah: îşte bu senin ecelinin alâmetidir. Artık Rabb'ine hamd ederek Subhânaüah de ve Rabb'inden mağfiret dile! Şübhe yok ki, O, tevbeleri çok kabul edendir! buyurmuştur, dedim.

Umer:

— Ben de bu sûreden ancak senin bilmekte olduğun şeyi biliyo­rum, dedi [328].

 

302........ Ebû Şurayh el-Adevî (el-Huzâî -R-), Amr ibn Saîd ibnu'1-Âs'a, Mekke'ye Abdullah ibnu'z-Zubeyr'e karşı ordular sev-kettiği sırada şöyle demiştir: Ey Emîr! Mekke fethinin ertesi günü Ra-sûlullah(S)'ın ayağa kalkıp îrâd eylediği bir sözü (yânî hutbeyi) sana haber vermekliğime izin ver. O hutbeyi şu iki kulağım işitti, kalbim belledi, (söyleyeni de) gözlerim (o anda) gördü. Rasûlullah, Allah'a hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdu:

—  "Mekke'yi (tâ evvelden beri) haram eden Yüce Allah'tır; onu haram eden insanlar değildir. Bundan dolayı Allah 'a ve âhiret günü­ne îmân eden kimse için Mekke'de ne kan dökmek, ne de bir ağaca balta vurmak halâl olmaz. Şayet Rasûlullah burada harb etti diye ruh­sat tarafına kaçan biri bulunursa, ona: Allah (yalnız) Rasûlü'ne izin vermiştir, size izin vermemiştir! deyiniz. Bana da yalnız bir günün bir saati içinde izin verdi. Ondan sonra bu günkü harâmlığı dünkü harâmlığı derecesine döndü. Bu dediklerimi burada hazır olanlar, gâib olanlara, yânî burada mevcûd olmayanlara (ve müstakbel nesillere) teblîğ etsin".

Ebû Şurayh'a:

— Amr ne dedi? diye soruldu.

Ebû Şurayh dedi ki: Amr da cevaben:

— Yâ Ebâ Şurayh! Ben senden daha âlimim. Mekke hiçbir âsî­yi, zimmetinde kan olan bir kaçağı, kaçan hiçbir hırsızı sığındırıp kur­tarmaz, dedi [329].

 

303-.......Câbir ibn Abdillah (R), Rasûlullah Mekke'nin fethi senesi Mekke'de iken, Rasûlullah(S)'tan: "Şübhesiz Allah veRasûlü şarâbın alışverişini... haram kıldı" buyururken işitmiştir [330].

 

54- Peygamber{S)'İn Fetih Zamanı Mekke'de İkaameti Babı

 

304-.......(İki yoldan gelen bu hadîste) Enes (R): Peygamber'in beraberinde (Mekke ve civarında) on gün ikaamet ettik. Bu ikaa-met süresince namazları kısaltıyorduk, demiştir [331].

 

305-....... İbn Abbâs (R): Peygamber (S) Mekke'de ondokuz gün (dört rek'atli namazları) iki rek'at kılarak ikaamet etti, demiş­tir.

 

306-....... İbn Abbâs (R): Biz bir seferde Peygamber'le beraber namazı kısa kılarak ondokuz gün ikaamet ettik, demiştir.

(Burada geçen senedle) yine İbn Abbâs: Biz (sefer ettiğimizde bir yerde) ondokuz gün kalırsak namazları kısaltır, daha ziyâde kalırsak namazları tam kılardık, demiştir [332].

 

55- Bab [333]

 

Ve îmâm. el-Leys ibn Sa'd şöyle dedi: Bana Yûnus ibn Yezîd, İbn Şihâb'dan tahdîs etti (o, şöyle demiştir): Bana Abdullah ibnu Sa'-lebete'bni Suayr haber verdi ki, Peygamber (S) Mekke fethi yılında onun yüzüne eliyle dokunmuştur [334].

 

307-...... Bize Hişâm ibn Yûsuf, Ma'mer ibn Râşid'den; o da ez-Zuhrî'den; o da Suneyn Ebû Cemîle'den haber verdi. ez-Zuhrî dedi ki: Biz Saîd ibnu'l-Müseyyeb'le beraber bulunduğumuz sırada Ebû Cemile bize haber verdi.

Yine ez-Zuhrî: Ve Ebû Cemile, kendisinin Peygamberce eriştiği­ni ve fetih yılında O'nunla beraber çıktığını söyledi, demiştir [335].

 

308-.......Bize Hammâd ibnu Zeyd, Eyyûb'dan; o da Ebû Kılâbe'den; o da Amr ibnu Seleme'den tahdîs etti [336].

Eyyûb şöyle dedi: Ebû Kılâbe bana;

— Amr ibn Seleme'ye kavuşur da ona sorar mısın? dedi.

Ebû Kılâbe dedi ki: Akabinde ben Amr ibn Seleme'ye kavuştum ve kendisine sordum. Amr ibn Seleme şöyle anlattı: Biz aile ve kabî-lece insanların yol uğrağı bir yerde otururduk. Bize kervanlar uğrar­dı. Biz de o yolculara:

— Bu insanlara ne oluyor, bu insanlara ne oluyor? Ve şu adam nedir? diye sorardık.