7- CUMA BAHSİ. 2

Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:. 3

Hadis-i Şerifden Şu Hükümler Dahi Çıkarılmışdır:. 4

1- Erkeklerden Her Âkil Baliğ Olana Cuma Günü Yıkanmanın Vücubu ve Kendilerine Emrolunan Şey'in Beyanı Babı. 5

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler :. 5

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:. 6

2- Cuma Günü Koku Sürünmek ve Misvak Tutunmak Babı. 7

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:. 7

Bu Haislerden Çıkarılan Hükümler:. 9

3- Cuma Günü Hutbe Esnasında Susma Hakkında Bir Bab. 10

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler;. 11

4- Cuma Günündeki İcabet Saati Hakkında Bir Bab. 11

5- Cuma Gününün Fazileti Babı. 16

6- Bu Ümmetin, Cuma Gününe Hidayet Buyurulması Babı. 16

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler :. 19

7- Cuma Şer'an Haftanın İlk Günüdür. 19

7- Cuma Günü  (Namaza)  Erken Gitmenin Fazileti Babı. 19

8- Hutbe Esnasında Susarak Dinleyen Kimsenin Fazileti Babı. 20

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler. 20

9- Cuma Namazının, Güneş Zevale Erdiği Zaman Kılınması Babı. 20

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:. 21

10- Cuma Namazından Önce İki Hutbe Okunduğunu ve Bunlardaki Oturuşu Beyan Babı  22

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler :. 22

11- Teala Hazretlerinin : Onlar Bir Ticaret veya Eğlence Gördükleri Vakit Ona Doğru Sökün Ettiler de, Seni Ayakta Bıraktılar Âyet-i Kerimesi Hakkında Bir Bab. 23

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler :. 25

12- Cuma'yı  Terk Edenler Hakkında Gösterilen Şiddet Babı. 27

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler :. 27

13- Namazı ve Hutbeyi Hafif Tutma Babı. 28

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler :. 30

14- İmam Hutbe Okurken Tehiyye Namazı Kılma Babı. 34

15- Hutbe Esnasında Birisine Bir Şey Öğretme Hadisi Babı. 38

16- Cuma Namazında Okunacak Süreler Babı. 38

17- Cuma Günü Okunacak Süreler Babı. 39

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler. 40

18- Cuma'dan Sonra Kılınan Namaz Babı. 41

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:. 42


7- CUMA BAHSİ

 

Cumua kelimesi Vâhidî'nin nakline göre cuma ve cuma şekil­lerinde hattâ Zeccâe'm beyânına göre cumia dahî okunmuşsa da, meşhur olan kırâeti birincisidir. Nitekim buradaki hadîslerde de cumua olarak zaptedilmişdir.

Cuma, ictimâ'dan alınma bir isimdir. İçtimâ': toplanmak demekdir. Gerçi cemaatla kılınan her namazda toplanma vardır. Fakat cuma na­mazı, içlerinde cum'a kılınmayan mescidlerin cemaatlarını dahî bir ara­ya topladığı için âdeta cemaatlar cemâatidir. Zâten bu mânâda ona «câ-miu'I-cemâat» (yânî cemaatları bîr araya toplayan) derler.

Câhiliyet devrinde cuma gününe araplar «Arûhe» derlerdi.

Bu güne ne için cuma denildiği ashâb-ı kiram arasında yine de ihtilaflıdır. İbni Abbâs. (Radiyallahû anh) 'dan rivayet olunduğuna göre: Bu güne cum'a denilmesi, Allah Teâlâ, Âdem (Aleyhisse'âm)'m bütün azasını bu günde halk edip; bir araya getirdiği içindir.

îbni Huzeyme' (223-311) nin Hz, Se1mân (Radiyallahû anh) 'dan merfû' olarak rivayet ettiği bir hadîsde: Resûl-i Ekrem (Salîallahü Aleyhi ve Seliem):

Yâ Selmân! Cuma gününün ne olduğunu bilirmisin?» diye sordu. Ben: — Allah ve Resulü bilir!., dedim. Resulü!lah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)

«Babanın (yahut babanızın) âzası bu günde bir yere toplanmışdır.» buyurdular., denilmektedir.

Bâzılarına göre Kureyş Dâru'n-Nedve'de bu günde toplandığı için ona cuma denilmişdir.

Bir takımları Kâ'b b. Lüeyy'in kavmini bu günde toplaya­rak, kendilerine va'z-u nasîhatta bulunduğu ve Kâbeyi ta'zîm husu­sunda emir verdiği, ileride buradan bir Peygamber gönderileceğini söy­lediği için o güne cuma denildiğini iddia ederler.

Bir takımları da bu ismin namaz için cemâatin toplanmasına baka­rak islâmiyet devrinde verildiğini söylemişlerdir.

Cum'a gününe bu ismi ilk verenlerin Medine 'Hler olduğu dahî söylenir. Rivayete nazaran Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) henüz Medîne'ye hicret etmezden önce Medine'de Ensâr bir araya top­lanarak yahudi1er'in her yedi günde toplandıklarını; hıristiyanlarm dayahudîler gibi toplantı günleri olduğunu müzâkere etmişler ve: «Biz de toplanmak için bir gün tahsis edelim! O günde Allah'a şükredelim; zikir­de bulunalım; namaz kılalım!..» demişler. Neticede eskiden arûbe dedik­leri günde toplanmaya karar vermişler. Hz. Es'ad'in evinde top­lanarak onun arkasında iki rek'at namaz kılmışlar ve.bu güne cum'a de­mişler. Es'ad (Radiyallahû anh) bir koyun keserek onlara ikramda bu­lunmuş. O gün   Medîne'de müslümanlarm adedi hen'üz azmış.

Cuma namazı kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet ve kiyâs-i fukahâ ile sübût bulmuş muhkem bir farizadır. Binâenaleyh onu inkâr eden dinden çıkar.

Kitap'dan delili «Ey îmân edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman he­men Allah'ın zikrine şitâb edin [1]! Ve alışverişi bırakın!» âyet-i kerîme-sidir. Tefsirlerin beyânına göre bu âyetdeki zikirden murâd: Namazla hutbedir.

İslâm ulemâsı cum'a namazının bir farîza-i muhkeme olduğuna icmâ' ve ittifak etmişlerdir.

Sünnet'den delili : Bahsimizde göreceğimiz hadîslerdir.

Kıyâs'dan delili de şudur: Biz cum'a günü öğle namazını, cum'a kıl­mak için terk etmeğe me'mûr olduk. Hâlbuki öğle namazını kılmak farz­dı. Binâenaleyh onu terk etmek, yerine ancak ondan daha kuvvetli bir farzı îfâ için caiz olabilir.

Cuma namazının şâir namazlardan fazla olarak bir takım şartlan vardır ki, bunlar: Biri Vücûbunun, diğeri sıhhatinin şartları olmak üzere iki nev'îdir.

Vücûbunun şartları: Cuma namazı farz olmak için hür, erkek, mu­kîm ve sağlam olmak el ve ayakları sakat olmamak gibi şeylerdir.

Sıhhatinin şartları ise: Cuma kılınacak yerin şehir hükmünde olma­sı, cemâat, hutbe, devlet reisi veya naibi, vakit, umûmî izin gibi şeyler­dir. Mezkûr şartların bâzısı bulunmadığı zaman cum'a kılınamaz.

 

1- (844) Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî ile Muhammed b. Bumh b. EI-Muhâcir rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Leys rivayet etti, H.

Bize Kuteybetü'bnü Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Nâfi'-den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti. Abdullah şöyle demiş: Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) 'i:

«Biriniz Cumâ'ya gelmek isterse yıkansın!» buyururken işittim.

 

2- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. Dedi ki: Bize Leys rivayet etti. H.

Bize İbni Rumh dahi rivayet etti. Dedi ki: Bize Leys, İbni Şihâb'dan, o da Abdullah b. Abdillâh [2] b. Ömer'den, o da Abdullah b. Ömer'den. o da Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Selletn) 'den naklen rivayet etti ki, minber üzerinde ayakta iken :

«Sizden kim cumâ'ya gelecekse yıkansın!»   buyurmuşlar.

 

(...) Bana Muhammed b. Râfî' rivayet etti. Dedi ki: Bize Abdurrazzâk rivayet etti. Dedi ki: Bize İbni Cüreyc rivayet etti. Dedi ki: Bize İbni Şi-hâb, Abdullah b. Ömer'in oğullan Salim ile Abdullah'dan, onlar da İbni Ömer'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) 'den naklen bu ha­dîsin mislini rivayet etti.

 

(...) Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. Dedi ki: Bize İbni Vehb haber verdi. Dedi ki : Bana Yûnus, tbni Şihâb'dan, o da Salım b. Abdil-lâh'dan, o da babasından naklen haber verdi. Babası;

«Resûlüİlah (Sallallahü Aleyhi ve Seîiem) 'i şöyle buyururken işittim...» diyerek yukarki hadîsin mislini rivayet etmiş.

Bu hadîsi Buharı (194-256); Tirmizî (209-279); Nesâî (215-303) ve İbni Mâce (209-273) «cum'a» bahsinde muhtelif râ-vîlerden tahrîc etmişlerdir.

Yine bu hadîsi İbni Hibbân ( ?-354) «Sahîh» inde; Ebû Avane ( ?-3l6) de «Müstahrec» inde tahrîc etmişlerdir. Onların ri­vayetinde: «Erkek ve kadınlardan her kim cum'aya gelecekse yıkansın'..> buyur ulmakta dır.

Hadîsin İbni Huzeyme (223-311) rivayetinde: «Cum'aya gelmeyen erkek ve kadınlara gusûl lâzım değildir.» ziyâdesi vardır.

Bu hadîsi Bezzâr ( ?-294), Hz. Âişe ile Abdullah b. Büreyde 'den; îbni Mâce Abdullah b. Abbas (Radiyallahû anh) 'dan tahrîc etmişlerdir. İbni Abbâs rivayetin­de: «Resûlüİlah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Şüphesiz ki bu günü, Allah, insanlara bir bayram günü yapmışdir. Şu hâlde kim cum'aya gelirse yıkansın! buyurdular.»  denilmişdir.

Taberânî (260-360) bu hadîsi Hz. Ebû Eyyûb E1-Ensâr.î 'den rivayet eder. Bu hadîsin pek çok tarîkler vardır. îbni Mendeh Nâfi' tarîki ile, Abdullah İbni Ömer 'den rivayet edenleri saymış; 300 kişiye baliğ olmuşlar; İbni Ömer 'den başka râvîlerini saymış; 24'sahabîy.e baliğ olmuşlardır.

 

Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Zahirîler'e göre bu hadîsdeki yıkanma emri vücûb ifâde eder. Binâenaleyh onlar «Cum'a namazına gidecek bir kimsenin yıkan­ması farzdır.» derler. Fakat Zahirîler 'in bu istidlali doğru değildir. Çünkü hadîsdeki yıkanma emri, bir sebep üzerine verilmişdir. O sebep zail olunca hüküm de zail olmuşdur. Az ileride görülecek Hz. Âişe hadîsinden anlaşılacağı vecihle buradaki emrin sebebi: iş güç sahibi olan halkın terlemeleri ve kirlenmeleridir. Onun için kendilerine «siz yıkan-sanız a!..» denilmişdir.

Hanefîler 'den bâzılarına göre bu hadîs : Mensûhdur. Onu Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

«Bir kimse cum'o günü abdest alırsa ne âlâ!... Fakat yıkanırsa bu daha faziletlidir.» hadîsi nesh etmişdir. Bâzıları nesih hadîsinin zayıf olduğunu ileri sürerek: «Şahîh bir hadîsin bununla nasıl neshedildiğine hükmolu-nabilir?» diye i'tirâz etmişlerse de, i'tirâzları doğru değildir. Çünkü zayıf dedikleri bu hadîsi, ashabı kiramdan yedi zât yâni Semüratü'bnü Cündeb, Enes, Ebû Saîd-iHüdrî, Ebû Hü-reyre, Câbir, Abdurrahman b. Semura ve îbni Abbâs    (Radiyallahû anh)    hazerâtı rivayet etmişlerdir.

Hz. Semura hadîsini Ebû Dâvûd, Tirmîzî ve Nesâî tahrîc etmişlerdir. Enes (Radiyallahû anh) hadîsini İbni Mâce, Tahâvî, Bezzâr ve Taberânî; Ebû Saîd hadîsini Beyhakî ile Bezzâr; Ebû Hüreyre hadîsini Bezzâr ile İbni Adiyy; Câbir (Radiyallahû anh) hadîsini yine İbni Adiyy; Abdurrahman b. Semura hadîsini taberânî; İbni Abbâs (Radiyallahû anh) hadîsini Beyhakî tahrîc etmişlerdir. Tirmizî; «Bu hadîs hasendir.» demişdir.

AUâme   Aynî   diyor ki: «İ'tirâzçımn sözünü kablû etsek bile zayıf

hadîsler biribirine katılınca hükümde kuvvet kazanırlar.»

Beyhakî   ve diğer hadîs imamlarının kavilleri de budur.

Hanefîler'in muhakkiklarına göre bu hadîs: Haberi vâhiddir. Bi­nâenaleyh kitaba muâraza edemez. Çünkü kitap, abdesti olmayanların namaza kalkacakları zaman vücûdun üç azasını yıkamalarını; başa da meshetmelerini emir buyurmaktadır. Bu emrin karşısında guslün de farz olduğunu söylemek, haber vâhidle kitap üzerine ziyâde etmek olur ki, caiz değildir.

Aynî: «Hadîsdeki emri istihbâb mânâsına alır ve bu suretle iki ha­dîsin arasını bulursak başka bir şey'e hacet kalmaz.» diyor.

Bu husûsda imam Şafiî (Radiyallahû anh) şunları söylemişdir: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in cunra günü yıkanmayı emir buyurması, vücûb için değil; fazilet kazanmak için ihtiyara bırakılmış bir iş olduğuna Hz. Ömer hadîsi delildir...»

Hz. Ömer hadîsi aşağ:da görülecekdir.

2- îbni Dakiki'1-îd (625-702) : «Bu hadîsde yıkanma em­rinin cum'âya gitmeye bağlı olduğuna delîl vardır.» diyor.

3- İmam Mâlik (93-179) Bu hadîsle istidlal ederek cum'a günü yıkanmanın, cum'âya gitmeye muttasıl olması îcâbettiğine kaail ol-muşdur. Bu husûsda Evzâî  (88-157) veLeys de Hz. Mâ1ik'e mu­vafakat etmişlerdir.

4- Cumhûr-u   ulemâya   göre, cuma günü fecir doğdukdan sonra yıkanmak emre imtisal için kâfidir.

Hanefîler 'den «El-Hidâye» sahibi Mergînânî: «Bu gûsül imam Ebû Yûsuf'a göre,, cuma namazı içindir. Yâni onunla cuma na­mazını kılmadıkça sevap kazanamaz. Hattâ bir kimse cuma namazından sonra yıkansa yahut sabahdan yıkanıp da, abdesti bozulsa, sonra abdest alarak cumayı kılsa, cuma guslünün sevabına nail olamaz. Sahîh olan da budur.» demişdir. «Hidâye» sahibi «Sahîh olan da budlur.» sözü ile Hasanu'bnü Ziyâd'm kavlinden ihtiraz etmişdir, Zîrâ ona göre cum'a günü yıkanmaz, namaz için değil; günün faziletini göstermek için­dir. E1-Mebsût» da: «İmam Muhammed'in kavli de budur.» denil­mektedir.

«El-Muhît» nâm eserde ise bunun imam Ebû Yûsuf'dan da bir rivayet olduğu kaydediliyor. Şu hâlde bu mes'ele hakkında imam Ebû Yûsuf 'dan iki kavil rivayet olunmuş demekdir.

Cuma ile bayram veya arafe aynı güne tesadüf etseler, her ikisi için bir gusül kâfidir. Hattâ: «Perşembe veya cuma akşamı yıkanmakla sün­net yerini bulur.» diyenler vardır. Çünkü cuma günü yıkanmakdan mak-sad: Ter kokusunu gidermekdir.

 

3- (845) Bana Harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. Dedi ki : Bize İb-ni Vehb rivayet etti. eDdi ki: Bana Yûnus İbni Şihâb'dan naklen haber verdi. Demiş ki: Bana Salim b. Abdillâh, babasından naklen rivayet etti ki, Ömeru'bnü'l-Hattâb bir cuma günü cemaata hutbe okurken Resûlülîah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'in ashabından biri (mescide) girmiş. Ömer ona :

—  Bu saat hangi saatdir    diye nida etmiş. Gelen zât:

—  Ben,, bu gün çalıştım, evime dememeden ezanı işittim de abdest al-makdan fazla bir şey yapamadım; cevâbını vermiş. Ömer:

—  Abdestle yetinmen de öyle! Bilirsin ki Kesûlüllüh (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) yıkanmayı emrederdi., demiş.

 

4- (...) Bize İshâk b. İbrahim rivayet etti. Dedi ki: Bize Velîd b. Müslim, Evzâî'den rivayet etti. Demiş ki: Bana Yahya b. Ebî Kesir riva­yet etti. Dedi ki: Bana Ebû Selemete'bnü Abdirrahmân rivayet etti. De­di ki: Bana Ebû Hüreyre rivayet etti. Dedi ki: Bir cuma günü Ömeru'-bnü'I-Hattâb cemaata hutbe okurken Osman b. Affân mescide giriverdi. Ömer ona ta'rîzde bulunarak:

—  Bâzı kimselere ne oluyor ki ezan okundukdan sonraya gecikiyor­lar? dedi. Bunun üzerine Osman:

—  Yâ Emîre'l-Mü'minîn ezam işittikden sonra abdest almakdan fazla bir şey yapamadım; sonra buraya geldim! dedi. Ömer :

—  Abdest de öyle! Siz Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'i: «Biriniz Cumâ'ya gelecek mi, yıkansın!»    buyururken   işitmedinizmi?

dedi.

İbni Ömer hadîsini Buharı «Kitâbu'I-Cumua» da; Tirmizî dahî «Kitâbü's-Salât» da tahrîc etmişlerdir.

Birinci hadîsde, mescide giren zâtın ismi tasrîh edilmemişse de, son­raki rivâyetde onun Hz Osman b Affân    olduğu bildirilmişdir.

Buhârî'nin rivayetinde gelen zâtın ilk muhacirlerden olduğu kay­dedilmektedir. Şa'bî'nin beyânına göre ilk muhacirlerden murâd : Bey'at-ı Ridvân'da bulunan zevâtdır.

Bâzılarına göre bunlar: Her iki kıbleye (yâni hem Kudüse hem de Kâbe'ye) doğru namaz kılanlardır.

Zemaşerî , «Tefsir» inde ilk muhacirlerden murâd Bedir gazileri olduğunu söylemişdir.

Hz. Ömer'in : «Bu saat, hangi saatdır?» diye sorması, sitem ve tevbîh içindir. Bu sözle: «Sen neiçin bu saate kadar geciktin?» demek istemişdir. Maksadı: mescide erken gidilmesine tenbîhdir. Çünkü mescide gidilmesi tavsiye buyuruları saatler geçtikden sonra melekler defterlerini dürer; bir daha gelenleri yazmaz olurlar. Bu cihet, hadîs-i şerifle sâbitdir.

Hz. Osman (Radtyallahû anh) Ömer (Radiyallahû anh) 'm ne demek istediğini derhâl anlamış ve geciktiği için özür düemişdir. Bir ri-vâyetde: pazara gittiği için geç kaldığını tasrîh etmişdir.

«Abdest de öyle!.,» cümlesinden murâd; «Abdestle kanâ'at etmen de senin İçin ayrı bir fazilet kaybıdır.» demekdir. Çünkü Hz. Ömer'in: «Bu saat, hangi saatdır?» diyerek yaptığı ta'rîz ve inkârın mânâsı: «Sana vakti geciktirmek suretiyle kaybettiğin faziletin zararı yetmiyor mu ki, buna bir de yıkanmamak ve sâde abdestle kanâat etmek suçunu ilâve .et­tin?» demekdir.

Görülüyor ki Hz. Ömer iki kelimelik bir cümle ile iki satırlık mânâ ifâde etmişdir.

Bu cümleyi buradaki gibi atıf sureti ile rivayet edenler olduğu gibi (vâv) in. hazfi ile rivayet edenler de vardır.

Kurtubî'ye göre (vâv) la rivayet hemze'den ivaz olur. (Vâv) haz-fedilirse kelime yâ müptedâ haber olmak üzere merfû' yahut mahzûf bir fiilin mef ûlü olmak üzere mansûb okunur.   Hz. Ömer'in :

«Bilirsin ki Resûlüllah (Saîîaiîahü Aleyhi ve Sellem) cuma günü yıkanma­yı emrederdi.» sözü, cuma günü yıkanmanın farz olmadığına delâlet eder. Çünkü yıkanmak farz olsaydı Hz. Osman'm mescide girmesine kat'iyyen müsâde etmez; yıkanmak için onu mutlakaa geri çevirirdi.

 

Hadis-i Şerifden Şu Hükümler Dahi Çıkarılmışdır:

 

1- Hutbeyi ayakta okumak, okumak için minber üzerine çıkmak: Hutbenin sünnetlerındendir.

2- Hükümdarın raıyyesi ile meşgul olması, onların hâllerini soruş­turarak dînî mesâlihi kendilerine emretmesi, fazileti ihlâl edenlere karşı inkârda bulunması îcâbeder.

3- Küçüklere bir ibret olmak üzere, hükümdarın bizzat büyükleri yüzlerine karşı muâhaze etmesi gerekir.

4- Hutbe esnasında iyiliği emir, kötülüğü yasak etmek hutbeyi if-sâd etmez.

5- Âmirlere karşı özür beyân etmek caizdir ,

6- Cuma günü ezan okunmazdan Önce bir işle meşgul olmak mu-bahdır. Velev ki bu meşgûliyyet cumâ'ya erken gitmeye mâni' olsun. Zîra meşgûliyyet mubah olmasaydı   Ömer (Radiyaliahû anh)    bu mes'eleden sonra, o gün pazar kurulmasını yasak ederdi.

7- İmam Mâlik, cuma günü ezandan önce pazar kurmanın memnu' olmadığına bu hadîsle istidlal etmişdir, Zîra kıssa Hz. ömer zamanında bizzat onun huzurunda ve Hz. Osman (Radiyaliahû anh) 'm da hazır bulunduğu bir meclisde geçmişdir. Hâlbuki cuma'ya gitme­nin vücûbu ve alışverişin haram olması minberin önünde okunan ezanla tahakkuk eder. Çünkü asıl ezan o'dur. İmam Şafiî ile imam Ahmed'in ve ekseri fukahanın kavilleri de budur.

Sonra ulemâ ezan okunurken yapılan alışverişin haram olup olmadı­ğında ihtilâf etmişlerdir. Han ef ilerle, imam Şafiî'ye göre: o anda alışveriş ciâz fakat mekruhdur. İmam Mâlik ile imam   Ahmed'eve   Zahirîler 'e göre o alışveriş bâtıldır.

8- Fazilet sahibi insanların pazara gitmesi caizdir.

9- Cuma*ya gitme fazileti, ezan okunmazdan önceye âiddir.

10- Bâzıları   bu hadîsle   istidlal   ederek      «cuma  günü  yıkanmak farzdır.»  derler.

 

1- Erkeklerden Her Âkil Baliğ Olana Cuma Günü Yıkanmanın Vücubu ve Kendilerine Emrolunan Şey'in Beyanı Babı

 

5- (846) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e, Safyân b. Süleym'den dinlediğim, onun da Atâ' b. Yesâr'dan, onun' da Ebû Saîd-i Hudri'den naklen rivayet ettiği şu hadîsi okudum: Rssûlüllah

«Cuma günü yıkanmak her ihtilâm olan kimseye vâcipdir.» buyur­muşlar.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbü'lrEzân», «Kitâbü'l-Cumu'a» ve «Kitâ-bu'ş-Şehâdât» da; Ebû Dâvûd «Kitâbu't-Tahâre» de; Nesâî «Kitâbu's-Salat» da; îbni Mâce dahî «Kitâbu's-Salât» da muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Vâcib: Müteekkid; demekdir. Burada ondan farz mânâsı rourâd olunmamışdır. Nitekim bir çok sahîh hadîsler bu te'vîlin doğruluğuna şe-hâdet etmektedirler. Meselâ Hz. Semura   hadîsinde :

«Bir kimse obdest alırsa ne âlâ! Fakat yıkanırsa, yıkanmak daha fa­ziletlidir.» buyurulmuşdur. Şayet yıkanmak farz olsaydı, abdest alan için «ne âlâ!..» demez; yıkanmanın da yalnız faziletinden bahsetmez; farz ol­duğunu söylerdi.

îhtilâm olan : Bulûğa eren manasınadır. îhtilânı olmak bulûğa ermeyi istilzam ettiği için mecazen bulûğa eren yerine, ihtilâm olan tâbiri kul-lanılmışdır. Burada hakikat mânâya manî olan karine: İhtilâmla beraber, inzal de bulunduğu takdirde cuma olsun olmasın her zaman yıkanmanın lâzım gelmesidir.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler :

 

1- Zahirîler'e göre cuma günü yıkanmak farzdır. Bu kavil Hasan-ı Basrî ile Atâ'   b.   Ebî   Rabâh   ve   Müseyyeb b. Râfi'den de rivayet olunur.  «El - Hidâye» sahibi cuma gus-lü için   imam Mâlik'in de    «Vâcibdir.»    dediğini sö'ylemişse de, bu nakil doğru değildir. Çünkü   Mâlik î'lerden îbni  Abdilberr   «El-îs-tizkâr»    adlı eserinde:    «Zahirî 'lerden başka (cuma günü yıkanma kvâcibdir) deyen bir kimse bilmiyorum. Yal­nız onlar bunun vücûbuna kaail olmuşlardır.» demektedir. Bittabi  ibni Abdilberr,   imam   Mâlik'in kavlini başkalarından daha iyi bilir. Onun için bu izahatından sonra şu malûmatı vermişdir: « İbni Vehb'in  imam   Mâlik 'den rivayetine göre   Mâ1ik'e :

—  Cuma günü yıkanmak vâcibmidir? diye sormuşlar;

—  O, bir sünnet ve ma'rûfdur.. cevâbını vermiş. Kendisine :

—  Ama hadîsde vâcib olduğu bildiriliyor! demişler; buna da :

—  Hadîsde her vâcib denilen şey, vâcib olmaz., cevâbını vermiş.» Keza   Mâliki 'lerden Eşheb'in rivayetine göre   imam   Mâ­li k'e cum'a günü yıkanmanın hükmü vacip midir? diye sorulmuş; Hz. îmam:

—  Vâcib değil, güzeldir; cevâbını vermişdir. Bu rivayet   Mâliki'-Iere göre cuma günü yıkanmanın    müstehab olduğunu gösterir. Çünkü onlara göre müstehabb'm derecesi: Sünnetden aşağıdır.

2- Hanefîler 'den bâzılarına göre bu ve emsali hadîsler   Hz . Semura hadîsi ile neshedilmişlerdir.

Bu bâbda az yukarıda tafsilât verilmişdi.

 

6- (847) Bana Hârûn b. Saüd El-Eylî ile Ahmed b. îsâ rivayet etti ler. Dediler ki: Bize İbni" Vehb rivayet etti. Dedi ki: Bana Amr, Ubeydıd lah b. Ebî Ca'fer'den naklen haber verdi. Ona da Muhammed b. Ca'feı Urvetü'bnü'z-Zübeyr'den naklen rivayet etmiş. Urve de Âişe'den rivâye etmiş ki, Âişe şöyle demiş: «Halk cumâ'ya yaylalardaki evlerinden gelir lerdİ. Aba içinde gelirler de toza bulanırlar; kendilerinden (ter) koku (su çıkardı. (Bir defa) Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) benim yanımd iken ona, bunlardan bir adam geldi. Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellen (onun hâlini görünce) :

— Siz bu gün için temizlenseniz e!...»   buyurdular.

Bu hadîsi    Buhar î    «Kitâbü'l - Cumua» da; Ebû Dâvûda «Kitâbu's-Salât» da tahrîç etmişlerdir.

Yây1â» diye tercüme ettiğimiz «Avâlî» âliyenin cem'idi: Âliye: Yüksek yer, yayla; demekdir.   Burada ondan murâd: Medîne'nin doğusunda bulunan, ikiden sekiz mil'e kadar uzaklıktaki köyleı dir. Bâzıları, bunların en yakın olanları ile   Medine   arasında dört m mesafe bulunduğunu söylerler.

Hadîsin son cümlesini, temenni mânâsına almak caizdir. Bu takdîrd cümlenin cevâba ihtiyâcı kalmaz. Fakat şart mânâsına almak da mün kündür. O zaman cümle cevap ister. Ve cevâbı «İyi olurdu...» şeklind takdîr olunur; ve cümlenin tamâmı «Siz bu gün için yıkansaniz iyi olurdu!» şekline girer.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Ulemâ şehir hâricinde yaşiyanlara, cuma namazının farz ok olmadığında ihtilâf etmişlerdir. Bir taifeye göre geceleyin evine dön.eh lecek olan kimselere, cuma namazı farzdır. Bu kavil Ebû Hureyre,   Enes,   Abdullah   b.   Ömer ve Muâviy (Radiyallahû anhûm) hazerâtından rivayet olunmuşdur. Onlardan sonra gelen Nâfi', Hasan-ı Basrî, îkriine, Hakem, İbrahim Nehâî, Ebû.Abdirrahman Sülemî, Atâ', Evzâî ve Ebû Sevr'in mezhepleri de budur.

Bu zevat Tirmizî ile Beyhakî 'nin merfû' olarak rivayet ettikleri Ebû Hüreyre hadîsi ile de istidlal ederler. Mezkûr haclîsde :

«Cuma namazı, gecenin ailesi nezdine döndürdüğü herkese farzdır.» buyuruhnuşsa da, Tirmizî ile Beyhakî onu zayıf bulmuş­lardır. Hattâ imam Ahmed b.. Hanbel'in: «Bu hadîs bir şey etmez!» dediği rivayet olunur. İmam Ahmed onu rivayet edene iki defa «Rabbine istiğfar et!» «Rabbine isfiğfâr et!»  demişdir.

Gecenin ailesi nezdine döndürmesinden murâd: Cuma namazını imamla beraber kılıp da, gece karanlığı basmadan evine dönebilmekdir.

2- Ulemâdan  bâzılarına göre,  ezanı  işitenlere  cuma namazı kıl­mak farzdır. Bu kavil    Abdullah   b.   Ömer      (Raâiyallahû anh) 'dan rivayet olunmuşdur.  Tirmizî   onu,, imam   Şafiî   ile   Ah­med b. Hanbe1 ve İshâk'm kavilleri olmak üzere naklet-mişdir. Mezkûr kavli   İbnü'l - Arabî,   imam   Mâlik 'den de rivayet eder. ..

Bu kavle zâfaib olanlar, Ebû Davud'un tahrîc ettiği Abdul­lah b. Amr hadîsi ile dahî istidlal ederler. Mezkûr hadîsde Resûî-i Ekrem (SallalUzhü A îeyhi ve Seîlem) :

«Cuma namazı, ezanı işidenlere farzdır.» buyurmuşlardır. Yalnız Ebû Dâvûd'un beyânına göre hadîsi bir cemâat Hz. Abdullah b. Amr'a mevkuf olarak rivayet etmişlerse de, Dârakutnî onu Velîd b. Müslim ve Züheyr. b. Muhammed tariki ile merfû' olarak da rivayet etmigdir. Bu iki zât «Sahîh» ricâlin-dendirler.

Dârekutnî ayni hadîsi daha başka yoldan da rivayet etmişdir. Ancak o rivayetin râvîleri arasında zayıflar vardır.

3- Bir takımlarına göre cuma namazı: Şehir içindekilere farz, şe­hir dışındakilere farz değildir. Bu hussûda ezanı işidip işitmemenin bir te'sîri yokdur.

Bâzıları bu kavli İmam A'zam'a nisbet etmişlerdir. Kaadi Ebû Bekir îbni - Arabî bunu kabul ederek «Zahir Ebû Hanîfe (Radiyallahû anh) ile beraberdir.» demişdir. Lâkin bu söz imam A'zam'm mezhebini tam olarak ifâde edeme­mektedir, îmam A'zam'm mezhebine göre cuma namazı ya cem'iyyetlî bir kasabada yahut kasabanın namazgahında kılınır.

«Et - Tuhfe» gibi Hanefî kitaplarında : «Bize göre cums ancak cem'iyyetli bir kasabada yahut şehir hükmünde bir yerde mesels bayram namazgahında kılınır.» denilmektedir.

« Yenâbî '» nâm eserde : «Bir kimsenin evi şehir hâricinde ise c kimseye cuma namazı farz değildir. Bu bâbda söylenen en doğru söz de budur.» deniliyor.

Bu bâbda imam Ebû Yûsu f'dan muhtelif rivayetler var­dır, îmam Muhammed'e göre ise şehirden bir, iki veya üç mil uzakta bulunan kimseye cuma namazı farzdır. İmam Mâ1ik'in kavli de budur.

Cuma namazının kimlere farz olduğunu bildiren daha birçok mez-hebler vardır.

4- Hadîs-i şerif, hocanın talebesine karşı merhametli davranması lüzumuna işaret ettiği gibi ehl-i hayır kimselerle oturmak için temiz bu­lunmanın müstehab olduğuna, müslümana ne suretle olursa olsun ezâ vermekden sakınmak gerektiğine delildir.

5- Yine bu hadîs,  ashabı   kiram'm kendilerine güç bile gelse emre imtisâle son derece haris olduklarına delildir.

 

(...) Bize Muhammed b. Rumh rivayet etti. Dedi ki: Bize Leys, Yahya b. Saîd'den, o da Amra'dan o da Âişe'den naklen rivayet etti ki, Âişe şöyle demiş:

«Halk İş göç sahibi İdiler. Kendilerine bakacak kimseleri yokdu. Bu sebeple nahoş koktukları olurdu. (Onun için) kendilerine siz cuma günü yıkansanız a!...» denildi.»

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbü'l-Cumua» da; Ebû Dâvûd da Kitâbu't-Tahâre» de tahrîc etmişlerdir.

Buharı 'deki rivayetinde: Âişe (Rctdiyallahû anha) «Halk kendi­lerinin hizmetkârı idiler. Cumâ'ya gittikleri vakit kendi iş güç kılık kı­yafetleri ile giderlerdi. Bu sebeple onlara ResûlüIIah (Saîlailahü Aleyhi ve Seilem):

— Sh yıkansanız a!., buyurdular.» demişdir.

MüsIim'in rivayetinde, kirli paslı iş elbiseleri ile mescide gelen­lere, yıkanma emrini verenin kim olduğu tasrîh edilmermşse de, sözün gelşİnden onun ResûlüIIah   (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem) olduğu pek âlâ anlaşıldığı gibi    Buharı 'nin rivayetinde sarahaten beyanda edilmişdir. Hadîs-i şerif:

Cuma namazına gitmezden önce yakanmanın müstehab olduğuna de­lildir. Çünkü kir ve ter kokusundan hem insanlar hem de melekler eziyyet duyarlar.

 

2- Cuma Günü Koku Sürünmek ve Misvak Tutunmak Babı

 

7- (846) Bize Amru'bnü Sevvâd El-Âmirî rivayet etti. Dedi ki: Bi­ze Abdullah b. Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Amru'bnü'l-Haris riva­yet etti. Ona da Saîd b. EM Hilâl ile Bükeyr b. Eşecc, Ebû Bekir b. Müiv kedir'den, o da Amru'bivü Süleym'den, o da Abdurrahmân b. Ebî Saîd'il-Hudrî'den, o da babasından naklen rivayet etmişler kî, Resûliillah (Sallallahü A leyhi ve Seîlem);

«Cuma gönü yıkanmak, her ihtilâm olana farzdır. Bir de misvak fru-îunmak!...  Bulabildiği kadar koku da sürünür.»   buyurmuşlar.

Yalnız Bükeyr, Abdurrahmân'i zikretmemiş; koku hakkında da: demiştir. «Velev kadının kokusundan!..»   demiştir.

 

8- (848)  Bize Hasanü'I-Hulvânî rivayet etti.  (Dedi ki) : Bize Rav-hu'fcnü Ulâde riivâyet etti. (Dedi ki) : Bize İhnİ Cüreyc rivayet etti. H.

Bana Mufaammed b. Râfi' de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdurraz-zâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki) : Ba­na İbrahim b. Meysera, Tâvûs'dan, o da İbni Abbâs'dan naklen haber ver­di. İbni Abbâs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in cuma günü yı­kanmak hususundaki hadîsini anlatmış.

Tâvûs diyor ki: Ben, İbni Abbâs'a : «Şayet ailesi nezdinde güzel koku yahut yağ varsa, ondan da sürünür mü? dedim; İfcni Abbâs:

— Onu bilmiyorum!., cevâbını verdi.

 

(...) Bize, bu hadîsi İshâk b. tbrâhîm dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bi­ze Muhammed b. Bekir haber verdi. H.

Bize Hârûn b. Abdülâh dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Dahhâk b. Mahled rivayet etti. Bu râvîlerin ikisi de İbni Cüreyc'den bu isnâdla rivâ-yetde bulunmuşlardır.

Bu hadîsleri Buhârî «KÜâbü'l-Cumua» da; Ebû Dâvûd ile Nesâî  «Kitâbü't-Tahâre» de tahrîc etmişlerdir.

Tıyb : Güzel koku.

Diihn : Kokulu veya kokusuz yağ demekdir.

Hadîsdeki:

«Bulabildiği kadar koku da sürünür.» cümlesi hakkında Kaadi Iyâz : «Bu cümle, bulabildiğini sürünmesi hususunda te'kîd İçin yahut çok sürünmek istediğini anlatmak için söylenmiş olabilir. Birinci mânâ daha zahirdir.» diyor.

«Velev ki kadının kokusundan!...» cümlesi de bu mânâyı te'yîdet-mektedir. Çünkü kadına mahsûs olan kokuyu erkeklerin sürünmesi mek-ruhdur. O devirde bu koku renkli idi. Ve pek keskin değildi. Böyle bir ko­kunun erkeğe mubah kılınması: Koku sürünmenin' bit'te'kîd matlûb ol­duğuna delildir.

Görülüyor ki cuma günü cemaata eziyet verecek kerih kokuların her cihetle önüne geçmek emrolunmuştur. Cemaata ve meleklere eziyet ve­recek kerîh kokular ya terlemeden yahut ağızdan hâsıl olur. Terlemeden hâsıl olan kokuyu gidermek için evvelâ yıkanmak, sonra bir de bulabildiği güzel kokuyu sürünmek; ağız kokusunu gidermek için de ağzı güzelce mİsvaklamak, emir buyurulmuşdur. Mânevi temizliğin yanısıra maddî temizliğe de bu derece ehemmiyet veren başka bir dîn bilmiyoruz.

Tâvûs 'un, Hz. İbni Abbâs'a: «Şayet ailesi nezdinde gü­zel koku yahut yağ varsa, ondan da sürünür mü?» diye sorması «hadîsin metninde bu ibare de yokmuydu?» manasınadır. İbni Abbâs (Rûdiyallahû anh) bunun hadîsden olup olmadığını hatırlayamarmşdır.

 

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hattâbî:  «İmam Mâlik, cuma günü yıkanmanın farz olduğuna kaaildir.» demişdir. Ekseri fukahâya göre ise cuma günü yıkanmak farz değildir. Onlar bu hadîsleri yıkanmaya tergîb ve teşvik mânâsına te'vîl etmiş ve teşbih sureti ile, o gün yıkanmanın farz gibi te'-kîdle matlûb olduğunu söylemişlerdir.

Nevevî (63İ-676): «Bu hadîs, bulûğa ere nbir kimse için -cuma namazına gitmeyi murâd etsin etmesin- yıkanmanın meşru olduğunu gfcs-terîyor. Başka hadîsler bulûğa eren her müslümanın cuma namazına git­mek için yıkanması vâcib olduğunu, bâzıları cum'âya gidecek sabilerle kadınların bile yıkanmaları gerektiğini bildirmektedir. Bu hadîslerin ara­sını bulmak için: cum'âya gidecek herkese yıkanmak müstehabdır. Fa­kat erkekler hakkında- emir, kadınlarla çocuklardan daha te'kîdlidir de­nir. Bizim mezhebimizin meşhur kavline göre cuma namazına gitmek is­teyen herkese yıkanmak müstehabdır. Ulemâmızdan bir rivayete göre. yalnız erkeklere; başka bir rivayete göre yalnız kendilerine cuma farz olanlara müstehabdır. Kadınlarla çocuklara, kölelere ve yolculara müs-tehab değildir. Başka bir kavle göre ise cuma günü herkesin yıkanması farzdır. Bu hussûda cum'âya gitmek veya gitmemek niyeti müessir değil­dir. Sahih olan birinci kavidir.» diyor.

Rivayete nazaran Hz. Abdullah îbni Ömer her cuma günü elbisesini kokularmış. Muâviy etü'bnü Kurra: «Ben, Miizeyne kabilesinde bunu yapan otuz kişiye yetiştim.» demişdir.

Mücâhid, Hz. îbni Abbâs ile Ebû Sâîd-i Hudrî, Abdullah b. Mugaffel ve Abdullah İbni Ömer'in bunu yaptıklarını rivayet etmişdir.

2- Zahirîler 'den İbni Hazm , erkek ve kadınlara cuma günü yıkanmanın ve keza koku sürünüp; misvaklanmanm farz ol­duğunu kabul etmemişdir. Ona göre, yalnız koku sürünmek meşrû'dur. Çünkü mescidlerin kapılarında bekleşen melekler oraya  evvel beevvel gelenleri yazarlar; bazen onlarla musâfaha dahî ederler. Yahut dokunup geçerler.

3- Yolcuların cuma günü yıkanmaları lâzım gelip gelmediğinde ih­tilâf olunmuşdur.  Abdullah  b. Haris, Talk  b. Kabîb, Ebû Ca'fer Muhammed b. Aliy ve  Talhatü'bnü Musarrif hazerâtma göre cuma günü yolcuların da yıkanmaları ge­rekir. İmam Şafiî: «Ben, suyu bir altın'a bile satın alsam yine cuma günü yıkanmayı, hazarda olsun seferde olsun terk etmedim.» demişdir.

Alkame, Abdullah b. Amr, İbni Cübeyr, Mücâhid Tâvûs, Kaasim b. Muhamnıed, Es-ved ve İyâs b. Muâviye hazerâtı ise cuma günü yolculara yıkanmak lâzım gelmediğine kaail olmuşlardır. Ebû Sevr'e göre cuma günü yolcuların dahî yıkanması müstehabdır.

 

9- (849) Bana Muhammed b. Hatim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Behz rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vüheyb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Tâvûs, baabsmdan, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Scdlallahu Aleyhi ve Sellem) 'den naklen rivayet etti. Efendimiz:

«Her yedi günde bir gusül edip, başını ve bedenini yıkamak her müs-lüman üzerinde Allanın bir hakkıdır.»   buyurmuşlar.

 

10- (850) Bize Kuteybetü'bü Saîd, Mâlik b. Enesden, ona da Ebû Bekir'in âzâdlısı Sümeyy'den naklen okunan; Sümeyy'in de Ebû Salih Es-Semmân'dan, onun da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet ettiği hadîsler cümlesinden olmak üzere şu hadîsi rivayet etti: Resûlüllalı (Saiîaİlahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bir kimse cuma günü cünüplükden yıkanır gibi yıkanır da sonra (cuma namazına) giderse bir deve tesadduk etmiş gibi olur; ikinci saatde giderse bir stğır tesadduk etmiş gibi; üçnücü saatde giderse boynuzk1 bir koç tesadduk etmiş gibi; dördüncü saatde giderse bir tavuk tesadduk et'miş gibi; beşinci saatde giderse bir yumurta tesadduk etmiş gibi (sevaba nâii) olur. İmam minbere çıktımı artık melekler hutbeyi dinlemeye gelirler.» buyurmuşlar.

Hz. Ebû Hüreyre'nin buradaki iki hadîsinden birincisini Buharı. «Kitâbü'l-Cumua» ile «Benî İsrail» bahislerinde; Nesâî dahî «cuma» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Buhârî'de bu hadîs, başka bir hadîsin sonunda zikredilmektedir. Hadîsin tamâmı şöyledir: Resûlüllah   (Saltallahü Aleyhi ve Sellem):

«Bİz kıyamet gününde, bizden önce kendilerine kitap verilenleri ge­çecek olan sonra gelenleriz. Hem bize onlardan sonra kitap verilmişdir. İşte bu gün onların, hakkında ihtilâfa düştükleri gündür. Bize ise Allah hidâyet vermişdir. Yârın yahudiler İçin, yarından sonraki gün de Hıristi­yanlar içindir.» buyurdu. Sonra «'Öyle İse her yedi günde bir gusül ederek başını ve bedenini yıkamak her müslümanın boynuna borçdur.» buyurdu­lar.

Yahudilerle hıristiyanların, hakkında ihtilâf ettikleri gün: Kıyamet günüdür.

«Yarın yahudüer içindir...» cümlesinden murâd: cumartesi günü, ondan sonraki hıristiyanlarm toplanmasına âid olan gün de: pazardır^. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu sözleri ile dünyâda cumartesi günü yahudilerin; pazar günü de hıristiyanlarm toplantı günü olduğu gi­bi, âhirette de herkes kendi gününde hesaba çekilecek demek istemiş ol­sa gerekdir.

İkinci hadîsi Buhârî yine «Kitâbü'l-Cumua» da; Ebû Dâvûd ile Tirmizî «Kİtâbu's-Salât» da; Nesâî «Melâike» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Nesâî'nin bir rivayetinde hadîsin lâfzı şöyledir :

«Melekler mescidlerin kapıları başında oturarak (cemaata gelen} in­sanları derecelerine göre yazarlar. Bu husûsda cemâatin kimisi bir deve, kimisi inek, kimisi koyun, kimisi tavuk, kimisi serçe; bâzısı da bir yumurta tesadduk etmiş gibidir.»

Hadîsi İbni Mâce dahî rivayet etmişdir.

Cemaata ilk gelenlerle onlardan sonra peyderpey gelenlerin kazana­cakları sevaplar muhtelif rivayetlerde az çok farklarla temsil büyurul-muşdur. Bütün rivayetlerin ittifak ettiği husus, hatîb minbere çıktıkdan sonra defterlerin kapanması ve sevap yazan meleklerin hutbeyi dinlemek için câmi'e girmiş olmasıdır.

Ebû'1-Fadl Cezvî 'nin «Kitâbü't - Tergîb» nâm eserinde Hz. İbni   Abbâs 'dan şu hadîs rivayet olunmuşdur :

«Cuma günü geldimi meleklere homd sancakları verilerek kı­lınan mescidlere gönderilirler. Cebrail Aleyhisselâm da Mescİd-i Harâm'a gelir. Her Meleğin yanında bir kitap vardır. Meleklerin yüzleri Bedir gece-sİndeki ay gibidir. Beraberlerinde gümüşden kalemler ve gümüşden kâğıt­lar vardır. Gelen cemâati derecelerine göre yazarlar, imamdan önce câmi'e gelen sâbikînden (evvel gelenlerden) yazılır. İmam minbere çıktık-dan sonra gelen, hutbeye yetişti, namaz kılınırken gelen cum'âya yetişti... diye yazılır. İmam selâm verdikden sonra melekler cemâatin yüzlerini, gözden geçirirler. İçlerinden eskiden câmi'e ilk gelenlerden birinin gel­mediğini görürlerse: (Yâ Rabb! Filancayı göremedik. Bu gün ne sebeple gelmediğini bilmiyoruz. Eğer ruhunu kabzettinse, ona rahmet eyle! Hasta ise, şifâ ver! Yolcu ise, kendisine iyi arkadaşlar nasibet!) derler. Beraberin­deki diğer yazıcı melekler de (Âmin!) derler.

Bu hadîsin umûmunda erkek, kadın, hür ve köle olmak üzere kendi­lerinden ibâdet beklenilen herkes dâhildir.

Ulemâdan bâzıları «cünüplükden yıkanır gibi...» tâbirinden, hakikat mânâsı kasdedildiğini söylemişlerdir. Onlara göre nefsi teskin etmek ve gözü harama bakmakdan korumak için cima ederek yıkanmak müs-tehabdır. Bu husûsda müdde alarmı isbât için Hz. Evs-i Şekafî'nin rivayet ettiği bir hadîsle de istidlal ederler. Evs hadîsini Tirmizî  beğenmiş ve hakkında   «Hasendir» tâbirini kullanmışdir.

Ekseri ulemâya göre ise hadîsdeki teşbih: hüküm için değil; keyfiyet itibârı ile yapılmışdır.

Bu hadîsdeki saatleri imam Mâlik «lâtîf lâhzalar» diye tef-sîr etmişdir.

Revâh : Bâzılarına göre, zevalden sonra bir yere gitmekdir. Kaadî Hüseyin ile imâmü'l-Harameyn'in kavilleri budur. Onlar mezkûr kelimenin lûgatda bu mânâya geldiğini iddia ederler. Fa­kat cumhûr-u ulemâya göre revâh'dan murâd: Zevâl'den evvel, er­ken gitmek manasınadır. İmam Şafiî ile Mâlikîler 'den Ibni Habîb dahî buna kaaildirler. Onlara göre hadîsde zikri geçen saatlerden murâd: Günün evvelidir. Revâh ise: Günün evvelinde ve âhi­rinde bir yere gitmek demekdir.

Ezherî: «Arap dilinde revâh : Gitmek mânâsına gelir. Günün ev­veli ile âhiri hattâ gece bu hussûda müsavidir.» demişdir. Doğrusu da bu­dur.

Hâsılı cumhûr-u ulemâ hadîsde zikri geçen saatleri şâir günlerde olduğu gibi zaman saati mânâsına hamletmişlerdir.

Nesâî'nin rivayet ettiği bir hadîsde dahî saatler bu mânâya alına­rak: «Cuma günü oniki saatdir.» buyurulmuşdur.

İlm-i mîkaat âlimleri ise «gündüzün saatlerini gündüzün başlangıcı mânâsına almışlardır.

Bir rivâyetde Şafiî'lerin kavli de budur. Başka bir kavle göre Şafiî'Ier bu mes'elede imam Mâ1ik ile beraberdirler. Şâfiî1er'den rivayet olunan dördüncü bir kavle göre saatden murâd; Güneşin yükselmesidir.

Râfiî : «Saatlerden murâd: Gün ile gecenin taksim edildiği yir-midört parça değildir. Maksad: Dereceleri tertibe koymak ve en Öne ge­lenin, diğerleri üzerine fazileti olduğunu bildirmekdir.» diyor.

Tekarrub mes'elesine gelince: buradaki tekarrubdan murâd: Tasad-duk'dur. Yâni cuma namazına erken giden kimse bir deve tasadduk etmiş gibi ;dndan sonra giden bir sığır tasadduk etmiş gibi... ilâh... olur; demek-dir.

Bâzıları bunu: «Cumâ'ya erken gidene, kendisine kurban meşru olan bir kimsenin deve kurban etmekden kazandığı sevap kadar sevap vardır.» diye tefsir etmişlerdir. Onlar: «Çünkü bu ümmete kurban kesmek, eski ümmetlere meşru olduğu keyfiyyetde emrolunmamışdır.» derler.

Bir takımları da: «Bu hadîsden murâd: Cumâ'ya erken gidenlerin se­vap itibârı ile bîribirlerinden farklı olduklarını, cami'e ikinci olarak vara­nın birinciye nisbeti kıymet itibârı ile sığırın, deveye nisbeti gibidir.» de­mişlerdir, kasdedilmişdir. Çünkü mukaabilinde sığır zikredilmektedir.

Bedene: «deve» ve «sığır» demek ise de burada ondan bil'ittifâk deve kasedilmiştir. Çünkü mukabilinde sığır zikredilmiştir.

 

Bu Haislerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Cuma günü yıkanmak müstehabdır.

2- Cumâ'ya erken gitmek fazîletdir.

3- Her insanın fazileti,,ameline göredir.

4- Kurban ve sadaka lâfızları, aza da çok'a da itlak edilebilir.

5- Tavuğa ve yumurtaya «Kurban» demek caizdir. Çünkü burada­ki kurbandan murâd: Tesaddukdur. Tavuk ve yumurta gibi şeyler ise te-sadduk olunabilirler.

6- Kurban için deve, sığırdan daha makbuldür. Çünkü Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sellem) evvelâ deveyi sonra sığın zikretmişdir. «Hedy» kurbanı hususunda devenin, sığırdan efdal olduğunda ittifak, olunmuşsa da, bayramlarda kesilen kurbanlar hakkında ihtilâf edilmişdnf.

Îmam A'zam ile imam Şafiî'ye ve cumhûr-u  u1emâ'ya göre deve, burada da sığırdan efdaldir.

İmam Mâlik'e göre kurban bayramında efdaî olan koyun kesmekdir. Ondan.sonra sıra sığıra daha sonra deveye gelir. Çünkü Resûlül-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki dâne koç kurban etmişdir. Hz. İsmâî1 (Aleyhisselâm) 'in yerine de koç kurban edilmişdir. Cumhûr-u ulemâ babımızın hadîsleri ile bir de «Hedy» kurbanlarına kıyâsla amel ederler. Onlara göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimi­zin fi'li, koç kesmenin efdal olduğuna değil; ce,vâzına delildir. İhtimâl baş­kasını bulamadığı için koç kesmişdir. Nitekim sahih hadîsde vârid olduğu­na göre Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadınları için sığır kur­ban etmişdir.

Gerçi Ebû Dâvûd ile İbni Mâce 'nin sahih bir isnâdla rivayet ettikleri Ubâdetü'bnü's- Sâmit (Radiyallahû anh) hadîsinde   :

«Kurbanın en hayırlısı : Boynuzlu koç'dur.» buyurulmuşdur. Fakat bu hadîsden murâd koyundan kesilen kurbanın en hayırlısını beyândır.

İmâmü'l- Haremeyn    (419-478) :

«Deveden kurban edilmeye en lâyık olanı : dişi devedir.» demişdir.

7- Bu hadîsde zikri geçen melekler, hafeza melekleri değildir. Bun­ların vazifeleri : Yalnız cuma namazına gelenleri yazmakdır. Mârû-dî (382-450) ile Nevevî'nin kavilleri budur. İbni Bezîze «Bunlar hafeza meleklerimidir, değilmidir; bilmiyorum!» demişdir.

Aynî dahî Mârûdî ile Nevevî 'nin sözlerine iştirak et­miş; bu meleklerin hassaten cuma namazına gelenlerin derecelerini yaz­dıklarını kaydettikden sonra: «Hafeza melekleri tevkil edildikleri' kullar­dan ayrılamazlar.» demişdir.

8- Hatîb minbere çıktığı zaman melekler hutbe dinlemeye gelirler. Zira.hadîs i şerifdeki zikirden murâd: Hutbe'dir.

 

3- Cuma Günü Hutbe Esnasında Susma Hakkında Bir Bab

 

11- (851) Bize Kutcybetü'bnü Saîd ile Muhammedü'bnü    Rumh b. EI-Muhâcir rivayet ettiler, ibni Rumh dedi ki: Bize Leys, Ukayl'den, o da ibni Şihâb'dan naklen hafcer verdi. (Demiş ki) : Bana Saîdü'bnü'l-Müsey-yeb haber verdi. Ona da Ebû Hüreyre haber vermiş ki, ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Cuma  günü imam hutbe okurken arkadaşına (sus!) dedinmi boş yere takırdı etmiş olursun!» buyurmuşlar.

 

(...) Bana Abdülmelik b. Şuayb b. Leys de rivayet etti. (Dedi ki) : Ba­na babam, dedem'den rivayet etti. (Demiş ki) : Bana Ukayl b. Hâîid, İbni Şihâb'dan, o da Ömeru'bnü Abdilazîz'den, o da Abdullah b. İbrahim b. Kaariz ile İbni'l-Müseyyeb'den naklen rivayet etti. Onlar da Ebû Hürey­re'den rivayet etmişler ki, Ebû Hüreyre:

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i şöyle buyururken işittim..» diyerek yukarki hadîsin mislini rivayet etmiş.

 

(...) Bana, bu hadîsi Muhammed b. Hatim de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Bekr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki) : Bana İbni Şihâb iki isnadı ile birden bu hadisin mislini haber verdi. Yalnız İbni Cüreyc: «İbrahim b. Abdîllâh b. Kaariz...» de­miş. [3]

 

12- (;,.) Bize İbni Ebî Ömer dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süf-yân, Ebu'z-Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den, o da Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen rivayet etti. Şöyle buyur­muşlar :

«Cuma günü imam hutbe okurken arkadaşına (sus!) declinmi lagv yap­mış olursun.»

Ebû'b-Zinâd ; «Bu (lâğîte) Ebû Hüreyre'nin lügatidir. O(nun doğrusu) ancak Iâğavte'dir.» demiş.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbü'l-Cumua» da tahrîc ettiği gibi bütün «Sünen» sahipleri dahî rivayet etmişlerdir. Tirmizî bu hadîsi rivayet ettikden sonra: «Bu bâbda İbni Ebî Evfâ ile Câbir b. Abdillâh 'dan dahî rivayetler vardır.» demişdir.

İbni Ebî Evfâ (Radiyallahû anh) hadîsini İbni Ebî Şeybe «Musannef» inde rivayet etmişdir. Bu hadîs mevkuf da olsa yine merfû' hükmündedir. Çünkü bir kimsenin kendinden söyliyeceği söz­ler kabilinden değildir.

Câbir (Radiyallahû anh) hadisini yine İbni Ebî Şeybe «ıMusannef» inde, Bezzâr ile Ebû Ta'lâ (220-307) da «Müsned» lerinde rivayet etmişlerdir. Mezkûr hadîsde beyân edildiğine göre Sa'd b. Ebî Vakkaas (Radiyallahû anh) cuma günü bir zâta (senin namazın olmadı!) demiş; o zât bunu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e söylemiş, ve :

— Yâ Resûlâliah! Sad , bana, Namazımın namaz olmadığını söyledi.. demiş. Besûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ;

«N'ıçin yâ Sa'd?» diye sorunca,   Sa'd:

—  Çünkü sen hutbe okurken o konuşuyordu... cevâbını vermiş. Be-sûl-i Ekrem  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Sa'd doğru söylemiş.»  buyurmuşlar.

Aynî'nin de beyân ettiği vecihle bu bâbda îbni Abbâs, Ebû Zerr, Ebu'd-Derdâ', Abdullah b. Mes'ûd, Abdullah b. Amr ve Alîyyü'bnü Ebî Tâlib (Radiyallahû anhûm)   hazerâtmdan da rivayetler vardır.

İbni Abbâs (Radiyallahû anh) hadîsini imam Ahmed ile Bezzâr «Müsned» îerinde; Taberânî de «EI-Kebîr» inde tahrîc etmişlerdir. Bu hadîsde   îbni   Abbâs   şöyle demektedir :

Resûlüüah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : cuma günü imam hutbe okur­ken konuşan kimse, kitap taşıyan eşek gibidir. Ona (sus) deyenin de cum'ası yokdur; buyurdular»

Ebû Zerr ile Ebu'd-Derdâ' hadîslerini Tabe­rânî   rivayet etmişdir.

Bu hadîslerde beyân edildiğine göre Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cuma günü minber üzerinde bir sûre okumuş. Bunun üzerine Ebu'd-Derdâ',  Übeyyü'bnüKâ'b'ı d*ürterek :

—  Bu sûre ne zaman nazil oldu    Ben, bunu şimdiye kadar hiç işit­medim; demiş. O da, ona:

—  Sus! diye işaret etmiş. Namazdan çıkınca  Übeyy :

—  Senin kıldığın namazdan ettiğin kâr yalnız yaptığın boş boğazlık-dır! demiş.    Ebu 'd - Derdâ'   (Radiyalİahû anh)   da bunu Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Seîlem) 'e haber vermiş. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ubeyy doğru söylemiş.» buyurmuşlar.

Abdullah b. Mes'ûd hadîsini, İbni Ebî Şeybe «Musannef» İnde; Taberânî de «El-Kebîr» inde rivayet etmişler­dir. O hadîsde Hz. İbni Mes'ûd: «İmam minbere çıktığı va­kit yanındakine (sus!) demen boşboğazlık nâmına kâfiîdir.» demişdir. Bu hadîs mevkuf da olsa, yine merfû' hükmündedir. Zîra mevsuk râvî-ler tarafından rivayet olunmuşdur; böyle bir sözü bir kimse kendinden söyleyemez.

Abdullah b. Amr hadîsini Ebû Dâvûd tahrîc etmişdir. Bu hadîsde Resûlüllah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyur­muşlardır :

«Cuma'ya öç nevi' kimseler gelir:

Birincisi : Boşboğazlık yapmağa gelen kimsedir. Böylesinİn c um'adan nasibi, yaptığı boşboğazlıkdır.

İkincisi : Duâ etmek için cuma namazına gelen kimsedir. Böylesi Allah Teâlâ'ya duâ etmişdir, ona dilerse verir dilerse vermez.

Üçüncüsü : Cuma namazına sükût ederek dinlemek için gelen ve hiç bir müslümanın boynuna basıp geçmeyen, kimseys eziyet vermeyen adam­dır. İşte bu yaptığı ondan sonra gelecek cumâ'ya kadar ve üç günlük de ziyâde günahlarına keffâretdİr. Çünkü Allah Teâlâ (Her kim bir hayır iş­lerse, kendisine o hayırın on misli sevep vardır.)  buyurmuşdur.»

Hz. Ali (Radtyallahû anh) hadîsini İmam Ahmed b. Hanbe1 merfû' olarak tahrîc etmişdir. Bu hadîsde:

«Ve kim (sus!) derse, konuştu demekdir. Konuşan kimsenin ise cum'ası yokdur.» buyurulmuşdur.

Lâgv : Ahfeş'in beyânına göre: Aslı olmayan bâtıl sözler konuş-rriakdır. Bâzıları lâgv'in : «doğru olan vecih'den sapmak.» mânâsına gel­diğini söylerler.

Bir takımları da: «Ecir zayi oldu, fazilet kalmadı.» mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Kelime nâkıs-ı vâvî'dir. Hz. Ebû Hüreyre onu nâkıs-ı yâî gibi okuduğundan Ebu'z-Zinâd.: «Bu Ebû Hü­reyre 'nin lügatidir.»  demişdir.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler;

 

1- Cuma namazında hutbe okunurken konuşmak memnudur. Çün­kü ulemânın beyânlarına göre hutbe iki rek'at namaz makamına kaaim-dir.

Hutbeyi dinlemek bütün ulemâya göre matlûb ise de aksinin haram olup olmadığı ihtilaflıdır. İmam Şafiî 'nin yeni mezhebine göre, hutbe esnasında konuşmak haram değildir. Hutbeyi dinlemek sünnetdir. Urvetü'bnü'z-Zübeyr, Saîdu'bnü Cübeyr. Şa'bî, İbrahim Neehaî, Süfyân-ı Sevrî ve Dâvûd-u   Zahirî 'nin mezhepleri de budur.

İmam Şâfi î'nin eski mezhebine göre, hutbe esnasında konuş­mak, haramdır. İmam A'zam, İmam Mâlik, İmam Ahmed   b. Hanbel  ve Evzâî de buna kaaildirler.

İbni Battal: «Hutbeyi dinlemek, ekseri ulemâya göre sünnet­le vâcibdir. Bâzıları onu farz addetmişdir.» diyor.

Mücâhid 'den rivayet olunduğuna göre :

«Kur'ân'ı dinlemek yalnız iki yerde yâni namazda ve hutbe esnasında vâcibdir.» demişdir.

Ekseri ulemâya göre hutbeyi dinleyip susmak, onu işitene de işit-meyene de vâcibdir. İmam  Mâlik'in kavli de budur.

Urve, hutbeyi işitmeyen bir kimsenin konuşmasında bir beis görmezmiş. İmam Ahmed dahî: «Hutbeyi işitmeyen kimsenin Allah'ı zikredip Kur'ân okumasında bir beis yokdur.» demişdir.

İbni Abdilberr: «Benim bildiğime göre hutbeyi işiden kim­seye dinlemek vâcib olacağı hususunda şehirler fukahâsı arasında hilaf yokdur. İhtilâf yalnız onu işîtmeyenler hakındadır.» demektedir. Filvaki bu husûsda ihtilâf olunmuşdur.

Hanefîler'e göre : İmam hutbe okurken cemâatin namazı bozan şeylerden kaçınması îcâbeder. Çünkü Teâlâ Hazretleri bu bâbda «Dinleyin ve susun!» byurmuşdur. Konuşmayı yasak eden hadîsler de meydanda­dır. Binâenaleyh hutbe esnasında selâm almak ve aksırana teşmît'de bu­lunmak mekrûhdur. Yalnız İmam Şafiî 'nin yeni mezhebine göre bunlar caizdir.

Bâzıları «Hutbe dinlemenin farz olması Peygamber (Sallalkthü Aleyhi veSeîlem) zamanına mahssûdu.» demiş; bir takımları da, birinci hutbeyi dinlemenin farz olduğunu, ikinci hutbeyi dinlemenin farz olmadığını, çün­kü onda zâlim hükümdarlar rnedhedildiğini söylemişlerdir.

îmam A'zam 'dan bir rivayete göre, hutbe dinleyen kimse ken­disine verilen selâmı kalben alır.

İmam Ebû Yûsuf 'dan bir rivayete göre, hutbe okunurken selâm almak ve aksırana teşmît'de bulunmak caizdir. İmam Muhammed'den bir rivayete göre ise bunları hutbe bittikden sonra yap­mak gerekir.

2- Hanefîlere göre: Susmak, mücerred hatibin minbere çıkması ile vâcib olur. Nitekim İbni Ebî Şeybe «Musannef» inde A1iy , İbni Abbâs ve İbni Ömer (Radfyallahû anhûm) hazerâtmm da imam minbere çıktıkdan sonra konuşmayı kerîh görürdüklerini riva­yet etmişdir.

Şâfiîler'e göre susmak, yalnız hutbe esnasında vâcibdir. Nevevî, imam Mâlik ile cumhûr-u ulemânın da buna kaail olduklarını söylüyor.

 

4- Cuma Günündeki İcabet Saati Hakkında Bir Bab

 

13- (852) Bize Yahya b. Yahya rivayet eît. (Ded ki) : Mâlîk'e oku­dum. H.

Bize Kuteybetü'bnü Saîd, Mâlik b. Enes'den, o da Ebu'z - Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyreden naklen rivayet etti ki, ResûlüIIah (Salîallahü Aleyhi ve Setlem)cumâ gününü anarak :

«Onda öyle bir saat vardır ki, şayet bir müslüman kul namaz kılarken o saate rastlar da, Allahdon bir şey isterse Allah, ona dilediğini mutlaka verir.»   buyurmuşlar.

Kuteybe, kendi rivayetinde: «Onun az olduğuna eli ile işarette bulun­muş.» ifâdesini ziyâde etti.

 

14- (...) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İsmâîl İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Eyyûb, Muhammed'den, o da El Hüreyre'den naklen rivayet etti, Ebû Hüreyre şöyle demiş: Ebû'l-Kaasi

«Hakîkaten cum'âda öyle bir saat vardır ki eğer bir m üs! uman kail namaz kılarken ona rastlar da, Allah'dan bir hayır dilerse, Allah dilediğ ona mutlakaa verir.» buyurdular. Ve eliyle onun azlığına, ehemmiy. sizliğine işaret etmiş.

 

(...) Bize İbnü'l-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Ebî Adi; İbni Avn'dan, o da Muhammed'den, o da Ebû Hüreyre'den, naklen rivâ: etti. Ebû Hüreyre: «Ebû'l-Kaasîm (SaîlaUahii Aleyhi ve Seîîem) şöyle buyı du...» diyerek yukarıki hadîsin mislini rivayet etmiş.

 

(...) Bana Humeydü'bnü [4] Mes'adete'l-Bâhilî rivayet etti. (D ki) : Bize Bişr (yâni İbni Mufaddâl) rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sele —ki İbni Alkame [5] dir— Muhammed'den, o da Ebû Hüreyre'den n; len rivayet etti. Ebû Hüreyre :

-Ebû'l-Kaasim (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu..." diyeı yukarki hadîsin mislini rivayet etmiş.

 

15- (...) Bize Abdurrahman b. Sellâm El-Cumahî rivayet etti. (dedi ki) : Bize RaM' (yânî İbni Müslim) Muhammed b. Ziyâd'dan, o da I Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen vâyet etti ki, şöyle buyurmuşlar :

«Hakikaten  cum'âda  öyle  bir saat vardır kir şayet bir müslümaı etmiş ve: «Bu hadîs mevkûfdur; onumerfû' rivayet eden vehme kapılmış-dır.» demişdir.

Ebû Râfi' hadîsini Dârekutnî «El-İIel» inde rivayet eder.

Ebu'l-Ahvas rivayetini yine Dârakutni rivayet etmiş ve: «Galiba bu hadîs îbni Mes'ûd 'dan rivayet edilmiş ola-cakdır.» demişdir.

Ebû Bürde ile Mücâhid rivayetlerini dahî Darakutnî   tahrîc etmişdir.

Ya'kûb b. Abdirrahmân rivayetini: Ebû Ömer îbni   Abdilberr   tahrîc etmiş ve sahih olduğunu söylemişdir.

«Namaz kılarken...» ve «Altah'dan bir şey dilerse.»cümleleri mütera­dif yahut mütedâhil birer hâl cümlesidir.

Bâzıları bunların «müslüman» a sıfat olduklarını söylemişlerse de, doğru değildir. Çünkü hadîsdeki «Müslim» kelimesi «Abd» in sıfatıdır. Sıfat ile mevsûf bir şey hükmündedirler. Nekire olan «Abd» kelimesi, sı­fat alınca ma'rife hükmüne gİrmişdİr. Binâenaleyh ondan sonra gelen cümleler sıfat olamazlar. Çünkü ma'rifeden sonra gelen cümleler hâl olurlar.

Bir rivayette «namaz kılarken», diğer rivâyetde «kalkıp namaz kılarken.» buyurulmuş olması hakîkaten ayağa kalkarak namaz kılmaya ihtimâlli olduğu gibi, bundan duâ, intizâr ve devam gibi mânâların kas-dedilmiş olması da mümkündür.

Nevevî diyor ki: «Bâzıları (namaz kılarken) cümlesinin, (duâ ederken) mânâsına geldiğini; (ayağa kalkarak) sözünden de (devam) mânâsı kasdedildiğini söylemişlerdir. >

Nevevî'nin bu ihtimâlleri nakletmesi, curnâ günündeki icabet saa­tini tâyin hususunda vârid olan iki sahîh hadîs hakkında işkâl çıkmaması içindir. Bu hadîslerden biri icabet saatinin hatîb minbere çıkıp oturduk-dan namazın sonuna kadar devam ettiğini; diğeri ikindiden sonra başla­yıp, güneş kavuşuncaya kadar sürdüğünü bildirmektedir.

Görülüyor ki birinci hadîse göre icabet saati hutbe halindedir. Bu hâl ise hakîkaten namaz değildir.

İkinci hadîse göre dahî namaz hâlinde değildir.

Rivayete nazaran Hz. Ebû Hüreyre o hadîsi rivayet ettik-den sonra şunları söylemiş:

«Müteakiben Abdullah b. Sellâm'a rastlayarak, ona bu hadîsi söyledim.    Abdullah:

— Ben, bu icabet saatini biliyorum; dedi. Ben : saata rastlar da Ailah'dan bir hayır dilerse, Allah onu kendisine mutlakça verir.»    ((Ebâ Hüreyre) : O hafif bir saattir., demiş.

 

(...) Bize bu hadîsi Muhammed b. Kâfi' de rivayet etti. (Dedi ki) : Bi­ze Abdurrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Hemmâm b. Müneb-bih'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen rivayet etti. Yalnız: «o, hafif bir saatdir.» cümlesini söylemedi.

Bu hadîsi   Buhârî   «Kitâfoü'I-Cumua» da tahrîc etmişdir.

Hadîsi: Ebû Hüreyre, İbni Abbâs, Ebû Mûsâ (Radiyallahû atthûtn) ile Muhammed b. Şîrîn, Ebû Se-lemete'bnü Abdirrahmân, Hemınâm, Muham­med b. Ziyâd, Ebû Saîd-i Makburî, Saidü1-bnü'l-Müseyyeb, Atâ' b. Ebî Rabâh, Ebû Râ-fi', Ebu'I-Ahvas, Ebû Bürde, Mücâhid ve Ya'kûb  b.   Abdirrahmân   hazerâtıda rivayet etmişlerdir.

İbni   Abbâs   hadîsini Nesâî  «Yevm ve Leyle» bahsinde tahrîc etmişdir.

Ebû Mûsâ hadîsini Dârekutnî «El-İlel» nâm eserinde rivayet eder.

îbni Şîrîn rivayetini Buhârî «Talâk» bahsinde tahrîc etmişdir.

.Ebû Seleme hadîsini Ebû Dâvûd tahrîc etmişdir. Mezkûr hadîsde Hz. Ebû Hüreyre: «ResûliiIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

— Üzerine güneş doğan en hayırlı gün cum'a günüdür... buyurdular». demişdir. Hadîs uzundur. Ayni hadîsde :

«O gönde öyle bîr saat vardır ki eğer bir müslüman leul namaz kılar­ken o saate rastlar da, Ailah'dan bir hacet dilerse, Allah mutlaka a ona, o haceti verir.» ifâdesi de vardır. Mezkûr hadîsi Tirmizî ile Nesâî dahî muhtelif rıâvîlerden tahrîc etmişlerdir:

Hemmâm b. Münebbih ile Muhammed b. Zi­yâd   rivayetlerini   Müslim   tahrîc etmiçdir.

Ebû Saîd-i Makburî ile Saîdü'bnü'i-Müseyyeb rivayetlerini Nesâî «Yevm ve Leyle» bahsinde tahrîc etmişdir.

Atâ'   b.   Ebî   Rabâh   rivayetini   Dârakutnî   tahrîc

—  Onu, bana haber ver! Ne olursun cimrilik etme! dedim, Abdu11ah:

—  O, ikindiden sonra başlar, güneş kavuşuncaya kadar devam eder; dedi. Ben :

—  İkindiden  sonra nasıl  olabilir? Resûlüllah  (Salîallahü Aleyhi ve Seîlem)   (Eğer müslüman bir kul namaz kılarken o saate rastlarsa...) bu­yurdular. Hâlbuki  (senin söylediğin)  bu saâtde namaz kılınmaz? dedim. Abdullah   b.   Sellâm:

—  Canım, Resûlüllah  (Sailallahü Aleyhi ve Seîlem):

(Eğer bir kimse namazı bekleyerek bir yerde oturursa, o kimse namazdadır.)  buyurmadı mı? dedi;

—  Evet! cevâbını verdim.

—  İşte bu, o'dur! dedi.»

Hz. Ebû Hüreyre 'nin bu anlattıkları gösteriyor ki: Nama-:-dan murâd: Duâ; ayakta bulunmakdan maksad da: Devâm'dır. Onun için bâzı rivayetlerden «ayakta» kaydı düşmüşdür.

Ebû Ömer İbni Abdilberr (368-463): «Bu ziyâde Mâlik, Verkaa' ve daha başkalarından rivayet eden Ebu -Zinâd'dan bellenmişdir. Muhammedü'bnü Vaddâh mez­kûr ziyâdenin hadîsden atılmasını emrederdi. Çünkü söylediğimiz işkâlı, mûcib olmaktadır. Lâkin buna arzettiğimiz şekilde cevap verilmişdir.» diyor.

Eliyle işaret ederek icabet saatinin azlığım gösteren bizzat Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Seüem) 'dir. Nitekim Ebû Mus'ab 'm, imam Mâlik 'den naklettiği rivâyetde tasrîh edilmişdir.

Taklîl ile tezhîd'in ikisi de: azlığını beyân etmek, mânâsına gelirler.

Taberânî'nin «El-Evsat» da Hz . Enes'den rivayet ettiği hadîsde: «İcabet saati şu kadarcıkdır.» buyurularak bir tutam olduğu gös-terilmişdir.

Aynî 'nin beyânına göre ulemâ icabet saati hakkında muhtelif ve-cihlerden söz etmişlerdir. Şöyle ki :

a) Saat kelimesinin hakikati: Zamanın bir cüz-i mahsûsdur. Bazen günle gecenin yirmidört cüz'ünden birine, bazen de mecaz yolu ile her­hangi bir zaman cüz'üne ıtlak olunduğu gibi, şimdiki zamana dahî saat denildiği vardır.

İlm-i nücûm ve hendese ile meşgul olanlar gece ile gündüzü onikişer kısma bölerek her parçaya saat adını verirler. Bu takdirce saat, yerine gö­re bazen uzun bazen kısa olur.

b) İcabet saatinin zamanımıza kadar devam edip etmediği ihtilaflı­dır. Ulemâdan bâzılarına göre bu saat,    Resûlüllah (Sailallahü Aleyhi ve Selîem) devrinde mevcûd idi. Sonradan kaldinlmışdır. bu kavli İbni Abdilberr hem rivayet etmiş hem de çürütrnüşdür. İbni Abdilberr Abdürrazzâh'm rivayet ettiği Ebû Hü­reyre1 hadîsi ile istidlal eder. Hadîsi rivayet eden Hz. Muâviye'nin kölesi   Abdullah    şöyle demişdir:    «Ebû Hüreyre'ye :

—  Cuma günündeki icabet saatinin kaldırıldığını söylüyorlar; dedim.

—  Onu söyleyen yalan yapmış! cevâbını verdi.

—  Şu hâlde bu saat ileride göreceğim her cum'âda devam ediyor mu? diye sordum;   Ebû   Hüreyrre:

—  Evet! cevâbım verdi.» Hadîsin isnadı kuvvetlidir.

İbni Abdilberr: «Bütün haberler, bu minval üzere müte-vâtir olmuşlardır.» diyor.

Buna mukaabü Hâkim'in «Salıîh» inde rivayet ettiği Ebû Se­leme   hadîsinde şöyle denilmektedir:

«Dedim kî : Yâ Ebâ Saîd! Ebû Hüreyre bize cuma günündeki icabet saatinden bahsetti.    Senin bu saat hakkında malûmatın var mı Ebû Saîd :

—  Biz, bu saati Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)'e sorduk da :

—  Ben onu biliyordum ama sonradan  kadir gecesi gibi o da  bana unutturuldu.,  buyurdu.»

İbni Zencûye 'nîn, Muhammed b. Kâ'b E1-Kurazî'den rivayetine nazaran ikindiden sonra ResûlüllaJı (SaUallahü Aleyhi ve Selîem) 'in mescidi içinden bir köpek geçmiş. Bunu görünce saha­beden bir zât:

~ Yâ Rabbî! Şunu öldür! diye duâ etmiş ve köpek hemen ölmüş. Peygamber   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz:

«Yemîn olsun kî bu zât duaların müstecâb olduğu saate rastladı!» buyurmuşlar.

c) İcabet saati bakî olduğuna göre acaba her cuma varmıdır yoksa seneni nyalnız bir cum'âsma mı münhasırdır? Bunda dahî ihtilâf edil-mişdir.   Kâ'bü'1-Ah bâr'a göre icabet saati, senede bir gündür.

Hz. Ebû Hüreyre her cuma günü icabet saati olduğunu söylemiş ve: «Kâ'b Tevrât»'ı okumuş» dedikden sonra: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) doğru söylemiştir.» cümlesi ile sözüne nihayet vermiş; Hz. Kâ'b da onu dediğine gelmişdir.

Bu hadîsi Ebû Dâvûd ile Nesâî ve Tirmizî rivayet etmişlerdir.

d) İcabet saatinin vakti hakkında pek çok sözler snylenmişdir. Şöy­le ki:

1) Bu saat Kadir gecesi gibi gizlidir. Cuma gününün neresinde olduğu belli değildir. îbni Kudâme 'nin kavli budur Mezkûr kavil Hz. Kâ'bü'l-Ahbâr 'dan rivayet olunur. Bu saatin gizlenmesin-deki hikmet, onu bulmak maksadı ile bütün günü ibâdetle geçirtmekdir. Nitekim Teâlâ Hazretleri sulehâya hüsn-ü zann olunsun diye velî kul­larının kimler olduğunu gizlemişdir.

2) İcabet saati: Her cuma bir olmayıp, yer değiştirir. İmam Gazâ1î (450-505) : «Bu bâbda söylenenlerin en güzeli budur.» demiş-dir.   İbni   Asâkir   ile diğer bir takım ulemâ kat'î olarak buna kaa-ildîrler.

3) İcabet saati : Cuma sabahı müezzinin ezan okuduğu saatdir. Bu­nu   ibni   Ebî   Şeybe   söylemişdir.

4) Tanyerinden başlıyarak güneş doğuncaya kadar devam eder. Bu kavli ibni   Asâkir,   Mücâhid tarîki ile Hz. Ebû  Hüreyre'-den rivayet etmişdir. Bir rivâyetde :

«Ve ikindiden, güneş kavuşuncaya kadardır.» ibaresini de ziyâde etmişdir. Bâzıları buna imamın minberden inerek, namaz için tekbîr alın­caya kadar.» ibâresiin de ziyâde etmişlerdir. Şu hâlde icabet saati hakkın­da Hz. Ebû Hüreyre 'nin üç vakit gösterdiği anlaşılıyor. Filhakika Ebû   Hüreyre    (Radiyallahû anh)'m :

«Cuma günündeki icabet saatini şu üç vakitde arayın!..» dediği riva­yet olunur. Yâni onun kavline göre cuma günü icabet saati, tanyerinden güneş doğuncaya kadar, ikindiden güneş batıncaya kadar ve imam min­berden inerek namaz için tekbîr alıncaya kadar aranacakdır.

5- İcabet sati güneşin  doğmasını ta'kîb eden zamandır.     Bu kavli Muhibb-i    Taberî    rivayet etmişdir.

6- Güneş doğarkendir. Bu kavli   imam   Gazâlî   «İhyâû'l -Ulûm» da rivayet eder.

7- Günün üçüncü saatinin scnundadır.

8- Zevalden başlıyarak, bölge yarım arşın uzayıncaya kadar devam eder. Bu kavli dahî Muhibb-i Taberî   rivayet etmişdir. Bâzı­ları ayni kavli tercîh etmekle beraber icabet saatinin, her şey'in gölgesi bir arşın oluncaya kadar devam ettiğini söylerler. Bu kavli   Kaadı Iyâz,. Kurtubî   ve   Nevevî   rivayet etmişlerdir.

9- İcabet saati : Güneş zevalden sonra bir karıştan bir arşın olun­caya kadar devam eder. Bu kavli    İbni   Münzîr   ve   İbni   Abdi1berr   kuvvetli bir isnâdla Hz.   Ebû   Zerr'den rivayet et­mişlerdir.

10- İcabet saati: müezzin cuma ezanını okuduğu zamandır. Bu kavli îbni   Münzir, Hz Âişe'den  rivayet etmişdir.   Âişe (Radiyallahû anha):

«Cuma günü arafe günü gibidir. Onda gök kapıları açılır ve onda öyle bir saat vardır ki, o saatde kül, Allah'dan bir şey dilerse dilediğini ona mutlaka verir.» demiş; kendisine bu saatin ne zaman olduğu soru­lunca :

Müezzin   cuma ezanını okuduğu zamandır.» cevâbını vermişdir.

11- İcabet saati: Zevalden başlıyarak, namaza girinceye kadar de­vam eder. Bu kavli    İbni   Münzîr,   Ebu's-Sevvâr 'dan rivayet etmişdir.

12- Zevâl'den başlar, imamın minbere çıkışına kadar devam eder.

13- Zevalden başlar; güneş kavuşuncaya kadar devam eder. Bu kavil Hasan-ı Basrî 'den rivayet olunmuşdur.

14- İmamın minbere çıkmasından başlar; namaza başlayıncaya ka­dar devam eder. İbni Münzîr bu kavli dahî    Hasan-ı Basrî'den rivayet etmişdir.

15- İcabet saati: İmamın minbere çıktığı zamandır. Bu kavil de Hasan-ı   Basrî 'den rivayet olunmuşdur.

16- İmamın minbere çıkmasından başlar, namaz edâ edilinceye ka­dar devam eder.

17- İcabet saati cuma günü alış verişin haram, olduğu saatden baş­lar, helâl kılındığı saate kadar devam eder. Bu kavli Saîd b. Man-sûr   ile   İbni    Münzîr   Şa'bî 'den rivayet etmişlerdir.

18- Cuma ezanından başlar, namaz bitinceye kadar devam eder. Bu kavil Hz. İbni Abbâs'dan rivayet olunmuşdur.

19- İmamın minber üzerine oturmasından başlar,, namaz edâ edi­linceye kadar devam eder. Bunu   Müslim   ile   Ebû Dâvûd, Hz.   İbni   Ömer 'den rivayet etmişlerdir.

20- İcabet saati : Ezan okunurken, imamın hutbe esnasında cemaa­ta Allah'ı hatırlattığı zaman ve bir de ikaamet getirildiği sıradadır. Bu kavil Avf b. Mâlik-i   Eşcaî (Radiyaîîahûanh)'âsn rivayet olunmuşdur. Bâzıları bu kavle pek cüz'î kelime farkları ile kaail olmuş­lardır.

21- İcabet saati: İmamın hutbeye başlamasından, onu bitirinceye kadardır. Bu kavil zayıf bir isnâdla Hz.   İbni   Ömer 'den   rivayet olunmuşdur.

22- İcabet saati: Hatibin minbere varması ile hutbeye başlamasının arasındadır. Bu kavli de imam Gazâlî    (450-505) «lhyâü'1-Ulûm» da rivayet etmişdir.

23- İki hutbe arasında hatîb oturduğu zamandır.

24- Hatîb minberden indiği zamandır.

25- Cuma namazına ikaamet getirildiği  zamandan başlar, imam mihrabdaki yerine duruncaya kadar devam eder.

26- İkametden başlar, namaz tamam oluncaya kadar devam eder. Bu kavli   Tirmizî  ile  İbni Mâce merfû' olarak rivayet et­mişlerdir. Mezkûr hadîsde  ashâb-ı kiram'm: «Bu saat ne za­mandır ya Resûlallah?» dedikleri. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in de :

«Ikaametden başlıyarak, namaz bitinceye kadar devam eder.» buyurduğu beyân edilmişdir. Hadisin isnadı kuvvetlidir.

27- îcâbet saati: Resûlüllah (SaîlallahüAleyhiveSellem) 'in cuma namazını kıldığı saatdir. Bu kavli ibni Asâkir sahih bir isnâdla ibni   Şîrîn 'den rivayet etmişdir.

28- îcâbet saati: İkindi namazından başlıyarak, güneş batıncaya ka­dar devam eder.

29- îcâbet saati : Cuma günü kılman ikindi namazındadır. Bu kav­li Abdürrazzâk   mürsel olarak   Resûlüllah     (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)   'den rivayet etmişdir.

30- İkindi namazından başlar; ihtiyarî vaktin sonuna kadar devam eder. Bu kavli dahî imam Gazâ1î    «İhyâü'I-Ulûm» da rivayet et­mişdir.

31- İcabet saati: Mutlak sûretde ikindiden sonradır.

32- Güneşin sararması ile başlar; kavuşuncaya kadar devam eder.

33- Güneşin yarısı battıkdan tamamen kavuşuncaya kadardır. Bu kavli  Taberânî «EI-Evsat» da;  Dârakutnî    «El-İlel» de ve Beyhakî «Şuab» ile «Fedâilü'l-Evkaat» da   Alî b. Hüseyin'den rivayet etmişlerdir.

Görülüyor ki: îcâbet saatinin vakti hususundaki kaviler pek çokdur. Bizim bâzılarını birleştirerek bir rakkam ile gösterdiğimiz kaviller de ay­rı ayrı sayılmak şartı ile bu bâbda tam kırk kavil olduğu meydana çıkar. Maamâfîh mezkûr kavillerin bir çoklarını birleştirmek mümkündür.

Muhibb-i Tâberî: «Bu husûsda en sahih hadîs, Ebû Mûsâ hadîsi; en meşhur kavil de Abdullah b. Se11âm'm kavlidir.» diyor.

Ebû Mûsâ hadîsinin en sahîh hadîs olduğuna imam Müs1im ile Beyhakî, İbnü'l-Arabî ve daha bir çok hadîs ulemâsı kaaildirler.

Kurtubî :    «Bu hadîs, hilaf yerinde nass'dır. Binâenaleyh başkasına bakılmaz.» demişdir. Ayni hadîs için Nevevî: «Sahih olan hattâ doğru olan hadîs budur.» demektedir.

Bir takımları Abdullah b. Seli âm'in kavlini tercih et­mişlerdir. Hattâ Tirmizî, imam Ahmed b. Hanbel'in: «Hadîslerin ekserisi bu kavle uymaktadır.» dediğini rivayet eder.

Ebû Mûsâ hadîsi az aşağıda görülecekdir. Tirmizî, Enes ve Ebû Hüreyrf (Radiyallahâ anhûma) hadîslerini rivayet ettikden sonra bu bâbda Ebû Mûsâ, Ebû Zerr, Selmân, Abdullah b. Sellâm, Ebû Ümâme ve Sa'd b. Ubâde (Radtyallahû anhûm) 'den de hadîsler rivayet edildiğini söyle-mişdir.

Aynî bunlara Câbir, Alîyyü'bnü Ebî Tâlib, Ebû Saîd-i Hudrî, Fâtime binti Nebiyy (Aleyhmelâm) ve Meymûne binti Sa'd (Radiyallahû anhûm) hazerâtının isimlerini d& ilâve etmişdir.

Arzettiğimiz vecihle Ebû Mûsâ hadîsini Müslim rivayet etmişdir.

Abdullah b. Sellâm   hadîsini: İbni Mâce ; Ebû   Ümâme    hadîsini: Yine İbni Mâce ; Sa'dü'bnü Ubâde   hadîsini:   tntam   Ahmed ile Bezzâr;

Câbir hadîsini: Ebû   Dâvûd ile Nesâî; Alîyyü'bnü Ebî Tâlib hadîsini: Bezzâr; Ebû Saîd hadîsini:   İmam   Ahmed   b.Hanbel;

Hz. Fâtıme (Radiyallahû anha) hadîsini: Taber.ânî «El-Evsat» da;

Meymûne binti Sa'd hadîsini : Yine Taberânî «El-Kebîr» inde rivayet etmişlerdir.

Bâzılarına göre bu bâbda en sahîh hadîs: Ebû Hüreyre ha­disidir. Hakikatte Ebû Hüreyre hadîsi ile Ebû Mûsâ ha­dîsi arasında ihtilâf ve tebâyün yokdur. İhtilâf Ebû Mûsâ hadîsi ile icabet saatinin ikindi-den sonra yahut ikindinin son saatinde olduğu­nu bildiren diğer hadîsler arasında mevcüddur. Bunların arasını bulmak için ya cemi' yahut tercih yoluna gidilir. İcabet saatinin yer değiştirdiği kabul edilmek sureti ile rivayetlerin arasını bulmak mümkündür. Böyle denilmezse tercihe başvurulur. Şüphesiz ki icabet saatinin ikindiden son­ra olduğunu gösteren hadîsler toem daha çok hem de muttasıl oldukları ciftetle daha ziyâde.

 

16- (853) Bana Efcu't-Tâhir ile Alîyyü'bnü Haşrem rivayet ettiler. Dediler ki: Bize İbni Vehb, Mahramctü'bnü Bükeyr'den naklen haber verdi. H.

Bize Hârûn b. Saîd EI-Eyîî ile Ahmed b. îsâ da rivayet ettiler. Dedi­ler ki: Bize Vehb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mahrame, babasından, o da Ebû Bürdete'bnü Ebû Mûse'l-Eş'arî'den naklen haber verdi. Şöyle demiş: Bana, Abdullah b. Ömer:

— «Babanın  cuma saati hakkında  Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) 'den hadîs rivayet ettiğini işittin mi?» dedi. Ben:

—  Evet, babamı şöyle derken işittim dedim: Resûlüllah (SalîaHahü A leyhi ve Sellem) 'i:

«İcabet saati, imamın (minber üzerinde) oturması ile namazın edâ edil­mesi arasındadır.»  buyururken işittim.

Bu hadîs hakkında Dârakutnî imam Müslim'e istid-râkde bulunmuş ve şunları söylemişdri: «Bu hadîsi Mahrame 'nin babasından, onun da Ebû Bürde 'den rivayet etmesi suretiyle yap-tıığ müsned rivâyetden başka, müsned olarak rivayet eden yokdur. Onu bir cemâat Ebû Bürde 'den kendi kavli olmak üzere -rivayet et­mişlerdir. Bâzıları, senedi Ebû Mûsâ'ya kadar götürmüş fakat ha­dîsi Resûlüllah (Salhllahü Aleyhi ve Sellem) 'e ref etmemişdir. Doğrusu Ha­dîs Ebû Bürde 'nin sözüdür. Onu Yahya El-Kattân dahî Sevrî'den, o da Ebû tshâk 'dan, oda Ebû Bürde'-den naklen bu şekilde rivayet etmişidr. Vâsıl-"ı Ahdeb ile Mu­halid dahî Yahyâ'ya tâbi olarak onu Ebû Bürde 'nin sözü olmak üzere rivayet etmişlerdir. Nu'man b. Abdisselâm, Sevrî'den, o da Ebû îshâk 'dan naklen: Ebû Bürde 'nin, babasından rivayeti mevkûfdur. (Babasından) sözü sabit değildir; demiş-dir.

Ahmed b. Hanbel, Hammâd b. Hâlid'in Mahreme 'ye: Sen babandan bir şey işittin mi? dedim. Hayır cevâbını verdi.. dediğini söyler.»

Nevevî diyor ki: «Dârakutnî 'nin yaptığı bu istidrâk kendince ve ekseri muhaddisînce ma'rûf olan bir kaaideye binâendir. Mezkûr kaaideye göre bir hadîsin iki rivayeti biribirîne tearuz eder; me­selâ biri merfû' biri mevkuf olursa mevkuf olduğuna hükmedilir. Ancak bu kaaide zayıfdır. Sahîh olan, usûl-i fıkıh ulemâsı ile fukahânın ve Buhârî ile Müslim gibi Muhakkik hadîs âlimlerinin tarîkidir. Bu tarika göre o hadîsin merfû' olduğuna hükmedilir. Çünkü hadîsde mev­suk râvînin ziyâdesi vardır. Böyle bir ziyâde makbuldür. Bu mes'ele ki­tabımızın mukaddimesinde görülmüşdü.

Beyhakî'nin «Sünen» inde Ahmedii'bnü Seleme'nin şöyle dediği rivayet olunuyor: «Mahrame 'nin rivayet ettiği bu hadîsi Müslim b. Haccâc ile müzâkere ettim; Müslim: Bu hadîs cuma saatini beyân hususunda en güzel ve en doğru bir hadîsdir; dedi.>

 

5- Cuma Gününün Fazileti Babı

 

17- (854) Bana harmeletü'bnü Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan naklen haber verdi. (Demiş ki) : Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan naklen haber verdi. (Demiş ki) : Bana Abdurrahmân EI-A'rac haber verdi ki, Ebû Hüreyre'yi şöyle derken işitmiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Üzerine güneş doğan en hayırlı gün cuma günüdür. (Zîra) Âdem o gün cennetden çıkarıldı.» buyurdular.

 

18- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mu-gîra (yâni El - Nizamî) Ebu'z-Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hürey-re'den naklen rivayet etti ki, Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) :

«Üzerine güneş doğan en hayırlı gün cuma günüdür. Âdem o gün yaratı İdi; o gün cennete konuldu ve o gün cennetden çıkarıldı. Kıyamet de ancak cuma  günü kopacakdır.» buyurmuşlar.

Cuma gününün en hayırlı gün olması: Haftanın şâir günlerine nis-betledir.

Nevevî'nin beyânına göre, senenin günlerine nisbetle en hayırlı gün arafe günüdür. Bazıları cum'anm arafe gününden efdal olduğuna bu hadîsle istidlal etmişlerse de esah kavle göre arafe daha faziletlidir. Aliyyü'1-Kaarî: «Cuma günü arafeye tesadüf ederse mutlak surette günlerin en faziletlisi olur. O günde işlenen amel de en faziletli ve makbul olur, Hacc-ı ekber bundandır.» diyor.

Kaadı Iyâz bu hadîs hakkında şunları söylemişdir: «Zahire ba­kılırsa bu hadîsde zikri geçen kazıyyeler Hz. Âdem'in faziletini beyan için değildirler. Çünkü Âdem (Aleyhisse!âm)'ı cennetden çıkarmak ve kıyameti ncumâ günü kopması fazilet sayılamaz. Bunlar o gün vâki olacak büyük hâdisâtdır. Tâ ki kul, sâlih ameller işleyerek Allah'ın rah­metine nâü olmaya, gazabını defe hazırlansın...»

Ebû Bekir İbnü'l -Arabi dahî: «Bütün bu faziletler ve Hz. Âdem'in cennetden çıkarılması zürriyetinin ve bu büyük neslin, enbiyâ, mürselîn, sâlihîn ve evliyâ'mn vücûduna sebepdir. Hz. Âdem cennetden- kovulduğu için çıkarılmış değil, bâzı vazifeler görerek sonra tekrar oraya dönmek İçin çıkarılmışdır. Kıyametin kopması, enbiyânın, sıddîkin ile evliyanın şeref ve kerametlerini göstermek ve mükâfatlarını acele vermek İçin bir sebebdir.» demişdir.

Hasılı Hz. Adem'in cennetten çıkarılması ihanet için değil, hali­felik makamı içindir. Bu izlâl değil, ikmâldir.

Hadîs-i şerif cuma gününün fazilet ve meziyyetine delildir.

Şevkânî: «Bu hadîs Hz. Adem'in cennette değil, dışarıda yaratılarak sonra cennete konulduğuna delildir.» demektedir.

Neve vî diyor ki: «Bu hadîs garîb ve güzel bir mes'eleye de de­lildir. Mes'ele şudur: Bir adam, karışma (sen günlerin en faziletlisinde boşsun) dese, ulemâmıza göre bu mes'elede iki vecih vardır. Esah olan veçhe göre: Kadın arafe günü'boş olur.

îkinci veçhe göre: Cuma günü boş düşer. Delili de bu hadîsdir. Yal­nız bu kaviller o adamın niyeti olmadığına göredir. Şayet bu sözü ile se­nenin en faziletli gününü niyet ederse, o zaman kadın alettâyîn arafe günü ,boş olur. Hafta günlerinin efdalini murâd etmişse, boş düşmek için cuma günü teayyün eder. 

O adam «gün» yerine «gece» tâbirini kullanarak (sen en hayırlı ge-. cede boşsun) derse, kadın alettâyîn   Kadir    gecesi boş olur.

Ulemâmız ile cumhûr'a göre Kadir gecesi Ramazan ayının son on gecesi içersindedir. Eğer bu söz Ramazandan. kalan on ge­cenin biirncisinde söylenmişse, kadın son gecenin ilk cüz'üde boş olur. Şayet Ramazan !dan kalan on gecenin biri yahut bir gecenin ekse­risi geçtikden sonra söylenmişse, gelecek senenin o gecesinin o cüz'ünde boş olur. (Leyle-i Kadir her sene başka başka gecelerde olur) deyenlere göre, bu sözle kadın o ayın son gecesinin ilk cüz'ünde boş olur.»

 

6- Bu Ümmetin, Cuma Gününe Hidayet Buyurulması Babı

 

19- (855) Bize Amru'n-Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân b. Uyeyne, Ebu'z-Zinâd'dan, ö da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) :

«Bizler en son gelenleriz; ama kıyamet gününde herkesi geçenler de biz olacağız. Şu kadar var ki her ümmete kitap bizden önce verilmiş, bize onlardan sonra verilrorşdir. Sonra Allah'ın bize farz kıldığı şu gün yok mu! Allah bizi ona hidâyet buyurmuştur. Şâir İnsanlar bu husûsda bize tabidirler. Yahudilerin bayramı yârın, hıristiyanlartnki ise öbür göndür, buyurdular.

 

(...) Bize İbni Ebî Ömer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân, Ebu'z-Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den; bir de (yine Ebu'z-Zi-nad) İbni Tâvûs'dan o da babasından, o da Ebû HÜreyre'den naklen riva­yet etti. Ebû Hüreyre: BesûlÜllah (Sailaİİahü Aleyhi ve Sellem):

Bizler en son gelenleriz; ama kıyamet gününde herkesi geçenler de biz olacağız...» buyurdular., diyerek hadisi yukarki.gibi rivayet etmiş.

 

20- (...) Bize Kuteybetü'bnü Said ile Züheyr b. Harb rivayet etti­ler. Dediler ki: Bize Cerîr, A'meş'den, o da Ebû Sâlih'den, o da Ebû Hü-reyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: BesûlÜllah (StOMIahü Aleyhi ve Seüem) :

«Bizler (dünyâda) en sonra gelenler, kıyamet gününde en öne geçe­cekleriz. Cennete ilk girenler de biz olacağız : Şu kadar var ki onlara kitap bizden önce, bize onlardan sonra verildi. Onlar ihtilâfa düştüler. Bizi be Allah, onlar ihtilâf ettikleri hakka hidâyet buyurdu. İste bu gün onların -hakkında- ihtilâfa düştükleri gündür. Allah bizi, ona (yânı cuma gününe) hidâyet buyurdu. Binâenaleyh bu gün bizim, yânn yahudilerin, yârından sonraki gün de hıristiyanlanndır.» buyurdular.

 

21- Bize Muhammed b. Rafi' rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdur-razzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ma'mer, Vehb b. Münebbih'in kardeşi Hemmâm b. Münebbih'den naklen haber verdi. Hemmânı şöyle demiş: Ebû Htireyre'nin, Allah'ın. Resulü Muhammed  (SaUallahü Aleyhi ve Sellem)'den bize rivayet    ettiği    şudur: Dedi ki: Resûlüllah    (Sallallahii Aleyhi ve Sellem):

«Bizler (dünyâda) en sonra gelenler, kıyamet gününde en öne geçe­cekleriz. Şu kadar var ki onlara bizden önce, bize ise onlardan sonra kitap verilmişdir. İşte bu gün onlara farz kılınıp da, hakında ihtilâfa düş­tükleri gündür. Allah bizi bu güne hidâyet buyurdu. Binâenaleyh bu hu-sûsda onlar bize tâbidir. Yahudilerin bayramı yarın, hıristiyanlarınki ise Öbür gündür.»   buyurdular.

 

22- (856) Bize Ebû Küreyb ile Vâsıl b. Abdila'lâ rivayet ettiler. De­diler ki: Bize Fudayl, Ebû Mâlik-i Eşcaî'den, o da Ebû Hâzim'den, o da Ebû Hüreyre'den bir de Rib'î b. Hirâş'dan, o da Huzeyfe'den naklen riva­yet etti. Ebû Hüreyre ile Huzeyfe şöyle demişler: Resûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bizden önce geçenleri Allah cum'âdan şaşırtmışdır. Bu sebeple ya-hudîlerin günü : cumartesi, hırİstİyanların da pazar olmuştur. Sonra Allah, bizi dünyâya getirmiş ve bize cuma gününü bulmaya hidâyet vermişdir. Bu suretle cuma cumartesi ve pazar günlerini (ibâdet içinî vaz1 etmişdir. Yine böyle kıyamet gününde onlar bize tâbi olacaklardır. Biz dünyâ eh­linin en sona kalanlarıyız; fakat kıyamet gününde, en başta bulunanlar ve bütün kullardan önce kendilerine hüküm verilenleriz.» buyurdular.

Vasıl'in rivayetinde «Aralarında hüküm verilecek.» ibaresi vardır.

 

23- (...) Bize Ebû Küreyb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Ebî Zaide, Sa'd b. Târık'dan, naklen haber verdi. (Demiş ki) : Bana Rib'î b. Hırâş, Huzeyfe'den rivayet  etti. Huzeyfe şöyle  demiş: ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) :

«Biz, cum'âyı bulmağa hidâyet olunduk; ama bizden önce geçenlere Allah onu şaşırttı...» buyurdular, .diyerek ibni Fudayl hadîsi mânâsın­da rivâyetde bulunrmışdur.

Bu hadîsi ,Buhârî «Kitâbü'1-Vudû*», «Kitâbü'I-Cumua», «Kitâ-bü'1-Cihâd», «Kitâbü'l-Eymân Ve'n-Niizûr», «Kitâbü'd-iDyât», «Kİtâbü't-Tâbîr ve «Kitâbu't-Tevhîd» de tahrîc ettiği gibi Nesâî dahî rivayet etmişdir.

Muhtelif rivayetlerinden anlaşıldığına göre hadîsin mânâsı şudur: «Biz zaman îtibârı ile sonra gelsek de, kıyamet gününde.derece itibârı ile en öndeyiz. Evvelâ herkesden önce bizim hesabımıza bakılacak; ve lehi­mize hüküm verilerek. Cennete ilk girenler biz olacağız.»

Bu hadîse daha başka mânâ verenler de olmuşdur. Şöyle ki:

1) Hadîsin mânâsı :

»Bizden önce geçen kavimlere, bizden evvel kitap verilmek İçin biz geriye bırakılmazdır. Fakat Allah'ın bize olan hidâyeti hususunda, biz herkesden  önceyiz.» demekdir.

2) Biz bütün ümmetlerden sonra gelmiş bir ümmetiz. Ama kıyamet gününde  durak yerine  herkesden  evvel varacak, cennete de herkesden önce girecek olanlar biz'iz. Nitekim  Ebû Hüreyre ile Huzeyfe hazerâtmın rivayeti bu mânâyı te'yîd eder.

3) Bu hadîsdeki «öncelik» deli murâd: Fazî]etçe önde bulunan cuma gününün faziletini kazanmakdir.

4) «Öncelik» den murâd: Eh1-i Kitâ'b'ın. mahrum kaldıkları tâat ve kabuldür. Çünkü onlar Allah'ın emirlerine karşı: «işittik ve isyan ettik> demişlerdi.

«Beyde» : Hem vezn'en hem de manen «gayra» gibi istisna edatıdır.

İmam Halîl ile Kisâî cezmen bu mânâya kaail olmuş; başkaları ise tercîhan bu mânâya geldiğini kabul etmişlerdir. Bu takdirde hadîsin ibaresi medhi, zemrae benzeyen bir sözle te'kîd kabilinden olur=' Yâni biz kıyamet gününde herkesden önce fazileti ihraz ederiz. Şu kadar var ki yahudîlerle hıristiyanlara bizden önce kitap verilmişdir.    Reyde «Bundan dolayı» ve «Bu şartla» mânalarına da gelir.

Bu hadîsde mârife olarak zikredilen kitabın elif-lâm'ı cins içindir. Bundan murâd Tevrat ile İncil 'dir.

Vâkıâ Aynî: «elif-lâm'ıri cins için alınması doğru değildir.» de­mişse de, onun bu sözü delilsiz bir dâva  sayılarak kabul  edilmemişdir.

E1îf-1âm'm ahd-i zihnî için gelmiş olması muhtemel ise de, cins için olması zahirdir. Murâd:    Tevrat,    Zebur    ve   îcnîl 'dir.

«Bizden önce kendilerine kitap verildi...» sözünden murâd: Yahu­dilerle hıristiyanlardır.

Hadîs-i şerif de: «Sonra Allah'ın bize farz kıldığı bu gün...» diye işa­ret edile ngünden mur'ad: Cumâ'dır.

Rivayetlerin birinde: «îşte Yahudilerle Hıristiyan1ara farz kılınıp da, hakkında ihtilâf ettikleri gün budur.» denilmiş-dir. Şu hâlde anlaşılıyor ki cuma gününü ta'zîm bize emredildiği gibi Yahudilerle, Hıristi yanlara da emredilmişdir. Fil­hakika İbni Ebî Hatim'in Süddî 'den rivayet ettiği bir hadîsde beyân olunduğuna göre Allah Teâlâ Hazretleri Yahudilere cuma gününü ta'zîm etmelerini emir buyurmuş;    Yahudiler:

— Yâ Mûsâ ! Allah, cumartesi günü hiçbir şey halk etmemişdir; sen bize cumartesini tahsis et!» diye itirazda bulunmuşlar; o da, o günü Ya­hudilerin aleyhine tesbît etmişdir.

Yahudiler cuma günü ibâdette bulunmak için teayyün etmişmidir, yoksa onu başka bir günle değiştirmek mümkünmüdür? mes'elesinde ihti­lâfa düşmüşlerdir. Bu bâbda ictihâd etmişlerse de, ictihadlarmda da hatâ­dan kurtulamamışlardır.

Müslim Sarihlerinden Übbî ( ?-827)'nin nakline göre Mûsâ (Afeyhissefâm) Yahudilere ibâdet günü olarak cum'âyı ta'ym etmiş ve onun son derece faziletli bir gün olduğunu kendilerine haber ver­miş; fakat Yahudiler «cumartesi günü daha faziletlidir.» diye i'tirâzda bulunmuşlar. Bunun üzerine Teâlâ Hazretleri Hz. Mûsâ'ya «on­ları ihtiyar ettikleri günle başbaşa bırak!» diye vahy buyurmuş.

«İrşâdü's-Sârî» de şöyle deniliyor: «Zahire bakılırsa Hz. Mûsâ cuma gününü Yahudiler'e ibâdet günü olarak tâyin etmişdir. Çünkü hadîsin siyakı o günü bıraktıkları için yahudilerin zemmedildiğİne delâlet ediyor. Binâenaleyh o günü onlara tâyin etmiş olmasj. îcâb eder. Zira tâ­yin etmeyerek ibâdet gününü seçmeyi onların ictihâdlarına bırakmış ol­sa Yahudilere gayr-i muayyen'bir günü ta'zîm lâzım gelirdi, îctihâdları ile onlar da bu günün cumartesi yahut pazar olduğunu tâyîn edince, o günde ibâdet etmeleri »günah olmamak lâzım gelirdi. Çünkü müc-tehidİn içtihadı sayesinde vâsıl olduğu netice ile amel etmesi gerekir. Ni­tekim hadîsde (işte onlara farz kılman gün budur! Onlar bu gün hakkın­da ihtilâfa düştüler.) buyurulmuş olması buna şâhiddir. Çünkü mezkûr cümle tâyîn hususunda zahir yahut nassdır. Yahudilerin bu mu­halefetleri şaşılacak bir şey değildir. Çünkü onlar (işittik ve isyan ettik.) deyen bir milletdir.»

îbni Battal diyor ki: «Maksad: Cuma günü aletta'yîn yahudî-lere farz oldu da, onu terk etitler demek değildir. Çünkü mü'min olduğu hâlde bir kimsenin üzerine Allah'ın farz kıldığı bir şey'i terk etmesi caiz değildir. Allah-ü A'Iem bu hadîs cuma gününün onlara farz kılınarak, o gün şeriatlarını ikaame etmeleri hususunda kendilerine serbesti verildi­ğine; onların da bu günün hangi gün olduğunda ihtilâfa düştüklerine, ne-tîcede cuma gününe isabet edemediklerine delâlet etmektedir.»

Kaadı Iyâz bu kavle meyletmiş ve: «Eğer cuma onlara alet­ta'yîn farz kılınsaydı, ondan i'râz ettikleri vakit (ihtilâfa düştüler.) de­nilmez, (muhalefet ettiler.) denilirdi.» diyerek, onu tercih ettiğine işâ-retde bulunmuşdur.

Nevevî'ye göre yahudîlere sarahaten cuma günü ibâdet emredil­miş olabilir. Onlar aynen bu günde mi ibâdet edileceği yoksa değiştirmesi kaabil mi olduğu hususunda ihtilâfa düşmüş; bu husûsda ictihâd ederek hatâ işlemişlerdir.

Maamâfîh hadîsin muhtelif rivâyetlerindeki ihtilâfdan, yahudîlerle hıristiyanlarm ihtilâfı da kasdedilmiş olabilir.

«Allah ona, bizi hidâyet buyurdu.» cümlesinden murâd: «Allah, onu bize nassan emretti.» yahut «Allah ictihâd yolu ile bizi ona irşâd etti.» demekdir.

Abdurrazzâk'm sahîh bir isnâd ile Muhammed ü'bnü   Şîrîn 'den rivayet ettiği şu haber ikinci ihtimâle şâhiddir.

îbni Şîrîn şöyle demişdir: «Medîneliler Resûlüllah (SalLiHahü Aleyhi ve Seltem) oraya gelmezden ve cuma âyeti inmezden evvel bir yere toplanmışlar. Ensâr : Yahudilerin her yedi günde bir top­landıkları günleri var. Hıristiyan1ar'in da öyle. O hâlde biz de toplanıp Allah'ı zikredeceğimiz, namaz kılıp; ona şükürdü buluna­cağımız bir gün tâyîn edelim! demişler; neticede Arûbe gününü kendilerine toplantı günü tâyîn etmişler; ve Esad b. Zürâra'nın yanmda toplanmışlar. O gün namazı kendilerine Hz. Es'ad kıldır­mış; ondan sonra Allah Teâlâ Hazretleri (cuma günü namaz için ezan okunduğu vakit...» âyet-i kerimesini indirmiş.>

Bu haber her ne kadar mürsel de olsa, onun güzel bir isnâdla.rivayet olunmuş bir şahidi de vardır. Mezkûr şahidi imam Ahmed, Ebû Dâvûd ve îbni Mâce rivayet etmişlerdir. Ayni nadîsin Kâ'b b. Mâlik rivayetini Îbni Huzeyme ile birçok hadîs imam­ları sahîh bulmuşlardır.

îbnî Sîrîn fin mürsel olan bu rivayeti gösteriyor ki: o gün top­lanan ashâb-i kiram ibâdet için cuma gününü ictihâd sûregşile seçmişler­dir. Ama onların  bu   içtihadı    Peygamber  (SallaUahuAleyhi ve Sellem)'in Mekke 'de iken mes'eleyi vahy sureti ile telâkki edip de, orad; ifâsına imkân bulamamış olmasına munâfî değildir. Filhakika bu bâbd; Hz. İbni Abbâs 'dan bir nadîs rivayet etmişdir. Bundar dolayıdır ki Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Medîne*y« gelir gelmez ashabına cuma kıldırmışdır. Demek oluyor k icumâ günüm hidâyet iki cihetden yânî hem beyân hem de tevfîk sureti ile vâki' ol muşdur.

Bâzı ulemâya göre ashabın cum'âyı seçmelerindeki hikmet Âdeir (Aleyhissetâm) 'm o gün halk edilmesidir. însan ancak ibâdet için hal-kedilmişdir. Bu sebeple o günde ibâdet ile meşgul olmak münâsib düş-müşdür. Bir de Allah Teâlâ bütün mevcudatı o gün ikmâl etmiş; onlardar istifâde eden insanı da o gün yaratmişdır. Binâenaleyh o gün Allah'a ibâ­det etmekle şükranda bulunmak münâsib olur.

«Şâir insanlar bize tabidirler.» sözünden murâd ne olduğu «Ya­hudilerin bayramı yârın, Hıristiyanlarınki ise öbüi gündür.» cümlesi ile îzâh buyurulmuşdur. Yâni Yahudilerin bayramı cumartesi, Hıristiyan1ar 'in bayramı ise pazar gün­leridir. Bu ibarede «Bayram» kelimesi zikredilmemişse de, onu mukaddei saymaya mecburuz. Tâ ki zarf-ı zamandan cüsseye haber yapılmış olma­sın. Çünkü bu caiz değildir.

Kurtubî'ye göre «Gaden» kelimesi zarf olmak üzere mansûbdur, Müteallâk'ı hazf olunmuşdur. Cümle : «Yahudiler yârını ta'zîm ederler.> şeklinde takdir olunur. Öbür gün dahî ayni vecihle halledilir.

Yahudilerin ibâdet için cumartesin] seçmeleri zu'mlarmca Allah Te­âlâ Hazretleri mahlûkaatmı yaratma işinden o gün fariğ olduğu içindir.

Hıristiyanların pazar gününü seçmeleri ise Allah mahlûkaatmı ya­ratmağa o gün başladığı içindir. Onlarca o gün, içerisinde yapılan ta'zîme bu sebeble müstehak olmuşdur.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler :

 

1- Cuma   namazı   farzdır.    Resûlüllah    (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) Efendimizin: «Allah, onlara farz kıldı da, onun hakkında ihtilâfa düştüler. Allah da o güne bizi hidâyet eyledi.» sözleri bunu ifâde eder. Çünkü cüm­lenin takdiri şöyledir: «Allah, cum'âyı hem onlara hem bize farz kıldı. Fa­kat onlar saptı; biz hidâyet bulduk.»

2- Hidâyet ve idlâl AHah'dandır. Ehl-i sünnet ulemâsının kavilleri budur.

3- İcmâ'ın hatâdan salim olması bu ümmete mahsûsdur.

4- Hadîs-i şerif bu ümmetin geçmiş milletlerden daha faziletli ol­duğuna kuvvetli bir delildir.

5- Nassın karşısında kıyâs sakıt olur.

6- Hadîs-i şerîfde ihtiyarı terkedip,  umuru  tefvize işaret vardır. Çünkü yahudiler'le Hıristiyanlar   ihtiyarda bulun­dular. Müslümanlar'sa ihtiyarı sâhib-i hakîkisine tefviz ettiler. Neticede o da kendilerine hidâyet vermek sureti ile ihsanda bulundu.

 

7- Cuma Şer'an Haftanın İlk Günüdür

7- Cuma Günü  (Namaza)  Erken Gitmenin Fazileti Babı

 

24- (850) Bana Ebû't-Tâhir ile Harmele ve Amru'bnü Sevvâd El -Âmiri rivayet ettiler. Ebû't - Tâhir (bize rivayet etti.) tâbirini kullandı.. Ötekiler: (Bize İbni Vehb haber verdi.) dediler, (tbni Vehb demiş ki:) Bana Yûnus, İbni Şihâb'dan naklen haber verdi. (Demiş kî) Bana Ebû Ab-dillâh EI-Egarr haber verdi ki, kendisi Ebû Hüreyre'yî şöyle derken işit­miş: Resûlüllah (Sattallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Cuma günü oldumu mescidin bütün kapılarında melekler bulunur. Bunlar evvel beevel gelenleri yazarlar. İmam (minbere) oturduğu vakit sa­biteleri dürerler de, hutbeyi dinlemeğe gelirler. Evve? gelen bir deve kur­ban etmiş gibi olur; ondan sonra gelen, inek kurbeüt eîmiş gibi; ondan sonra gelen koç kurban etmiş gibi; ondan sonra gelen tavuk kurban et­miş gibi; ondan sonra gelen de yumurta kurban etmiş gibi olur.» buyur­dular.

 

(...) Bize Yahya b. Yahya ile Amru'n-Nâkıd, Süfyân'dan, o da Züh-rî'den, o da Saîd'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen yukarki hadîsin mislini rivayet etti.

 

25- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ya-kûb (yânî tbni Abdirrahmân) Süheyl'den, o da babasından, o da Ebû Hireyre'den naklen rivayet etti ki, Resûlüllah (Satlallahü Aleyhi ve Sellem}:

«Mescidin her kapısının üzerinde, evvel beevvel gelenleri yazan bir melek vardır. (Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) evvelâ deve kurban etmekle temsil yapmış. Sonra gelenlerin derecelerini indire İndire yu­murta kadar küçültmüş). İmam minber üzerine oturunca sahîfeler dürülör ve melekler hutbe dinlemeğe gelirler.» buyurmuşlar.

Bu hadîsde : «îmam minbere oturduğu vakit, buyuruluyor. Başka bir hadîsde ise «İmam minbere çıktığı vakit...» denilmişdir. Zahiren iki hadîs arasında tearuz var gibi görünüyorsa da, hakîkatda tearuz yokdur. Çünkü hadîslerin arası bulunarak «Melekler, hatîb minbere çıkarken içeri girerler; minbere oturduğu zaman sahîfelerini dürerler.» denilebilir.

Tehcir : îmam Ha1î1 b. Ahmed ile diğer bir takım lügat ulemâsına göre erken gitmek, erken davranmak mânâsına gelir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in : «Tehcirde neler olduğunu bilseler, onun için müsabaka yaparlardı.» hadîs-i şerifi bu mânâya tefsir edilmişdir. Yâ­ni hadîsden murâd: «Her namaza erken gitmekde ne derece sevab oldu­ğunu bilseler, her kes evvelâ mescide ben varayım diye acele eder, bu husûsda âdeta müsabaka yaparlardı.» demekdir.

âlimlerinden tehcîr'in, hâcirede   (yânî güneş semânın  ortasına dikildiği zaman) yürümek mânâsına geldiği rivayet olunmuşdur.

Kaadî Iyâz: «Burada sahîh olan, erken gitmek mânâsına gel­mesidir.» diyor.

Hadîsde zikri geçen deve, inek ve koç gibi hayvanlar  kurbanlıklar cinsindendirler. Tavukla yumurta kurbanlık cinsinden değildirler. Bu­nunla beraber onlara da «kurban» denilmesi, müşâkele kabîlindendir, Maksad tavuk ve yumurta tesadduk eden gibidir; demekdir.

Hadîs-i şerîf hatîb minbere çıktığı zaman ezan okununcaya kadar o-turmasımn müstehab olduğuna delildir.

İmam Mâlik ile imam Şafiî 'nin ve Cumhûr-u ule­mâ n 'm mezhepleri budur.

İmam A'zam ile bir rivâyetde imam Mâlik'e göre ha-tîbin burada oturması müstehab değildir.

 

8- Hutbe Esnasında Susarak Dinleyen Kimsenin Fazileti Babı

 

26- (857) Bize Ümeyyetü'bnü Bistâm rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yezîd (yânî ibni Zürey') rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ravh, Süheyl'den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Selîem)'den naklen rivayet etti. Şöyle buyurmuşlar:

«Bir kimse gusûl eder, sonra c um'aya gelir ve kendisine mukadder olan namazı kıtar, sonra hatîb hutbesini bitirinceye kadar dînler, sonra onunla beraber cuma namazım kılarsa, o kimsenin o cuma ile öbür cum'a arasındaki günahları; üç günlük de fazla günahı affolunur.»

 

27- (...) Bize Yahya b. Yahya ile Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ve Ebû Küreyb rivayet ettiler. Yahya (Bize haber verdi.) tâbirini kullandı. Öte­kiler: (Bize Ebû Muâviye rivayet etti.) dediler. Ebû Muâviye, A'meş'den, o da Ebû Sâlih'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etmiş. Ebû Hü-reyre şöyle demiş: Resûlüllah  (Saîlalîahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bir kimse abdest alır ela, onu tertemiz almayı becerir sonra cum'âya gelerek susar ve hutbeyi dinlerse, gelecek cum'âya kadar işleyeceği (küçük) günahları ile üç günlük fazla günahı affolunur. Her kim de yerden çakıl taşı alırsa, abesle iştigâl etmiş olur.» buyurdular.

İnsât ile istimâ* bazen ayni mânâda kullanılırlarsa da, hakikatte ara­larında fark vardır. însât: susmakdır. Bu "kelime üç bâbdan (yâni «En-sate», «Nasate» ve «İntasate» bâblarından) kullanılabilir.

Bâzıları, «intasate» şeklinin vehim olduğunu söylemişlerse de Nevevî: «Bu bâbdan kullanılması, vehm değil; sahih bir lûgatdir di­yor; ve lügat ulemâsından Ezherî'nin beyânına göre bu kelimenin üç bâbdan kullamldıığnı söylüyor.

Bu hadîsdeki lağıvdan murâd abes yânî lüzumsuz şeylerle meşgul ol-makdır. Çünkü yerden ufak taşları alan kimse hem kendisi meşgul olur hem de onun taş aldığını gören ve sesini işitenleri meşgul eder.

Ulemânın beyânına göre iki cum'a arasındaki günahlarla üç günlük fazla günahdan murâd küçük günahlardır.

Üç günün ilâvesi ile cuma günü, hadîs-i şerîfde beyân buyurulduğu vecihle, hareket ederek hutbe dinleyen ve cuma kılanlar hakkında on mis­li İle katlanan bir hasene gibi olmuşdur.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler

 

1- Cuma günü yıkanmak vacip değil, bir fazîletdir.

2- Abdesti tertemiz almak müstehabdır. Bundan murâd abdesti bütün farzlarına, sünnetlerine ve müstehablarına dikkat ederek gurre ve tahcîlini uzatarak almakdır.

3- Cuma günü hatîb minbere çıkmazdan önce nafile namaz kılmak müstehabdır.   Cumhûr-u   ulemânın   mezhebi budur.

4- Mutlak nafilelerin haddi hudûdü yokdur. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem)'in «Kendisine mukadder olan namazı kılarsa...»    buyur­ması buna delildir.

5- Hutbe okunurken susarak dinlemek gerekir.

6- Hutbe bittikden sonra namaza niyetlenmeden konuşmakda beis yokdur.

7- Hutbe okunurken her türlü abesle iştigâl memnudur.

8- Hutbe okunurken dinleyenlerin bütün kalpleri ve bedenleri .ile ona yönelmeleri gerekir.

 

9- Cuma Namazının, Güneş Zevale Erdiği Zaman Kılınması Babı 

 

28- (858) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile İshâk b. İbrahim rivayet ettiler. Ebû Bekir dedi ki: Bize Yahya b. Âdem rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hasan [6] b. Ayyaş, Ca'fer b. Muhammed'den, o da babasından, o da Câbir b. Abdillâh'dan naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş: «Biz cuma namazını Resûlüllah (Sallallahii A leyhi ve Seliem) ile bîrlikde kılar; sonra döner de su taşıdığımız develeri dinlendirir dik.»

Hasan demiş ki: «Ben, Ca'fer'e: Bu hangi saatde oluyordu? dedim. Ca'­fer :

— Güneşin zevâH vaktinde., cevâbını verdi.

 

29- (...) Bana Kaasim b. Zekeriyyâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâlid b. Mahled rivayet etti. H.

Bana Abdullah b. Abdirrahmân Ed-Dârimî de rivayet etti. -{Dedi ki) : Bize Yahya b. Hassan rivayet etti. Her iki râvî birden demişler ki: Bize Süleyman b. iBlâl, Ca'fer'den, o da babasından naklen rivayet etti ki, ba­bası Câbir b. Abdillâh'a :

— Resûlüllah (Sallalîahü A leyhi ve Sellem) cuma namazını ne zaman kı­lardı? diye sormuş; Câbir:

— (Bİze)  cuma namazını kıldırır, sonra develerimizin yanına giderek onları dinlendirirdİk.»  cevâbını vermiş.

Abdullah kendi rivayetinde: «Güneş zevale erdiği vakit., yâni su ta­şıyan develeri...» ibaresini ziyâde etmişdir.

 

30- (859) Bize Abdullah b. Meslemete'bni Ka'neb ile Yahya b. Yah­ya ve Alîyyü'bnü Hucr rivayet ettiler. Yahya (Bize haber verdi.) tâbirini kullandı; ötekiler: (Bize, Abdülâzîz b. Ebî Hâzim rivayet etti.) dediler. Abdülazîz, babasından, o da Sehl'den naklen rivayet etmiş. Sehl: «Biz an­cak cuma namazından sonra kaylûle yapar; yemek yerdik.» demiş.

İbni Hucr: «Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) zamanında...» ifâ­desini ziyâde etti.

 

31- (860) Bize Yahya b. tbrâhîm rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Vekî', Ya'lâ b. Haris [7] El-Muhâribî'den, o da İyâs b. Selemete'bni Ek-va'dan* o da baabsından naklen haber verdi. Şöyle demiş:

«Biz, Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde güneş zevale erdiği vakit cuma namazını kılar; sonra bölgeyi araştırarak dönerdik»

 

32- (...) Bize İshâk b. İbrâhîm rivayet etti. (Dedi ki) : Hişâm b. Abdilmelik hafcer verdi (Dedi ki) : Bize Ya'Iâ b. Haris, İyâs b. Şelemete'-bi Ekva'dan, o da babasından naklen rivayet etti. İ>âs'm baabsı şöyle de­miş:

«Biz, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) ile birlikde cumâ'yı kılar da dönerdik. Ama (henüz) duvarların, gölgeleneceğimiz kadar gölgesini bulamazdık.»

Kaylûle hadîsini Buharı «Kitâbü'l-Cumua» da, gölge hadîsini de «Kitâbü'l-Megâzî» de tahrîc etmişdir.

Gölge hadîsini Ebû Dâvûd , Nesâi ve İbni Mâce «Kitâbu's-Salât» da tahrîc etmişlerdir.

Kaylûle: Öğle istirâhati, demekdir.

Gadât : Kaba kuşluk; gadâ ise: Kuşluk yemeği mânâsına gelir.

Güneşin zevalinden. murâd: Semânın ortasından batıya doğru biraz yanlamasıdır. Nitekim Buhâri'nin «cuma» bahsinde Hz. Enes'den rivayet ettiği bir hadîsde: «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cum'a namazını güneş (semânın ortasından) yanladığı vakit kılardı.» de-nilmişdir. Mezkûr hadîsi Tirmizî ile Ebû Dâvûd dahî riva­yet etmiş; Tirmizî onun hakkında «Hasen sahîhdir.» tâbirini kul­lanmış ve «Bu bâbda Selemetü'bnü Ekvâ' ile Câbir ve Zübeyr b. Avvam 'dan da hadisler rivayet edilmişdir. de­miştir.

Yine bu bâbda Sehl b. Sa'd , Abdullah b. Mesûd, Ammâr b. Yâsir, Sa'dü'l-Kurazî ve Bilâl (Radiyaîlahû anhûm)     hazerâtmdan da rivayetler vardır.

Selemetü'bnü Ekva hadîsini Tirmizî 'den maâdâ bütün kütüb-i sitte sahihleri tahrîc etmişlerdir.

Gölge hadîsi nâmını verdiğimiz bu hadîs, babımızın son rivayetidir. Mezkûr hadîsdeki «Gölgeyi araştırarak dönerdik.» ifâdesinden murâd: Gölgenin azlığını beyândır. Gölgenin en az olduğu zaman ise güneşin tam gökyüzünün ortasında bulunduğu andır. Ondan sonraki zamana zeval de­nir. Râvî bu sözü ile cuma namazının zeval vaktinde kılındığına işaret etmişdir. Çünkü güneşin tam gökyüzünün ortasında bulunduğu zamanda namaz kılmak mekruhdur.

Câbir (Radiyaîlahû anh) hadîsini Müslim ile Nesâî rivayet etmişlerdir. Babımızın birinci ve ikinci rivayetleri bu hadîse âiddir.

Zübeyrü'bnü Avvâm hadîsini imam Ahmed b. Hanbe1  tahrîc etmişdir. Mezkûr hadîsde :

«Biz, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikde cuma nama­zını kılar; sonra namazdan çıkarak kale duvarlarına koşuşurduk.    Fakat gölge  nâmına  ancak  ayaklarımızı   koyacak  kadar  bir  şey  bulabilirdik.»

denilmişdir.

Sehl b. Sa'd hadîsini Buhârî, Müslim, Nesâî ve   Tirmizî   tahrîc etmişlerdir.

Abdullah b. Mes'ûd hadîsini imam Ahmed b. Hanbel «Müsned» inde rivayet etmişdir.

Ammâr b. Yâsir hadîsini Taberânî «El-Kebîr» inde rivayet etmişdir. Bu hadîs Selemetü'bnü Ekva' hadîsi gibidir.

Sa'dü'l-Kurazî hadîsini İbni Mâce tahrîc etmişdir.

Bilâl (Radiyallahû anh) hadîsini dahî Taberânî «El-Ke­bîr» inde rivayet etmişdir. Bu hadîsde :

«Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) cuma günü gölge nalın bağı kadar olduğu ve Peygamber (Scdlallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerine oturduğu zaman ezan okunurdu.»  denilmektedir.

Sa'd-ı   Kurâzî   hadîsi dahî hemen hemen bunun gibidir.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- Ulemâ cuma vaktinin zevalden sonra girdiğine ittifak etmişler­dir. Yalnız bir rivayete göre Mücâhid :

— Cuma namazı bayram namazının vaktinde kılınabilir. Çünkü bu da bir bayram namazıdır, demişür.

2- îmam Ahmed b. Hanbel'e göre cuma namazını zevalden önce kılmak caizdir. Bu kavli İbni. Münzir, Ata' ile îshâk'dan rivayet ettiği gibi Mârûdî dahi îbni Abbâs (Radiyallahû anh)'dan n a ki etmişdir.

Hanbelîler 'den İbni Kudâme (541-620) «EI-Muk-ni'» nâm eserinde: «Cuma sahih olmak için dört şey şarttır. Bunlardan bi­rincisi vakitdir. Vaktin evveli, bayram namazının evvel vaktidir...» demek­tedir.

Bâzıları İbni Mes'ûd, Câbir, Sa'd ve Maâviye (Radiyallahû anhûm) hazerâtmm cuma namazını zevalden önce kıldıkla­rını rivayet ederler.

Hanbelîler 'den bâzı zevat Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) 'in cuma hakkında: «Bu gün Allah'ın müslümanlar için bayram olarak halkettiği bir gündür.» hadîsi ile istidlal ederek: «Madem ki Allah Teâlâ, bu güne bayram demiş, o hâlde bu günün namazı da Fitir ve Kurban bayramı namazları vaktinde kılınabilir.» demişlerdir. Fakat Aynî, bu kavle îtirâz etmiş: «Cum'a gününe bayram denilmesinden, onun bütün bay­ram hükümlerine şâmil olması lâzım gelmez. Buna delü ; Bayram günü mutlak sûretde oruç tutmanın haram kılınmasndr. Cuma günü ise bil'itti-fâk oruç tutulabilir.» demişdir.

İbni Battal ( -444), bu hadîslerde Hanbelîler'e delil olma­dığını söyledikden sonra: «Çünkü cum'a'dan sonraki vakte: Kahvaltı za­manı denilmez. Bü'akis Ashâb-ı Kiram o zaman cum'âya ha­zırlanmak için sabah kahvaltısı ile öğle iştirana tin deri bile vazgeçerlerdi. Namazı kıldıktan sonra istirahat ederler ve yemek yerlerdi. Bu suretle on­ların istirahat ve kahvaltıları cum'a'dan sonra olurdu...» demişdir.

 

10- Cuma Namazından Önce İki Hutbe Okunduğunu ve Bunlardaki Oturuşu Beyan Babı

 

33- (861) Bize Ubeydullah b. Ömer El-Kavârîrî ile Ebû Kâmil El -Cahderî hep birden Hâlid'den rivayet ettiler. Ebû Kâmil dedi ki: Bize HâIid b. Hârİs rivayet etti. (Dedi ki) : "Bize Ubeydullah, Nâfi'den, o da İbni Ömer'den naklen rivayet etti. İbni Ömer şöyle demiş:

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cuma günü ayakta hutbe okur; sonra oturur; sonra (yine) kalkardı.   Tıpkı sizin bu gün yaptığınız gibi.»

 

34- (862) Bize Yahya b. Yahya ile Hasanu'bnü'r-Rabî' ve Ebû Bekir b. Ebî Şeybe*rivâyet ettiler. Yahya (Bize haber verdi.) tâbirini kullandı. Ötekiler: Bize Ebû'I-Ahvas, Simâk'den, o da Câbir b. Semura'dan naklen rivayet etti. dediler. Câbir :

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi Sellem)n iki hutbesi vardı. Araların­da oturur; Kur'ân okur ve cemaata hatırlatma yapardı.» demiş.

 

35- Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Biez Ebû Hayse-me, Simâk'dan naklen haber verdi. Demiş ki: Bana Câbir b. Semura haber verdi. (Dedi ki) :

«Resûlüflah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayakta hutbe okur; sonra otu­rur; sonra (tekrar) kalkarak ayakta hutbe okurdu. Sana kim oturarak hut­be okuduğunu haber verdiyse muhakkak yalan söylemiş. Vallahi ben, onunla birlikde ikibinden fazla namaz kılmişımdır.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbü'l-Cumua» da; Tirmizî «Kitâ-hü's-Salât» da tahrîc etmişlerdir.

İmam Ahmed ile Bezzâr, Ebû Ya'lâ ve Taberânî onu İbni Abbâs (Radiyallahû anh) 'dan rivayet et­mişlerdir.

 

Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler :

 

1-Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbeyi ayakta okurdu. Bâzıları hatibin her iki hutbeyi ayakta okumasının şart olduğuna bu ha­dîsle istidlal etmişlerdir. Onlara göre aciz hâlinde hutbe oturarak okuna­bilir. İmam Şafiî ile bir rivâyetde imam Ahmed b. Hanbe1'in mezhepleri budur. Fakat hadîs-i şerif ayakta durmanın §art ol­duğuna değil, ancak sünnet olduğuna delildir.

«Et-Tevdîh» nâm eserde: «Hutbe esnasında ayakta durmak, mukte­dir olanlar için hutbenin sıhhatinin şartıdır. Şafiî ile onun mezhebinde bulunan ulemâya göre iki hutbe arasında oturmak da böyledir. Ayakta durmakdan âciz kalırsa yerine başkasını geçirir. Fakat acizden dolayı o-turarak veya yatarak hutbe okumak kat'iyyetle caizdir. Nitekim namaz da öyledir, O hâlde kendisine uymak da sahîhdir. Bize göre bir vecih da­ha vardır ki, o da ayakta durmağa kudreti olan kimsenin oturarak hutbe okumasının sahîh oluşudur. Bu kavil şazdır. Evet; bu kavil Ebû Hanîfe ile Mâ1ik'in ve imam Ahmed'in mezhepleridir. Ni­tekim böyle olduğunu imam Nevevî de-rivayet etmişdir. Bunlar bu mes'eleyi ezana kıyâs etmişlerdir.

İbni Battal, imam Mâlik'in Şafiî   ile beraber olduğunu; îbni Kassâr ise Ebû Hanîfe ile beraber ol­duğunu nakletmişlerdir...» deniliyor.

Bâzıları imam Şâfiî'ye delil olarak Müs1im'in rivayet ettiği Kâ'b b. Ücra hadîsini gösterirler. Mezkûr hadîsde beyân edildi­ğine göre Hz. Kâ'b mescide girmiş: Abdurrahman b. Ebî'l-Hakem oturduğu yerden hutbe okuyormuş. Kâ'b (Radiyatlahû anh) :

«Şu hatibe (bir rivâyetde şu habise) bakın, oturduğu yerden hutbe okuyor! Hâlbuki Teâlâ Hazretleri (onlar seni ayakta bıraktılar.) buyuru­yor.» demiş. îbni Huzeyme 'nin «Sahîh» inde Hz. Kâb'm : «Ben bu günkü gibi müslümanlara oturduğu yerden imam olup; hutbe okuyan hiç bir imam görmedim.» demiş; bu sözünü iki defa tekrârlamış-dır.

Fakat Şafiî1er'in bu istidlaline cevap verilmiş ve: Hz , Kâ'b'in inkârı, Abdurrahman sünneti terk ettiği içindir. Eğer ayakta durmak şart olaydı, bir farzı terk ettiği hâlde cemâat onun arka­sında namaz kılmaya devam etmezlerdi.» denilmişdir.

2- îmam Nevevî, Hz. Câbir'in: «Ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile ikibinden fazla namaz kıldım.» sözünü, beş vakit namaza hamletmişdir. Çünkü bu namazları cumâ'lara hamletmeye imkân yokdur. îkibinden fazla namaz kırk seneden fazla zaman alır.

Aynî ise bu sözü doğrudan doğruya mübâleğaya hamletmişdir. Çünkü siyâk-ı kelâm cum'âlar hakkındadır. Cuma hakkında .söylenen bir sözü beş vakit namazla te'vîl doğru değildir.

Kanâat-ı âcizemce Hz. Kâ'b'in bu sözünü: «Een içlerinde bir çok cum'âlar da bulunmak üzere Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) ile bir-likde ikibinden fazla namaz kıldım,» mânâsına almalıdır. Bu suretle hem hadîse daha muvafık bir mânâ verilmiş hem de Nevevî ile Aynî'nin sözlerinin arası bulunmuş olur.

Şâfiîler bir de îbni Ebî Şeybe 'nin Tâvûs'dan rivayet ettiği şu hadîsle istidlal ederler : Tâvûs :

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ebû Bekir, Ömer ve Osmân ayakta hutbe okudular. Minber üzerinde ilk oturan Muâviye olmuşdur.» demişdir. Şa'bî: «Muâviye 'nin oturarak hutbe okuması, karnının İç yağı çoğaldığı ve et tuttuğu zaman olmuşdur.* Der. Bunlara   Aynî   şu cevâbı verir :

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ayakta hutbe okuduğunu bildiren bütün hadîsler cemâatin onu ne hâlde bıraktıklarını ve Resûlül-l«h (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in faziletli olan bir şey'e devam ederdiğini, bunun aksinin de caiz olduğunu haber vermekden ibâretdir.   Buna biz de kaailiz...»

3- Filvaki Hanefîler'e göre oturarak hutbe okumak caizdir. Zira bununla da zikir ve nasîhatdan ibaret olan maksad yerini bulur. An­cak sünnete muhalefet olacağı için özürsüz oturarak hutbe okumak mek-ruhdur.

Aynî'ye göre Hanefî1er'in bu husûsdaki en kuvvetli delili Buhârî'nin rivayet ettiği Ebû Saîd-i Hudrî hadîsidir. Bu hadîsde Peygamber (ScîUaliahü Aleyhi ve Seîlem)'in bir gün minber üze­rine oturduğu, ashabın da etrafını çevirerek oturdukları bildiriliyor.

Hanefîler'e delîl olan hadîslerden biri de Sehl b. Sa'd hadîsidir. Mezkûr hadîsde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Ensâr'dan bir kadına haber göndererek:

«Doğramacı kölene emret de, bana birkaç basamak yapsın! Cemaata söz söylediğim zaman, onların üzerine oturayım.» buyurmuşdur. Mezkûr hadîsi dahî   Buhârî   tahrîc etmişdir.

4- Cumhûr-u ulemâya göre hutbeyi ayakta okumak farzdır. Delilleri babımızın   Câbir b. Semura   hadîsidir.

5- Zahirî 'lerle siz adhi sahih olur. Bu kavli   İbni Macişun,   imam   Mâlik,   Hasan-ı Basrî'ye göre cuma na­mazı hutbeden de rivayet etmişdir.

6- Ebû Hanîfe,   Mâlik ve Cumhûr-u   ulemâya göre iki hutbe arasında oturmak şart veya vâcib değil; sünnetdir. İmam   Şafiî   bunun farz ve hutbenin sıhhati için şart olduğuna kaa-ildir, Tahâvî bu kavle imam Şafiî 'den başka hiç bir kimsenin tarafdâr olmadığını söylemişdir.

7- İmam Şafiî   babımızın Câbir b. Semura   hadîsi ile istidlal ederek, hutbe esnasında hatibin va'z edip   Kur'ân okuma­sının şart olduğunu söylemişdir. Ona göre her iki hutbede Allah'a hamd-ü sena, Resulüne salât-ü selâm ve cemaata va'z-ü nasihat hutbenin vâcibâ-tındandir. Hiç olmazsa iki hutbenin birinde bir âyet okumak, ikinci hut­bede mü'minlere duada bulunmak vâcibdir.

8- İmam A'zam ile imam Mâlik'e ve cumhur'a göre hutbe ismi verilecek kadar konuşmak kâfidir. İmam   A'zam'la imam Ebû Yûsuf'a göre hutbe namına bir defa tahmîd veya tes-bîh yahut tehlilde bulunmak kâfidir. Bu kavil   imam Mâlik 'den de rivayet olunur.

Nevevî bunun zayıf olduğunu, çünkü bir teşbihe hutbe denilemi-yeceği gibi, bununla hutbeden maksad dahî hâsıl olamıyacağını söylemiş; bir tahmîd veya teşbihin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) 'den    riva­yet olunan sahih hadîslere de muhalif olduğunu bildirmişdir.

 

11- Teala Hazretlerinin : Onlar Bir Ticaret veya Eğlence Gördükleri Vakit Ona Doğru Sökün Ettiler de, Seni Ayakta Bıraktılar Âyet-i Kerimesi Hakkında Bir Bab

 

36- (863) Bize Osman b. Ebî Şeybe ile İshâk b. İbrahim ikisi birden Cerîr'den rivayet ettiler. Osman dedi ki: Bize Cerîr, Huseyn b= Abdirrah-mân'dan, o da Salim b. Ebî'l-Ca'd'dan, o da Câbir b. Abdillâh'dan naklen rivayet etti ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) cuma günü ayak­ta hutbe okuyormuş. Bu sırada Şam'dan bir kervan gelmiş. Derken ce­mâat ona doğru sökün etmişler. Hatta on iki kişiden başka kimse kalma­mış. Bunun üzerine Cuma süresindeki şu âyet nâzîl olmuş:

(Onlar [8] bir ticâret veya eğlence gördükleri vakit ona doğru sökün ettiler de, seni ayakta bıraktılar.)

 

(...) Bize bu hadîsi Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. İdrîs, Husayn'dan bu isnâdla rivayet etti. (Yalnız o) : «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) hutbe okurken...» demiş «ayakta» kelimesini söylememişdir.

 

37- (...) Bize Rifâatü'bnü [9] Heysem El-Vâsitî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâlid (yâni Tahhân) Husayn'dan, o da Salim ile Ebû Süfyân'-dan, onlar da Câbir b. AbdiIIâh'dan naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş: Cuma günü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) ile beraber bulunu­yorduk. Derken bir kervan geldi. Cemâat hemen onun yanına çıktılar. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanında oniki kişiden başka kimse kalmadı. Ben kalanların, içinde idim.

Bunun üzerine Allah   (Celle Celâlühü) :

(Onlar bir ticâret veya eğlence gördükleri vakit ona doğru sökün etti­ler de, seni ayakta bıraktılar... ilâh.)  âyet-i kerimesini indirdi.

 

38- (...) Bize İsmail b. Sâlâm rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hüseyin haber verdi. (Dedi ki) : Bize Husayn, Ebû Süfyân ile Salim b. Ebî'1-Ca'd'-dan, onlar da Câbir b. AbdiIIâh'dan naklen haber verdi. Câbir şöyle demiş:

«Bir cuma günü Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayakta (hutbe okumakda) iken Medine'ye bir kervan geliverdi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ashabı hemen ona doğru koşuştular. Bİnnetîce ya­nında oniki kişiden başka kimse kalmadı. Kalanların içinde Ebû Bekir ile Ömer de vardı. (Bunun üzerine) şu âyet nazil oldu :

(Onjar bîr ticâret veya eğlence gördükler! vakit ona doğru sökün ettiler...)

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu'l-Cumua», «Kitâbü'1-Büyû'» ve «Ki-tâbu't-Tefsîr» de; Tirmizi «Kitabu't-Tefsîr» de; Nesâî dahî «Kitâbu't-Tefsîr» ile «Kitâbu's-Salât»da muhtelif râvîlerden tahrîc etmiş­lerdir.

Hadîsin buradaki rivayetlerinde: Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'in ayakta hutbe okunıakda iken bir kervan geldiği bildiriliyor.

Buhârî 'nin rivayetinden ise kervan geldiğinde namazda bulundu­ğu anlaşılıyor. Bu suretle zahiren iki rivayet arasında münâfât olduğu gö­ze çarpıyorsa da, ulemâ iki rivayetin arasını bulmuş ve: «Buhârî'-nin rivayetin deki (Namaz kılarken.) tâbirinden murâd: Namazı bekler­ken, demekdir. Ebû Nuay m'ın rivâyetindeki (Namazda) tâbirinden de: (Hutbede) mânâsı kasdedilmişdir. Bu, bir şeye berâberindekinin adı­nı tesmiye kabilinden mecazdır.» demişlerdir.

Nevevi dahî iki rivayetin manen biribirine uyması için Müs­lim'in rivâyetindeki: «Namazdan murâd: Hutbe hâlinde onu beklemek-dir.» demişdir.

Beyhakî de: «Bu hâdisenin hutbe hâlinde olduğunu bildiren ri­vayet sahih olacağa daha çok benziyor.» demişdir.

îr: Ticaret mallarını taşıyan develer, demekdir. Taşman malların yi­yecek kabilimden olup olmaması müsavidir. Kelime müennes olup, kendi lâfzından müfredi yokdur.

Bâzıları: «îr: Merkep kaafilesidir. Sonraları bu kelime kullanıla kul­lanıla her kaafileye ıtlak olunmuşdur.» demişlerdir.

Bunlar mezkûr kelimeyi herhalde «ayr»m cem'i olarak telâkki etmek­tedirler. Gelmeyi «îr»/e isnâd etmek mecazdır. Murâd: îr'in sahipleridir.

Gelen kervanın kime âid olduğu burada zikredilme misse de Taberî'nin rivayetinde Dihyetü'l-Kelbî Hazretlerine âid olduğu tasrîh edilmişdir.

Hadîs ulemâsının beyânına göre Hz. Dihye develerine Şam'­dan zahire ve buğday yükleyerek Medine-i Münevvere'ye getirmiş, halk yiyeceğe pek ziyâde muhtâc oldukları için kervanın geldi-#ini duyar duymaz minberde hutbe okvayan Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'i yalnız bırakarak ona doğru koşmuşlar.

îbni Merdûye 'nin Dahhâk tarîki ile İbni Abbâs (Radiyallahû anh) 'dan rivayet ettiği bir hadîse göre gelen kervan Hz. Abdurrahman  b. Avf'a âidrniş.

Bu iki rivayetin arasını bulmak için ulemâ ticâretin Abdurrah­man br Avf Hazretlerine âid olduğunu Dihye'nin ise onun ta­rafından gönderilmiş, onun mallarını sevk-u idare eden bir vekîl vazifesi gördüğünü söylemişlerdir. Ayni kervanda, her ikisinin müşterek olmala­rı dahî mümkündür. Bu takdirde kervanın ikisine de nisbeti sahîh olur.

Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellemym yanında kaç kişi kaldığı ihtihâfhdır. Buhârî ile Müs1im'in rivayetleri ide oniki kişi kal­dığı bildirilmişdir. Dârakutnî 'nin rivayetinde, bunların kırk kişi olduğu; Ferrâ'in rivayetinde sekiz; Abd b. Humeyd'in tefsi­rinde yedi; Taberî ile İbni Ebî Hatim'in sahih bir isnâdla Hz. Katâde 'den rivayet ettikleri bir hadîsde oniki erkekle bir ka­dın; başka bir rivâyetde iki kadın; îb'ni Merdûye 'nin rivayet et­tiği ibni Abbâs hadîsinde yedi kadın oldukları bildirilmişdir. Ancak   İbni Abbâs    hadîsinin isnadı zayıfdır.

Kalanların kim olduklarına gelince babımızın Hâlid-i Tahhân rivayetinde Hz. Câbir kalanlardan birinin kendisi olduğu­nu; Hüşeym rivayetinde kalanlar arasında Ebû Bekir ile Ömer (Radiyallahû anhÛmaymn da bulunduğunu beyân etmişdir. İs­mail b. Ebî Ziyâd'm tefsîrinde Ebû Huzeyfe 'nin âzâd-lısı Sâ1im'in de bunlar arasında bulunduğu kaydediliyor. Ukay1î'nin ibni Abbâs (Radiyallahû an.h)'dc\n rivayet ettiği bir ha­dîsde dört halîfe ile Hz. İbni Mes'ûd 'un ve Ensâr'dan bir takım zevatın mescidde kalanlar arasında bulundukları bildiriliyor. Sühey1î'nin rivayetine göre Esed b Amr munkatî' bir senedle mescidde kalan oniki kişinin sağlıklarında cennetle müjdelenen on zât ile Bilâl ve îbni Mes'ûd haaerâtı olduklarını bildirmişdir. Bir rivâyetde İbni Mes'ûd yerine Hz. Ammâr zikredil­miş; Hz. Câbir dahî kalanlar arasında olduğu hâlde ihmâl edil-mişdir.

Babımız hadîsinin zahirine göre âyet-i kerîmenin inmesine sebep: Mezkûr kervanın gelişi ve cemaatin ona koşmasıdır. Fakat Ebû Dâvûd'un «Merâsîl» inde Hz. Mukaati1 b. Hayyân 'dan rivayet olunan bir hadîsde :

«Resûlülİah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cunıâ namazını bayramlarda olduğu gibi hutbeden önce kılardı.» Bir cuma günü yine namazı kıldır­dıktan sonra hutbe okurken mescide bir adam girerek :

— Dihye ticâret mallan ile gelmişdir! dedi. Dihye bir yerden gel­diği vakit onu yakınları deflerle karşılardı. Derken cemâat hutbe dinle­meyi, terk etmekde bir şey yokdur zannederek dışarıya çıktılar. Allah Teâlâ da mezkûr âyeti indirdi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cuma günü hutbeyi evvel Okumaya, namazı ondan sonra ki. -dirmağa fcaşladı, Bu bâbdaki nehiyden sonra artık Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)''den şehâdet parmağı İle işaret etmek sureti ile izin İste­yerek, o da eliyle işaret suretiyle izin vermedikçe burun kanama veya abdesti bozulma gibi sebeplerden dolayı hiç bir kimse dışarıya çıkmaz oldu.» denilmektedir.

Süheylî: «Bu hadîs sabit bir yoldan nakledilmemiş de olsa sa­habeye hüsn-ü zanda bulunmak onun doğru olmasını icâb eder.» diyor. Kaadî Iyâz: «Ashabın haline en yakışanda budur. Onlar­dan beklenen Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) ile beraber kıldıkla­rı namazı bırakmamaktır. Lâkin namaz bitince mescidden ayrılmayı caiz sanmışlardır.» demiştir.

Yine Kaadı Iyâz'm beyânına göre ulemâdan bâzıları Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Settem) 'in cuma naamzından sonra hiç bir za­man hutbe okumadığım söylemişlerdir.

îmam Şafiî (Rahimehullah) 'm «Sünen» inde İbrahim b. Muhammed tarîki ile rivayet ettiği bir hadîsde şöyle denilmek­tedir:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selle m i cuma günü hutbe okurdu. Medîne'l ilerin Bathâ' denilen bir pazar yeri vardı ki, Beni Süleym kabilesi oraya at, deve ve yağ getirirlerdi. (Bir defa yine) oraya geldiler. Cemâat, ResO\ü\\a\\ (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i yalnız bırakarak onların yanına çıktı­lar. Beni Süleym'in bir eğlence âleti vardı. Ensâr'dan biri evlenirse onu ça­larlardı. Bu âlet davuldu. İşte Allah Teâlâ onları bundan dolayı ayıpladı. Ve (Bîr ticâret yahut eğlence görürlerse, ona doğru sökün ederler.) buyurdu.»

Bu hadîs mürseldir. Fakat Ebû Avâne ile Taberî onu mevsûl olarak da rivayet etmişlerdir.

Taberî. 'nin rivayetinde Câbir (Radiyallahû anh) « Medîne Tilerden biri evlenirse, cariyeler onun düğününda kaval çalarlar, halk onların başına üşüşür ve Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i ayakta bırakırlardı. Ondan dolayı bu âyet nazil oldu.» demişdir.

Abdullah b. Humeyd'in tefsirinde rivayet olunan Dihye hadîsinin sonunda şu ibare de vardır: «Bunun üzerine Peygamber (Saîlattahü Aleyhi ve Sellem) :

— Nefsim kabz-i kudretinde olan Allah'a yemîn ederim ki benimle hiç bir kems» kal m ayın caya kadar birİbirİnizin peşinden gitseydiniz şu vâdî mutlakaa sizin üzerinize ateş akıtırdı; buyurdular.»

İbni Abbâs tefsirinde bu hâdiseyi Enes (Radiyallahû anh) şöyle anlatıyor: «Bir cuma günü biz Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) 'in yanında, onun hutbesini dinlerken mesciddekiler anîden da­vul zurna sesleri işittiler. Medîneliler'eŞam 'dan bir kervan buğday ve kuru üzüm getirdiği vakit sevinçlerinden onu çalgılarla kar­şılarlardı. O gün Feygamfcer (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okurken Dihye'nin kervanı gelmişdi. Derken cemâat Peygamber (Sallallahü Aleyhi veSellem)'i bırakarak dışarı çıktılar. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) :

«Burada kimler kaldı?» diye sordu. Ve orada Ebû Bekir, Omer, Osman, Ali, İbni Mes'ûd ve Ebû Huzeyfe'nin âzadlısı Salim kaldığını, kalanların oniki erkekle bir kadından mürekkep bir cemâat olduğunu gördü. Bunun üzerine (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) Efendimiz :

Sonrakileriniz, evvelkilerinize tâbi olaydı, şu vâdî sizin üzerinize ateş kesilirdi. Lâkin Allah bana sizin sebebinizle ihsanda bulunarak mescidden

çıkanlardan azabı kaldırdı.» buyurdu. Ve mezkûr âyet indi. Buna benzer başka rivayetler de vardır.

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler :

 

1- Cuma namazında cemaata hatibi terk ederek dağılırlarsa, kalan­larla imamın namazı hâlleri üzere devam eder.

İbni Battal diyor ki: «İmam cuma namazına cemaatla niyet ettikten sonra cemâat dağılırlarsa, kılınacak namaza ne hüküm verileceği hususunda ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Sevrî'ye göre, bütün cemâat da­ğılır da yalnız iki kişi kalırsa imam namazı iki rek'ât olarak kıldırır. Bir kişi kalırsa dört rek'ât üzerinden kılar. Ebû Sevr: İmam, bu na­mazı cuma olarak kıldırır; demişdir.»

Hanefî1er'den imam A'zam'a göre, cuma namazında cemâat imama uyduktan sonra cemâatin dağılmalarını îcâb eden bir arıza vuku bulur da, bütün cemâat dağılır; imam yalnız başına kalırsa rükû' veya secde etmemiş olmak şartı ile imam namazı yeniden kılar; fakat bu sefer öğleye niyetlenir. îmam Ebû Yûsuf ile imam Muhammed'e göre, cemâat, namaza niyetlendikden sonra dağılırlarsa, imam o namazı cuma olarak tamamlar.

Bir rivâyetde   Müzeni 'nin kavli dahî budur.

Cemâat rükû' veya secdeden sonra dağılırlarsa bil'ittifâk cuma ola­rak tamamlar. Yalnız imam Züfer'e göre: İmam bu namazı Öğle olarak kılar.

îmam Mâlik'e göre: Cemâat namaza niyetlendikten sonra dağı­lırlar daf dönmelerinden ümîd kesilirse imam o namazı dört rek'ât ola­rak tamamlar. Aksi takdirde o namaız nafile olarak kılar ve cemâatin gel­melerini bekler. Cemâat, imamla bir rek'ât kıldıktan sonra dağılırlarsa Eşheb ile Abdülvahhâb'a göre, imam o namazı cuma olarak tamamlar.  Müzeni 'nin ihtiyar ettiği kavil budur.

Sühnûn'a göre, bu suret dahî niyetlendikden sonra dağılmak gi­bidir.

İshâk : «Eğer imamla beraber oniki kişi kalırsa, imam o namazı curnâ olarak kıldırır.» demişdir.

İmam Ahmed b. Hanbel'in zahir olan sözüne bakılırsa, cuma namazı kılınmak için aleddevâm kırk kişilik cemâat bulunması lâzımdır.

Nevevî diyor ki: «İmam cuma namazı için şart olan kırk kişilik cemâat ile namaza niyetlense de, sonra cemâat dağılsalar, bu mes'ele hak­kında beş kavil vardır. Esah olan kavle göre imam o namazı öğle olarak tamamlar.»

Müzeni'nin bu mes'elede iki kavli vardır. Birinci kavle göre: İmam o namazı yalnız başına cuma olarak tamamlar.

İkinci kavle göre: Şayet, iki secdesi ile birlikde bir rek'ât kilmışsa, o namazı cuma olarak tamamlar.

Bâzıları: «İmam ile birlikde bir kişi kaldıysa, imam o namazı cum'a olarak tamamlar.» demişlerdir.

İbni Münzir: «İmam İle birlikde iki kişi kalmışsa, imam o na­mazı cuma olarak tamamlar.» demişdir. Büveytığ'nın rivayeti de budur.

Hâsılı her namazda kırk kişi cemâat kalmasının şart olup olmaması hakkında iki kavil vardır. Şart değildir dediğimiz takdirde bir kaç kişi­nin kalması şart mıdır, değilmidir? Bu husûsda iki kavil vardır. «Birkaç kişi şart değildir.» dersek, ilk rek'at ile ikinci rek'at arasında fark olup ol­maması babında yine iki kavil vardır. «Vardır.» dediğimiz takdirde kaç kişinin bulunması şart olacağı hususunda yine iki kavil vardır. Birinci kavle göre üç, ikinciye göre iki kişi bulunması şartdır.-

Aynî şöyle diyor: «Bunu kısaca ifâde etmek istersen, bu mes'elede beş kavil vardır, dersin. Şöyle ki:

a) Cuma namazını ne suretle olursa olsun imam öğle olarak tamam­lar. Sahîh olan kavil budur.

b) Ne suretle olursa olsun cuma olarak tamamlar.

c) İmamla birlikde iki kişi kalırsa, cuma olarak; aksi takdirde öğle namazı olarak tamamlar.

d) İmamla beraber bir kişi kalırsa imam, o namazı cuma olarak ta­mamlar.

e) Bütün cemâat yahut cemâatdan bâzıları secdeleri ile birlikde bir rek'at kıldıktan sonra dağıtırlarsa, imam o namazı cuma olarak tamam­lar. Aksi takdirde öğle olarak kılar.»

2- Bir kişinin cuma namazı kılması sahîh olamıyacağına icmâ-ı ümmet vardır. Yalnız Zahirî 'lerden İbni Hazm (384-456)'in ri­vayetine göre bâzı kimseler bir kişinin de öğle namazı gibi cuma kıla­cağına kaail olmuşlardır.

3- İmam A'zam'a göre: Cuma namazında imamdan mâada en az üç kişilik cemâat bulunmak iktizâ eder.    îmam   Züfer ile L'eys b. Sa'd'in kavi.Heri de budur.

Îbnü'l-Münzir mezkûr kavli Evzâî'den ve birer kavil olmak üzere Sevrî ile Ebû Sevr 'den rivayet etmişdir. Mü­zenî dahî bu kavli ihtiyar etmişdir.

İmam Ebû Yûsuf la imam Muhammed'e göre: İmamdan mâada iki kişilik cemâatin bulunması kâfidir. Bir kavle göre Sevri ile Ebû Sevr de buna kaaildirler. Hasan-ı Basrî. 'nin mezhebi dahî budur.

4- Cuma namazının cemâat sayısı hakkında zikri geçen iki kavil­den mâada onîki kavil daha vardır. Şöyle ki:

a) Nehaî ile Hasan b. Hayye ve zahirîlere göre. İmamdan mâada bir cemâat kâfidir.

b) İkrime'ye göre yedi kişi;

c) Rabîa 'ya göre dokuz;

d) İbni Habîb'in imam   Mâlik 'den rivayetine göre: Otuz;

c) Ömeru'bnü   Abdilâzîz'e göre: Mevâlîden olmak çartı ile kırk kişi;

f) İmam Şafiî ile İmam Ahmed'in zahir olan kavli­ne göre: Yaz kış göç etmeyen hür, mukîm, âkil ve baliğ kırk kişi;

g) îmam Ahmed 'den bir rivayete göre: elli kişi;

h) Mâzirî'nin bir rivayetine göre: Seksen;

ı) Yine Mâzirî'nin bir rivayetine göre: Muavyen olmayan bir

j) Rabîa ile imam Mâ1ik'e göre: oniki;

k) İmam Mâlik 'den bir rivayete göre onüç;

1) Başka bir rivayete göre yirmi kişi ile cum'a namazı kılınır.

 

39- (864)  Bize Muhammedü'bnü'I-Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Mansûr'dan, o da Amr b. Mürra'dan, o da Ebû Ubeyde'den, o da Kâ'b b. Ucra'dan naklen rivayet etti. Demiş ki :

«Kâ'b, mescide girdi. Abdurrahmân b. Ümmi Hakem oturduğu yer­den hutbe okuyordu. Kâ'b :

— Şu habise bakın! Oturduğu yerden hutbe okuyor. Hâlbuki Allah Teâlâ (onlar bir ticâret veya eğlence gördükleri vakit, ona doğru sökün ettiler de seni ayakta bıraktılar.)   buyuruyor; dedi.»

Hadîsin isnadında Hz. Ka'b'm mescide girdiğini ve «şu habise bakın!..» dediğini söyliyen zât ya Ebû Ubeyde yahut bizzat Kâ'b Ucra'dır. Böyle kendisi için «Ben» demek lâzımken, ismini söyliyen râvîlere çok tesadüf olunur. Onlar, bunu ya tevâzuan yahut da başka bîr nükteden dolayı yaparlar.

Hz. Kâ'b'm okuduğu âyeti istidlali şöyledir: Allah Teâlâ Haz­retleri, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)Jin ayakta hutbe okumakda olduğunu haber vermişdir. Binâenaleyh Abdurrahmân'm da hut­beyi ayakta okuması îcâb ederdi. Çünkü Teâlâ Hazretleri

«Sizin için Resûlüliah'da güzel bir örnek vardır» buyurduğu gibi, bir bir âyetde : «Ona tâbi' olun!»,'başka bir âyetde de «Resul size ne getirirse, onu hemen alın!»   buyurmuşdur.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dahî «Benİ nasıl namaz kılarken gördüyseniz, siz de öyle kılın!»  emrini vermişdir.

Hz. Kâ'b'm bu sözleri büyüklerin münkerât işlediğim görünce onları, bundan vazgeçirmeye çalışmak lâzım geldiğine delildir.

 

12- Cuma'yı  Terk Edenler Hakkında Gösterilen Şiddet Babı

 

40-  (865) Bana Hasen b. Aliy El-Hulvânî rivayet etti.     (Dedi ki) : Bize Ebû Tevbe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muâviye —ki İbni Seliâm'dır—, Zeyd'den (yâni kardeşinden) naklen rivayet etti. Zeyd, Ebû Sel-lâm'dan dinlemiş. Ebû Sellâm demiş ki: Bana, Hakem b. Mînâ [10] riva­yet etti. Ona da Abdullah b. Ömer ile Ebû Hüreyre rivayet etmişler. On­lar da Resûlüllah (Saîiallahü Aleyhi ve Sellem)'i minberinin basamakları üzerinde şöyle buyururken işitmişler :

«Yâ bir takım adamlar cuma namazlarını terk etmekden vazgeçerler yahut Allah, onların kalplerine muhakkak sûrefde mühür vurur,da bir daha gafillerden olurlar!»

Ved': Terketmek, demekdir. Nahiv ulemâsı «Yedeu» kelimesinin masdan ile mazisinin araplar taarfmdan kullanılmadığını iddia etmişler­dir. Hadîs-i şerif onların bu iddiasını reddetmektedir. Resûl-İ Ekrem (Scdlallahü Aleyhi ve Sellem) 'in araplann en fasihi olduğunda şüphe yokdur. Bu hadîsde «yedeu» fiilinin masdarını, başka bir hadîsde de mazisini kul­landığına göre nahiv ulemâsının bu husûsdaki iddiaları yersiz kalır.

Hatm : Mühürlemek ve Örtmek, mânâlarına gelir. Reyn de ayni mâ­nâya kullanılır. Bâzıları aralarında fark görmüş ve: «Reyn: Biraz mühür­lemek; tab': Biraz kilitlemek; ikfâl: muhkem sûretde kilitlemek, mânâla­rına gelir.» demişlerdir.

Kaadı İyâz'ın beyânına göre bu lâfızların mânâsı hususunda kelâm ulemâsı ihtilâfa düşmüşlerdir. Ehl-i sünnet ulemâsı : «Bunlardan murâd: Kalpde küfrü halketmekdir.* demişlerdir.

Bâzıları, lütuf ve hayır sebeplerinin yokluğu mânâsına geldiğini, bir takımları da bunlar cuma namazına gelmiyenlerin aleyhine şehâdet kas-dedildiğini söylemişlerdir. Hattâ: «Bu bir alâmetdir, Allah Teâlâ onu cuma namazına gitmeyenlerin kalplerinde yaratır. Melekler hangi kulun medhe hangisinin zemme lâyık olduğunu, bu alâmetden anlarlar.» diyen­ler olmuşdur.

Ehl-i sünnet ulemâsından bâzılarına göre lütuf : Tâatı halk etmekdîr. Bir takımları: «Tâata kudret halketmekdir.» demişlerdir. Binâ­enaleyh hadîs-i şerîfdeki «kalperi mühürleme»den murâd: Ehl-i sünnete göre küfrü halketmekdir.

İbni Mâce 'nin Hz. Câbir'den rivayet ettiği şu hadîs de bu mânâyı te'yîd eder :

«Allah Teâlâ cum'âyı size bu sene, bu ayda, bu günde, benim şu ma-kaamımda kıyamete kadar farz kıldı. İmdi her kim benim hayâtımda veya benden sonra âdil yahut zâlim bir imamı olduğu hâlde cum'âyı hakîr gö­rerek veya inkâr ederek kılmazsa, Allah onun İki yakasını bir yere ge­tirmesin ve işinde ona bereket vermesin! iyi bilin ki tevbe edinceye kadar o kimsenin namazı, zekâtı, haca ve orucu yokdur. Onun hiç bir hayrı yokdur. Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder.»

Gerek bu sözü gerekse onun üzerine atfedilen gaflet mes'elesini: «Al­lah Teâlâ'nm lütfü değil de, onun zıddı olan hizlânı yaratmasıdır.» şeklin­de, tefsir mu'tezilenin kavlidir. Onlar kalplerin mühürlenmesini bu mânâ­ya almışlardır. Mu'tedle taifesi «Kul, fi'lini kendi yaratır.-» iddia­sında bulundukları için lütfü bu iddiaya muvafık sûretde tarife çalışmış ve: «Lütuf, Allah Teâlâ'nm kulda yarattığı beyyine, akıl ve idrâk gibi bir şeydir ki, o şey bulunduğu vakit kulun îmân edeceğini bilir.» demişlerdir..

 

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler :

 

1- Cuma kılman câmi'lere minber yapmak bilittifâk sünnetdir.

2- EkserTi ulemâ bu hadîsle ve cuma âyeti ile istidlal ederek, cuma namazının farz-ı ayın olduğunu kabul etmişlerdir. Şâfiî1er'den bâ­zılarına göre cuma namazı farz-ı kifâyedir. Bunlar:

«Cemaatla kılınan namaz sizden birinizin yalnız kıldığı namazdan daha faziletlidir » hadîsi ile istidlal etmiş; ve «Hadîsin umûmunda, cuma namazı da dâhildir. Görülüyor ki Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sçllem) yalnız kılman namaza da fazilet isbât etmişdir. Çünkü cemaatla kılınan namazın efdaliyyeti bunu iktizâ eder.» demişlerdir.

Bâzıları İbni Vehbin, imam Mâlik 'den «cuma nama­zı,-sünnetdir.> dediğini nakletmişse de, bu nakil doğru değildir. Çünkü İmam Mâlik hiç bir zaman cuma namazının sünnet olduğunu söylememişdir. Yalnız köyler hakkında: «Evleri biribirine bitişik olan köylüler, İmamları emrettiği takdirde cuma namazını kılmalıdırlar. Çün­kü cuma sünnetdir.» demişdir. Hz. İmam bu sözü ile köyün, kasa­ba ve şehir sıfatında olmadığını anlatmak istemişdir.

Bâzıları: «Köylüler, şehirlilere kıyâsen cuma kılarlar. Eğer cuma namazı kılmalarını, köyün âmiri emrederse imam Mâ1ik'e göre cuma kılmaları daha müekked şekilde lâzım olur.» demişlerdir.

Şu hâlde imam Mâlik kendi İçtihadı ile hükmettiği bu mes'eleye «sünnet» demişdir. Yoksa ona göre de cuma namazı farzdır.

 

13- Namazı ve Hutbeyi Hafif Tutma Babı

 

41- (866) Bize Hasen b. Rabî' ile Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivayet et­tiler. Dediler ki: Bize Ebu'l-Ahvas, Simâk'den, o da Câbir b. Semura'dan naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş :

«Ben Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte namaz kılar­dım    Onun namazı orta, hutbesi dahî orta idi.»

 

42- (...) Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe île İbni Nümeyr rivayet etti­ler. Dediler ki: Bize Muhammed b. Bişr rivayet etti. (Dedi ki) . Bize Ze-keriyyâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Simâk b. Harb, Câbir b. Semura'dan naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş:

«Ben Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte bir çok namaz­lar kılıyordum.   Onun namazı orta, hutbesi de orta İdi.»

Ebû Bekr'in rivayetinde: «Zekeriyyâ' Simâk'den» denilmiştir.

Kasd :.Orta demektir. Araplar orta boylu adama ve orta halde yaşa­yışa kasd derler. Resûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Hep kim cemaata namaz ktldmrsa hafif futsun!» buyurmuşlardır. Çünkü namazı uzun tutmak bahusus yaz gecelerinde cemaata zorluk ve­rir. Bir de uzatmada bir nevi' tesannu vardır.

îmam olan kimsenin cemaatin hâlini göz önünde bulundurarak ona göre hareket etmesi gerektiğini evvelce görmüştük.

 

43- (867) Bana Muhammed b. el-Müsennâ rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülvehhâb b. Abdilmecîd, Cafer b. Muhammed'd en, o da Babasın­dan, o da Câbir b. AbdiIIâh'dan naklen rivayet etti. Demiş ki :

«Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); hutbe okudu mu gözleri kıza­rır; sesi yükselir, ve hiddeti artardı. Hatta bir orduyu tehdîdde bulunarak: (düşman) akşama sabah size baskın yapacak diyen (ordu kumandanı) gibi olur; ve şehâdet parmağı ile orta parmağını yan yana getirerek:

«Ben kıyamete şunlar (in bir birine olan yakınlığı) gibi yakın (bir za­manda) gönderildim.» der; ve şöyle devam ederdi:

«Bundan sonra (malûmunuz olsun ki) sözün en hayırlısı Allah'ın kita­bıdır. Irşadların en hayırlısı da Muhammed'in irşadıdır. Umurun en kötü­sü, sonradan çıkarılanlarıdır. Her bid'at dalâlettir.»    der; Sonra :

«Ben her mü'mine kendi nefsinden ileriyim. Bir kimse (ölürken) mal bırakırsa o mal onun yakınlarına âiddir. Fakat borç veya çoluk çocuk bırakırsa bana âid ve benim üzerİmedir.»  buyururlardı.

 

44- (...) Bize Abd b. Humeyd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâlid b. Mahled rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Süleyman b. Bilâl rivayet etti. (Dedi kî) : Bana Ca'fer b. Muhammed, babasından naklen rivayet etti. Demiş ki: Câbir b. Abdülâhı :

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in cuma günkü hutbesi şöyle idî : (evvelâ) Allaha hamdü sena eder, sonra onun ardınca sesi yükselmiş olarak konuşurdu...  diyerek yukariki  hadîs gibi  rivayet ederken  işittim.

 

45- (...) Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî', Süfyân'dan, o da Ca'fer'den, o da babasından, o da Câbir'den naklen rivayet etti. Şöyle demiş:

«Resûlüilah (Saîlallahü Aleyhi ve Seîlem) cemaate hutbe okurken. (Evve­lâ) Allaha lâyık olduğu veçhile hamdü sena eyler; sonra :

«Bir kimseye Allah hidâyet verirse artık onu saptıracak yoktur; Allanın saptırdığına da hidâyet verecek yoktur. Sözün en hayırlısı Allanın Kita­bıdır.» buyururdu. Bundan sonra râvî hadîsi Sakafî'nin hadisi gibi riva­yet etti.

Resûlüilah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)'in hutbe esnasındaki hiddeti hakkında Kaad îIyaz şunları söylemiştir: «Tehdîd eden ve kor­kutan kimsenin hükmü budur. Hiddetinin artmasından murâd: Resûlül-lah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellemyin hiddetli bir kimse sıfatı takınmasıdır. Bu şekilde hareketi; şeriata muhalif gördüğü bir hareketi yasak etmek için de olabilir. Vaizin sıfatı dahî böyle konuşacağı şeye uygun olmalı­dır...»

Nevevî : «Resûlüilah (Saîlalîahü Aleyhi ve Sellemf'in fazla hiddet­lenmesi ihtimâl büyük bir inzâr ve tehdîdde bulunacağı zamana mahsus­tur.» diyor.

Hadîsdeki «saat» kelimesi hem merfû' hem de mansûb olarak rivayet edilmişse de mansub rivayeti daha meşhurdur. Bu takdirde kelime mef-ûlü ma'adır.

«Yakrunu» kelimesi dahî bazı rivayetlerde «yakrinu» şeklinde zapte-dilmiştir. Fakat onun da meşhur ve fasîh olan kıraati «yakrunu» dur.

Sebbâbe: şehâdet parmağı demektir. Bu kelime sebbetmek yani söğ-mekden alınmadır. Araplar söğerken şehâdet parmağı ile işaret ettikleri için ona bu isim verilmiştir.

Kaadî Iyâz'in beyanına göre Besûlüllah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) ?in şehâdet parmağı ile orta parmağını bir yere getirerek: «şunlar gibi...» buyurması ya birbirlerine pek yakın olduklarını temsildir. Yânı şu iki parmağın aralarında nasıl başka bir parmak yoksa, kıyametle benim aramda da başka peygmber yoktur; demektir. Yahud aralarındaki müddetin yakınlığını takriben beyandır. Nitekim bir hadîsde :

«Dünyanın Ömrü yedi basamaktır; ben yedinci basamakta gönderildim»

buyurulmuş; başka bir hadîsde,de: « İsrâfî1i gördüm. Sûru kap­mış; üfürmek için kendisine izin verilmesini bekliyor.» denilmiştir.

«Emmâ ba'dü» İmam Sîbeveyh'e göre «her ne olursa olsun-» ma'nasma gelir. Bu ta'bîr, sözün evveli ile sonunu bir birinden ayırmak için kullanılır. Ferrâ' bunun «emmâ ba'den». «emmâ ba'dü» ve «em­mâ ba'dün» şekillerinde okunmasını tecviz etmiştir.

«El-Muhkem» nam eserde bunun: «Sana ettiğim duadan sonra...» ma'-nasına geldiği bildiriliyor. Bazıları: «geçen sözden sonra» yahut «bana ula­şan haberden sonra» ma'nasına geldiğini söylemişlerdir.

— Bu sösü ilk defa kimin söylediği ihtilaflıdır. Taberânî'nin merfû' olarak rivayet etti Ebû Mûse'1 Eş'arî hadisine göre Hz. Davûd (Ateyhisselâm)'dır. Bir çok\nüfessirler bunun «fasl-ı. hıtâb» olduğunu ve Hz. Davûd (Aleyhîsselâm)'a verildiğini beyan etmişlerdir. Muhakkak ulemâya göre fasl-ı hıtâb: hakla bâtılın arasını ayırmaktır.

Mezkûr ta'bîri ilk defa Ya'rub b., Kahta rî kullanmıştır; diyenler bulunduğu gibi, Kuss b. Sâide'nin söylediğini iddia edenlerde vardır. Bu gün «emmâ ba'dü» ta'bîri hutbelerde hamdü sena ile hatibin söylemek istediği asıl mevzuun arasında ve tasnîfâtda kullanı­lır,

«Hüdâ» kelimesi Müs1im'in «Sahîh» inde hânın zammîle riva­yet olunmuşsa da başka yerlerde hânın fethî ve dalın sükunu ile «hedy» şeklinde zaptedilmiştir. Herevî, «hedy» i yol diye tefsir etmiştir. Bu tefsire göre hadîsin ma'nası: «yolların en güzeli Muhamnıed^n yoludur.» demek olur.

Hûda : irşâd ve delâlet ma'nasına, geldiği gibi bâzan: kalpde îman

halketmek ma'nasında da kullanılır: «gerçekten sen doğru yola hidayet edersin» ayet-i kerîmesi birinciye,

«Şüphesiz ki sen dilediğine hidâyet veremezsin; lâkin dilediğine Allah hidâyet verir,  âyet-i kerimesi ikinci ma'nâya misâldir.

- «Kul kendi fi'linin ve bu meyanda îmân ve hidâyetinin halikıdır» di­yen Kaderiyye taifesi «hidayet» keilmesinin her yerde dua ve ir-' şâd ma'nasına geldiğini iddia etmişlerdir. Fakat Teâlâ  Hazretlerinin :

«Allah D5r-ı Selâma daVet eder; ve dilediğini doğru yola hidâyet buyurur.» âyet-i kerimesi onların bu fâsid mezhebini redde­der. Çünkü âyet duâ ile hidayetin bir olmadığını göstermektedir.

Bid'at: eskiden örneği olmayı pyeni çıkarılan şey demektir. Bu kelime ekseriyetle dînde çıkarılan yenilikler ma'nâsında kullanılır Resûlüllah (Salîaliahü Aleyhi ve Sellem) 'in : «her bid'aî dalâlettir.» sözü bir âmm-i mah­sustur. Bu ifâde ile o: «ekseri bid'atlar dalâlettir.» demek istemiştir

Ulemâ bid'atı: Vâcib, mendûb, haram, mekruh ve   mubah   olmak üzere beş kısma ayırırlar. Meselâ:

1- Kelâm ulemâsının usulünce deliller tertîb ederek dinsizlere red cevabı vermek ve emsali vazifeler vâcib;

2- İlmî kitaplar tasnif etmek, mektepler ve kışlalar yapmak gibi şeyler mendûb;

3- Muhtelif yemekler ve çeşitli meşrubat kullanmak mubahtır. Ha­ram ile mekruh belli oldukları için onlara misâl vermeye lüzum görülme­miştir.

Nevevî diyor ki: «Söylediklerim böylece bilindikden sonra an­laşılır ki bu hadîs âmm-ı mahsustur. Buna benzeyen sair hadîsler de öy­ledir. Hz. Ömeru'bnü'l-Hattâb (Radiyallahû anh)'m terâ-vîh hakkında: «Ne güzel bidat bu!» demesi bizim söylediklerimizi te'yîd eder.»

Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)  Efendimizin:

«Ben her mü'mine kendi nefsinden ileriyim» sözü Teâlâ Hazretleri­nin :

«Peygamber mü'm ini ere kendi nefislerinden İleridir...» âyet-i kerime­sine uymaktadır. Buradaki evleviyyetten murâd: daha yakın yahut daha haklı olduğunu bildirmektir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mü'minlere dâima din ve dünyalarına yarayacak, onları iki cihan-de mes'ud edecek şeyleri emreder. Nefis ise tabiatı iktizası şerre daha

meyyaldir. Onun içindir ki  Hz. Yusuf   (Aleyhtsselâm)

«Ben nefsimi temize çıkarmıyorum; zîrâ nefis cidden kötülüğü emre­dicidir.» demişti.

Ashab-ı Kiram hakîkaten Resulü Ekrem (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizi kendi nefislerinden ileri tutarlardı. Başta Uhud gazası olmak üzere bütün gaza ve seferlerdeki hareketleri bunu isbât eder.

îmam Nevevî bu hususta; şunları söylemiştir: «Ulemamız di­yor ki: Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) bir kimsenin yiyeceğini almaya muztar kalsa o kimsenin pek ziyade ihtiyaç;, bile olsa onu alabilir. Sahibinin hiç bir mumâneat göstermeyip yiyeceği ona vermesi icâbeder. Yalnız bunun vukuu görülmemiştir.

Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) .«Her kim borç veya çoluk çocuk bırakırsa bunlar bana aid ve benim borcumdur» buyurmakla kendinin her mü'mine kendi nefsinden ileri olduğunu tefsir ve izah buyurmuştur. Filvaki' islâmiyetin ilk zamanlarında bir kimse borçlu ölür, de borcunu ödeyecek mal bırakmazsa Resulü Zîşân (Salialiahü Aleyhi ve Sellem) Efen­dimiz onun cenaze namazını kılmaz; bu suretle ashabının nazar-ı dikkat­lerini celbederek ihmalkârlıktan onları men' ederdi. Sonraları müyesser olan fütuhat sayesinde müslümanların maddî vaziyetleri düzelince böy-lelerin borçlarını bizzat Peygamber (Salialiahü Aleyhi ve Sellem) üzerine al­dı ve bil fiil ödemeye başladı.

Nevevî bu hususda da şunları söylemektedir: «Böyle bir borcu ödemek Peygamber (Salialiahü Aleyhi ve Sellem)1e vacibmi idi yoksa onu sırf lütfü kereminden mi ödüyordu? bu husus ulemamız arasında ihtilaf­lıdır. Esah olan kavle göre vâcibtir. Bunun Peygamfcei (Salialiahü Aleyhi ve Sellem) 'in hasâisinden olup olmadığında dahî ihtilâf etmişlerdir. Bâzı­larına göre onun hasâisındandır. Binaenaleyh geride hiç bir mal bırak­madan borçlu olarak vefat eden kimsenin borcunu devlet reisinin Beytül-malden ödemesi lâzım gelmez; velev ki Beytülmal Zengin olsun ve bun­da daha mühim bir iş de bulunmasın.

«Fakat borç veya çoluk çocuk bırakırsa bana âid ve benim üzerime-dir.» cümlesinde hem leffi neşr-i müretteb hem de îcâz vardır. Cümleden murâd: «çocuklarına bakmak bana âid, borcunu ödemek de benim üzeri­me düşen bir vazifedir.> demektir.

Çocuklara Beytülmalden ilk defa nafaka veren Hz. Ömer (Radiyallahû anh) olmuştur. Ebû Bekr (Radiyalîahû anh) Beytül-malden nafaka verme hususunda müslümanlar arasında fark yapmaz ve: «Bunlar Allah için çalıştılar; binâenaleyh ecirleri de Allah'a âiddir. Bey-tülmaldeki nafaka ise gelip geçici bir arazdır. Ondan iyiler de yer kötü­ler de. Bu onların amellerinin karşılığı değildir.» dermiş.

Hz. Ömer (Radiyallahû anh) bilâkis müslümanlar arasında ter­emde bulunur: «Ben Resûlüllah (Salialiahü Aleyhi ve Seîlemj'e karşı harbe-' denleri, onunla birlikde düşmanına karşı harb edenlerle bir tutamam.» ermiş. Çocuklara Beytülmalden yiyecek, yağ ve para verir; fakat meme­deki çocuklara bir şey tahsis etmezmiş. Hatta bir akşam emmek isteyen bir sabîye rastlamış. Annesi onu emzirmi'yörmuş. Hz. Omer (Radiyallahû anh) emzirmesini emredince. Kadın': «emzirirsem Ömer buna Bey­tülmalden bir şey vermez»  demiş. Hz. Ömer (Radiyallahû anh):    «Hayır!

Ömer ona nafaka takdir eder.» diyerek çocuğun emmesini te'mîn et­miş. Ondan sonra yeni doğan çocuklara senede yüz dirhem nafaka bağla­mış.

 

Hadisi Şerifden Çıkarılan Hükümler :

 

1- Hatibin, hutbeyi büyük göstermek için sesini yükseltmesi, sözü­nü düzgün ve konuşacağı mevzua uygun bir şekilde  ayarlaması müste-habtır.

2- Va'zlarda, cuma ve bayram hutbelerinde ve keza tasnif edilen kitapların başlarında    «emmâ ba'dü» ifâdesini    kullanmak müstehaptır. Buhârî bunun müstehab olduğunu beyan hususunda bir bâb tahsis

etmiştir.

3- İmâm   Şafiî   bu hadîsle istidlal ederek: «Hutbede Allah'a hamdetmek farzdır. Başka bir kelime hamdin yerini tutamaz.» demiştir.

 

46-  (868) Bize İshâk b. İtrâhîm ile Muhammed b. Müsennâ ikisi birden AbdüTa'lâ'dan rivayet ettiler. İbnü'l-Müsennâ dedi ki: Bana Ab-dül'a'l⠗ki Ebû Hemmâmdır— rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Dâvûd, Amr b. Saîd [11]'den, o da Saîd b. Cübeyr'den, o da İbni Abbas'dan naklen ri­vayet etti ki Dımâd Mekke'ye gelmiş. Kendisi Ezd-i Şenûe kabilesinden olup delilere okurmuş. Mekkeli bazı alçakların «Muhammed delidir» de­diklerini işitmiş. Bunun üzerine (kendi kendine) : «Şu zâtı bir görsem!.. belki Allah ona benim elimde şifâ nâsîb eder» demiş. Sonra ona tesadüf ederek: «Yâ Muhammedi Ben delilere okurum; hem Allah benim elimde dilediğine şifâ ihsan eder. Okumamı istermisin?» demiş. Resûiüliah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şu mukaabelede bulunmuş:

«Şüphesiz ki hamd Allaha mahsustur. Biz ona hamd eder; ondan yar­dım dileriz. Her kime Allah hidâyet verirse artık onu şaşırtacak kimse yoktur. Kimi şaşırtırsa onu da hidâyete erdirecek yoktur. Ben Allahdan başka ilâh olmadığına, bir Allah olup şeriki bulunmadığına; Muhammed'in de onun kulu ve resulü olduğuna şehâdet ederim. Bundan sonra. ...» Dı­mâd :

— Şu sözlerini bana bir daha tekrarla! demiş.   Resûiüliah  (Satlallahü Aleyhi ye Sellem) bunları ona üç defa tekrarlamış. Bunun üzerine Dımâd: «Vallahi ben kâhinlerin sözlerini de, sihirbazların sözlerini de, şâirlerin sözlerini de dinledim;   ama senin şu sözlerin gibi hiç bir söz   işitmedim. Bunlar gerçekten deryanın dibine vardı. Ver elini sana islâmiyet üzerine bîat edeyim!»    diyerek ona bîat etmiş.    Resûiüliah    (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Kavmin için de mi?» buyurmuşlar. Dımâd :

—(Evet) kavmim nâmına da., demiş. Derken Resûiüliah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir tarafa) bir seriyye göndermiş. Bunlar Dımâd'm kav­mine uğramışlar. Seriyyenin kumandanı askerlerine:

—  Bunlardan bir şey aldınız mı? diye sormuş. Oradakilerden biri:

—  Ben onlardan bir matara aldım; demiş. Kumandan:

__ Onu sahibine iade edin; çünkü bunlar Dımâd'm kavmidir; mukaa-

belesinde bulunmuş.

Dımâd, Sa'd b. Bekir kabilesine mensûbdur. İsminin Dımâm olduğunu söyliyenler de vardır. Rivayete nazaran câhiliyet devrinde Resûiüliah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in dostu imiş. Sa'd b. Bekir kabîlesi/Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin süt dayıları sayılır. Çünkü sütannesi  Halime (Radiyallahû anha) bu kabileye mensûbdur. Kabile İbni tshâk'uı beyânına göre dokuzuncu Hi< rî yılında müslüman olmuşdur.

Hadîs-i şerif deki ,«Rîh»"den murâd: Delilik ve cin çarpmasıdır. Bâ; rivayetlerde «Ruhlardan dolayı okurdu.» deni mişdir. Ruhlardan murâd: Cinlerdir. İnsanlara görünmedikleri cihed] rüzgâr gibi olduklarından, kendilerine bazen «rûh», bazen de «rîh» deni mişdir. Binâenaleyh mezkûr cümleden murâd: cin çarpmasından dola^ okuyup üflemekdir.

«Nâûs» kelimesi «Kaamûs» şeklinde de rivayet e'dilmişdir. Kaad Iyâz, Müslim 'den başka hadîs imamlarının, onu hep «Kaamûs şeklinde rivayet ettiklerini, Müslim'in ekseri nüshalarında ise k< Hmenin «Kaaûs» olarak zaptedildiğini, Ebû Muhammed b. Saîd ise onu «Tâûs» diye rivayet ettiğini beyân etmişdir. Lügat ulemâsn dan bâzılarının beyânına göre «Kaamûs» : Denizin ortası; diğer bâzılar na göre: Derin yeri, demekdir. «Denizin dibi» mânâsına geldiğini söyl yenler de vardır.

«Kaaûs» un dahî «Kaamûs» mânâsına geldiğini söyliyenler vardı Müs1im'in rivayetinde burada görüldüğü vecihle «Nâûs» şeklinde zat tedilmişdir. Bu husûsda Ebû Mûse'l-Asgahânî şunları sö; lemektedir: «Sair rivayetlerde bu kelime: Kaamûs, diye rivayet edilmi dir. Kaamûs: Denizin ortası ve derin yeri, demekdir. Bu kelime Müs1im'in rivayet ettiği İshâk b. Râhuye 'nin «Müsned» ine mevcut değildir.

Müs1im'in bu gibi lâfızları rivayet etmesinin sebebi şudur ki, iı san bazen bir kelimeyi arar da, hiç bir kitapda bulamaz ve neticede ş sırır kalır. Müslim benim kitabıma bakınca bu kelimenin aslını ı mânâsını anlamışdır.»

Resûlüllah {Saltaltahü Aleyhi ve Sellem) bütün hutbelerine hamdü sei ile başlar, ondan sonra ekseriya şehâdet de getirirdi. Daha sonra «Emn ba'dü» der ve maksada geçerdi. Konuşması gayet açık, sâde ve k' olurdu. Bütün hutbelerine hamd-ü sena ile başlaması gerek Kitâbu1ah'a uymak, gerekse bütün nimetleri Allah Teâlâ'nm ihsan ettiği düşünmek nokta-i nazarından pek mâkûl ve yerinde bir hareketdir.

Fahr-i Kâinat (ScdUûlahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz hutbelerinde e seriyetle Kur'ân-ıKerîm âyetlerinden bahsederdi.,Üstelik kendileri] Allah tarafından bir lütf-u ihsan olmak üzere «Cevâmiu'l-Kelîm» yânı sözle pek çok mânâlar ifâde edebilme hasleti bahşolunmuşdu. Bu sebep söylediği sözler, dinleyenler üzerinde dipsiz derya hissi uyandırıyordu. T1 tekim Hz. Dımâd' üzerinde de ayni te'sîri icra etmişdir.

 

47- (869) Bana Süreye b. Yûnus rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ab-durrahmân b. Abdilmelik [12] b. Ebeer, babasından, o da Vâsıl b. Hay-yân'dan naklen rivayet etti. Demiş ki: Ebû Vâil şunları söyledi: Bize Am-mâr hutbe okudu, ama hutbeyi hem kısa; hem de feelîğ bir şekilde okudu. Minberden inince (kendisine).

—  Yâ Ebe'l-Yakzân! Hakîkaten vecîz ve belîg bir hutbe îrâd ettin. Biraz daha uzatsan iyi ederdin, dedik. Bunun üzerine Ammâr:

—  Ben, Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)'i:

«Şüphesiz ki kişinin namazı uzun, hutbeyi kısa tutması anlayışlı oldu­ğuna alâmetdir. Binâenaleyh siz, namazı uzun tutun fakat hutbeyi kısa kesin.   Muhakkak beyânın sihir olanı vardır.» buyururken işittim, dedi.

Bu hadîsin isnadı hakkında Dârakutnî istidrâkde bulunmuş ve: «Hadîsi Vâs1ı1'dan yalnız îbni Ebcer rivayet etmişdir. A'meş'in rivayeti buna muhâlifdir. Hâlbuki A'meş, Ebû Vâil hadisini daha iyi bellemişdir. O, bu hadîsi Ebû Vâil 'den, Ebû Vâil de Hz. İbni Mesûd 'dan rivayet etmişdir, demişse de, evvelce de gördüğünüz vecihle bu gibi istidrâklerin bir kıymeti yokdur. Çünkü İbni Ebcer mevsuk ve mütemed bir râvîdir. Mevsuk ri­vayeti ise makbuldür.

Hadîs-i şerif namazın hafif kılınmasını emreden meşhur hadîslere mu­halif değildir. Zira babımızın birinci hadîsinde Resûlüllah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) 'in gerek namazının, gerekse hutbesinin orta derecede ol­duklarını görmüştük. Buradaki namazın uzunluğundan murâd: Alelıtlak değil, hutbeye nisbetle namazın daha uzun olmasıdır. Yâni hutbe esâs/it-tibârı ile kısa olacak; ona nisbetle namaz, biraz daha uzun tutulmakla yi­ne or,ta dereceyi bulacakdır.                                                                .

«Muhakkak beyânın sihir olanı vardır.» cümlesi hakkında Kaadı îyâz iki te'vîl bulunduğunu söylemişdir. Birinci te'.vîle göre bu cümle­den1 murâd: Zemm'dir. Çünkü beyânın bâzısı kalpleri cezbeder. Ve adetâ sihirlemiş gibi onları istediği yere çekerek tıpkı sihir gibi günâha girmesine sebeb olur. Bundan dolayıdır ki İmam Mâlik «El-Mu vatta'» da bu hadîsi mekruh sözler meyânında zikretmişdir. Bu hadîs hakkında onun mezhebi de budur.

İkinci te'vîle göre, bu cümle medh ifâde eder. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri kullarına beyânı öğretmiş olmakla imtinânda bulunmuş ve onu sihire benzetmişdir. Zîra sihire olduğu gibi beyâna da kalpler meyleder. Esâs itibârı ile sihir, sarfetmek yâni değiştirmek, demekdir. Beyân da kalpleri değiştirerek davet ettiği tarafa çeker.

Nevevî bu ikinci te'vîlin sahîh ve muhtar olduğunu söylemekte­dir.

 

48- (870) Bize Ebû Bekir b. EM Şeyhe AU Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Vekî', Süfyân'dan, o da Abdüla-zîz b. Ruf ey [13]'den, o da Temîm b. Taraf e'den, o da Adiyyu'bnu Hâtîm'-den naklen rivayet etti ki, Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanında hutbe okuyarak :

— Her kim Allah ve Resulüne itaat ederse, muhakkak doğru yalu bul-tnuşdur. Onlara isyan eden ise muhakkak sapmişdır; demiş. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Sen ne fena hatîbsİn! (onlara diyeceğine) Allah ve Resulüne isyan eden İse muhakkak sapmışdır de.» buyurmuşlar.

îbi»i,;Nünıeyr «Gavâ» kelimesini «Gaviye» şeklinde söyledi.

Kaadı îyâz'in beyânına göre, ulemâdan bir cemâat: «Resû­lüllah (SallallahüAleyhi ve Sellemyin hatibe îtirâz etmesi: zamiri ortak kullanarak, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SellemYi Allah Teâlâ ile müşte­rek yaptığı içindir. Zîra tesniye zamiri müsâvaat îcâb eder. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hiç bir zaman Allah Teâlâ ile müsavi tutulamı-yacağı cihedle cümleyi   tesniye zamiri ile değil, ayrı ayrı isimlerini zikrederek atıf sureti ile tertîb etmesi gerekirdiğini kendisine tembih buyür-muşdur. Nitekim Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Selîem) başka bir hadîsde:

(Sizden biriniz Allah ile filan zât dilerse, demesin. Lâkin Allah dilerse sonra filan da dilerse, desin.) buyurmuşlardır.» diyorlar. Fakat Kaadi İyâz bu ta'lîli beğenmemiş, ve şunları söylemişdir: «Doğrusu Re-sûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'in o hatibi nehiy buyurmasına sebeb şudur ki: Hutbelerde esâs, açık ve izahlı olmakdır. Onlarda rumuz ve îşâ-retden sakınmalıdır. Bundan dolayıdır ki sahih rivayetlerde sabit olduğu­na göre Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) bir kelimeyi söyledimi, iyi­ce anlaşılması için onu üç defa tekrar edermiş. Birinci kavil bir çok sebep­lerden dolayı zayıfdır. O, sebeplerden biri de şudur:

Bu gibi tesniye zamirleri Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir çok sahîh hadîslerinde tekerrür etmişdir. Nitekim Peygamber (SalMlahü Aleyhi ve Sellem) :

«Mü'mine, Allah İle Resulü başkalarından daha sevgili olmalıdırlar.» buyurmuşlardır. Bu gibi hadîsler çoktur. Mezkûr hadîslerde tesniye zamî-ri kullanması, vaaz hutbesinde söylenmiş olmadıkları içindir.

Bu hadîsler, bir hükmü öğretmekden ibâretdirler. Böyle yerlerde söz ne kadar az olursa, bellemek de o kadar kolaylaşır. Va'z hutbelerinde ise hâl böyle değildir. Onlardan murâd: Söylenilenleri bellemek, değildir. Maksat, ibret almakdan ve nasihati tutmakdan ibâretdir: Ebû Da­vud'un sahîh bir isnâd ile îbni Mes'ûd (Radîyallahû anh)'dan rivayet ettiği şu hadîs de ayni müddeâyı te'yîd eder :

«Resûlüllah (SalUıllahü Aleyhi ve Seîlem), bize hacet hutbesini öğretti. Bu hutbe şöyledir : Hamd Allah'a mahsûsdur. Biz, ondan yardım diler; ondan mağfiret niyaz eyler; nefislerimizin şerlerinden Allah'a sığınırız. Al-lah kime hidâyet verdiyse artık o kimseyi yoldan çıkaracak yolcdur. Bir de kîmi şaşırttı ise, ona da hidâyet verecek yokdur. Ben, AllahMan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim; Muhammed'in, onun kulu ve Resulü olduğuna da şahidim. Allah, onu hak dînle bir beşîr ve nezir olarak kıyametin önün­de göndermişdİr. Her kim Allah ve Resulüne itaat ederse, muhakkak doğ­ru yolu bulmuşdur. Onlara isyan eden ise şüphesiz yalnız kendisine zarar vermişdir.   Allah'a hiç bir zarar îraz edemez.»

Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) Ashâb-ı kirâm'ma hitabet tâlimleri yaptırmışdır. Sa'd b.  Cübeyr   tarîki ile Hz Ebû'd-Derdâ *dan rivayet olunan bir hadîsde :

«Bir defa Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) kısa bir hutbe okudu. Sonra : Yâ Ebâ Bekir! Kalk, bir hutbe de sen oku! buyurdu. Ebû Bekir kalkarak Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeHern^ın hutbesinden daha kısa bir hutbe okudu. Sonra Ömer'e :

—  Yâ Ömer! Bir hutbe de sen oku! buyurdu.

Ömer de Ebû Bekir'inkînden daha kısa bir hutbe okudu. ResûlüMah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) daha başkalarına da bu minval üzre emir bu­yurarak hutbeler okuttu.    Nihayet :

—  Ey Ibnİ  Ummi Abd!  Şimdi de sen  bir hutbe oku!  buyurdu.    İbni Mes'ûd hemen ayağa kalkarak Allah Teâlâ'ya hamd-ü senadan sonra şun­ları söyledi :

—  Ey cemâat! Rabbimiz Allah Teâlâ'dır. Dînimiz : Azız islâm dîni; -Eliyle  Peygamber   (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem\e işaret ederek.- Peygambe­rimiz de şu zâtdır. Allah ve Resulünün bizim için seçtikleri her haberi biz de beğendik; ona razı olduk. Es-Selamü aleyküm.

Bunun üzerine Resûlüliah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  İbni Ummü Abd isabet etti; İbni Ümmü Abd doğru söyledi, bu­yurdular.»  denilnüşdir.

Kaadı İyâz diyor ki: « Müs1im'in iki rivayetinde (Gavâ) kelimesi vav'ın fetih ve kesri ile zaptedilmiş ise de, doğrusu fetihle oku-makdır. Bu kelime, şerre düşkünlük göstermek, mânâsına gelen (gayy)'-dan alınmışdır.

Yâni İbni Nümeyr'in (gaviye) şeklindeki rivayetini Kaadi İyâz doğru bulmamışdır.

 

49- (871)" Bize Kuteybetü'bnu Saîd ile Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ve İshâk-i Hanzalî top dan İbni Uyeyne'den rivayet ettiler. Kuteybe dedi ki: Bize Süfyân, Amr'dan naklen rivayet etti. Anır, Atâ'dan, o da Safvân b. Ya'lâ [14]'dan, o da babasından naklen haber verirken işitmiş. Ya'lâ, Pey­gamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellemyi minber üzerinde:

«Cehennemlikler [15] : Ey Mâlik! diye çağrışacaklar.» âyet-i kerimesi­ni okurken işitmiş.

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbu Bed'i'l - Halk» in bir iki yerinde ve «Kitâbu't-Tefsîr» de; EbûDâvûd «Hurûf bahsinde; Nesâî dahî ayni bahis ile  «Tefsir» de muhtelif râvüerden tahrîc etmişlerdir.

Mâlik:,  cehennemi bekleyen meleğin ismidir. Burada kelime tam olarak zikredilmişse de, Buhârî'nin rivayetinde «Yâmâli» şeklinde murahham münâdâ yapılmışdir. Murahham olduğuna göre bu kelimeyi «Yâmâli» ve «Yâmâlu» şekillerinde okumak caizdir.

Hadîs-i şerif hutbede kıraatin meşru olduğuna delildir. Bu bâbda ih­tilâf yok ise de, bunun vâcib olup olmadığı ihtilaflıdır.

Nevevî, Şâfiîler'i kastederek: «Bizce sahih olan kavle göre vâ-cipdir. Kıraatin en azı bir âyetdir.» diyor.

Yine bu hadîs, cehennemle korkutmanın caiz olduğuna delildir.

Peygamber (Salfallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin hutbede okuduğu âyet-i kerime (Zuhruf) sûresindedir. Bu âyetin biraz yukarsmda kıyâmetde mü'minlere yapılacak hüsn-ü muamele ve ikram beyân buyu-rulmakta, ondan sonra küffârın hâllerine geçilmektedir. Onlar hakkında da:

«Şüphesiz ki mücrimler ebedî olarak cehennem azabında kalacaklar­dır. Kendilerine hiç bir hafiflik gösterilmeyecek; azâb içinde ümitsiz bir hâlde susup kalacaklardır. Onlara biz zulmetmedik fakat onlar kendileri zâlimdiler. Cehennem muhafızına :

—  Ey Mâlik! (Ne olur) Rabbin bizim işimizi bitir i versin (yâni bizi öl­dürsün), diye çağrışacaklar; o da:

—  Siz mutlaka bekliyeceksiniz.   Vallahi biz, size hakkı getirdik lâkin çoğunuz hakkı çirkin gördünüz, diyecek.»  buyurulmuşdur.

 

50- (872) Bana Abdullah b. Abdirrahmân ed-Dârimî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Hassan haber verdi. (Dedi ki) : Bize Süleyman b. Bilâl, Yahya b. Saîd'den, o da Amra binti Abdirrahmân'dan, o da Am-ra'mn bir kız kardeşinden naklen rivayet etti. Demiş ki: Ben Kaaf sûresi­ni cuma günü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve SeUem)'in ağzından öğren­dim. Onu her cuma minberde okuyordu.

 

(...) Bu hadîsi bana Ebû't-Tahir dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İn-ni Vehb, Yahya b; Eyyûb'dan, o da Yahya b. Saîd'den, o da Amra'dan, o da Amra binti Abdirrahmân'ın kendinden büyük olan bir kız kardeşin­den naklen Süleyman b. Bilâl hadîsi gibi haber verdi.

Bu hadîsin senedinde Hz. Amra 'nm kız kardeşinin, ismi beyân edilmemişse de, hadîs-i şerif yine de hüccet olmağa sâlihdir. Çünkü Amra (Radiyaliahû anha) 'nın kendinden büyük olduğu bildirilen bu kız kar­deşi dahî sahâbîyyedir. Ashâb-ı kiram'm hepsi âdil ve mevsûk-durlar. Binâenaleyh onlardan herhangi birinin isminin bilinmemesi hadî­sin sıhhatine zarar vermez.

Ulemâ mezkûr kadının ezberlemek, için neden Kaaf sûresini ih­tiyar ettiğini beyân etmiş ve ezcümle :

«Çünkü bu sûre ölümü, Öldükden sonra dirilmeyi, şiddetli va'zları, te'-kidli yasakları ihtiva eder.»  demişlerdir.

Hadîs-i şerif bundan önceki hadîs gibi hutbe esnasında Kur'ân okumanın meşru olduğuna delildir. Yine bu hadîs hutbede Kaaf sû­resini veya hiç olmazsa onun bir kısmını okumanın müstehab olduğuna delildir.

 

51- (873) Bana Muhammed b. Beşşâr rivayet etti. (Dedi ki) :. Bize, Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bijte Şu'be, Huheyb'den, o da Abdullah b. Muhammed [16] b. Ma'n'dan, o da Hârisetü'bnu Nu'mân'm bir kızından naklen rivayet etti. Şöyle demiş :

«Ben, Kaaf sûresini ancak Resûlüllah (Saltallahü Aleyhi ve Sellem). 'in (mübarek) ağzından belledim. Onu her cuma hutbede okurdu. Bizim tandırımızla,  Resûlüllah   (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem)'\n tandırı  birdi.»

 

52- (...) Bize, Amru'n-Nâkıd rivayet etti.  (Dedi ki) : Bize Ya'kûb b. İbrâhîm b. Sa'd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam, Muhammed b. İs-hâk'dan rivayet etti. Demiş ki: Bana Abdullah b. Ebî Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm EI-Ensârî, Yahya [17] b. Abdillâh b. Abdirrahmân b. Sa'd b. Zürâra'dan, o da Ümmü Hişâm [18] binti Hârisete'bni Nu'mân'dan nak­len rivayet etti. Ümmü Hişâm şöyle demiş :

«Gerçekden iki sene yahut bir seneden biraz fazla müddet zarfında bizim tandırımızla Kesûlullah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem/in tandırı birdi. Ben Kaaf sûresini ancak Resûlüllah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem)>'in dilinden öğrendim. Onu her cuma cemaata hutbe îrâd ederken minberde okurdu.

Bu hadîsin senedindeki Sa'dü'bnu Zürâra hakkında bâ­zıları Es'adü'bnu Zürâra demişlerdir. Fakat Kaadı İyâz 'in beyânına göre doğrusu burada olduğu gibi Sa'd 'dır. Bütün nüshalarda bu isim Sa'd olarak zikre dilmişdir. Yanlız Hâkim (321-405) : «Doğrusu, Es'ad'dır. Bâzıları Sa'd olduğunu söylemiş­lerdir.» demiş ve bunu böylece Buharı 'den rivayet ettiğini bildirmiş-se de, Buhârî'nin târihinde bunun zıdmm kaydedildiği görülmekte­dir. Buhâri: «Bu zât'ın ismi Sa'd'dır. Es'ad olduğunu söy-liyenler de vardır. Fakat bu bir vehimden ibâretdir.» demektedir. Bu suretle   Hâkim 'in sözü kendi aleyhine inkilâb etmiş olur.

Es'adü'bnu Zürâra, Hazrec kabilesinin reisidir. Bu hadîsde zikri geçen Sa'dü'bnu Zürâra onun kardeşidir. Sa'd Yahya ile Amra 'nın dedeleridir. Sa'd islâmiyete yetişmişdir. Ancak kendisi bazılarınca münafıklar zümresinden sayıldığı için bir çok siyer ulemâsı onu sahabe meyânında zikretmemişlerdir.

Hadîsin birinci rivayetinde Hârisetü'bnu Nu'mân'm kızı Nekire olarak zikredilmişse de, ikinci rivâyetde isminin Üm­mü  Hişâm olduğu bildirilmişdir. Hz. Ümmü Hişâm:

«Bizim tandırımızla, Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'in  tandırı fcirdi.» demekle, evinin Resûlüllah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) 'in evine pek yakın olduğuna ve bu suretle Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) 'in hâllerini herkesden ziyâde vâkıf olup, onları bellediğine işaret etmişdir.

 

53- (874) Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. İdrîs, Husayn'dan, o da Umâratu'bnü Rueybe'den naklen riva­yet etti. Rueybe, Bişru'bnü Mervân'ı minber üzerinde ellerini kaldırır­ken görerek: Allah bu ellerin cezasını vçrsin! Vallahi ben Resûlüllah (Salîaîlahü Aleyhi ve Sellem) (duâ ederken) gördüm; ellerini şu kadarcıktan fazla kaldırmıyordu; dediğini söylemiş; ve şehâdet parmağı ile (ne kadar kaldırdığına) işaret etmiş.

 

(...) Bize bu hadîsi Kuteybetü'bnü Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ebû Avâne, Husayn b. Abdirrahmân'dan naklen rivayet etti. Hu-sayn: «Ben Bişru'bnü Mervân'ı cuma günü ellerini kaldırırken gördüm. Bunun üzerine Umâratü'bnü Rueybe şunları söyledi...» diyerek yukarıki hadis gibi rivayet etmiş.

Bu hadîsde fi'le kavil denilmiştir.: Arapçada bu caizdir.   Araplar:

«elile şöyle yaptı» ma'nasına: derler. Hadîs-i şerîfden şu hükümler çıkarılmıştır:

1- Hutbede duâ ederken el kaldırmamak sünnettir. İmam Mâ­lik ile Şafiî1er'in ve diğer bâzı ulemanın mezhebleri budur. Kaadîlyâz selefin bâzıları ile bâzı Mâ1ikî1er'in el kaldırmayı mu­bah gördüklerini nakletmiştir. Bunlar   Peygamber (Sallülahü Aleyhi ve Sellem) 'in yağmur duası okuduğu cuma hutbesinde ellerini kaldırdığını gösteren hadîsle istidlal ederler.

El kaldırmaya kaail olmayanlar: «Resûlüllab. (Sailattahü Aleyhi ye Sellem) o hutbede yağmur taleb ettiği için ellerini kaldırmıştır; bu arızı bir sebebtir.» derler.

2- Bu hadis   Ashâb-ı kirâm'in dîn   babında son derece dikkatli davrandıklarım gösterir.                   

 

14- İmam Hutbe Okurken Tehiyye Namazı Kılma Babı

 

54- (875) Bize Ebu'r-Rabî' ez-Zehrânî ile Kuteybetü'bnü Saîd riva­yet ettiler. Dediler ki: Bize Hammâd —ki İbni Zeyddir— Arar b. Dinar'­dan, o da Câbir b. Abdillâh'dan naklen rivayet etti. Câbir şöyle demiş:

«Bir cuma günü Peygamber (SallaltahüAleyhi veSellem) hutbe okurken bir adam çıka geldi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   ona :

«Namaz kıldın mı ey fülân!» diye sordu.   Gelen zât:

— Hayır; cevâbını verdi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kalk namaz kıl!» buyurdular.

 

(...) Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe ije Ya'kubu Devrakî, İbni Uleyye'-den, o da Eyyûb'dan, o da Amr'dan, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den naklen Hammâd'ın dediği gibi rivayet etti. Yalnız (burada râvî) iki rekâtı zikretmemiştir.

 

55- (...) Bize Kuteybetü'bnü Saîd ile îshâk b. İbrâhîm rivayet et­tiler. Kuteybe (Bize rivayet etti) ta'bîrini kullandı. İshâk ise: Bize Süf-yân, Amr'dan naklen haber verdi, dedi. Amr, Câbir b. Abdillâh'ı şunları söylerken işitmiş ;,

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cuma günü hutbe okurken mes­cide bir adam girdi.   Peygamber (Salhllahü Aleyhi ve Sellem) ona:

«Sen namaz kıldın mı?» diye sordu. Adam :

— Hayır; dedi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kalk da iki rekât namazı kıl!» buyurdular.

Kuteybe'nin rivayetinde: «Kalk iki rek'ât namaz kıl! buyurdu.» denilmiştir.

 

56- (...) Bana Muhammed b. Kâfi' ile Abd b. Humeyd rivayet etti­ler. İbni Kâfi' dedi ki: Bize Abdürrezzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İb-ni Cüreyc haber verdi. (Dedi ki) : Bana Amr b. Dînâr haber verdi. O da Câbir b. Abrîillâhı şöyle derken işitmiş: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cuma günü minberde hutbe okurken bir adam geldi. Resûlütlah (Sallallahü Aleyhi ve SeUem) ona :

«Sen iki rekât namaz kıldın mı?» diye sordu Gelen zât :

— Hayır; cevâbını verince Resûlütlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Kıl!»  buyurdular.

 

57- (...) Bize Muhammed b. Beşşâr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muhammed —yânî tbni Ca'fer— rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Amr'-dari rivayet etti. Amr şöyle demiş: Ben Câbir b. Abdillâh'dan dinledim ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeUem) hutbe okurken :

«Sîzden biriniz cuma, günü imam minbere çıktıkdan sonra mescide gelirse iki rek'âf namaz kılsın!» buyurmuşlar.

 

58- (...)Bize Kuteybetti'bnü Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys rivayet etti. E.

Bize Muhammed b. Rumh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Ebu'z-ZübeyrMen oda Câbir'den naklen haber verdi, ki şöyle demiş: Cuma gü­nü Resülüllah (Sallallahü Aleyhi ye Sellem) minber üzerinde otururken Sü-leyk-i Gatafânî geldi; ve îıamaz kılmadan oturdu. Bunun üzerine Peygam­ber (Sallallahü A leyhi ve Sellem) ona:

«Sen iki rek'ât namaz kıldın mı?» diye sordu. Süieyk :

— Hayır, cevabını verdi. Resûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kalk da onları kıl!»  buyurdular.

 

59- (...) Bize İshâk b. İbrahim ile Aliyyü'hnü Haşrem ikisi birden îsâ b. Yûnus'dan rivayet ettiler. İbni Haşrem dedi ki: Bize îsâ, A'meş'den, o da Ebû Süfyân'dan, o da Câbir b. Abdillâh'dan naklen haber verdi. Câ-bir şöyle demiş: Cuma günü Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okurken Süleyk-i Gatafânî geldi ve oturdu. Bunun üzerine Resûlüllah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) ona :

«Yâ Süleyk! Kalk iki rek'ât namaz kıl! ama onları hafif tut!» buyurdu. Sonra şunları söyledi:

«Biriniz cuma günü imâm hutbe okurken gelirse hemen iki rek'ât na­maz kılsm; ve onları hafif tutsun!»

Bu hadîsi Buhârî «cuma» ve «Teveccüd» bahislerind.e, Ebû Davud, Tirmizi, Nesaî veîbni Mace «Namaz» bahsinde tahrîc etmişlerdir.

Hadîsin muhtelif rivayetlerinden anlaşılıyor ki bazı rivayetlerinde ismi tasrîh edilmeden sadece «bîr adam» diye zikri geçen zât Süleyk b. Hüdbete-1 Gatafâni (Radiyallahû anh)'dır. Hz. Sü­leyk fukaradan olup üstü başı yarı çıplak denilecek derecede pejmür­de imiş. Binaenaleyh cemaat onun halini görsünler de kendisine tesadduk-da bulunsunlar diye Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbeyi kese­rek iki rek'ât namaz kılmasını emir buyurmuş; o namazını bitirmeden hut­beye devam etmemişlerdir.

İmam Nevevî (631-676) bu hadîsin şerhinde şunları söylemiş­tir: «Bütün bu hadîsler Şafiî, Ahnıed, İshâkve fakîh mu-haddislerin mezhebine sarahaten delâlet etmektedirler. Onların mezhe­bine göre bir kimse cuma günü imam hutbe okurken girse iki rek'ât te-hiyye-i mescid namazı kılması müstehab olur. Oiîıi kılmadan oturmak mekruhtur. Bu namazı hafîf tutmak da müstehabtır; ta ki ondan sonra hutbeyi dinlemeye imkân bulsun. Bu mezheb Hasan-ıBasrî ile başkalarından da nakledilmiştir.

Kaadî Iyâz, İmam Mâlik ile Ley s, Ebû Hanîfe ve Sevrî 'nin sahabe ve tabiînin cumhurunun buna kaail ol­madıklarını söylemiş: bu kavil Ömer, Osman ve Alî (Radiyatlahû anhûm)    hazerâtından da rivayet olunmuştur, demiştir.

Bu zevatın hüccetleri imamı dinlemeyi emreden hadîsdir. Onlar bu hadîsleri te'vîl ederek: Sü1eyk'in çıplak olduğunu söylemişler; Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîîem)'in onu kaldırarak namaz kıldırmasını, cemâat görsün de ona sadaka versinler ma'nasma almışlardır. Bu te'vil bâ­tıldır. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in  (Biriniz cuma günü imam

(Biriniz cuma günü imam.hutbe okurken gelirse iki rek'at namaz ktlı-versin ve bu iki rek'atı hafif tutsun!) hadîsi onu reddetmektedir. Mez­kûr hadîs asla te'vîl götümeyen bir nassdır. Ben bu sahîh hadîsi duyan bir âlimin ona muhalefette bulunacağını zannetmem.» Nevevî'nin sözü burada sona erdi.

Hanef îler'den Kemâl İbni Hümâm (788-861) «Fethü'l-Kadîr» adlı meşhur eserinin «Cuma» bahsinde «Kütübü Sitte» imamları­nın Hz. Ebu Hüreyfe 'den tahrîc ettikleri insât hadîsini ele al­mış ve: «Cuma günü imam hutbe okurken yanındakine sus dersen boş bo-ğazlık etmiş olursun» mealindeki mezkûr hadîs hakkında şöyle demiştir:

«Bu hadîs delâlet tarîkîle hutbe okunurken namazın ve tehıyye-i mes­cidin memnu' olduğunu gösterir. Çünkü rütbe rtibarîle sünnetten ve te-hiyye-i mescidden daha yüksek olan emri bîl ma'ruf hutbe esnasında ya­sak edilirse bunların yasak edilmesi evleviyyette kalır. Şayet bir kimse tehiyye-i mescid namazını kılarken imam minbere çıkarsa iki rek'atta selâm verir. Şöyle bir i'tiraz vârid olur da: «Muâraza vukuunda ıbâre delâlete tercih edilir. Muâraaz da sabit olmuştur. Zîrâ bir hadîsde: (Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okurken bir adam geldi. Resûlüllah (Sattallahü Aleyhi ve Sellem) ona :

{Namaz kıldın mı ey fülân? diye sordu. O zât hayır, cevabını verdi. Efendimiz: iki rek'at namaz kıl, ama hafif tut! buyurdular.) denildiği ileri sürülürse cevâbı şudur:

Bundan muâraza lâzım gelmez. Çünkü o zât namazını bitirinceye ka­dar Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in hutbeyi kesmiş olması caiz­dir; netekim öyle de olduğunu Taberânî «Sünen» inde Hz, Enes (Radiyallahû anh)'d&n Katâde tarîkîle rivayet etmiştir. Enes (Radiyallahû anh) şöyle demiştir: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okurken mescide bir adam girdi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona : Kalk da iki rek'at namaz kıl! dedi. Ve o zât nama­zını bitirinceye kadar hutbeyi kesti» Taberâni,  bu hadîsi Muhammed b. Ubeyd el-Abdî 'nin müsned olarak rivayet et­tiğini fakat bu hususta vehme kapıldığını söylemiş; sonra ayni hadîsi î-maiîı Ahmed b. Hanbel 'den tahrîc etmiş; ve: «doğrusu işte .bu mürsel olan rivayettir» demiştir. Biz mürsel hadîsin hüccet olduğuna kaailiz. Binaenaleyh bize onun muktezasmca i'tikad dahi vâcib olur.

Sonra hadîsin merfu' rivayeti bir ziyâdedir. Çünkü daha önceki riva­yete muâraza etmemiştir. Önceki rivayetlerde Resûlüllah (Sallaiİahü Aleyhi ve Sellem) 'İn hutbeyi kesip kesmediğine dair br şey yoktur. Mevsuk ra-vînin ziyadesi ise makbuldür. Mücerred ziyadeden dolayı râvînin hatâ et­tiğine hükmolunamaz. Aksi takdirde hiç bir ziyadenin kabul edilmemesi lâzım gelir. Müs1im'in bu hadîsdeki ziyâdesine gelince: Mezkûr'zi­yâdede: «Biriniz imam hutbe okurken gelirse hemen iki rek'at namaz kıl­sın; ama bu rek'atları hafif tutsun!» buyuruluyor ki bu söz, namazın hatîb sustuğu zaman kılınması istenmesine münâfî değildir. Zîrâ Peygamfcer (Sallcdlahü Aleyhi ve Sellem) 'in hutbeyi kestiği sabit olmuştur. Yahut Hz. Sü1eyk'in bu namazı henüz hutbe esnasında namaz kılmanın haram edilmediği zamanlara tesadüf etmiştir. Bu suretle bu delâlet muârazadan da salim kalır.»

Buhâri şârihi Aynî, Nevevî 'nin sözlerini naklettikden sonra- şunları söylemişdir: «Ulemâmız bu hadîsleri Nevevî'nin söy­lediği şekilde te'vîl etmemişlerdir ki, onlara bu,derkçe-teşnî'tte bulunma­ya hakkı olsun. Onlar mezkûr hadîslere başka cevaplar vermişlerdir...»

Aynî verilen cevapları sıralarken evveîa' Kemâl İbni Hümam'm söylediklerini tamâmiyle nakletmiş, sonra sözüne şöyle devam etmişdir:

«îkinci cevap: Hz. Süleyk'in gelişi, Peygamber (Sallaiİahü Aleyhi ve Sellem) 'in hutbeye başlamasından önce idi. Nitekim Nesâî «Sünen» inde Sü1eyk hadîsi için bir bâb tahsis etmiş, sonra Hz. Câbir (Radiyâllahû anh)'m rivayet ettiği Süle-yk hadîsini şöy­le tahrîc eylemişdir. Resûlüllah (SalUtlUthü Aleyhi ve Sellem) minber üze­rinde otururken Süleyk-i Gatafânî geldi ve namaz kılmadan oturdu. Peygamber (Sallcdlahü Aleyhi ve Sellem) ona :

—  İki relc'ât namaz kıldın mı? diye sordu; Sü1eyk:

—  Hayır! cevâbını verince:

—  Kalk da onları kıfıver! buyurdular.

Üçüncü cevap: Bu hâdise, namazda konuşmak nesh edilmezden önce vukuu bulmuşdur. Sonraları konuşma neshedilince hutbe esnasında na­maz da nesh edilmişdir. Çünkü hutbe cuma namazının yarın yahut şartı hükmündedir. Tahâvî diyor ki: Cuma günü imam hutbe okurken yanımdakine (sus!) diyenin muhakkak sûretde lağv etmiş olduğunu Re-sûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den naklen bildiren rivayetler teva­tür derecesine varmışdir. Bir kimsenin, arkadaşına hutbe esnasında (Sus!) demesi lağv olursa, imamın bir adama (Kalk namaz kıl) demesi dahi lağv olur. Böylelikle Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Sü1eyk'e verdiği emrin nehiyden önce olduğu sübût bulur...

İbni Şihâb : İmamın minbere çıkması, namaza nihayet verdiği gibi, hutbeye başlaması da cemâatin konuşmasına son verir; demişdir.

Sa'lebetü'bnu Ebî Mâlik: Ömer (Radiyaüahû anh) hutbe için minbere çıktımı biz susardık; diyor.

Kaadı İyâz: Hz.Ebû Bekir, Ömerve Os­man (Radfyallahû atrhûm)'ün hutbe esnasında namaz kılmayı men eder-diklerini söylemişdir. İbnü'l - Arabî dahî: O anda namaz kılmak üç vecihden dolayı haramdır, diyor ve bunları şöyle îzâhediyor:

a) Teâlâ Hazretleri «Kur'ân okunduğu vakit siz onu dinleyin.» buyuruyor. Şu hâlde i-mamln başlamış olduğu bir farzı mescide giren nasıl terkeder de, farz ol­mayan» bir-şeyle: iştigâl edebilir?

b) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in:  (Yanındakine: Sus! de dinmi. muhakka lâğv etmiş-olursun) buyurduğu sabit -olmuşdur.. Bu mes'e-lede asıl rükün ve farz. olan emri bilmaİFÛr, nehiy anilmünker hutbe esnâ-i sında haram olunca, nafile ibâdetin haram olması e^leviyyette kalır..

c) Bir adam cuma namazı kılınırken camiye gû"se nafile namaz Joit. maz.. Hutbe de bir namazdır. Çünkü namazda hararmolan amel ve konuş-, ma hutbede:de haramdır.ı Süleyk hadîsine gelince: mezkûr,hadîsjbû kaaidelerje dört vecihden muarız değildir:

a) Çünkü bu* hadîs haber-i vâhitdir.

b) Hâdisenin namaa esnasında konuşma mubah olduğu zaitıanlarda geçmiş olması ihtimâli vardır. Çünkü târihini bilmiyoruz.

c) Peygamber (SaHttUakil Aleyhi -veSellem) Hz. Süleyk ile ko­nuşarak ona (kalk namaz kıl!) deyince, hutbe dinlemenin farziyyeti Süleyk (Radryallahâanh)'dan sakıt olmuşdur. Zira o esnada   hut­be kesilmiş, Eesûîüllah (Sallallahü AkyhiveSelîem)'m ona verdiği emirden başka dinleyecek bir.-şey kalmamışdır.

d) Hz. Süleyk'in üstü-başı pelrziyâde pejmürde idi. ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun bu hâlini cemâat görsünler de, kendisine tesaddukda bulunsunlar diye namaz kılmasını emretmişdi. Hattâ îbni Bezîze'nin rivayetinde Sü1eyk'in çıplak olduğu hildirilmişdir ,Hutbe, esnasında  namaz kılmayı tecviz etmiyenler Hz.  Ebû

fiaîd-i   Hudrî   hadîsi ile de istidlal ederler. Merfû olarak rivayet edilen bu hadîsde Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem): (İmam hutbe okurken namaz kılmayın!) buyurmuşdur.

Bir delilleri de Hz. Osman cuma guslünü terkettiği vakit Ömer (Radiyallahû anh)'m ona inkârda bulunmasıdır. Hz. Ömer, Osman (Radiyallahû anhûma) yıkanmadığından dolayı muâhaze etmiş fakat mescide girdiğinde ne iki rek'at namaz kılmasını emrettiği ne de Hz. Osman'in böyle bir namazı kendiliğinden kıldığı asla nakledil-memişdir. Bu husûsda başka deliller de vardır. Ezcümle Hâ1id-i Hâzzâ'in rivayetine nazaran Hz. Ebû Kılâbe cuma günü imam hutbe okurken mescide gelmiş ve namaz kılmadan oturarak, hutbe dinlemişdir. Hz.   Ukbetü'bnu   Âmir'in:

—  îmam minberde iken namaz kılmaz-günahdır, dediği rivayet olu­nur, İbni Ömer (Radiyallahû anh) 'dan rivayet olunan bir hadîsde ResâHüfcriı (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

—  (Biriniz, imam  minberde iken  mescide gelirse, namaz kılması ve konuşması memnudur.)  buyurmuşdur.

îmam Şafiî 'nin mezhebine göre imamın minbere oturması ile iki rek'at Tahiyyetü'I-Mescid namazı sakıt olur. Binâenaleyh Sü1eyk hadîsi ona delîl olamaz.

Bâzıları Hanefîi1er'in delillerini çürütmek için: Hanefiî1er'in gösterdikleri bütün deliller merdûtdur. Çünkü bir şeyde asıl olan adem-i husûsiyyet yâni sebebine mahsûs olmayıp, bütün efradına şumû-!lü bulunmasıdır, demişlerdir. Buna Hanefiîler tarafından veri­len cevap şudur: Evet, husûsiyyet için karine bulunmazsa bu söz doğru­dur. Fakat burada husûsiyyet için karîne vardır ve şudur: Ebû Saîdi Hudrî (Radiyallahû anh) 'dan Nesâî'nin tahrîc ettiği ha­dîsde: (Cuma günü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) hutbe okurken pejmürde kıyafetli bir adam geldi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) ona :

—  Namaz kıldın mı? diye sordu. Gelen zât:

—  Hayır! cevâbını verdi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) :

—  İki rek'at namaz kıl! buyurdu ve cemâtı sadaka vermeye teşvik et­ti. Bunun   üzerine   cemâat bir   takım elbiseler   getirdiler.   Resûl-i   Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)   bunlardan iki tanesini o zâ,a verdi. Ertesi cum'a zât yine Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)   hutbe okurken geldi.    Pey-qamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)  cemâati sadaka vermeye teşvik ediyor­du. O zât hemen üzerindeki iki elbiseden birini vermek istedi bunun üze­rine Resûlüllah  (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) :

—  Bu adam gecen cum'a günü pejmürde bir kıyafetle geldi de, ben cemaata ona sadaka vermelerini emrettim; cemâat bir takım elbiseler ver­diler. Ben, kendisine bunlardan iki tanesinin verilmesini emrettim, şimdi gelmiş benim sadakayı emrettiğimi görünce kendisine verdiğini iki «İbne­den birini tasadduk etmek istiyor. Sen, elbiseni at! buyurarak o zâtı sadaka vermekden nehyetti.) buyurulmuşdur.

Görülüyor ki: Resulü ilah (Sallallahü Aleyhi ve Seüemyin o zâta iki rek'at namaz kılmayı emir buyurması, cemâat onun pejmürde hâlini müşâhade etsinler de, kendisine sadaka versinler diye imiş. Çünkü maksadı bu ria-mazla sünneti ikaame ettirmek olsaydı, Ebû Hüre y re hadîsinde: (İmam hutbe okurken arkadaşına: Sus! dedinmi muhakkak lağv etmiş olursun.) buyurmazdı. EbûHüreyre hadîsi bilittifâk şahindir. Onun sıhhati hakkında hiç bir kimsenin hilafı yokdur. Hattâ tevatür de­recesine yakındır. Hutbe hâlinde farz olan emr-i bilma'rûfu menederse, sünneti yahut müstahabı ifâdan menetmesi evleviyyette kalır.»

Aynî bundan sonra muhalifleri tarafından Hanefiîler'e yapılan bütün itirazları ve kendilerine verilen cevapları sıralamış ve söz­lerine şöyle devam etmiştir: «İmam hutbe okurken camiye gelen kimse­nin naam zkılmakdan menedilmesi bir çok sahabe ve Tabiîn (Radiyallahuanha)'dan dahî rivayet olunmuşdur.

Bu bâbdaki Sahâbe-i kiram 'dan murâd: Ukbetü -bnü Âmir, Sa'lebetü'bnö Ebî Mâlik,, Abdul­lah b. Safvân, Abdullah b. Ömer ve,Abdul­lah b. Abbâs (RadiyaUahû anhûm)'düx,

Ukbetü'bnü Âmir 'den rivayet olunan eseri Tahâvî tahrîc etmişdir. Bu eserde Hz. Ukbe:

(İmam minberde iken namaz kılmak günahdır.) demişdir.

Sa'lebetü'bnü. Mâlik (Radiyallahû anh) 'in eserini dahî sa-hîh bir isnâdla Tahâvî rivayet etrnişidr  Hz.  Sa'lebe:

(İmam'ın minber üzerinde oturması, namaz kılmaya nihayet verir.) demişdir.

Abdullah b. Safvân Hazretlerinin eserini sahîh bir is­nâdla yine   Tahâvî   rivayet eder. Mezkûr eserde   Hişâm   b.   Urve :

(Abdullah b. Safvân b. Ümeyyeyi cuma günü mescide girerken gördüm: Abdullah b. Zübeyr minberde hutbe okuyordu. İbni Safvân'm Üzerinde bir gömlek ve cübbe ile iki de mest vardı. Başına sarık sarmışdı. Rüknü istilâm [19] etti. Sonra Selâm sana, AHah'ın rahmeti ve bereketleri de sana! diyerek oturdu; na­maz kılmadı.) demişdir.

Abdullah b. Ömer ile Abdullah b. Abbâs (.Radiyallahû anhûm) ıün eserlerini de Tahâvî rivayet etmişdir. Bu eserde :

(îbni Ömer ile İbni Abbâs, cuma günü imam min­bere çıktığı vakit konuşmayı ve namaz kılmayı kerih görürlerdi.) denil­mektedir.

Tabiîn 'den murâd: Şa'bî ÜeZührî, Âlkame, Ebû   Kılâbe ve  Mücâhid   hazerâtıdır.

Şa'bî 'nin eserini Tahâvî sahîh bir isnâdla Şureyh 'den rivayet etmişdir. Mezkûr esere göre Şa'bî, imam minbere çıktıkdan sonra camiye gelirse, nafile namaz kıZmazmış.

Zührî 'nin eserini Tahâvî yine sahîh bir isnâdla tahrîc etmiş­dir. Bu esere göre Zührî 'ye cuma günü imam hutbe okurken mescide giren bir kimseni nne suretle hareket edeceği sorulmuş;   Zührî:

(Oturur; nafile namaz kılmaz.) cevâbını vermişdir.

Al karne, Ebû Kılâbe ve Mücâhid hazerâtmm eserlerim dahî sahîh isnâdlarla Tahâvî tahrîc etmişdir. Bu eserler dahî bâzısı kavlen, bâzısı da fi'len olmak üzere imam hutbe okurken na­file namaz kılınamiyacağına delâlet ederler.

Görülüyor ki Sahabe ve Tâbiîn'in büyüklerinden olan bu zevat .S.üleyk hadîsi ile amel etmemişlerdir. Onunla amel olunaca­ğını iblseler, elbette onuu terketmezlerdi. Şu hâlde mu'terizin yaptığı îti-râz bâtıl olur.

Gerçi hadîs imamlarından bir cemâatin rivayet ettikleri Ebû Katâde hadîsinde Besûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in::

(Biriniz mescide girdimi, oturmadan önce iki rek'at namaz ki Is ver­sin.) buyurduğu bildirilmişdir. Mezkûr hadîs âmm'dır. Cuma günü imam hutbe okurken mescide girenlere de, daha başkalarına da şâmildir. Ancak hadîs mutlak değil; namaz kılmanın helâl olduğu hâllerde camiye girenlere mahsûsdur. Görülmüyor mu ki güneş doğarken, batarken veya semânın tam ortasında iken mescide giren bir kimse bu zamanlarda na­maz kılamamaktadır. Çünkü mezkûr zamanlarda namaz kılmak yasak edü-mişdir. Cuma günü de Öyledir. Hutbeyi dinlemek vâcib olduğu için hut­be okunurken giren kimse nafile namaz kılamaz. Çünkü o anda kılınan na­maz, hutbeyi dinlemeğe manîdir...»

Hâsılı Aynî muhalifleri taarfından Hanefiîlerin delilleri hakkında söylenilen bütün sözleri en mukni' nakli delillerle reddetmiş, bu suretle «imam hutbe okurken camiye giren kimsenin nafile namaz kılması mekrûhdur.» c.yenlerin haklı olduklam meydana çıkmışdır.

 

15- Hutbe Esnasında Birisine Bir Şey Öğretme Hadisi Babı

 

60-(876) Bize, Şeybân b. Ferrûh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Sü­leyman b. Mugîra rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Humeyd b. Hilâl rivayet etti. Dedi ki: Ebû Rifâ'a şunları söyledi:

Peygamber (Sallallahü A leyhi ve Sellem) 'in yanına vardım; hutbe oku­yordu :

— Yâ Resûlallah! Yabancı, dînini sormaya gelmiş; dîninin ne oldu­ğunu bilmeyen bir adamım, dedim. Bunun üzerine Resûlüllah (SaüaUahü Aleyhi ve Sellem) bana döndü ve hutbesini bırakarak tâ yanıma kadar gel­di. Kendisine bir sandalye getirdiler. Zannederim ayakları demirdendi. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu sandalyenin üzerine oturarak, Allah'ın kendisine öğretmiş olduğu bilgilerden bana da öğretmeye başladı. Sonra tekrar hutbesine dönerek, onu sonuna kadar tamamladı.»

Bu hadîsde zikri geçen «Hasibtu» fiili «Sahîh-i Müslim den başka ki­taplarda «Hiltu» şeklinde rivayet edilmişidr. Bu fiillerin ikisi de «zann ederim» manasınadır.

Kaadı îyâz'm beyânına göre İbni Hazza' rivayetinde bu fiiEn yerine «Haşeb» denilmiş; İbni Kuteybe 'nin kitabında ise kelime «Hulb» şeklinde zaptedümişdir. Haşeb: Odun, demekdir. «Hulb» veya «Hulûb» lîf yâni hurma kabuğu mânâsına gelir. Fakat Kaadi İyâz, bunların hatâ olduğunu söylemiş: «Doğrusu: Zannederim, mânâsına gelen (Hasibtu)'dur/Nitekim «Sahîh-i Müslim» ile diğer mûte-med kitaplarda da böyledir.» demişdir.

Hz. Ebû Rifâa 'nın kendisi için «Yabancı bir adam ilâh...» denıesi, suâl soran kimsenin nezaketli davranması ve suâlini âlim bir zâta sorması lüzumuna delildir. Bundan mâada hadis-i şerifden şu hükümler çikarılmışdır:

1- Bu hadîs. Peygamber (Sallallahii Aleyhi ve Selîem) 'in tevâzu'una ve müslümanlara karşı beslediği nihayetsiz şefkat ve merhamete delildir.

2- Fetva isteyen bir kimseye hemen cevap vermek ve mühimmat ehemmiyetlerine göre en mühimlerinden başlamak    suretiyle halletmek gerekir. İhtimâl ki EbûRifâa (Radiyallahû cınh) 'nın suâli, dinîn en mühim kaaidelerine âitdi. îmânı ve İslama nasıl girileceğini sormaya gelen bir kimseye derhâl icabet ile, kendisine lâzım gelen talimatı verme­nin vâcib olduğunda bütün ulemâ müttefîkdir.

Resûliillah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin sandalye üzerine oturması, cemâat kendisini gölrsün ve söylediklerini işitsin, diyedir.

3- Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in  o  gün okuduğu hutbe­nin cuma hutbesi olmaması muhtemeldir. Onun için de bu derece uzun bir fasıla ile hutbeyi kesmişdir. Maamâfih cuma hutbesi olması da ihtimâl dahilindedir. Bu takdirde «Hutbeyi yeni baştan okumuş.» demekdir. Ko­nuşmanın uzun sürmemiş olması ve hutbeye müteallik    konuştuğu için, onun da hutbeden sayılması birer ihtimâldir.

 

16- Cuma Namazında Okunacak Süreler Babı

 

61- (877) Bize Abdullah b. Meslemete'bni Ka'neb rivayet etti. (De­di ki) : Bize Süleyman yâni İbni Bilâl, Ca'fer'den, o da babasından, o da tbni Ebî Râfi'den naklen rivayet etti. İbni Ebî Kâfi' şöyle demiş: (Medine valisi) Mervân, Ebû Hüreyre'yi kendi yerine bırakarak Mekke'ye gitti. Bu sebeple bize cumayı Ebû Hüreyre kıldırdı da ilk rek'atta cuma sû­resini okudukdan sonra son rek'âtda Münâfikûn sûresini okudu. Namaz­dan çıktıkdan sonra Ebû  Hüreyre'ye yetişerek:

—  «Gerçekden sen, Alî b. Ebî Tâlib'in Kûfe'de iken okuduğu iki sû­reyi okudun.» dedim. Ebû Hüreyre:

—  «Çünkü ben, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhive Sellem)'i cuma günü bu sûreleri okurken işittim.» dedi.

 

(...) Bize, Kuteybetü'bnü Saîd ile Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet ettiler. Dediler ki: Bize, Hatim b. İsmail rivayet etti. H.

Bize, Kuteybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Abdülazîz yâni Derâverdî rivayet etti. Bu râvîlerin ikisi birden Ca'f er 'den, o da babasından, o da Ubeydullah [20] b. Ebî Râfi'den naklen rivayet etmişlerdir. Ubeydullah:

«Mervân, Ebû Hüreyre'yi kendi yerine bıraktı...» diyerek yukarkî ha­dîsin mislini rivayet etmişdir. Şu kadar var ki Hâtim'in rivayetinde:

«Brinci rek'atda cuma süresini, son rek'atda da Münâfkûn sûresini okudu...» ibaresi vardır.

Abdülazîz'in rivayeti Süleyman b. Bilâl'ın hadis gibidir.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in cuma namazında bu iki sû­reyi okumasının hikmeti, Cuma sûresinde, cuma namazının farz olduğun­dan ve cuma namazının sair ahkâmından bahsedildiği tevekkül ve zikre teşvik buyurulduğu içindir. İkinci rek'atda Münâfıkûn sûresini okuması, cum'ya gelenleri tevbîh ve kendilerini tevbeye teşvik gibi maslahatlardan dolayıdır. Çünkü bu sûrede bir çok kaaıdeler mevcûtdur. Ashâb-1 kirâm'm en ziyâde toplandıkları namaz ise cuma namazı idi .Bazen Re­sûlüllah (SdüdÜahÜ Aleyhi ve Sellem) cuma namazının ikinci rek'atında Gâşiye sûresini okurdu. Çünkü bu sûrede pek çok va'z-ü nasîhatlar ve âhiret hayâtına âid ibret âmiz safhalar vardır

Hadîs-i şerif, mezkûr sûrelerin cuma namazında tam olarak okunma-laarmın müstahab olduğuna delildir.

Nevevî: «Bizim mezhebimiz ile diğer bir çok ulemânın mezheb-lerı budur.» diyor.

 

62- (878) Bize Yahya b. Yahya ile Ebu Bekir b. Ebî Şeybe ve İshâk toptan Cerîr'den rivayet ettiler. Yahya dedi ki: Bize Cerîr, İbrahim b. Muhammed [21] b. Münteşîr'den, o da babasından, o da Nu'mân b. Beşîr'-in azatlısı Habîb b. Sâîim [22]*den, o da Nu'mân b. Beşîr'den naklen ha­ber verdi. Nu'mân şöyle demiş:

«Resulüİlah (Salîalkthü Aleyhi ve Sellem) bayramlar ile cumâ'da A'lâ ve Gâşiye sûrelerini okurdu.

Bayramla cuma ayni güne tesadüf ederse, bu sûreleri her iki namaz­da okurdu.»

 

(...) Bize, bu hadîsi Kuteybetü'bnü Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize, Ebû Avâne, İbrahim b. Muhammed b. Münteşir'd en bu isnâdla riva­yet etti.

 

63- (...) Bize Amru'n-Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Süfyân b. Uyeyne, Damratü'bnü [23] Saîd'den, o da Ubeydillâh ibni Abdillâh'dan naklen rivayet etti. UbeyduHah şöyle demiş:

«Dahhâk b. Kays, Nu,?mân b. Beş'r'e mektup yazarak BesûlÜIlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in cuma günü, Cuma sûresinden başka neyi okuduğunu sordu.. Nu'mân :

— Gâşiye sûresini okurdu, cevâbım verdi.»

Bu hadîste Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bayram namazla­rında A'lâ ve Gâşiye sûrelerini okurduğu bildiriliyor. Başka bir hadîsde Bayram namasmda Kaaf ile İkterabet sûrelerini okuduğu beyân edilmişdir.

Nevevî diyor ki: «Bu rivayetlerin ikisi de sahîhdir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bâzı vakitler cuma namazında Cuma ve Münâfikûn sûrelerini, bazen de A'lâ ve Gâşiye sûrelerini okur; icâbında bayramlarda Kaaf ile İkterabet sûrelerini, ki­mi de Sebbih ve Gâşiye' sûrelerini okurdu.»

Hadîs-i şerif, bayramlarda bu sûreleri okumanın müstahab olduğuna delildir.

Bayram ile Cuma bir güne geldikleri vakti her iki namazda da bu sûrelerin okunması müstahab olur. Bundaki hikmet: Cuma namazını ha­fif tutmak ve bu suretle uzaklardan cuma namazına gelenlerin bayram gününü mümkün mertebe aileleri arasında geçirmelerini sağlamakdır.

 

17- Cuma Günü Okunacak Süreler Babı

 

64- (879) Bize, Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdetü'fanü Süleyman, Süfyân'dan, o da Muhavvel b. Râşıt [24]'dan, o da Müslhn-i Batin [25]'den, o da Şaîdü'bnü Cübeyı'den^ o da İbni Abbâs'dan naklen rivayet etti ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeH^m) cuma günü sabah namazında Secde ile Hel'etâ sûrelerini; cuma namazında ise Sûre-i Cumua ile Sûre-i Münâfikûn'u okurmuş.

 

(...) Bize İbni Nümeyr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize babam rivayet et-

Bize Ebû Küreyb de rivayet etti. (Dedi ki) :   Bize Vekî' rivayet etti. Bu râvîlerin ikisi de Süfyân'dan bu hadîsin mislini rivayet etmişlerdir.

 

(...) Bize Muhammed b. Beşşâr rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Muham-med b. Ca'fer rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be Muhavvel'den bu isnâdla, bu hadîsin mislini her iki namaz hakkında da Süfyân'ın dediği gibi riva­yet etti.

 

65- (880) Bana Züheyru'bnü Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ve­kî', Süfyân'dan, o da Sa'd b. İbrahim'den, o da Abdurrahmân EI-A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den naklen rivayet etti ki, Kesûlüllah (Sallâllahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz cuma günü sabah namazında Secde ile Hel'etâ sûrelerini okurmuş.

 

66- (...) Bana Ebû't-Tâhir rivayet etti. (Dedi ki) : Bize4bni Vehb, İbrahim b. Sa'd'dan, o da tabasından, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'­den naklen rivayet etti ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cuma gü­nü sabah namazının ilk rek'atmda Secde sûresini, ikincide Hel'etâ'yı okur­muş.

Ebû Hüreyre hadîsini Buhâri  «Kitâbü'I-Cumua» da, Nesâî ile.İbni Mâce «Kitâbu's-Salât- da muhtelif râvîlerden tahrîc etmişlerdir.

Kirmanı ?-786), ulemânın: «Bu gibi terkipler devam ifâde eder.» dediklerini nakletmişdir. Bundan murâd: Yardımcı bir fiil olan «Kâne»nin devam bildirmesidir. Yâni «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cuma günü sabah namazında filân ve filân sûreleri okurdu.» demek, onlara göre «bu sûreleri okumaya devam eder; her cuma sabahı onları okurdu.» mâ­nâsına gelir. Hâlbuki ekseri ulemâ bu fikirde değildir. Onlara göre yar­dımcı fiil «Kâne» devam iktizâ etmez. Bir çok hadîsler bunu göstermekte­dir. Meselâ bundan önceki bâbda gördüğümüz Nu'mân b. Beşîr hadîsinde: «Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bayramlarla cumâ'da Amâ ve Gâşiye sûrelerini okurdu.» denilmekte yine Hz, Nu'mân 'dan rivayet edilen diğer bir hadîsde Nu'mân (Radiyaliahû anh) 'in.:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cuma günü Sûre-i cuma ile Sûreİ Gâşiye'yi okurdu.» dediği bildirilmektedir. Babımız hadîsinde ise «Sûre-i    Secde   ile    Hel'etâ 'yu okuduğu bildiriliyor.

Bu hadîsler «Kâne» yâni «idi» fiilinin devam bildirmediğini gösterir­ler. Çünkü devam üzre iki sûreyi okumuş olsa, başka sûreleri okuduğu ile­ri sürülemezdi. Anlaşılıyor ki Fahr-ı Kâhînât (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : Efendimiz zaman zaman bu sûrelerin hepsini okumuşdur.

 

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler 

 

1- Namazda muayyen bir zaman için muayyen kırâet yokdur. İmam Fatiha 'dan sonra istediği sûreyi okuyabilir.

2- İbni   Battal    (    ?-444) ekseri ulemânın bu hadîsle amel ettiklerini söylemişdir. Hz. Alî ile îbni   Abbâs    (Radtyallahû anhûmaymn mezhepleri bu olduğu rivayet edilir.    îbrâ/h.îm   Nehaî ile   îbni    Şîrîn   bu hadîsde    beyân edilen sûrelerin okunmasını müstahab görmüşlerdir. Küfe ulemâsı ile îmam   Şafiî, İmam Ahmed b.    Hanbel ve îshâk , b. Râhuye'nin kavilleri de budur. Onlar «cuma sabahı   Secde   ile   Hel'etâ   sû­relerinin okunması, sünnetdir.» derler.

İmam Mâlik'in bu husûsdaki kavli muhtelifdir. İbni Vehb'in rivayetine göre: «Farz namazda imamın Secde sûresini oku­masında beis yokdur.» demiş; Eşheb'in rivayetine göre ise bunu mek­ruh £örmüşdür. Yalnız imamın arkasındaki cemâat az olur da, kargaşalık mdan endîşe edilmezse, o zaman okunmasında beis görmemişdir.

Küfe ulemâsının mezhebine göre Kur an-ı Kerîm'in bir sûresini muayyen bir namaza tahsis etmek, meselâ: Her cuma sabah na­mazında Secde ile He1'etâ sûrelerini betahsîs okumak mek-rûhdur. Tahâvî bunu şöyle îzâh eder: «Bu sûreleri «vâcipdir.» diye okumak yâni o namazda bunlardan başka sûre okumak caiz değildir, ya­hut mekrûhdur, îtikaadı ile bunları okumakda kerahet vardır. Fakat ay­ni sûreleri teberrüken yahut Peygamber (Saîhİîahü Aleyhi ve Sellem) Efen­dimize uymuş olmak veya kolay geldikleri için okumakda hiç bir kerahet yokdur.

«El-Muhît» nâm eserde: «Zaman zaman bu sûrelerin yerine başkala­rını okumak şartdır. Tâ ki câhiller bunlardan başkası caiz değildir, zan­netmesinler.» deniliyor.

2- Ebû Ömer  îbni Abdilberr   «Et-Temhîd» nâm eserinde   imam   Mâlik'in : «Bayram namazında iman sûre-i   A'1â ile   Veşşemsi   gibi sûreleri okur.» dediğini rivayet etmişdir.

3- Hanbelîl.er 'den   İbni   Kudâme    (541-620) «El-Muğnî» nâm eserinde: «Bayram namazının ilk rek'atmda    Sebbih sû­resini, ikincide de Gâşiye'yi okumak müstahabdır.   İmam   Ahmed'in kavli budur.» demişdir.

4- İmam Şafiî: «Bayram namazında imam Kaaf ve înşikaak   sûrelerini okur.» demişdir. Hz. Şafiî 'nin bu bâbda-ki -delili   Ebû Vâkıd-i   Leysî   hadîsidir.

Zahirîler 'den İbni Hazm (384-456): «Bizim ihtiyar ettiğimiz kavil Şafiî ile Ebû. Su1eymânı'n ihtiyar ettikleri mezhebdir.» demişdir.

5- Cuma namazında hangi sûrelerin, okunacağı ulemâ arasında ih­tilaflı bir mes'eledir.

İmam Mâlik 'den bu husûsda muhtelif kaviller rivayet edilmiş­se de, îbni Abdi1berr'in beyânına göre İmam Mâlik cuma namazında Cuma sûresi ile birlikde Gâşiye ve A'lâ sûrelerinin okunmasını müstahab ve muvafık görmüşdür. Başkalarını okumak isâetdir. Bununla beraber namazı bozulmaz.

İmam Şafiî ile Ebû Sevr'e göre cuma namazının ilk rek'atında sûre-i Cumua V1) ikinci rek'atmda da Sûre-i Mü-nâf ikûn'u okumak müstahabdır. Ulemâdan İmam Mâlik, İmam Şafiî, Ebû Sevr ve Dâvûd-u Zahirî cu­ma namazında behemahâl Cuma sûresini okumanın müstahab olduğuna kaaildirler.

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin cuma günü sabah namazında Secde sûresini okuduğu ve secde ettiği rivayet olunmuşdur.

Cuma günü Secde sûresi ile He1'etâ'nın okunmasmdaki hikmet: Bu sûrelerde Hz. Âdem 'in yaratılması, kıyamet ahvâli ve kıyametin cuma günü kopacağı zikredilmiş olmasıdır.

 

18- Cuma'dan Sonra Kılınan Namaz Babı

 

67- (881) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hâlid b. Abdülâh, Süheyl'den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi, Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Şiriniz cuma'yi kıldımı arkasından dört rekat namaz daha kılsın.» buyurdular.

 

68- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şey be ile Amru'n-Nâkid rivayet ettîîer. Dediler ki: Bize Abdullah b. tdrîs, Süheyl'den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş. Besû-Hillah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Cuma'dan sonra namaz kılacaksanız dört rek'ât kılın.» buyurdular.

Amr kendi rivayetinde şu ibareyi ziyâde etmişdir: «İbni İdris dedi ki:

(Süheyl şunları söyledi: Eğer seni her hangi bir şey acele ettiriyorsa, mescide!e iki rek'at namaz kıl;    evine döndüğün    zaman iki rek'at daha

 

69- (...) Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Cerir ri­vayet etti. H.

Bize Amru'n-Nâkıd ile Ebû Küreyb dahî rivayet ettiler. Dediler ki: Bize Vekî', Süfyân'dan rivayet etti. Cerîr ile Süfyân'ın ikisi birden Sü­heyl'den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etmiş­ler. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlullah  (Sallailahü Aleyhi ve SeV.em):

«Sizden her kim cumâ'dan sonra namaz kılacaksa dört rek'ât kılsın.» buyurdular.

Cerîr'in rivayetinde: «Sizden.» tâbiri yokdur.

 

70- (882) Bize Yahya b. Yahya ile Muhammed b. Rumh rivayet et­tiler. Dediler ki: Bize Leys "haber verdi. H.

Bize Kuteybe de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Nâfi'den, o da Ab-dullah'dan naklen rivayet etti ki Abdullah cumâ'yı kıldımı mescidden gi­derek evinde İki rek'at namaz ki;ar sonra :

«Resûlullah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)   böyle yapardı, dermiş.

 

71- (...) Bize Yahya b. Yahya rivayet etti. Dedi ki: Mâlik'e Nâfi'-den duyduğum, onun da Abdullah b. Ömer'den naklettiği şu hadîsi oku­dum: Abdullah, Resûlullah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) 'in nafile namazını tavsif ederek, şöyle demiş:

«Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) cuma namazından sonra mes­cidden ayrılmadıkça (nafile) namaz kılmazdı. Sonra evinde iki rek'âf na­maz kılardı.»

Yahya : «Zannederim sonra kılardı, diye okudum; yahut: Yüzde yüz öyle okudum.» dedi.

 

72- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeyhe ile Züheyr b. Harb ve İbni Nümeyr rivayet ettiler. Züheyr dedi ki: Bize Siifyân b. Uyeyne rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Arar, Zührî'den, o da Sâlim'den, o da babasından naklen rivayet etti ki, Peygamber (Sallallcthü Aleyhi ve Seîlem) cuma "ti an sonra iki rek'ât namaz kılarmiş.

 

73- (883) Bize Ebû Bekir b. EM Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Gunder, İbni Cüreyc'den rivayet etti. Demiş ki: Bana Ömer b. Atâ' b. Ebi'l-Huvâr haber verdi ki Nâfi' b. Cübeyr, kendisini Sâib ibni Uht-i Nemir'e göndererek Muâviye'nin namaz hususunda onda gördüğü bir şey'i sordur­muş. Sâib şu cevâbı vermiş:

«Evet, ben onunla birlikde Maksûre'de cuma namazını kıldım. İmam selâm verince ben olduğum yerde ayağa kalkarak namaz kıldım. (Muâvi-ye) içeriye girince bana:

— Bir daha böyle yapma! Cumâ'yı kıldığın vakit konuşmadıkça yahut oradan çıkmadıkça ona başka namaz ekleme. Çünkü Kesûlüllah (SalMlahü Aleyhi ve Seltem) bize, bunu (yani )konuşmadıkça yahut mescıdden çıkma­dıkça hiç bir namazın, başka namaza eklenmemesini emretti dıye^ıaber gönderdi.»

 

(...) Bize Hârûn b. Abdillâh rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Haccâcu bunu Muhammed rivayet etti. Dedi ki: İbni Ciireyc: Bana Ömer b. Ata' haber verdi ki, Nâfi' b. Cübeyr, kendisini Sâib b. Yezîd İbni Uht-i Nemir'e gön­dermiş... diyerek hadisi yukarki hadîs tarzında rivayet etti. Şu kadar var ki Arar (burada) :

«Selâm verince olduğum yerde ayağa kalktım.» demiş: «imam»! zik-retmemişdir.

Bu hadîslerin bâzıları cuma namazından sonra dört rek'at, bâzıları da iki rek'at sünnet kılınacağına delâlet etmektedirler.

Nevevî diyor ki: «Bu hadîslerin cumâ'nm farzından sonra sünnet kılmanın müstahab olduğu ve sünneti kılmağa teşvik olduğu gibi sünnetin en az iki. en çok da dört rek'at kılınacağına tenbih vardır. Yâni Resû-lüllah   (Sallallahü A leyhi ve Selîem) :

Biriniz cumâ'dan sonra namaz İcılacaksa, Dört rek'at olarak kılsın; buyurmakla sünnetin dört rek'at kılınmasına tembih buyurmuş, emir sî-gasi ile de buna teşvîkde buluntnuşdur.

(Sizden kim namaz kılacaksa...} buyurması, bu namazın vâcib değil; sünnet olduğuna tenbîh içindir, ört rek'atı faziletinden dolayı zikretmiş, bazen de sünnetin en az iki rek'at kılınacağını beyân için, onu iki rek'at kılmışdır. Malûmdur ki Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) ekseri va­kitlerde cuma namazının sünnetini dört rek'at olarak kılardı. Çünkü dört kılmayı bize de emir buyurmuş; teşvîkde bulunmuşdu. Emrettiği bir hayrı işlemeğe kendisi elbette herkesden ziyâde rağbet ve hırs gösterir ve bu husûsda herkesden evlâdır.»

Babımızın (71 numaralı) hadîsinde râvî Yahya 'nın: «Zannede­rim sonra kılardı, diye okudum. Yahut: Yüzde yür öyle okudum.» demesi. «Sonra kılardı.» ifâdesini okuyup okumadığında tereddüt ettiğindendir. Aficak buradaki tereddütü zan ile yakîn arasındadır. Yâni bu kelimeyi ya yüzde yüz okudum, yahut okuduğumu zannediyorum, demek istemişdir. Yahya büyük bir âlim ve hafız olmakla beraber pek ziyâde verâ' ve takva sahibi olduğundan bir çok hadîslerin lâfızlarında şüphe edermiş. Hattâ Ka adı İyâz'in beyânına göre kendisine «şekkâk» yâni şüp­heci   Yahya   derlermiş.

Maksure : Mescidin içine yapılan odacıkdır. Bunu ilk defa ihdas eden Hz.   Muâvİye   olmuşdur.

 

Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:

 

1- İbni Battal'm beyânına göre ulemâ cumâ'nm farzından sonra kılınacak sünnet hususunda ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki :

a) Ulemâdan bir taifeye göre cumâ'nın farzından sonra herkes evin­de ikişer rek'at sünnet kılar. Bu kavil Ömer    ve Imrân b. Hu­şa y n (Radiyallahû anhûma) ile  İbrahim    Nehaî 'den rivayet olunmuşdur.

İmam Mâlik: «İmam cumâ'yı kıldırdıktan sonra mescidde sün­net kümamahdır. Zira Resûlüllah (Sallaiiahü Aleyhi ve SeUem)'in cumâ'dan sonra mescidden ayrihrdığı, orada sünnet kılmazdığı rivayet olunmuşdur. Cemâatin dahî farzdan sonra dağılmalarını, mescidde nafile kılmamalarını dilerim. Fakat kılarlarsa caizdir.» demişdir.

b) Bâzılarına göre, cumâ'nın farzından sonra evvelâ iki, sonra dört rek'at sünnet kılınır. Bu kavil, Alî b. Ebî    Tâlifo, Abdul­lah b.  Ömer ve Ebû   Mûse'l-Eş'arî (Raâiyallahû anhûm) ile Atâ'   Süfyân-ı   Sevrî   ve   Hanefiîler 'den İmam Ebû   Yûsuf 'un mezhebleridir. Yalnız İmam Ebû Yûsuf'a göre cumâ'nm farzından sonra evvelâ dört, sonra iki rek'at sünnet kılınır.

İmam Şafiî: «Bir kimse cuma namazından sonra ne kadar çok nafile kılarsa, bence o kadar makbul bir amel olur.» demişdir.

c) Diğer bir takım ulemâya göre, cumâ'nın farzından sonra bir se­lâmla dört rek'at sünnet kılınır. Bu kavil   İbnİ   Mes'ûdl    (Radiyallahû anh) ile Alkame ve İbrahim Nehaî 'den rivayet olun­muşdur. İmam A'zam ile İshâk b. Râhuye 'nin mez-hebleri de budur.

Mezkûr taifelerin her birine delîl olacak hadîsler rivayet edilmişdir.

2- ÜIü'l-Emir lüzum görürse mescide maksure yapmak câ-?zdir. Kaadı İyâz'm beyânına göre: Maksurede cuma namazı kıl­mak ihtilaflı bir mes'eledir. Sele fin bir çokları bunu caiz görmüş ve maksure içinde cuma kılmışlardır. Hasan-ı Basrî, Kaasim b. Muhammed, Salim ve diğer ulemâ bunlar meyânın-dadır,

Abdullah b. Ömer (Radiyallahû anh) ile Şa'bî, îmam Ahrned b. Hanbel ve İshâk b. Râhuye maksure içinde cuma namazı kılmayı kerîh görmüşlerdir. Hattâ îbni Ömer (Radiyatlahû anh) cuma ezanı okunurken maksurede bulunursa, namazı kılmak için mescidin İçine çıkarmış.

Bâzıları : «Maksurenin içine girmek için herkese izin verilmişse, onun içinde cuma kıîmabilir. Fakat maksure yalnız bâzı kimselere mah­sûs olup, başkalarının girmesine müsaade edilmezse içinde cuma kılına­maz. Çünkü cami' hükmünden çıkmişdır.» derler.

3- Nafile namazları    kılmak için yer değiştirmek müstehabdır. Mümkünse onları evde kılmak; değilse farz kılınan yerden başka tarafa çekilerek kılmak efdaîdır .Bu suretle hem secde yerleri çoğaltılmış, hem de nafile namazın şekli, farzdan ayrılmış olur.

4- Farz ile sünnet namazların arası, konuşmakla daayrılabilir, lâkin arzetiiğimiz sebeplerden dolayı yer değiştirmek sureti ile ayırmak daha faziletlidir.

 



[1] Sûre-i cum'a âyet 9.

[2] Künyesi Ebû Abdirrahmândir. Hz.  Ömer'in torunudur.     Hişâm b. Abdilmelik zamâmnda Medîne'de vefat etmişdir.

[3] Bundan önceki rivayette zikri geçen Abdullah b. lbrâhîm b. Kaariz ile bu riva­yetteki İbrâhîm b. Abdillâh b. Kaajİz ayni şahıstır. "İbni Maîn burada Zührî*nin hata etti­ğini löylemiştir.

[4] Ebû Alî Humeyd b. Mes'adete'l-Bâhilî: (2-244) Basralidır, Müslİmin râvîl dendir.

[5] Ebü Bisr Sclemetü'bnü Al kamet e't-Temîmî: Basralıdır, sahîheyn râvîlerinde

[6] Ebû Muhammed Hasan b. Ayyaş:  Kûfelİ âzâdlılardandir. MUslimin  râvîlcrin-dendtr.

[7] Ebû'l-Hâris Ya'lâ b. Haris EI-Muhâribî: Kûfeüdir. Sahîheyn râvîlerindendir

[8] Sûre-i Cumua âyet 11.

[9] Müslim'in  râvîlerindendir. Namaz hakkında hadîs rivayet etmişdir.

[10] Medînelidir. MÜslimin râvîlerindendir

[11] Ebü Ümeyye Amr b.  Saîd b.  Âs El-Kureşî  El-Emevî : Hz. Osman'dan   hadîs rivayet etmiştir.

[12] Küfelidir. Namaz ve zekât hakkında babasından hadîs rivayet etmiştir

[13] Ebû Abdillâh Abdülazîz b. Rufey* El-Esedî: Mekke'İi olyp, Kûfe'ye yerleşmiştir Sahîheyn râvîl e rintleridir.

[14] Mekkelidir. Sahîheyn râvîierindendir.

[15] Sûre-i Zuhruf âyet 77.

[16] Medîne'lilerden sayılır. Müslimİn râvîlerindendir

[17] Medînelidir. Müslîmin râvîlerindcndır.

[18] Sahâbiyyedir.   Resûlüllah  (S.  A.  V.)  den  hadîs   rivinel

[19] İstilâm : Hacer-i Esved'i öpmek yahut eliyle ona dokunarak elini öpmekdir. Hacer-ı Esved'inbulıınduğu köşeye rükn-i yamânî derler. Hadîsdeki rükünden murâd: Kabe'nin rükn-i yamânî adı verilen Hacer-i Esved kösesi olacakdır.

[20] Ebû Râfi'in  ismi  Eslem'dir.     Resûlüllah    (S.A.V.)'in azaltılısı  idi.

[21] Mesrûk-u Hemdânî'nin  kareli oğludur,  Küfelidir. Sahİheyn  râvilerindendİr

[22] Ş^üsjimin râvîlerindendir.

[23] Müstimin râvîlen'ndendir.

[24] Ebû Esed Muhavvel b.'Râşid: Mücâhid'in kardeşidir.    Buna Muhavvel b. Ebî'l-Mııcâhid dahî derler. Küfeli azatlılardandır.

[25] Ebû Abdillâh Müslim-i Batin b. Ebi İmrân : Sahîheyn râvîlerindendir.