II- İSLÂM’A GÖRE FÂİZ

A) Riba ve Faiz Terimleri:

Riba sözcüğü arapça olup; ziyade, fazlalık ve faiz demektir. Sözcüğün kökeninde “mutlak çoğalma” anlamı vardır. Bir fıkıh terimi olarak; bedelli akitlerde taraflardan birisi lehine şart koşulan fazlalığı ifade eder. Riba cereyan eden şeylerden birisinin peşin, diğerinin veresiye olması halinde miktarlar eşit bile olsa fazlalık hükmen var sayılır. Yüz gram altının 120 gram altınla peşin veya veresiye mübadele edilmesi halinde, 20 gram fazlalık riba olduğu gibi, 100 gram altın peşin verilerek, bedeli olan 100 gram altın bir ay sonra alınmak üzere sarf akdi yapılsa, burada fazlalık hükmen var kabul edilir ve “nesie ribası” meydana gelir. (53)

Riba kelimesi yerine türkçede daha çok “faiz” terimi kullanılır. Faiz; taşan, taşkın, dolu, ödünç verilen paradan alınan gelir anlamlarında kullanılır. (54) Elmalılı Hamdi Yazır (ö.1358/1939) riba ile faizin eş anlamlı olduklarını şöyle açıklar: “Riba; aslı sözlükte, ziyadelenmek, fazlalanmak anlamına mastar olup, faiz dediğimiz özel fazlalığın adı olmuştur... Cahiliyye devrinde asıl borca “re’sü’l-mâl” ziyadesine ise “rib┠adı verilirdi. Cihanın bugünkü faiz muamemeleri nitelik bakımından cahiliyye devrinin bu adetinden başka bir şey değildir. Zaman zaman faiz mikdarının ve şekillerinin azalması veya çoğalması muamelenin niteliğini değiştirmez. İşte Arap örfünde riba tam anlamıyla zamanımızdaki nükudun (nakit paraların) faizi veya neması tabir olunan fazlasıdır. Karz ve karz (ödünç para)dan başka borçlar (düyûn) da tatbiki dahi böyledir. Şüphe yok ki lügatte bunun en uygun ismi riba, ziyade, artık olması gerekir. Buna faiz veya nema tabirinin kullanılması “Alım-satım ancak riba gibidir” (55) ayetinin delaletiyle, alım-satım ve ticarete benzetilerek yalan bir kullanmadır.” (56)

Bir şeyin nitelikleri değişmedikçe, adının değişmesi, hükmünün değişmesini gerektirmez. Böylece, ribanın hükümleri aynı hukuki özellikleri taşıyan faize de uygulanır. Bu, icare akdine, kira akdi demek gibidir ki, her ikisi de aynı anlama gelen sözlerdir.

 

B) İslâm’da Faiz Yasağının Geçirdiği Merhaleler:

Faizcilik, Arapların özellikle yüksek tabakalarının yararlandıkları önemli bir kazanç yolu idi. Bunu bir hamlede kaldırmak uygun değildi. Bu yüzden faizin kesin yasaklanışı İslâm’ın son inen ayetleri ile olmuştur. Ancak henüz yasaklanmamakla birlikte faizin kınanması ve geçmiş milletlerden tefecilik yapanların karşılaştıkları sıkıntıların açıklanması, İslâm’ın ilk yıllarından itibaren vuku bulmuştur.

İslâm’ın faiz yasağında görülen tedriciliği aşağıdaki şekilde ifade edebiliriz:

1) Mi’rac Hadisinde Faiz Yiyenlerin Kınanması:

Ebu Huriyre (r.a)’den Hz. Peygamber (s.a)’in şöyle dediği nakledilmiştir:

“Mirac gecesi, karınları evler gibi (büyük) olan bir topluluğun yanına geldim. Onların karınlarında dışarıdan görülen yılanlar vardı. Cebrail (a.s)’e, bunların kimler olduğunu sorduğumda; “faiz yiyenlerdir” cevabını verdi.” (57) Hadisin ravileri arasında bulunan Ali b. Zeyd hakkında bazı tenkitler yapılmışsa da, Ebu Said el-Hudri (r.a) ve başkalarının naklettiği mirac hadislerinde de ribadan söz edilmesi, yukarıdaki hadisi desteklemektedir. (58)

Mirac olayı 621 miladi yıllarında Mekke’de vuku bulduğuna göre, faizin ileride yasaklanabileceğine daha o günden işaret edilmiş olmaktadır.

2) Faizin Malı Arttırmayacağının Bildirilmesi:

Faizle ilgili olarak nazil olan ilk ayette şöyle buyurulur:

“İnsanların mallarında artış olsun diye faiz cinsinden verdiğiniz şey (nakit para, mal, sadaka vb) Allah katında artmaz. Allah’ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekât ise, işte sevaplarını kat kat arttıranlar onu verenlerdir.” (59)

Bu ayet, Mekke’de inmiştir. Ayette ribayı yasaklayan bir hüküm bulunmamakla birlikte, ribanın sevap kazandıran bir amel olmadığına ve onda Cenab-ı Hakk’ın buğzunun bulunduğuna işaret vardır.

3) Önceki Şeriatlarda Faiz Yasağı Bulunduğunun Haber Verilmesi:

Kur’an-ı kerim’de daha önceki dinlerde de faizin yasak kılındığı haber verilmiştir. Yahudilere yapılan faiz yasağından şöyle söz edilir: “Yahudilerin yaptıkları zulümden, çok kimseyi Allah yolundan çevirmelerinden, menedildikleri halde faiz almalarından ve haksız yere insanların mallarını yemelerinden dolayı kendilerine helal kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara yasakladık. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.” (60) Bu ayet Medine-i Münevvere’de inmiştir. Burada müminler faize karşı dolaylı yoldan uyarılmıştır. Çünkü Yahudilerin yasağa rağmen faiz almaları kötülenmiştir.

Toplumda görülen haksız kazançlara engel olmağa çalışan Şuayb peygambere kavminin verdiği şu cevapta da aynı anlam sezilir: “Ey Şuayb, dediler, senin namazın mı sana, babalarımızın taptığı şeylerden veya mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor. Oysa sen yumuşak huylu, akıllı (bir insan)sın.” (61)

Günümüzde yahudilerin elinde bulunan Tevrat’ta faiz yasağı bulunmaktadır, ancak bu yasağın yalnız yahudiler arasında geçerli olduğu, yahudilerin yahudi olmayanlarla faizli muamele yapabilecekleri belirtilmiştir. (62)

Hristiyanlıkta kilise M.S. 13. asrın ortalarına kadar faiz ve krediler aleyhinde tavır almıştır. Faizin mahkum edilmesi, başka bir deyişle “paranın para doğuramayacağı” prensibi Aristo’ya (384-322) kadar iniyordu.

Başlangıçta kilisenin ticaret hayatı ve kredi faaliyeti karşısında takındığı olumsuz tavır, avrupada para ve finansman kaynaklarının Lombardiyalılar (faiz konusunda kilise görüşüne uymayan çoğu İtalyan olan ekol), Yahudiler ve Temple Şövalyeleri (1118 M.de kurulmuş askerî ve dinî bir tarikat olup, büyük servetler elde etmişlerdi) elinde toplanmasına yol açmıştı. Bu durum kilise topluluğunu uzun münakaşa ve kararsızlıklara düşürdü. Din adamları arasında iki görüş uzun  süre çarpıştı. XI. yüzyılda kurulan Bolonya Üniversitesine mensup ekol hukukçuları Justinien kanunlarına dayanarak faizin lehinde görüş ortaya koydular. Sonunda kilisenin iktisadî doktrinine biraz esneklik vermek gereği duyulmuştur. Bu arada Papa Innocent III (1198-1216), bir tüccara tevdi edilmiş paranın kârından hisse almakla günah işlenmiş olmayacağını söyemiştir. Durumu hristiyanlıkla bağdaştırmak için bir çok formüllere başvurulmuştur. Faizin meşru ilan edilmesi Katoliklerin büyük simalarından Saint Thomas d’Aquin’in (1225-1274); ticaret ve kredi rizikosunu göze almış ve parasını tehlikeye atmış kimseler lehine kâr ve kazanç hakkı tanımanın gerektiğini söylemesiyle gerçekleşmiştir. (63)

Ancak faizle ilgili bu ilk kilise görüşlerinde sermaye rizikosundan ve sermayeyi işleten tüccarın elde edeceği kârdan alınacak paydan söz edilmesi, sermayenin tüccara “kâr-zarar” ortaklığı çerçevesinde verildiğini gösterir. Aşağıda açıklayacağımız gibi, böyle bir sermaye geliri “faiz” değil “kâr /ribh)” niteliğinde olur. Nitekim önceleri kiliselerin, ellerinde toplanan sermayelerden çiftçilere kredi verdikleri ve faiz yerine çıkan üründen pay aldıkları nakledilmiştir. (64)

4) Katlanmış Faizin Yasaklanması:

Vade sonlarında anaparaya eklenen faize “basit faiz” anapara ve faiz toplamına yeniden faiz eklenmesine ise “mürekkep (bileşik)”  veya “katlanmış faiz” denir. Cahiliye toplumunda ve İslâm’ın ilk dönemlerinde borçluyu altından kalkamayacağı yük altına sokan bu sonuncu riba çeşidi olduğu için önce bu yasaklanmıştır.

Ayette şöyle buyurulur:

“Ey iman edenler! ribayı öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin.” (65) Bu ayet Medine’de inmiştir. Buradaki “kat kat arttırılmış olarak...” ifadesi bir kayıt veya şart olmayıp, cahiliyye devrinde uygulanan fahiş riba olayına dikkati çekmek için kullanılmıştır. Ribanın azının da çoğunun da meşrû olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Çünkü bir şeyin azı, çoğunu davet eder. İslâm’da; “seddü’z-zerâyi’ (kötülüğe giden yolu kapama)” prensibinden yola çıkılarak azı zarar veren şeyin çoğu da yasaklanır. Nitekim aşağıda açıklayacağımız kesin riba yasağı bildiren ayet ve hadisler azı ile çoğu arasında bir ayırım yapmaz. (66)

5) Kesin Faiz Yasağının Gelişi:

Faiz yasağı Kitap, Sünnet ve İcma delilleri ile sabittir. Haramlık hükmü sekizinci veya dokuzuncu hicret yılında gelmiştir.

a: Kitaptan deliller: Allahü teâlâ şöyle buyurur: “Allah alış-verişi helal, faizi ise haram kılmıştır.” (67) “Faiz yiyenler kabirlerinden ancak kendilerini şeytan çarpmış kişi gibi kalkarlar.” (68) “Ey iman edenler, Allah’tan korkunuz ve eğer gerçek müminler iseniz faizden (henüz alınmamış olup da) kalanı bırakınız. Eğer böyle yapmayacak olursanız Allah ve Peygamber ile savaş halinde olduğunuzu biliniz. Şayet tevbe ederseniz anaparalarınız yine sizindir. Böylelikle ne zulmetmiş ve ne de zulme uğratılmış olursunuz.” (69)

b) Sünnet delili: Hz. Peygamber (s.a)’den faiz yasağını düzenleyen pekçok hadis nakledilmiştir. Bazılarını aşağıda vereceğiz:

“Yedi helâk edici şeyden kaçınınız. Bunlar; Allah’a ortak koşmak, sihir yapmak, haksız yere adam öldürmek, yetim malı yemek, faiz yemek, savaştan kaçmak, iffetli ve imanlı bir kadına zina iftirasında bulunmaktır.” (70) Bunlar büyük günahlardandır.

Allah’ın Resûlü veda haccı sırasında faiz yasağı uygulamasına kendi yakınlarından başlayarak şöyle buyurmuştur:“Cahiliyye dönemine ait faiz kaldırılmıştır. ilk olarak da bizim (sülaleye ait) faizi, Abdülmuttalib’in oğlu Abbas’ın faizini kaldırıyorum. Artık faizin tamamı kaldırılmıştır.” (71) “Biliniz ki, cahiliyye döneminin bütün faiz çeşitleri kaldırılmıştır. Anaparalarınız ise sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa da uğramamış olursunuz.” (72)

Bir hadiste herkesin ileride faiz muameleleriyle karşı karşıya gelebileceğine işaret edilmiştir: “İnsanlara öyle bir devir gelecek ki, faiz yemeyen kimse kalmayacak. Yemeyenlere de buharından -başka bir rivayette tozundan- isabet edecektir.” (73)

Bazı hadislerde Hz. Peygamber’in, faiz muamelesi ile ilişiği olan kişileri lanetlediği görülür. Bir hadiste; “Hz. Peygamber faiz yiyene ve yedirene lanet etti.” buyurulur. Başka bir rivayette buna; “faizi yazan, muameleye şahitlik yapan” ifadesi eklenir ve “bunların hepsi eşittir” denilir. (74)

Sünnet faizin kapsamını genişletmiş, bütün mislî mallarda fazlalık ve nesîe ribasının gerçekleşme şartlarını belirlemiş ve bu arada kaide dışı faiz çeşitleri de koymuştur.

Faiz cereyan eden standart şeylere altı madde örnek verilerek şöyle buyurulur: Ubâde b. es-Samit (r.a) Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla misli misline, birbirine eşit olarak peşin satılırlar. Bu maddeler farklı cinsten olduğu zaman, peşin olmak şartıyla istediğiniz gibi satın.” (75) Müslim’in rivayetinde şu ilave vardır:

“Kim fazla verir veya alırsa faize düşmüş olur. Bu konuda alan da veren de eşittir.” (76)

Bu maddelerin trampasının, cinsler değişik olsa bile peşin yapılması gerektiği şöyle belirlenir: “Altını gümüşle, gümüş fazla olsa bile, peşin olmak şartıyla satmanın sakıncası yoktur. Fakat veresiye yapılırsa olmaz. Buğdayı da arpa karşılığında, arpa fazla olarak, peşin olmak kaydıyla, satmanın bir sakıncası yoktur. Ancak veresiye yapılırsa olmaz.” (77)

İbn Hazm (ö.456/1063) faiz cereyan eden altı çeşit maddenin zikredildiği hadislerin rivayet bakımından tevatür derecesine ulaştığını belirtir. (78)

c) İcma delili: Faiz yasağı üzerinde görüş birliği vardır. Ancak faizin illeti, çeşitleri ve niteliği üzerinde bazı görüş ayrılıkları olmuştur.

 

C) Faiz Ayetlerinin Nüzul Sebebi:

Faiz yasağı bildiren ayetlerin Medine’de son inen ayetlerden olduğu bilinmektedir. Hz. Ömer’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Kur’an’ın en son inen ayeti riba yasağı bildiren ayettir. Hz. Peygamber de bize ribayı tam olarak açıklamadan aramızdan ayrılmıştır. Bu yüzden şüpheli olan şeyleri bırakıp, şüphe bulunmayanları yapınız.” (79)

İbn Hazm Hz. Ömer’den gelen bu haberi şöyle eleştirir: “Hakkında bu kadar ağır cezalar bildirilen ribayı, nasıl olur da Hz. Muhammed açıklamaz? Belki Ömer (r.a)’e açıklanmamış olabilir, fakat başkalarına açıklamıştır. Nitekim Abdurrazzak’ın naklettiği bir habere göre Hz. Ömer şöyle demiştir: “Biz riba korkusuyla helal şeylerin onda dokuzunu terkettik.” (80)

Müfessirlerin çoğuna göre, riba ayetleri, Taif’te oturan Sakif Kabilesi’nin faiz problemiyle ilgili olarak inmiştir. Bu kabilenin Hz. Peygamber’le yaptığı “Taif Anlaşması”na göre, onların başkalarında olan faiz alacakları devam edecek, fakat başkalarının onlardan olan faiz alacakları kaldırılacaktı. Sakif’ten Amr b. Umeyr Oğulları denilen dört kardeş Taif’in fethi sırasında İslâm’a girmiş, faiz alacaklarının vadesi gelince de bunları tahsil için Mekke’ye adam göndermişlerdi. Mekke’de oturan Muğire Oğulları faiz borçlarını ödemek istemeyince, aralarında düşmanlık doğdu. Anlaşmazlık Mekke valisi Attâb b. Esîd’e (ö.13/634) götürüldü. Attâb durumu Hz. Peygamber (s.a)’e yazdı. Bunun üzerine faiz ayetleri indi ve Allah’ın Rasûlü ayetleri Mekke valisine yazdı ve hükme razı olurlarsa ne âlâ, aksi halde onlara karşı harp ilan etmesini bildirdi. Durumu öğrenen Sekif kabilesi faiz istemekten vazgeçti. (81)

İsmâîl b. Abdirrahman es-Süddi (ö.127/745)’den nakledildiğine göre, riba ayeti, cahiliyye devrinde ortak iş yapan Abbas b. Abdilmuttalib (ö.32/652) ile Muğire Oğullarından bir şahıs hakkında nazil olmuştur. Bu ikisi Amr Oğulları ile Sakif Kabilesinden birçok kişiye faizle borç para veriyorlardı. İslâm gelince bunların faizde büyük servetleri vardı. Kendilerine yalnız ana paralarını alabilecekleri bildirmiştir. (82)

Çünkü ayetlerde şöyle buyurulur: “Eğer inanıyorsanız faizden geri kalan kısmı bırakın.” (83) “Böyle yapmazsanız, Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşa girdiğinizi bilin. Tevbe ederseniz anaparanız sizindir.” (84)

Hz. Peygamber faiz yasağı uygulamasına Mekke’de Veda haccı sırasında şu sözleriyle kendi yakınlarından başladığı nakledilmiştir:

“Dikkat ediniz, cahiliyye devrinden kalma faizin hepsi kaldırılmıştır. Kendisini kaldırdığım faizin ilki, amcam Abbas b. Abdilmuttalib’in faizidir.” (85)

Mekke ve Taif’in fethi  8. Hicret yılında Veda Haccı ise 10. Hicret yılında vukubulmuştur. Riba yasağı da bu tarihlerde gelmiş ve Hz. Peygamber (s.a) bundan sonra 81 gün kadar yaşamıştır. Ancak bu süre içinde artık helal veya haram hüküm bildiren bir ayet inmemiştir. Riba hükümlerinin Hz. Pepgamber’in vefatına yakın bir zamanda gelmesi, gerek açıklama ve gerekse uygulama bakımından gerekli zamanın kalmadığını gösterir. Bu yüzden cahiliyye devri Araplarının riba sözcüğünden ne anladıklarını belirlemek önem arzeder.

 

D) İslâm’ın Çıkışından Önce Faiz Uygulaması:

İslâm’ın zuhurundan önce ve İslâm’ın ilk yıllarında arap ileri gelenlerinin en önemli kazanç yolu faizcilikti. Hicaz yöresinde, Kureyş büyüklerinin herbiri birer bankerdi. Ödünç verilen veya veresiye satıştan doğan bir borç vadesinde ödenmezse, alacaklı vadeyi uzatır, borçlu da borç miktarını arttırırdı. Yeni anlaşmalarla eklenen fazlalıklar bazan anaparanın birkaç katına ulaşır ve borçlu altından kalkamayacağı ağır yük altına girerdi. Bu çeşit borçlar yüzünden anlaşmazlıklar ve düşmanlıklar doğar ve savaş çıktığı da olurdu. (86) İşte riba ayetlerinin inme sebebi; altın veya gümüş borçlarının kendi cinsiyle, peşin veya vadeli olarak mübadele ederken alacaklı lehine şart koşulan fazlalıktır.

Cahiliyye devrinde borç (deyn)un aslına ana para (re’su’l-mâl), ziyadeye de “riba” adı verilirdi. Vadeye göre ne miktar basit veya bileşik faiz ekleneceğini taraflar karşılıklı rıza ile tesbit ederlerdi. (87)

Ebu Bekir el-Cassâs (ö.370/980) cahiliyye devrindeki ribayı şöyle açıklar: İslâm ribanın kapsamını genişletmiştir. Usâme b. Zeyd hadisinde “Riba ancak vadeli satışta söz konusu olur” (88) buyurulması bunu gösterir. Hz. Ömer (ö.23/643) ribanın açıklığa kavuşturulmayan bir çok çeşitlerinin bulunduğunu, hayvanlar üzerinde selem akdi yapmanın bunlardan birisi olduğunu belirttikten sonra şunu ilave eder; “Riba ayeti Kur’an-ı Kerim’in son inen ayetlerindendir. Nebi (s.a) onu bize açıklamadan vefat etmiştir. Bu nedenle ribadan ve riba şüphesi bulunan şeylerden kaçınınız.” Bununla, ribanın cahiliyye devrinde vazolunduğu mana yanında, ayrıca islâmî bir kapsam kazandığı anlaşılmaktadır. Çünkü ribanın hükmü yalnız sözlük anlamına dayansaydı, bu Hz. Ömer’e gizli kalmazdı. O, Arap dilini iyi bilen bir kimseydi. Bu duruma göre Araplar, altının altınla, gümüşün gümüşle vadeli satışını riba olarak kabul etmiyorlardı. Halbuki bu İslâm’da ribadır.” (89)

İbn Rüşd el-Hafîd (ö.520/1126), cahiliyye ribası adını verdiği, İslâm’ın çıkışından önce cereyan eden ribayı şöyle belirler: “Cahiliyye ribası, üzerinde ittifak edilen riba çeşidi olup yasaklanmıştır. Onlar fazlasını almak üzere ödünç veriyorlar, ve vade tanıyorlardı. Bu işlem şöyle oluyordu; borçlu alacaklıya, ‘bana vade tanı, ben de sana olan borcumu arttırayım’ diyordu. İşte Hz. Peygamber’in Veda Haccı’ndaki sözlerinde kasdettiği bu ribadır. (90)

İbn Cerîr et-Taberî (ö.310/922) tefsîrinde cahiliyye ribası hakkında şunları söyler: Cahiliyye arapları şöyle diyordu; Allah’ın kullarına helal kıldığı alım-satım (bey’) riba gibidir. Ödeme tarihi gelen borçlu, alacaklısına, “bana vadeyi arttır, ben de borcumu arttırayım” der. Bunu yaparlarsa kendilerine, işte helal olmayan riba budur, denilince de şöyle cevap verirlerdi: Bizim için, malı (mebîi) ilk defa satarken satış bedelini arttırmakla, bu malın veresiye satılması halinde, vadesinde ödenmeyen borcu, yeni bir vade tanıyarak arttırmak arasında hiçbir fark yoktur. (91)

Bu yanılma onların “Alım-satım da ancak riba gibidir.” demelerinden ileri gelir. (92) Halbuki Allah bu iki muameleyi birbirinden ayırarak “Allah alış-verişi helal ribayı ise haram kılmıştır.” (93) buyurmuştur.

Riba sözcüğü namaz ve zekât gibi “mücmel” sözcüklerdendir. Mücmel; anlamında birkaç hal ve hükmü kapsamına alan, ancak bir açıklayıcı ile anlaşılabilen kapalı ifade demektir. Kur’an-ı Kerim’de riba yasağı yer almış, fakat ribanın ne olduğu ve çeşitleri belirlenmemiştir. Ancak faiz muamelesi yapanların yalnız “anaparalarını” alabileceklerinden söz eden ayet-i kerime, Kur’an’da kastedilen ribanın “fazlalık ribası” olduğuna işaret etmektedir. Faiz cereyan eden altı maddenin zikredildiği hadis ve benzerleri ise ribayı tefsir etmiş, uygulama şartlarını belirlemiş ve kapsamını genişletmiştir.

Ancak bununla birlikte faizin gerçekleştiği muamelelerin nelerden ibaret olduğu konusunda sahabe arasında birtakım tereddütlerin bulunduğu da nakledilmiştir. Nitekim Hz. Ömer şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a) üç şeyi açıklasaydı, bence dünyadan ve dünyadakilerden daha değerli olurdu. Bunlar; kelâle (vefat ettiği sırada çocuğu ve babası bulunmayanın mirası), riba ve halifeliktir (İslâm Devlet başkanlığı).” (94)

 

E) İslâm’da Riba Çeşitleri:

İslâm’ın yasakladığı faiz ikiye ayrılır. Fazlalık ribası ve nesîe (vadeye dayalı) ribası.

1) Fazlalık ribası: Ölçü ve tartı ile alınıp satılan şeyleri kendi cinsleriyle, peşin ve biri diğerinden fazla olarak mübadele etmektir. Aynı ayarda ve eşit miktardaki iki altını iki buçuk altına veya iki altın ve belli bir para ilavesi ile satıp, karşılıklı kabzetmekle bu çeşit faiz gerçekleşir. Yine bir kile buğdayı, bir buçuk kile buğdayla peşin satıp kabzetmek de bu niteliktedir. Ancak fazlalık ribası standart olup sayı ile veya metre hesabı ile satılan şeylerde cereyan etmez. Bu yüzden aynı cins olsa bile iki kumaş farklı metrelerle peşin olarak mübadele edilebileceği gibi, sayı ile satılan yumurtalar da peşin olarak farklı miktarda trampa edilebilir. Onbeş metre polyester kumaşı, yirmi metre polyester kumaşla, yine on yumurtayı daha küçük yapılı on beş yumurta ile veya on tane çiftlik yumurtasını, aynı büyüklükteki sekiz tane köy yumurtası ile peşin olarak mübadele etmek gibi. (95)

Ebu Hanife ile İmam Muhammed’e göre, Hz. Peygamber tarafından ağırlık ölçüsü ile (veznî) satılacağı belirtilmiş olan şeyler ebediyyen veznîdir. Hacim ölçüsü ile (keylî) satılacağı bildirilmiş olan şeyler de daima keylîdir. Hakkında nass bulunmayan, asrı saadette veznî mi, keylî mi olduğu bilinmeyen şeyler konusunda ise örfe göre amel edilir. Ebu Yusuf’a göre ise bir şeyin veznî veya keylî oluşu her devrin örflerine bakarak belirlenir. (96)

Diğer yandan fazlalık ribası iki üç avuç buğday veya bir iki elma yahut ayva gibi küçük parçalarda gerçekleşmez. Hatta ağırlığı yarım sâ’dan az olan miktarlara itibar edilmez. (97) Çünkü faizin söz konusu olması için miktarın İslâm’ın belirlediği şer’î ölçüden az olmaması gerekir. Küçük cüzler ise şer’î ölçü dışında sayılır. (98)

2) Veresiye satıştan doğan riba (Nesîe ribası): Standart şeylerin veresiye satışından doğan faizdir. Bu çeşit faiz; aynı cinsten iki şeyin birini diğeri karşılığında veresiye olarak satmak veya başka başka cinslerden olup, hacim, ağırlık veya uzunluk ölçüsü ile veyahut da sayı ile satılma bakımından aynı özellikte olan iki şeyden birini diğeri karşılığında veresiye satmakla ortaya çıkar. Burada miktarların eşit veya fazlalıklı olması sonucu değiştirmez.

Buna göre iki ölçek buğdayı bir veya iki yahut üç ölçek buğday karşılığında veresiye olarak satmak caiz olmadığı gibi iki ölçek buğdayı da bir veya iki yahut üç ölçek arpa karşılığında veresiye olarak satmak caiz olmaz. Yine bir metre Bursa kumaşını aynı cinsten bir veya iki metre Bursa kumaşı karışlığında veresiye olarak satmak da caiz değildir. Yüz yumurtayı, yüz veya yüz yirmi yumurta karşılığında veresiye olarak satmak da bu niteliktedir.

Cinsleri bir olan, aralarında hacim veya ağırlık ölçüsüyle satılma bakımından da birlik bulunan iki şeyin biri diğeri karşılığında eşit ve peşin olarak, cinsler ayrı olunca ise eşit veya fazlalıklı fakat yine peşin olarak satılması halinde ise, faiz söz konusu olmaz.

Aralarında faiz cereyan eden iki şeyden birinin peşin diğerinin veresiye olması halinde, miktarları eşit bile olsa hükmen bir fazlalık var sayılır. Aynı cinsin veresiye satışında miktarlar eşit olduğu halde, muamelenin yasaklanma sebebi değerdeki fazlalıktır. Çünkü peşin olarak verilen bedel, gelecekte ödenecek olan bedelden, cins ve miktarları bir olsa bile daha üstündür. Genellikle peşin olan vadeli olandan fazla olur. Nitekim ayn olarak teslim edilen şey zimmet borcu olan (deyn)den üstündür. Zira borçlu borcunu vadesinde ödemeyebilir, kimi zaman üzerinde anlaşma yapılan şartlara uymayabilir. (99)

Faiz cereyan eden şeylerin aynı cinsleri mübadele edilirken kalite farkı dikkate alınmaz. Kaliteli tohumluk buğdayla kalitesiz yemelik buğdayı trampa yapmak isteyenler ya eşit miktarda ve peşin olarak mübadele etmelidir ya da başka cins bir mal yahut para ile kıymetlendirerek satışı gerçekleştirmelidirler.

3) İbn Abbas’ın nesîe ribası hakkındaki görüşü:

Abdullah b. Abbas (r. anhümâ)’ın önceleri faizi yalnız veresiye satışlarda mümkün gördüğü, peşin satışlarda fazlalık ribasını kabul etmediği nakledilir. Dayandığı delil Hz. Peygamber’in “Faiz ancak veresiye satışta olur” (160) hadisidir. Başka bir delil, veresiye gümüş satan birisine Berâ b. Âzib (ö.72/691)’in verdiği şu cevaptır: “Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde biz bu çeşit satış yapıyorduk. Bu konuda bize şöyle buyurmuştur: “Peşin olarak satılan şeyde bir sakınca yoktur. Fakat veresiye satılan ise ribadır.” (101)

Ancak İbn Abbas (r. anhümâ)’ın daha sonra rivayeti tevatür derecesine ulaşan altı maddenin zikredildiği hadis karşısında önceki görüşünden vazgeçtiği nakledilmiştir. (102)

Tirmizî Sünen’inde İbn Abbas’ın bu görüş değiştirmesine yer verdiği gibi (103) Ebu’l-Cevza’nın da şöyle dediği nakledilmiştir: “İbn Abbas’a dokuz yıl hizmet ettim. Bir gün ona bir adam gelip bir dirhemi iki dirhem (gümüş) ile satmanın hükmünü sordu. Bunun üzerine İbn Abbas bağırarak; “Bu adam benden kendisine faiz yedirmemi istiyor” dedi. Çevresinde bulunanlar “Biz senin fetvan ile böyle muamelelerde bulunuyorduk” dediler. O zaman İbn Abbas şunu söyledi: “Evet, Ebû Saîd ve İbn Ömer Rasulullah (s.a)’ın bunu menettiğini bana haber verinceye kadar ben böyle fetva veriyordum. Artık ben de sizi bundan menediyorum.” (104)

 

F) Ribanın İlleti:

Bir hükmün kıyas yoluyla benzerlerine uygulanması için gerekli olan ortak niteliğe “illet” denir. “Sarhoş etme” özelliğinin içki yasağına ait illeti teşkil etmesi gibi. Faiz yasağının illetini belirlemek ise içki yasağındaki kadar kolay olmamıştır. Çünkü bu konuda “ortak niteliği” belirlemede başta gelen delil Ubâde b. Sâmit (r.a) ve başkalarının rivayet ettiği altı madde hadisidir. Bu hadiste zikredilenlerden ilk ikisi altın ve gümüş o dönemde aynı zamanda para yerindedir. Diğer dört madde olan buğday, arpa, hurma ve tuz ise temel gıda maddelerindendir. Hadiste bunların kendi cinsleriyle trampasının eşit ve peşin miktarda, cinsler ayrı olursa peşin olmak şartıyla fazlalığın caiz bulunduğuna yer verilmiştir. (105) Tirmizi’nin rivayetinde aynı cinste fazla vermenin veya almanın faiz olduğu açıkça ifade edilmiştir. (106)

İslâm âlimleri arasında, hadiste sayılan altı sınıf maddenin “örnek kabilinden” mi yoksa “hüküm yalnız bunlara ait olmak üzere (hasr)” mi zikredildiği konusunda görüş ayrılığı vardır. Başka bir deyimle onlar faizin illetini veya genel prensibini belirlemede farklı sonuçlara ulaştılar.

Çoğunluk İslâm fakihleri hadisteki altı maddeyi “örnek kabilinden” saymış ve faiz yasağının bunların dışında kalan şeylere nasıl uygulanacağını şöyle belirlemişlerdir.

1) Hanefilerin görüşü:

Hanefilere göre fazlalık ribasının illeti ağırlık ölçüsü ile alınıp satılan şeylerde cins ve tartı birliği, hacim ölçüsü ile alınıp satılan şeylerde ise cins ve ölçü birliğidir. Nesie ribasının illeti ise yalnız cins birliği veya yalnız ölçü yahut yalnız tartı birliğinin bulunmasıdır.

Buna göre fazlalık ribası aynı cinsten olan ve miktarları da aynı birimle yani ağırlık veya hacim ölçüsü ile tespit edilen mallarda söz konusu olur. Altının altın ile satılıp iki bedelden birisinin diğerinden fazla olması gibi. Bu durumda fazlalık faizdir. Çünkü her iki bedel de ağırlık ölçüsü ile satılan türdendir. Buna göre misli mallar faizin cereyan ettiği mallardır. Hayvan, arsa, daire, dükkan, çeşitli halı ve kilimler, mücevherat, inci gibi kıyemî mallarda ise faiz cereyan etmez. Bir koyunun iki koyunla değiştirilmesi halinde buradaki fazlalık faiz olmaz. Çünkü kıyemî olan şeyler miktarı tam ölçülebilen, ölçü veya tartı birliği bulunan şeylerden değildir. (107)

Cins birliği ile ölçü ve tartı birliğinin faizin illeti oluşu Ubâde b. Samit (r.a)‘in rivayet ettiği hadiste zikredilen altı maddenin özellikleri dikkate alınarak belirlenmiştir. Nitekim bunlardan ilk ikisi olan altın ve gümüş ağırlık ölçüsü ile (veznî), diğer dört madde olan buğday, arpa, hurma ve tuz ise Hz. Peygamber döneminde hacim ölçüsü ile alınıp satılan mallardır. Diğer mislî mallar da bu iki çeşide kıyas edilerek faiz yasağı hükmü ortak özellik taşıyan tüm maddelere uygulanır.

Diğer yandan altın ve gümüşün satış bedeli olmaları bakımından kendilerine mahsus tartı (veznî) ölçüleri vardır. Bu yüzden bunlarla ağırlık ölçüsü ile satılan başka şeyler arasında tartı birliği var sayılmaz. Buna göre nakit para karşılığında altın satın alınabileceği gibi, para, altın veya gümüş karşılığında kendilerinden ağırlık bakımından fazla olan bir mal peşin veya veresiye olarak satın alınabilir. Yine demir, bakır, çimento, kireç gıda maddesi türünden olmayan fakat ağırlık ölçüsü ile satılan şeyler de kendi cinsleriyle peşin olarak fazlalıkla veya veresiye olarak eşit yahut fazlalıklı olarak satılsa faiz gerçekleşir. Ancak bunlarda cins değişik olunca miktarlar farklı olabilir. Meselâ; bir ton 12lik inşaat demiri ile 1,5 ton 6’lık demir peşin veya vadeli olarak değiştirilse fazlalık veya vadeli mübadele faiz olurken, bir ton inşaat demiri ile elli torba çimento peşin olarak mübadele edilse, cinsler değişik olduğu için faiz söz konusu olmaz.

Cins ve miktar birliğinin faizin illetli oluşunu gösteren başka deliller de vardır. Ammar b. Yasir (ö.34/657) (r.a)’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Riba ölçülen veya tartılan mallar dışında yalnız veresiye satışta cereyan eder.” (108) İmam Mâlik’in (ö.179/795) senetsiz, Dârekutnî’nin mürsel olarak rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulur: “Faiz ancak altında veya gümüşte yahut ölçülen veya tartılan, ya da yenilen veya içilen şeylerde cereyan eder.” (109)

Sonuç olarak Hanefilerde faiz yiyecek maddesi olsun veya başka maddelerden bulunsun ölçü veya tartı ile alınıp satılan tüm maddelerde cereyan eder. Uzunluk ölçüsü ile veya sayı ile alınıp satılanlarda ise yalnız veresiye satıştan doğan nesie faizi söz konusu olur. Bunlarda peşin olmak şartıyla fazlalık ribası cereyan etmez.

Altın ve gümüşün veznî, diğer dört maddenin keylî oluşu Abdullah b. Ömer’in naklettiği şu hadise dayanır:

“Tartı Mekke halkının tartısı, ölçü ise Medinelilerin ölçüsüdür.” (110) Ebu Yusuf’a göre İslâm’ın ilk dönemlerinde hicazdaki bu ölçü veya tartı birimleri o günkü öflere dayanır. Bu yüzden çeşitli yer ve zamanlarda örfün değişmesiyle, riba cereyan eden malların ölçü veya tartı ile alınıp satılma nitelikleri de değişebilir. Buna göre, meselâ; daha önceden ölçekle ölçülen taneli bitkiler bugün ağırlık ölçüsü ile satılır hale gelmişse, artık bunlarda “ölçü birliği” yerine “tartı birliği” esas alınır. Nitekim Mâlikîlerin şu görüşü de bunu desteklemektedir: “Ölçü veya tartı konusunda insanların örfü değişirse, satışın yapıldığı beldenin örfüne göre amel edilir. Çünkü Allah ve Rasûlünün nass’la çözümlemediği konularda insanların çarşı ve pazarlardaki örfleri esas alınır.” (111)

Ancak vadenin bağlayıcı olmadığı karz-ı hasen veya nakit para karşılığında veresiye satışlarla, para peşin mal veresiye bir satış çeşidi olan selem akdi, toplumun bu muamelelere olan ihtiyacı nedeniyle özel nass’larla ve kendilerine mahsus özellikleriyle meşru kılınmıştır.

Fels adı verilen madenî paralarla günümüzdeki kağıt paralar da eşyanın değerleri haline geldikleri için bunlarda da faiz hükümlerinin uygulanması gerekir.

 

2) Diğer mezheplerin faizin illeti görüşü:

Şâfiîlere göre altın ve gümüşte ribanın illeti, bunlardaki para olma (semenlik) özelliğidir. Bunların basılı para, zinet veya işlenmemiş durumda olması sonucu değiştirmez. Ubâde hadisinde zikredilen diğer dört maddede ise illet “gıda maddesi” olmalarıdır. Bu yüzden satış bedeli niteliği olmayan veya gıda maddesi kabilinden bulunmayan şeyler arasında faiz cereyan etmez. Dayandıkları delil şudur: Bir hüküm türemiş bir sözcüğe bağlı olunca, kök anlam bu hükmün illeti olur. Hz. Peygamber “Yiyecek karşılığında yiyecek ancak misli misline olur” (112) buyurmuştur. Burada “yiyecek maddesi” anlamına gelen “taam” kelimesi “ta’m” kökünden türemiş olup, hükmün kendisine bağlandığı kelime “gıda maddesi olma” anlamına gelir. Bu da altın ve gümüş dışındaki şeylerde faizin illetini oluşturur.

Buna göre Şâfiîlerde yukarıdaki maddeler ölçü veya tartı ile satılanlardan olup, cinsleri bir olursa peşin veya veresiye mübadelede “fazlalık” cinsler değişik olursa yalnız “veresiye oluş” faiz sayılır. (113)

Mâlikîlere göre altın ve gümüşte ribanın illeti “satış bedeli olma (semenlik)” özelliğidir. Yiyecek maddelerinde ise illet fazlalık ve veresiye durumuna göre değişir.

Fazlalık ribasının haramlık illeti; gıda maddesinin tek başına insanın bununla yaşayabileceği nitelikte olması ve biriktirmeye el verişli (iddihar) bulunmasıdır. Veresiye satıştan doğan (nesîe) ribasının illeti ise mücerret gıda maddesi olmasıdır. Burada biriktirmeye elverişli olması da şart değildir. Diğer yandan İmam Mâlik; buğday ile arpayı bir sınıf; mısır, darı ve pirinci ayrı bir sınıf; fasulye, nohut, mercimek gibi pişirilen baklagilleri de kendi arasında tek sınıf kabul etmiştir. (114)

Ahmed b. Hanbel’den faizin illeti ile ilgili üç rivayet bulunmaktadır. Bunlardan en meşhur olanı ölçü ve tartıyı kriter olarak aldığı rivayet olup, Hanefi mezhebinin ölçülerine uygundur. İkinci rivayet ise Şâfiî mezhebine uygundur. (115)

 

3) Zâhirîlerin görüşü:

Zahiri mezhebi, faizin yalnız hadiste zikredilen altı maddede cereyan edeceği görüşünü benimser. Onlar hadisin açık anlamını esas alarak, bu altı maddeye “ribevî mallar” adını verirler. Buna göre, belli cinsteki zeytin, pirinç, demir, çimento ve benzeri ölçü veya tartı ile satılan mallar trampa edilirken fazlalık ve vade caiz olur. (116)

Sonuç olarak faizle ilgili ayet, hadis ve sahabe dönemindeki uygulama örnekleri bir bütün olarak dikkatlice incelendiğinde, yasağın amacının taraflardan birisinin aldanmasını önlemek, darda bulunanın bu halinden karşı tarafın yararlanmaya kalkışmasını engellemek, özellikle “haksız kazanç” yollarını kapatmak ve belki de en önemlisi rizikoyu sermaye sahiplerine yayarak, tasarruf sahibinin sermayeden, miktarı önceden belirlenen bir gelir (faiz) değil, kârdan pay alma uygulamasını yaygınlaştırmakdır. Böyle bir gelir almayı düşünmeyenin de darda olanlara karz-ı hasen yoluyla ödünç vererek yardımcı olmasını sağlamaktır.

Bu duruma göre bir muamelede faizin söz konusu olabilmesi için şu şartların bulunması gerekir. a) Mübadelesi yapılacak şeylerin faiz cereyanına elverişli olan mislî mallardan olması, b) Faiz illetinin bulunması, c) Tarafların akit sırasında cins birliğinde fazlalığı şart koşması, d) Veya fazlalık şart koşulmamakla birlikte bunun toplumda “örfleşmiş” bulunması gerekir.

Üzerinde müctehitlerin çok söz söylediği ve farklı kriterlerin ortaya çıktığı faiz konusunu daha yakında izleyebilmek için sahabe uygulamalarından bazı örnekler vereceğiz:

 

G) Hz. Peygamber ve Sahabe Dönemine Ait Faiz Muamelesi Örnekleri:

1) Altınla İlgili Uygulama:

Altının altınla değişimi eşit ağırlıkta ve peşin olarak yapılır. Bunu günümüz altın alım satımında düşünmek güçtür. Ancak Peygamber (s.a) devrinde dinar adı verilen altın para ile diğer altın çeşitlerinin satımında ribayı anlamak daha kolay olur. Meselâ; 10 gram ağırlığındaki bir bileziği, 5 dinarı satın alsak, bir dinar yaklaşık 4 gram olduğuna göre, 20 gram altınla, 10 gram bilezik şeklindeki altını değişmiş oluruz. Böyle bir piyasadaki dinarlar, zinet eşyasının çok kıymetlenmesi nedeniyle zinete dönüşür. Bunun aksine 20 gr. ağırlığındaki bir bileziği, 2,5 dinara satın alsak, yine gerçekte bu bileziği 10 gr. altınla değişmiş oluruz ki, böyle bir piyasadaki altın zinet eşyaları dinara dönüşür. Para ve zinetteki darphane ve işçilik masraflarını ayrıca değerlendirmek gerekir.

Hz. Peygamber devrinde konu ile ilgili şu uygulama dikkati çeker: Hayber’in fethinden sonra ganimet olarak satılmak üzere boncuk ve altın dizili bir gerdanlık getirildi. Ashab-ı kiramdan Fudale b. Ubeyd (r.a) bu gerdanlığı götürü olarak (cüzafeten) 12 dinara (yaklaşık 48 gr. altın para) satın aldı. Ancak gerdanlıktaki altın dizisinin bile 12 dinar altından daha fazla (ağır) olduğunu anlayınca Rasulullah (s.a)’e gelerek durumu sordu. Allah elçisi şöyle buyurdu: “Altın altına karşılık tartı iledir. Bu durumda gerdanlık altınlar ayrılıp tartılmadan satın alınmaz.” (117) Burada gerdanlığın bedeli altın para olan “dinar” cinsinden ödeneceği için alıcı lehine bir fazlalık doğmaktadır. Halbuki altınlar tartılıp, dizideki boncuk ve benzeri süslere de değer konulunca muamelede aldanma ihtimali ortadan kalkmış olur. Hz. Peygamber (s.a) de bunu yapmıştır.

2) Gümüşle İlgili Uygulama:

Gümüşün para birimi dirhemdir. Bir dirhem yaklaşık 2,8 gram gümüş ihtiva eder. Gümüşten yapılan zinet eşyası ve benzerlerinin gümüş karşılığında satımı halinde de “tartarak denkleştirme” yoluna gidilmediği takdirde taraflardan birisi lehine fazlalık meydana gelir. Bu da “haksız kazanç” olur.

Hz. Ömer’in halifeliği sırasında Muâviye (r.a)’ın (ö.60/679) katıldığı bir gazve sonunda elde edilen ganimet gümüş kap gümüş para olan dirhemle “tartı söz konusu olmaksızın” satılmak istenince, bunu işiten Ubade b. Samit (r.a) yukarıda metnini verdiğimiz altı madde hadisini naklederek muamelede faiz bulunduğunu söyler. Faizin önceleri yalnız basılı altın veya gümüş para arasında cereyan edeceğini, zinet veya işlenmemiş değerli madenlerin faiz kapsamına girmediği kanaatinde olan Muaviye, Ubade’ye itiraz etmek isteyince, Ubade (r.a) şöyle demiştir: “Muaviye hoşlanmasa da biz Allah’ın Rasulünden işittiklerimizi söyleriz. Hatta karanlık bir gecede ordusu içinde Muaviye ile birlikte bulunmamız da bunu açıklamamıza engel teşkil etmez.” (118)

Kabisa b. Züeyb (r.a)’ın naklettiğine göre, Ubade (r.a) bundan sonra, “İçinde Muaviye’nin bulunduğu bir toprakta kalamam” diyerek Medine’ye gitmiştir. Hz. Ömer durumu haber alınca Ubade’ye; “Yerine dön. Çünkü Allah, kendisinde senin ve benzerlerinin olmadığı toprakları çirkin kılar” demiştir. Bu arada Muaviye’ye de bir mektup göndererek onun Ubade üzerinde komutanlık yetkisinin bulunmadığını bildirmiştir. (119)

Bu uygulamaya görü gümüşten bir zinet veya eşyanın gümüş para olan dirhem karşılığında tartmaksızın satılması halinde meydana gelebilecek fazlalığın faiz olduğu anlaşılmaktadır.

Altın veya gümüş paranın kendi cinsinden olan zinet veya işlenmemiş haldeki değerli madenle mübadele edilirken peşin ve eşit ağırlıkta olmasının şart koşulması paranın maden değerinin üstünde veya altında itibarî bir değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile, kendi cinsinden imal edilen altın veya gümüş zinet eşyaları arasında bir fiyat farkının doğmasını, başka bir deyimle, o devirlerde paranın enflasyona uğramasına İslâm’ın faiz yasağının engel teşkil ettiğinde açıklık vardır.

3) Altın ve Gümüşün Birbiriyle Mübadelesi:

Altın ve gümüş biri diğeriyle peşin olmak şartıyla istenildiği gibi mübadele edilebilir. Cinsler değişik olduğu için, bunların birbirine göre değerini ölçmek daha kolay olur ve aldanmalar en aza iner.

Altın ve gümüşün birbiriyle peşin müdbâalesine dair çeşitli uygulama örnekleri vardır. Malik b. Evs (r.a) şöyle demiştir: Yüz dinar altın parayı, gümüş para ile değiştirmek istemiştim. Talha b. Ubeydillah beni çağırdı. Pazarlık edip anlaştık. Benden dinarları aldı ve bedelini adamım gelince veririm, dedi. Bu sarf işlemini izleyen Hz. Ömer, Ubade b. es-Samit (r.a)’ın naklettiği altı madde hadisini zikrettikten sonra şöyle dedi: “Bunların birini diğeri karşılığında satarken, alıcı senden, bedeli almak üzere eve girip çıkıncaya kadar süre istese, izin verme. Çünkü sizin adınıza “ramâ”dan yani “riba”dan korkuyorum.” (120)

Bu konuda Ahmed b. Hanbel de Ebu Kılabe (ö.104/722’den şu uygulamayı nakleder: “Halk gümüş karşılığında veresiye altın satın alıyorlardı. Bu durumu gören Hışam b. Amir onları bundan menederek şöyle dedi: Allah’ın Rasulü gümüşe karşılık altını veresiye satış yapmaktan bizi menetti ve bunun riba olduğunu bildirdi.” (121)

 

4) Hurmanın Hurma İle Mübadelesi:

Bilal (r.a) Hz. Peygamber’e ikram etmek için iyi cins hurma getirdi. Allah’ın elçisi bu hurmayı nereden aldığını sorunca, Bilal şöyle dedi:

“Bizde adi bir hurma vardı. Nebi (s.a)’e yedirmek için, ben onun iki ölçeğini bu iyi hurmanın bir ölçeğine sattım.”

Bunun üzerine Allah’ın elçisi şöyle buyurdu:

“Eyvah, eyvah ribanın ta kendisi, ribanın ta kendisi. Bunu böyle yapma. Fakat hurma satın almak istersen, kendi hurmanı başka bir satım akdi ile sat. Onun satış bedeli ile istediğin hurmayı satın al.” (122)

Başka bir rivayette hadisin sonu şöyledir: “Bu riba muamelesi olup, onu bozunuz. Sonra elinizdeki hurmanızı satıp, bunun bedeli ile bize hurma satın alınız.” (123)

Bu örneklerden anlaşıldığına göre, aynı cins mallar trampa edilecekse, eşit olarak mübadele edilmeli, eğer kalite farkı gibi nedenlerle taraflardan birisi veya ikisi buna razı değillerse, mübadele edilecek malların kıymeti para ile takdir edilerek değişim yoluna gitmeli.

 

5) Yaş Hurmanın Kuru Hurma Karşılığında Satılması:

Sehl b. Ebi Hasme’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Resulullah (s.a) taze hurmayı kuru hurma karşılığında satmaktan menetmiş ve ‘bu ribadır, bu müzabenedir’ buyurmuştur. Yalnız ariyye’ye yani bir iki ağaç hurmanın yemişini kuru hurma karşılığında satmaya ruhsat vermiştir. Onu bir hane halkı kuru hurma ile takdir ederek taze taze yerlerdi.” (124)

Müzabene; ağacın üzerindeki miktarı belli olmayan meyveyi, miktarı belli kuru veya olgun meyve ile mübadele etmek, anlamına gelir. Bunda taraflardan birisinin aldanma riski bulunduğu için yasaklanmış, ancak ticari amaçla olmaksızın sadece aile fertlerinin yemeğine yönelik, az miktardaki mübadeleye izin verilmiştir.

Sa’d b. Ebi Vakkas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasulullah (s.a)’a kuru hurmanın yaş hurma karşılığında satın alınması sorulduğunda çevresinde bulunanlara, ‘yaş hurma kuruyunca azalırmı?’ diye sormuş, ‘evet’ cevabını alınca da, böyle yapmayı yasaklamıştır.” (125)

 

H) Faiz Çeşitlerinde Özel Durumlar:

1) Bir satış içinde iki satışın yasaklanması:

Ebu Hureyre (r.a) Rasulullah (s.a)’ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Kim bir satış içinde iki satış yaparsa, bu satış bedellerinden az olanını alması gerekir, aksi halde faiz almış olur.” (126) Bu hadis Tirmizi ve Nesai’nin rivayetinde; “Rasulullah (s.a) bir satışta iki satış yapmayı menetti” şeklinde olup, sonundaki ilave yoktur.” (127) Bir mal; “peşin şu fiyata, veresiye bu fiyata” denilerek satılsa, alıcı tercih yapmadan malı alsa, satış fasit olur. “Senin arsanı bana satman şartıyla dairemi sana satarım” gibi iç içe satışlarda ise taraflardan birisi için şart koşulan üstün menfaat faiz niteliğindedir (bk. “Bir satış içinde iki satış” konusu).

 

2) Borçludan alınacak hediyenin faiz sayılması:

İslâm’da güçlünün zayıfı ezmemesi, darda bulunanın bu durumunun istismar edilmemesi için alınan ekenomik tedbirler yanında, birtakım sosyal ve psikolojik tedbirler de alınmıştır. Alacaklının borçlarından, âmirin veya hakimin menfaat ilişkisi olan memur ve kişilerden hediye almasının yasaklanması bunlar arasında sayılabilir.

Hz. Peygamber’den bu konuda çeşitli hadisler rivayet edilmiştir. Ebu Bürde (r.anhüma), Medine-i Münevvere’ye gelince Abdullah b. Selam kendisine şöyle demiştir: “Sen faizin yaygın olduğu bir beldede bulunuyorsun. Birisinde alacağın varsa, borçlun sana bir yük saman, arpa veya yonca (gibi basit şeyler) hediye etse kabul etmemelisin. Çünkü bu faiz olur.” (128)

Ebu Umame (r.a)’ın naklettiği bir hadiste bir müslümana yardımcı olan kimsenin ondan alacağı hediyenin faiz kapsamına girdiği belirtilir: “Bir kimse müslüman kardeşi, için aracılık yapsa, o da ona bir hediye verse, diğeri de kabul etse, faiz kapılarından büyük bir kapıdan içeri girmiş olur.” (129)

Şu hadis bu konuda genel prensibi belirler:

“Bir menfaat sağlayan her ödünç (karz) faizdir.” (130) Bu hadis gerek ravileri ve gerekse manası bakımından tenkid edilmiştir. Hanefiler bunun ödünç verme sırasında yararlanmayı şart koşma veya yararlanma konusunda örfün bulunması halinde söz konusu olabileceğini söylemişlerdir. (131)

Diğer yandan Hanefilere göre menfaat ilişkisi bulunan kişiden böyle bir hediye alınması mekruh olur. Ancak taraflar akrabalık, samimi dost ve arkadaşlık gibi nedenlerle her zaman birbirine benzer hediye ve ikramda bulunan kimselerden olursa sakınca kalkar.

 

3) Müslümanla zımmî veya harbî arasındaki faiz:

Müslümanların yönetime hakim olmadığı ve gayri müslimlerin hükümran bulunduğu ülkeye “dâru’l-harb” denir. Böyle bir beldede İslâm’ın temel yönetimi ile ilgili hükümlerini uygulatmaya İslâm toplumunun gücü yetmeyeceği için had cezaları düşer ve harbiden hırsızlık, gasp gibi bir yolla ele geçirilmemiş olan kuma ve faiz alacakları müslmüana mübah olur. Hadiste şöyle buyurulmuştur:

“Müslümanla harbî arasında daru’l-harbte faiz cereyan etmez.” (132)

Şa’bi, Hz. Peygamber (s.a)’in Necranlı hristiyanlara şöyle yazdığını söylemiştir: “Sizden biriniz faizle satış yaparsa, onun zimmeti kalkmış olur.” (133) Buna göre, müslüman ile zimmî arasında riba cereyan eder.

 

4) Aralarında faiz cereyan etmeyen diğer kimseler:

Faizin gerçekleşme şartlarından birisi de her iki bedelin, dokunulmazlığı bulunan (masum) bir mal olmasıdır. Ayrıca telef edilince tazmin edilmesi gereken mallardan olması da gerekir. Meselâ; bir esirin veya müslüman bir tüccarın, düşman ülkesindeki harbînin veya hicret etmeyip orada yaşamakta olan bir müslümanın malını aynı cins malla fazlalıklı yani faiz cereyan edecek şekilde satın alması caiz olur. Çünkü bu mal, dokunulmazlığı olan bir mal değildir.

Diğer yandan her iki bedelin bir kişiye ait olmaması da gerekir. Bu yüzden köle ile efendisi arasında Ebu Hanife ve İmam Şâfiî’ye göre faiz cereyan etmeyeceği gibi, bazı âlimlere göre baba ile oğul arasında da cereyan etmez. Nitekim Cabir b. Abdillah’tan “Baba ile oğul arasında faiz cereyan etmez” dediği nakledilmiştir. (134)

 

5) Selem ile ilgili faiz:

Para peşin mal veresiye yapılan satışa “selem” denir. Veresiye olan malın tesliminde güçlük veya imkânsızlık doğmaması için, satılan bu malın mislî olması ve zimmet borcu olarak belirlenmesi istenmiştir (bk “Selem” konusu).

İşte bu nitelikleri taşımayan ve malı teslim güçlüğü doğurabilecek bazı bozuk selem çeşitleri hadislerde “faiz” olarak nitelendirilmiştir. İbn Abbas (r. anhüma)’dan Nebi (s.a)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Gebe olan devenin, dişi doğacak olan yavrusunun yavrusunu ceninini satmakta faiz vardır.” (136)

Hz. Peygamber Medine’ye hicret edince, o sırada Medineliler meyvelerde bir veya iki yıllığına para peşin meyveler veresiye selem (selef) akdi yapıyorlardı. Bunun üzerine Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “Kim meyvesini bu şekildeki bir selem satışı ile satarsa bu faiz olur. Ancak belirli bir ölçekle ve belirli bir vadeye kadar satış yaparsa bu durum müstesnadır.” (137)

 

6) Güvenin kötüye kullanılmasının faiz sayılması:

İslâm’da güvene büyük önem verilmiş, emanete hıyanet etmenin munafıklık belirtisi olduğu hadisle bildirilmiştir. İşte kendisine güvenen kimsenin bu halinden yararlanarak onu aldatmak çirkin bir fiil ve faiz niteliğinde bir muamele sayılmıştır. Cabir (r.a)’ten Rasulullah (s.a)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Güvenilen kişinin kendisine güveneni aldatması (da) bir faizdir.” (138) Burada anlam “faiz gibi haramdır” şeklinde tevil edilmiştir.

 

İ) Faiz Muamelesinin Hükmü:

Fazlalık veya nesie ribası bulunan bir muamele yapılmışsa, tarafların ne şekilde hareket etmesi gerekir? Meselâ; bir yıllığına belli bir faizle para verilmiş veya veresiye olarak altın satın alınmışsa böyle bir muameleyi tasfiye etmek ne şekilde olmalıdır? Başka bir deyimle faizli muamele geçerli midir?

Ebu Hanife’ye göre faizli muamele özü bakımından caizdir, çünkü temelde bir satım akdidir. Ancak faizi bünyesinde taşıdığı için vasfı bakımından yasaklanmıştır. Bu yüzden faiz kısmı düşer, satış kısmı sahih olur. Meselâ; yıllık faiz belirlenmişse faiz borcu düşer, anaparayı alma hakkı devam eder. Nitekim Bilal el-Habeşi’nin iki ölçek kalitesiz hurmayı bir ölçek kaliteli hurma ile değişim muamelesinde, bir ölçek fazlalık geri verilerek, geri kalan iki ölçek birbirine denk olmuş bulunur.

Çoğunluk müctehitlere göre ise faizli muamele temelde “feshedilmiş” sayılır. Bu yüzden tarafların ellerinde bulunan bedelleri geri vermesi gerekir. Dayandıkları delil; Ebu Said el-Hudri (r.a)’ın naklettiği Bilal (r.a)’ın hurma değişimi hadisinin sonunda yer alan: “Bu ribadır. Hurmaları geri veriniz, sonra bizim hurmamızı satıp, parası ile bize hurma satın alınız” (138/a) ilavesidir. Burada; “Hurmaları geri veriniz” ifadesi faizli muameleyi bozmanın vacip olduğunu gösterir. Çünkü böyle bir akit hiçbir şekilde geçerli olmaz. Diğer yandan hadiste, “Bu ribanın ta kendisi” buyurulması, “haram olan riba” demek olup, riba benzeri muamele demek değildir. Böyle bir muamelenin geçersiz sayılması nass’lara aykırı olması yüzündendir.Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kim, hakkında bizim emrimiz bulunmayan bir amel işlerse bu reddedilmiştir.” (139)

Bilal (r.a)’ın hurma mübadelesi bu ikinci görüşe göre “feshedilmiş” sayılınca, taraflar teslim aldıkları hurmaları geri vererek böyle bir muameleyi sona erdirirler. Ancak yine de mübadeleyi sürdürmek isterlerse ellerindeki malın kalitesine göre para karşılığında değişimi gerçekleştirebilirler.

 

J) Mala Karışan Haramın Temizlenmesi:

Elindeki servete faiz niteliği taşıyan haram karışan müminin, faiz kısmını hesaplayarak sahibine geri vermesi gerekir. Eğer hak sahibi ortada değilse araştırır, onu bulmaktan ümidini keserse, onun adına bu fazlalığı tasadduk eder.

Servetteki helal ve haram birbirine karışmış olur ve hangisi helal hangisi haram bilinemezse, şüpheyi giderecek ölçüde haram saydığı kısmı ayırarak hak sahiplerine verir. Eğer hak sahiplerini bulmaktan ümidini keserse, bunlar adına tasadduk eder.

Haramlar zimmetini kaplamış olur ve bunları ödemeye gücünün yetmeyeceğini anlarsa, malvarlığını yoksullara ve toplumun maslahatına sarfeder. Elinde yalnız günlük giyecek ve yiyecek kadar mal bırakır. Böylece servetini temizlemiş olur. (140)

İlk bakışta uygulanması güç bir yol gibi görünen bu çözümler bir inanç ve azimle amel edildiği zaman darlık değil bolluk, sıkıntı değil rahatlama meydana getirir. Yüce Allah’ın hükümlerine teslim olmanın vereceği gönül huzuru, yeniden helal yoldan kazanma gayreti daha önce “varlık içinde yokluk sıkıntısı çeken” kişiyi ruh zenginliğine ve olgunluğuna kavuşturur. Servetini temizlemek için giriştiği fedakârlık, hayır ve hasenat amelleri kendisini yüce Allah nezdinde de toplum içinde de yüceltir. Yeni bir çalışma ve gayretle Cenab-ı Hak eskisinden daha fazla ve bereketli servet bahşedebilir.

Ayette şöyle buyurulur: “Eğer siz şükrederseniz, ben muhakkak size olan nimetimi arttırırım.” (141)

Faiz servetin bereketini giderir. Helal yoldan kazanma, zekât ve sadakalar ise malın çoğalmasına yardımcı olur. Bu yüzden mümin inancı yönünde ticari ve ekonomik problemlerini çözmeye yöneldikçe yüce Allah niyetine uygun çare ve kolaylıkları karşısına çıkarır. Beklemediği yerlerden kolaylıklar görür.

Diğer yandan büyük yatırımlara, ticaret işlerine atılmak isteyen kimse çoğu zaman bu düşüncesini kendi sermaye imkânları ile gerçekleştiremez. Bu yüzden onun dış sermayeye ihtiyacı olur. İşte İslâm’da büyük küçük her türlü yatırım teşebbüslerinde kişiye destek olabilecek finansman kaynakları vardır. Karz-ı hasen, mufavaza, ınan, mudarabe, vücuh ve sanayi şirketi bu kaynaklar arasında sayılabilir. Aşağıda bunlar üzerinde duracağız.