21. KUR’ÂN’DAKİ MEŞÎET VE İRÂDE KAVRAMLARI

Kur’ân’da meşiet.   (المشيئة) ve irade.   (الإرادة) kökünden türemiş kelimeler geçer. Bunlar arasında anlam farkı vardır. İrade bir şeyi istemek, meşiet ise isteyip yapmaktır. Meşiet.  , Allah için kullanılırsa bir şeyi isteyip var etmesi anlamına gelir[1]. İnsanın meşieti için şartlar uygun olmalıdır. Uygun şartları yaratacak olan Allah’tır. Bu sebeple hadiste, (ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن)  “Bir şey, Allah’ın meşieti varsa olur, yoksa olmaz[2]” buyrulmuştur. İrade (الإرادة) sadece, isteme anlamında olduğu için gerçekleşmeyebilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah sizin tevbe ederek affa uğramanızı irade eder; şehvetlerinin peşinde olanlar ise büyük bir yamuklukla yamulmanızı irade ederler.” (Nisa 4/27)

Allah’ın iradesi “ol (كن = kün” emri ile gerçekleşir. Bu, iradenin meşiete dönüşmesidir. Bir ayet şöyledir: “Bir şeyi irade ettiği zaman onun yaptığı "ol" demekten ibarettir; hemen oluverir.” (Yasin 36/82) Bu sebeple Allah’ın iradesi tekvînî (الإرادة التكوينية) ve teşriî irade (الإرادة التشريعية) olmak üzere ikiye ayrılır. Tekvînî irade “ol” emri ile ortaya çıkar. Her şey bu şekilde yaratılır. Teşriî iradede “ol” emri yoktur. Allah insanların Müslüman olmasını ister ama kimseyi buna zorlamaz. Yani bu konuda iradesi vardır ama meşieti yoktur. Yoksa herkes, zorunlu olarak Müslüman olurdu. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

أَفَلَمْ يَيْأَسِ الَّذِينَ آمَنُواْ أَن لَّوْ يَشَاء اللّهُ لَهَدَى النَّاسَ جَمِيعًا

“İmân edenler; “Allah’ın meşieti olsa da bütün insanları yola getirse” diye hâlâ ümit mi besliyorlar?”  (Ra’d 13/31)

Kişinin yola gelme iradesi meşiete dönüşünce Allah onu kabul eder. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلكِن يُضِلُّ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَلَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“Allah’ın meşieti olsaydı sizi bir tek ümmet yapardı. Ama o, sapma meşietinde olanı sapıklıkta bırakır, yola gelme meşietinde olanı da yola getirir. Yapmış olduğunuz şeyler size elbette sorulacaktır.” (Nahl 16/93)

Sonuç olarak Allah’ın meşieti olmadan hiçbir şey olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Hiç bir şey için «ben bunu yarın yaparım» deme; Allahın meşieti olursa yaparım de[3].” (Kehf 18/23–24)

Zamanla meşiet  ve irade kavramları arasındaki fark kaybolmuştur. Mesela Ehl-i sünnet’in iki büyük kolu olan Maturidî  ve Eş’ârî mezhepleri, görüşlerini bu farkın kaybolduğu bir temel üzerine kurmuşlardır. Nuruddin es-Sabûnî (öl. 580 h./1184 m.) bu konuda şöyle der:

و لا فرق بين المشيئة و الإرادة عند أهل السنة

“Ehl-i Sünnet’e göre meşiet ile irade arasında fark yoktur[4]

Bu anlayış insanları kaderciliğe sürüklemiş ve birçok âyetin yanlış yorumlanmasına yol açmıştır. Kur’ân’da geçen مَن يَشَاء  (men yeşâ) ifadelerinin bundan gördüğü zarar oldukça fazladır. “Yeşâ”nın faili “o” zamiridir. Zamir, men’i gösterir sayılsa anlam “isteyen kişiyi” olur. Allah lafzını gösterir sayılsa “Allah’ın istediği kişiyi” şeklinde olur. Bunlardan hangisinin fail olacağı, karinelere göre belirlenir. Sonradan ortaya çıkan gelişmelerin etkisiyle tefsir ve meallerin çoğu, karinelere bakmadan faili, Allah olarak kabul etmiş ve aşağıda görüleceği gibi birçok âyetin eksik veya yanlış anlaşılmasına yol açmıştır. Hâlbuki bazı ayetlerde fail yalnızca مَن  (men), bazılarında yalnızca Allah lafzı, bazılarında da her ikisidir.

 

21.1. Failin Yalnızca Men Olması

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

 “Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki onlara iyice açıklasın. Bundan sonra Allah dileyeni sapıklıkta bırakır, dileyeni de yola getirir. Güçlü olan o, doğru karar veren odur.” (İbrahim 14/4)

Tefsir  ve meallerin çoğunda âyete şu şekilde anlam verilmiştir:

“Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki onlara iyice açıklasın. Bundan sonra Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de yola getirir. Güçlü olan o, doğru karar veren odur.”

Ayete bu şekilde anlam verenler şunları düşünmeliydiler: Allah dilediğini yola getirecek ve dilediğini saptıracaksa neden elçi gönderir? Bu durumda elçinin, o toplumun dili ile açıklama yapmasının ne anlamı olur? Böyle anlamsız bir iş “doğru karar veren” Allah’a yakıştırılır mı? İçinde ciddi çelişkiler olan ifadeler, Allah’ın sözü olabilir mi?

Çelişkiler “yeşâ”nın faili olan “o” zamirinin Allah lafzını gösterir sayılmasından kaynaklanmıştır. Hâlbuki burada zamir, yalnız “men= kim”i gösterir. Uzağında olan Allah lafzını göstermesi için karine gerekir. Burada böyle bir karine yoktur. Üstelik konu ile ilgili âyetler, yola gelmeyi ve sapmayı kişinin fiili olarak göstermektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

منِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً

“Kim yola gelirse, kendi için gelmiş olur; kim yoldan çıkarsa, kendi aleyhine çıkmış olur. Kimse kimsenin yükünü yüklenmez. Bir elçi gönderinceye kadar da azap etmeyiz (İsrâ 17/15)

قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُمُ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَمَا أَنَاْ عَلَيْكُم بِوَكِيلٍ

“De ki, ey insanlar! Size Rabbinizden bu gerçek geldi. Artık kim yola gelirse kendi için gelmiş olur. Kim de yoldan çıkarsa kendi aleyhine çıkmış olur. Ben sizin vekiliniz değilim (Yunus 10/108)

وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ

“De ki; bu gerçek sizin Rabbinizdendir; isteyen inansın, isteyen kâfir olsun…” (Kehf 18/29)

وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ ءَايَةٌ مِنْ رَبِّهِ قُلْ إِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ

“Kâfir olanlar derler ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi? De ki: Allah dileyeni saptırır, kendisine yöneleni de yola getirir.” (Ra’d 13/27)

شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ

“Allah Nuh'a ne buyurmuşsa onu, sizin için bu dinin şeriatı yapmıştır. Sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimiz şudur: Dini ayakta tutun ve o konuda ayrı düşmeyin. Senin çağırdığın şey müşriklere ağır geldi. Allah isteyen kimseyi kendi tarafına alır ve doğruya yöneleni de kendine yönlendirir.”  (Şurâ 42/13)

Elimizdeki mealler içinde Muhammed ESED’in yaptığı doğrudur. Onun meali şöyledir:

“Biz her elçiyi, mutlaka kendi halkının diliyle [vahyedilmiş bir mesajla] gönderdik ki, [hakkı] onlara açık (ve dolaysız) bir biçimde ulaştırabilsin; artık bundan sonra Allah [sapmayı] dileyeni sapıklık içinde bırakır, [doğru yolu tutmayı] dileyeni de doğru yola yöneltir, çünkü doğru hüküm ve hikmetle edip-eyleyen en yüce iktidar sahibi O'dur.” (İbrahim 14/4)

 

21.2. Failin Yalnızca Allah Lafzı Olması

İçerisinde مَن يَشَاء  (men yeşâ) ifadesi geçen ayetlerden bir kısmında “o” zamiri, yalnızca Allah lafzını gösterir. Çünkü men’i göstermesine engel bulunur. Bunun örneği şu ayettir:

إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء

“Allah, kendine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındakini dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa 4/48)

Ayette tevbe şartı yoktur. Öyleyse tevbe edilmediği taktirde bağışlanmayacak tek günah şirktir.  Bu konudaki kararı verecek olan yalnız Allah olduğu için âyetteki yeşâ’nın faili Allah’tır. Yani ayetin anlamı “…bunun dışındakini dileyen kimse için bağışlar.” şeklinde olamaz. Çünkü günahının bağışlanmasını dileyen tevbe eder. Tevbe edenin bağışlanmayacak günahı yokur.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Rahmân’ın kulları Allah ile beraber bir başka tanrı çağırmazlar, Allahın dokunulmaz kıldığı canı haklı bir sebep olmadan öldürmezler. Zina  etmezler. Kim bunları yaparsa cezasını bulur. Kıyâmet günü onun azâbı katlanır ve alçaltılmış bir şekilde ebedi olarak azap içinde kalır. Ama tevbe eder, inanır ve iyi iş yaparsa başka; Allah bu gibilerin kötülüklerini iyilikle değiştirir. Allah bağışlar, ikramı boldur. Kim tevbe eder, iyi iş yaparsa o Allah’a tevbesi onanmış olarak döner. ” (Furkan 25/68-71)

21.3. Failin Hem Allah Lafzı Hem Men Olması

Kur’ân’daki مَن يَشَاء  ifadelerinin büyük bir bölümünde “yeşâ”nın faili olan “o” zamirinin, hem Allah lafzını, hem de men’i gösterebileceğinin karineleri vardır. Şu âyet buna örnektir:

إِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِهِ خَبِيرًا بَصِيرًا

 

21.3.1. Failin Allah Lafzı Olması

Zamir, Allah lafzını gösterir sayılırsa rızkı verenin Allah olduğu anlaşılır. Bu takdirde âyetin anlamı şöyle olur.

“Senin Rabbin rızkı, istediğine bol, istediğine ölçülü verir…”

Birçok âyet bu anlamı destekler. Onlardan biri şöyledir:   

قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ والأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّهُ فَقُلْ أَفَلاَ تَتَّقُونَ

“Desen ki: Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir, diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi çekip çeviren kim? Onlar: “Allah’tır” di­yeceklerdir. De ki; öyleyse hiç sakınmaz mısınız?” (Yunus 10/31)

 

21.3.2. Failin (مَن) Men Lafzı Olması

Âyettekiمَن يَشَاء  ifadesinde yeşâ’nın faili olan o zamiri, مَن  (men) lafzını gösterir sayılırsa rızık elde etmek için istekli ve donanımlı olmanın şart olduğu anlaşılır. Bu durumda âyetin anlamı şöyle olur.

“Senin Rabbin rızkı, isteyen ve gücü yeten için yayar…” (İsrâ 17/30)

Birçok âyet bu anlamı destekler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ

“Allah yeryüzünde yiyecekleri, dört günde, araştıranlar için eşit olarak belirlemiştir. ” (Fussilet 41/10)

 

مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ

“Kim, bu hayatı ve onun süsünü isterse, onlara burada işlerinin karşılığını tam olarak veririz; hiçbir zarara uğratılmazlar.” (Hûd 11/15)

Sabırlı olan fazlasını hak ederler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

قُلْ يَا عِبَادِ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ

“İman eden kullarıma de ki: Rabbinizden çekinin; bu dünyada iyi davranan iyilikle karşılanır. Allahın toprağı geniştir, sadece sabır gösterenlere hesapsız karşılık verilecektir (Zümer 39/10)

Baştaki âyetin her iki anlamına vurgu yapan çok sayıda âyet vardır. Onlardan bazıları şunlardır:

فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا ءَاتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ .َو مِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا ءَاتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّار .ِأُولَئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِمَّا كَسَبُوا وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ.

“Kimi insanlar der ki: "Rabbimiz! İsteklerimizi bu dünyada ver!" Onun Ahirette bir alacağı kalmaz. Kimi de; "Rabbimiz! Bu dünyada bize bir güzellik ver, Ahirette de güzellik ver. Bizi o ateşin azabından koru!" derler. Onlardan her birine kazandıklarından pay vardır. Allah hesabı çabuk görür.” (Bakara 2/200–202)

Her birinin payı kazandıkları ile ilişkili olduğuna göre Allah’tan istekte bulunmak yetmez, çalışmak da gerekir. 

Sonuç olarak hiç kimse Allah’ın verdiğinden fazlasını elde edemeyeceği için hem bütün gayretini göstermeli hem de Allah’ın yardım ve desteğini almaya çalışmalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ  .لِمَن شَاء مِنكُمْ أَن يَسْتَقِيمَ  .وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

“Kur’ân, âlemler için sadece bir hatırlatmadır.

İçinizden doğru yaşama meşietinde olanlar için.

Sizin meşietiniz ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’ın meşieti ile gerçekleşir.”  (Tekvîr 81/27–29)

 

 



[1] er-Ragıb el-İsfahânî, Müfredât, شيء ve صوب maddeleri.

[2] Ebû Davûd, Edeb 110.

[3] Bu ayetten dolayı Müslümanlar, ilerisine yönelik bir sözü “inşaallah” demeden vermezler.

[4] Nuruddin es-Sabûnî , el-Bidâye fî usûl’id-dîn, Ankara 1995, s. 72. Eş’ârîlerin aynı mealde ibareleri için bkz. İbrahim b. Muhammed el-Beycûrî (öl. 1277 h./1860 m.), Şerhu cevhereti’t-tevhîd, Beyrut 1403/1983, s. 65.