27. ORUÇ FİDYESİ

 

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 “Sayılı günler… Sizden kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, o günler sayısınca diğer günlerde oruç tutsun. Onu tutabilenlere bir yoksulu doyuracak fidye de gerekir. Kim bir hayrı içten gelerek yaparsa onun için daha iyi olur. Oruç tutmanız sizin için daha iyidir. Eğer bilmiş olsaydınız…” (Bakara 2/184))

Ayette geçen (و على الذين يطيقونه = ve alellezîne yutîkûnehû) ifadesi “… onu tutabilenlere...” anlamındadır. Ancak âlimlerimizin çoğu âyete; “... onu tutamayanlara...” şeklinde olumsuz anlam vermişlerdir. Bu, şaşırtıcı bir durumdur. Şimdi olumlu anlam ile ortaya çıkan hükümleri ve anlamı olumsuza çevirmenin sebep ve sonuçlarını görmeye çalışalım:

 

27.1. Olumlu Anlam

Bakara 184.teki (وعلى الذين يطيقونه) ibaresine “..onu tutabilenlere..” şeklinde olumlu anlam verince, “onu” zamiri ya bu âyette sözü edilen hasta ve yolcuların, tutamadıkları Ramazan orucunu kaza etmeleri halini ya da 183. ayette yer alan orucu (الصيام es-sıyâm) gösterir.

 

27.1.1.  Zamirin Orucu (الصيام) Göstermesi

184. âyette olan “onu” zamirinin 183. âyetteki orucu gösterdiğini söyleyenlere göre yolcu ve hasta olmayıp oruç tutabilenler önceleri serbestti; isteyen tutar, isteyen de tutmaz bir fakiri doyururdu. Sonra “Sizden kim Ramazanı yaşarsa, o ayı oruçlu geçirsin...” (Bakara 2/185) âyeti geldi ve bu hükmü nesh ederek ortadan kaldırdı[1]. Buna göre 184. âyetin açılımı şöyle olur:

“Orucu sayılı günlerde tutun. Sizden kim hasta veya yolcu olur da oruç tutamazsa, o günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Hasta veya yolcu olmayıp gücü yerinde olanlar oruç tutmazlarsa onun yerine bir yoksulu doyuracak fidye vermeleri gerekir…”

Demek ki ilk zamanlar, hasta ve yolcular, tutamadıkları oruçları kaza etmek zorunda oldukları halde oruç tutabilecek olanlar serbesttiler; isterlerse oruç tutmaz, yerine bir yoksul doyuracak fidye verebilirlerdi. Bu bir çelişkidir, Allah’ın kitabında çelişki olmaz. Bu iddia, bunun dışında üç açıdan daha eleştirilebilir:

a- Âyetin metni muhayyerlik değil, vücub ifade eder. وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ" = ve alellezîne yutîkûnehû fidyetün taâmu miskîn) Onu tutabilenlere bir yoksulu doyuracak fidye gerekir.” cümlesi, mübteda ve haberden oluşan isim cümlesidir. Haber, ef’âl-i ammeden olup hazfedilmiştir. İsim cümlesi sübut ve devam ifade eder. Çocuğun emzirilmesi ile ilgili şu âyet de aynı yapıdadır:  وَعلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ = ve ale’l-mevlûdi lehû rizquhunne ve kisvetuhunne bi’l-ma’rûf (Sütannenin) gıda ve giyeceğini temin; çocuk kendi için doğurulmuş babanın görevidir.” (Bakara 2/233) Bu ve benzeri âyetlere, vücub anlamı verilirken yalnızca yukarıdaki âyete muhayyerlik anlamı verilmesinin bir gerekçesi yoktur.

b- Burada nesihten bahsedilemez. Çünkü nesh eden âyet, ya önceki ile aynı hükmü ya da daha hafif bir hükmü içerir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Biz bir âyeti nesh eder veya unutturursak, yerine ya daha hayırlısını, ya da dengini getiririz.” (Bakara 2/106) Oruç tutabilenlere verildiği iddia edilen ruhsatın kaldırılması, hükmün ağırlaştırılmasıdır. Böyle bir nesih olamaz. Nesih  konusuyla ilgili olarak bu kitapta yer alan “Recm Cezasının Neshedilmesi” başlıklı yazıya bakılabilir.

c- Üçüncü husus şudur: Âyette hasta ve yolcuların tutamadıkları orucu kaza etmelerinden bahsediliyor. Zamirin en yakının göstermesi esas olduğundan “… onu...” zamirinin bu âyetteki “oruç kazası”nı değil de 183. âyetteki “orucu” göstermesi için bir karine gerekir. Okuduğumuz yerlerde böyle bir karineden bahsedilmemektedir. Bize göre Ramazan bayramında verilen fitre bunun karinesi olabilir. O zaman âyetin anlamı şöyle olur: “Ramazan orucunu tutabilenlerin bir miskini doyuracak fidye vermeleri gerekir.”

Fidye, kişinin İbadetteki eksiğini gidermek için ödenmesi gereken bedeldir[2]. İkrime’nin İbn Abbâs’tan rivayetine göre “Peygamberimiz fitreyi, oruçlunun ağzından çıkabilecek olan boş ve çirkin sözler için bir temizlik ve çaresiz kalmış kişiler (miskinler) için yemek olsun diye farz kılmıştır. Kim onu (bayram günü) namazdan önce verirse makbul bir zekât olur. Kim de namazdan sonra verirse sadakalardan bir sadaka olur[3] 

Abdullah b. Ömer  demiştir ki; “Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem fıtır veya Ramazan sadakasını; erkeğe, kadına, hüre ve köleye, hurmadan bir sa’ [4] veya arpadan bir sa’ olarak farz kıldı. İnsanlar bunu yarım sa’ buğdayla denkleştirdi [5]  

Oruç; kadın, erkek, hür ve köle her müslümana farzdır. Hadisler, fitrenin de aynı şekilde farz olduğunu açıklamıştır. Âyetteki “orucu tutabilenlere” ifadesi, bu hadis ile örtüşmektedir.

 

27.1.2. Zamirin Kaza Orucunu Göstermesi

“Onu tutabilenlere..” âyetindeki “onu” zamirinin kaza orucunu gösterdiğini söyleyenler, iki ayrı görüş ortaya koymuşlardır:

1- Hasta ve yolcular iki kısımdır. Bir kısmı oruca dayanamazlar; bunlar daha sonra kaza orucu tutarlar. Bir kısmı da fazla sıkıntı çekmeden oruç tutabilirler. İşte âyet; bunların ikinci kısmını, oruçla fidye arasında muhayyer bırakmıştır. Fahrettin Razi, bu görüşten başkasına itibar edilemeyeceğini söyler[6].

Bize göre âyetin manası vücub ifade ettiğinden ona dayanılarak muhayyerlik yorumu yapılamaz.

Ebû Hayyân’a göre İmam Mâlik  bu âyeti şöyle yorumlamıştır: Ramazan ayı gelene kadar, tutma gücü olduğu halde önceki Ramazandan kalma kaza orucunu tutmayana fidye gerekir[7].Bu görüşü kabul etmek için delil gerekir. Bize ulaşan böyle bir delil yoktur.

2- Hasta ve yolcu olduğu için oruç tutamayanların, kaza ile birlikte fidye vermeleri gerekir[8]. Bu yorumu aktaran Ebûbekr el-Cessâs  (ö. 370 h.), kime ait olduğundan ve gerekçelerinden bahsetmemiştir.

Bize göre bu yorumun delili vardır. Çünkü Arapça’da zamir en yakınını gösterir; uzağı için karine gerekir. Burada zamire en yakın kavram “diğer günlerde oruç tutma” yani kaza kavramıdır. Tutamadığı Ramazan orucunu, daha sonra tutabilen hasta veya yolcuya fidye yükü yüklenmesi, Kur’ân’ın fidyeye verdiği anlama da uygundur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Hac  ve umreyi Allah için eksiksiz yapın. Engellenirseniz, kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olur veya başında bir rahatsızlık bulunur (tıraş olursa ona) fidye olarak oruç, sadaka veya kurban gerekir.” (Bakara 2/196)

Başını tıraş etmeden hac veya umreyi tamamlamak esas olduğu için tıraş edenin bir eksiği olur. Âyet, eksiğin fidye ile tamamlanmasını emretmiştir. Oruç âyetinde “Oruç tutmanız sizin için daha iyidir” buyurulması sebebiyle hasta veya yolcu olup, Ramazanda oruç tutmayanın hayrında eksiklik olacağı açıktır. Orucu kaza edebilen fidye de verirse eksikliği giderilmiş olur. Orucu kaza etme fırsatı bulamamışsa yapacak bir şey yoktur. Çünkü Allah kimseye gücünün yetmeyeceği bir yük yüklemez. Bu, aynı zamanda, özrü sebebiyle, saçı tıraş etmenin veya orucu kazaya bırakmanın önünde engel teşkil eder. Zor durumda olmayan o ruhsattan yararlanamaz.

 

27.2. Anlamı Olumsuza Çevirenler

Bakara 184.teki (وعلى الذين يطيقونه) ibaresine olumsuz anlam verenleri yanıltan (الطاقة = et-tâkâtu) kelimesine verilen yanlış anlamdır. (الطاقة) güç ve kuvvet demektir. Kelime Türkçe’ye “takat” şeklinde geçmiştir. Kur’ân’da şu duayı yapmamız tavsiye edilmiştir:

رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ

“Rabbimiz! Takat getiremediğimiz yükü bize yükleme…” (Bakara 2/286) Yani “zorlanacağımız yükü bize yükleme” demektir. Yoksa “gücümüzün yetmediğini yükleme” değildir[9]. Çünkü gücümüzün yetmediği yükü yüklememe, zaten Allah’ın bir kanunudur. O şöyle buyurur: “Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara 2/286)

Fakat Ragıb el-İsfahânî  (الطاقة) kelimesine, kendi söyledikleri ile de çelişen şöyle bir anlam vermiştir:

الطاقة: اسم لمقدار ما يمكن للإنسان أن يفعله بمشقة

Yani “takat kişinin zorlanarak yapabileceği kadarına isim olmuştur[10].” Bu, takat yetirememe halini gösterir. Buna göre oruca takati olanlar, oruç tutmakta zorlanan kimselerdir. Oruca takati olmayanlar ise orucu kolayca tutan kimseler olur. Çünkü iki olumsuzdan bir olumlu anlam çıkar. “Yok yok” demek “her şey var” demektir. “Rabbimiz! Takat getiremediğimiz yükü bize yükleme…” demek de; “Rabbimiz! Bize zorlanacağımız yükler  yükle” demek olur. Bu, anlamı tersine çevirmedir. Bu sebeple takat kelimesine yukarıdaki anlamı vermek yanlıştır. Çünkü oruca takati olan, zorlanmadan oruç tutabilen kimse demektir. 

Bize göre bu yanlış, ya el-İsfahânî’nin ya da onun kitabını yazarak bize ulaştıran kişilerin bir hatasından kaynaklanmıştır. Yukarıdaki cümlenin aslı şöyle olmalıdır:

الطاقة: اسم لمقدار ما يمكن للإنسان أن يفعله بدون مشقة

Yani “tâkat  kişinin zorlanmadan yapabileceği kadarına isim olmuştur.”

Cümleden “دون = dûn” kelimesi düştüğü için anlam bu hale gelmiştir. Bunun böyle olduğu, bütünlüğün bozulmasından da anlaşılmaktadır. Bundan hareketle, (وعلى الذين يطيقونه) ibaresine “.. zorlandığı taktirde oruç tutabilenlere..” anlamını verilmiştir. Bu, oruç tutamama hali olacağından, bir kısmı da anlamı “oruç tutamayanlar” diye değiştirmiştir. Türkiye  Diyanet Vakfı’nın yayınladığı meâlin ilgili bölümü şöyledir:

“… (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakiri doyuracak fidye gerekir…”

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı “Kur’ân Yolu  Türkçe Meâl ve Tefsir”inde ise şu anlam verilmiştir: “Orucu tutmakta zorlananlar için bir yoksulun (günlük) yiyeceği kadar fidye yeterlidir[11]” Bu tefsire şöyle bir açıklama konmuştur:

“Orucu tutmakta zorlananlar” şeklinde tercüme ettiğimiz kısımda geçen “yutîkûne” fiili gerek dil bilimi gerekse kıraat şekilleri bakımından farklı manalara müsait olduğu için bu kısmı “orucu tutabilecek durumda olanlar” şeklinde anlayanlar olmuştur. Bu anlayışa göre başlangıçta müminler oruca alışıncaya kadar oruç tutabilecek durumda olanların, isterlerse fidye vererek bu İbadeti yerine getirmemelerine izin verilmiş, sonra bu izin kaldırılmış ve gücü yetenlerin orucu tutmaları gerekli kılınmıştır.

Bizim tercüme ettiğimiz şekil ve katıldığımız manaya göre ya bünyesi veya içinde bulunduğu durum ve şartlar sebebiyle orucu zor tutan, oruç tutmakta zorlanan, devam ettiği takdirde hasta olmaktan veya mecbur olduğu işini yapamamaktan korkan kimseler oruç tutmak yerine her gün için bir fidye verebileceklerdir. Eski zamanlarda yaşlılık yüzünden zayıf düşmüş kimselerle emzikli ve hamile kadınlar “orucu tutmakta zorlananlar”a örnek olarak zikredilmiştir. Bunlardan yaşlıların oruç yerine fidye vereceklerinde ittifak vardır. Diğer ikisine gelince mesela Şafiî  ve Mâlik’e göre bunlar da fidye verirler, sonra da mazeretleri ortadan kalkınca kaza ederler. Hanefîler’e göre bu ikisi fidye vermezler, sonradan tutamadıkları oruçlarını kaza ederler.

Günümüzde dökümcü, maden, beton veya yol işçisi, tellak, hamal gibi ağır işlerde çalışan kimselerin de “orucu tutmakta zorlananlar” sınıfına dahil edileceği hükmü birçok fıkıhçı tarafından benimsenmiştir. Bunlar da zarar gördükleri takdirde oruç tutmak yerine fidye verebileceklerdir.[12]”

 (و على الذين يطيقونه) ibaresinin anlamı “..onu tutabilenlere..” olduğundan yukarıdaki anlam ve yorumlar yanlıştır. Bunların, daha önce yapılmış bir yanlış dışında dayanakları da yoktur. Hasta ve yolcuların, tutamadıkları oruçları kaza etmelerinin gerekçesi olarak şöyle buyurulmuştur: “Allah size kolaylık ister, zorluk istemez.” (Bakara 2/185) Demek ki bunlar, oruç tutmakta zorlanan kimselerdir. Bunlara oruçlarını kaza etmeleri emredilirken emzikli kadın, dökümcü, maden işçisi, tellak, hamal gibi ağır işlerde çalışanların, zarar görmeleri halinde oruç yerine fidye verebileceklerine hükmetmek tam bir çelişki olur.

Bunlar, bir alimin yaptığı hatanın, sonrakiler tarafından hangi boyutlara taşındığının güzel bir örneğidir.

 



[1] Ebû Hayyân Muhammed b. Yusuf  el- Endelüsî el-Gırnâtî, (654 – 754 h.) el-Bahru’l-muhît fî’t-tefsîr, Beyrut 1412/1992, c. II, s. 189.

[2] Müfredat فدي mad. (وما يقي به الإنسان نفسه من مال يبذله في عبادة قصر فيها يقال له: فدية، ككفارة اليمين)

[3] Ebû Davûd, Zekat 18.

[4] Sa’ 3920 gr. Ağırlığında bir ölçü birimidir.

[5] Buharî,  Zekat 77.

[6] Fahru’d-Din er-Râzî, (öl. 606 h.) et-Tefsîru’l-kebîr, Lübnan 1420/1999, Bakara 184’ün tefsiri.

[7] Ebû Hayyân, el- Bahru’l-muhît fî’t-tefsîr, Bakara 184’ün tefsiri.

[8] Ebubekr Ahmed b. Ali er-Râzî el-Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, öl. 370 h. İstanbul 1335, c. I, s. 176.

[9] Müfredât (الطوق) mad; Firuzabadî, Besâir, c. III, s. 524, 525.

[10] Müfredât (الطوق) mad.

[11] Hayrettin Karaman, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş, Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Ankara, 2004, c. 1, s. 179.

[12] Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, c. 1, s. 181-182.